10. bölüm · TALİ TALİ

Tali Tali Bölüm 9

Gürkan Şen

Kai yürümeye başladı.
“Akşam oluyor. Pansiyona dönelim.”
Enzo sessizce peşine takıldı.

Pansiyonun kapısında onları yaşlı bir kadın karşıladı. Dünkü kadın değildi. Daha kısa, daha kiloluydu. Yüzü apayrıydı ama bakışı aynıydı.
Enzo kaşlarını çattı.
“Dünkü kadın nerede?” dedi.
Kadın cevap vermedi. Sadece baktı. O bakışta ne merak vardı, ne de tepki. İnsan bakışı değil, duvara asılı bir portrenin bakışıydı bu. Sabit, soğuk, donuk.

Kai arkasına dönmeden elini geriye uzattı. Enzo, hiçbir şey demeden elini tuttu.
Koridordan geçtiler. Tavandaki floresan aralıklarla yanıp sönüyordu. Her ışık kesildiğinde koridor bir anlığına daralıyor, sonra tekrar eski hâline dönüyordu.

Odaya girdiler. Camı araladılar. Dışarıda akşam, griyle siyah arasında ağır ağır yer değiştiriyordu. Sabahın sert rüzgârı dinmiş, yerini ılık bir esinti almıştı. Bu şehirde yumuşayan hiçbir şeye güven olmuyordu.

Kai, kütüphaneden aldığı kitabı açtı, yatağa uzandı. Hiç konuşmadan okumaya başladı.
Enzo pencereye geçti. Dağın tepesinde bir ışık yanıyordu.
Rüyasında gördüğü aynı ışık.

Gece, Enzo yine aniden uyandı.
Oda karanlıktı; ama sıradan bir karanlık değildi. Havanın içinde ağırlık vardı. Sanki görünmeyen bir şey, odanın üzerine çökmüştü.
Bir süre kıpırdamadan dinledi.
Kai’nin nefesini duymayı bekledi.

Duymadı.
Başını çevirdi. Kai yatağında yoktu.

Enzo hızla doğruldu. Pencereye yürüdü. Camı açıp başını dışarı uzattı.
Işık hâlâ oradaydı.
Bu kez çok daha parlaktı. Çok daha yakın.
Bakışlarını kaçırmadan ışığın kaynağına odaklandı. Dağ büyüyordu; zirve yaklaşmıyor, geri kalan her şey uzaklaşıyor gibiydi.
Sanki bütün şehir, bütün dünya, dağın gölgesine çekiliyordu.

Enzo’nun boğazı kurudu. Gözlerini ovuşturdu. Yeniden baktı.
Işığın kaynağı bir ateşti.
Ateşin yanında bir şey vardı.
İki ayağı üstünde duran, keçiyi andıran karanlık bir silüet. Başında geriye doğru kıvrılmış boynuzlar. İnsan gibi dikilmişti; elleriyle kemanı tutuyordu.

Yavaşça yayı tellere sürdü.
Ses rüzgârın içinden odaya kadar ulaştı.
İnce, uzak, boğuk bir ses. Ne neşeli, ne de hüzünlü. Sadece eski.
Enzo o melodiyi tanıyormuş gibi hissetti.
Nereden bildiğini bilmiyordu.
Kıpırdayamadı.

Yaratık ateşin çevresinde ağır adımlarla dönüyordu. Kemanı çalmayı hiç bırakmadan. Başını kaldırmıyordu.
Alevler tuhaftı: Yükselmiyor, sönmüyor, sadece yanıyordu.
Bir resmin içinde çizilmiş gibi hareketsizdi.

Enzo’nun alnında ter birikti.
Tam geri çekilecekken keman aniden sustu.
Odayı bir anda sessizlik doldurdu.
Siluet durdu.
Başını yavaşça çevirdi.
Dağın zirvesinden, doğrudan pencereye baktı.
Bakışında bir acı vardı; keçinin gözleri sanki derin bir hüzünle doluydu.

Ama acı çeken bir varlığın çıkardığı melodi bu kadar güzel olabilir miydi?
Belki de olurdu.
Belki en güzel şeyler, yalnızca kırılanlardan çıkıyordu.

Enzo’nun nefesi yavaşladı. İçine garip bir sakinlik yayıldı—tehlikeli bir dinginlik, uçurumun kenarında insanı ayakta tutan o tuhaf serinlik gibi.
Bir an gözlerini kırptı.
Dünya geri çekildi.
Oda geri geldi.

Pansiyonun karşısındaki alan değişmişti.
Kütüphanenin önündeki o düzlük, şimdi burada, pencereden bakınca tüm ayrıntılarıyla beliriyordu.
Ama her şey yerli yerinde değildi.
Kalabalık vardı.
Sessizlerdi. Hareketsiz.
Bir topluluğun ortasında tek başına durmak gibiydi—herkes orada, ama kimse yok.

Enzo, içindeki huzursuzlukla kapıyı araladı ve dışarı çıktı.
Ayaklarının çıplak olduğunu o an fark etti.
Taş zemine basınca vücudundan bir ürperti geçti.

Kalabalığın ortasında bir adam kazığa bağlıydı.
Yanıyordu.
Ama çığlık atmıyordu.
Enzo için bu, gerçekliğin ilk çatlağıydı; çünkü insan bedeni ateşe teslim olurken bağırır, titrer, kaçmaya çalışırdı. Bu beden ise yalnızca yanıyordu—bütün doğasına aykırı bir itaatle.

Alevler, derisini bir kumaş gibi sıyırıyordu.
Omuzlarından aşağıya doğru gevşeyen et parçaları, ağırlaşarak sarktı; sonra birer birer kopup, taş zemine tok ve ıslak bir sesle düştü.
Yüzünün bir tarafı, sıcak balmumu gibi eriyip çenesine aktı—yanağı sarkık bir maske gibi, ağır ağır çözülüyordu.
Burnu, ısının altında bir anda çöktü; yüzünün orta yerinde simsiyah bir oyuk açıldı.
Dudakları bükülüp geriye çekildi; dişler ortaya çıktı. Ama bir hayvan gibi ısırmaya hazırlanmıyordu—ölümden habersiz, şaşkın, çıplak ve çaresizdi sadece.

Göz kapakları çoktan yanıp yok olmuştu.
Göz küreleri ise, tüm o alevin ortasında bakmaya devam ediyordu.
Isıdan büzülmeleri gerekirken, sanki büyüyorlardı.
Damarlar, birer birer çatladı; içlerinden koyu, katran gibi bir sıvı süzüldü, yanağından çenesine damladı.
Bir göz, bir an için sıvılaşmış gibi titredi, sonra yüzünün yanmış derisinin içine gömüldü.

Enzo’nun ciğerleri, ansızın kemiklerine kadar çekildi; nefes almaya çalıştı, başaramadı.
Adamın göğsü bir anda kabardı.
Deri, önce içten bir basınçla balon gibi şişti, sonra sessizce, ağır ağır açıldı.
Altında sarı yağ kaynıyordu; kaburgaların arasında baloncuklar patlayıp, sıcak, bulanık sıvı oluk oluk dışarı aktı.
Et, alevin altında çatladı; lif lif çözülüp, kemikten ayrıldı.
Bir kaburga, ıslak bir sesle yerinden çıktı, göğüs kafesinden dışarı eğildi.

Koku o an geldi.
Yanmış etin ağır, metalik kokusu havaya yayıldı.
Ama onun altında bambaşka bir koku yükseldi:
Tatlı, mide bulandırıcı bir şey.
Şekerle irin karışımı gibi.
Genzine, bütün sinüslerine, hatta kemiklerinin içine kadar yayıldı.
Yutkundu, geçmedi.
Sanki ölüm, havadaki her moleküle işlenmişti—kaçış yoktu.

Ölüm burada sessizdi, ama sessizliğiyle daha korkunçtu.
Çünkü insan, kendi bedeninin sınırlarını böyle bir günde öğrenirdi.
Ve Enzo, o çıplak, kavrulan bedene bakarken, kendi derisinin altındaki kasların, damarların varlığını ilk kez bu kadar net hissetti.
Bir an için, yanmakta olan adamın bedeninde kendi acısını hissetti;
Ve o zaman, ölümün sadece bir son değil, bazen içinde yaşanan sonsuz bir dehşet olduğunu anladı.

Kalabalık kıpırdamadı. Kimse konuşmadı. Sanki bir infaz bitmemiş, bir ayin tamamlanmıştı; ceza değil, bir tür teslimiyet.

O an çevresindeki siluetler gözüne ilişti.

Ateşin çevresinde ağır ağır dönüyorlardı. Kapüşonlu cüppeler giymişlerdi; siyah kumaşın üstünde damar gibi parlayan altın çizgiler, loş alev ışığında titreşiyordu. Fakat cüppelerin içi boştan öteydi—yüz yoktu, ten yoktu, nefes yoktu. Kumaşın altında bir ağırlık izine dair hiçbir şey yoktu.

Yine de yürüyorlardı.

Kumaş kıvrılıyor, etekler sürünüyor, kollar salınıyordu. Sanki görünmeyen bir şey onları içeriden değil, dışarıdan harekete zorluyordu.

Bir insan cüppesi giymemişti; cüppe, insan olması gereken boşluğu giymişti.

Enzo’nun içi çekildi, istemsizce bir adım geri attı.

Figürlerden biri ateşe yaklaştığında göğüs hizasında işlenmiş bir sembol gördü: büyük bir geyik boynuzu simgesi.

Midesi bulandı.

Az önce kazıkta yanan adamdan hiçbir şey hissetmeyen bedeni şimdi titremeye başlamıştı.

Dizlerinin bağı çözüldü.

Geri geri yürüdü—bir adım, iki, üç.

Tam o sırada pansiyonun sağ yanındaki yokuştan başka bir adam belirdi.

Zayıftı; yürüyen bir iskeletin üstüne kirli deri geçirilmiş gibiydi. Kaburgaları tenini içerden dürtüyor, omuz kemikleri sırtını yırtacak gibi çıkıntı yapıyordu. Başı tamamen keldi; kafa derisi yer yer kabuk bağlamış, yer yer soyulmuştu. Bazı bölgelerde eski yaralar açılıp yeniden kapanmıştı.

Üzerinde yalnızca kirden rengi bozulmuş, griye dönmüş bir şort vardı.

Boynundan aşağı iki karton levha sarkıyordu; biri göğsüne, biri sırtına çarpıyordu her adımda.

Levhaların üstünde tanınmayan harfler vardı. Onlara doğrudan bakınca hareketsiz, göz ucuyla bakınca kıpır kıpır oynuyorlardı; dünya ile kabus arasında gidip gelen bir yazı gibi.

Adamın ayak tırnakları uzamış, kıvrılmıştı. Her adımda taş zeminde sürünüyor, arkasında ince, tiz bir çizilme sesi bırakıyordu.

Bir an durdu, başını kaldırdı ve aniden bağırdı.

O çığlık bir dile ait değildi. İnsan ağzından çıkan ama insan boğazından çıkmayacak, damardan, kemikten, çürük etten kopan bir sesti.

Her hecede gırtlağı yırtılıyor, ciğerlerinden balçık kopup yukarı tırmanıyordu.

Enzo o sesi duymadı; o ses, kulak zarlarını değil, diş köklerini, kemik iliklerini titretti.

Bir an için anlamış gibi oldu; sonra hiçbir şey anlamadığını fark etti.

Adam aniden sustu.

Başını çevirdi, Enzo’yu gördü.

Gözleri süt beyazıydı—kör gözler gibi. Ama bakışının bir hedefi vardı, gizli bir irade.

Dudakları çatlamıştı, aralandı ve hastalıklı bir gülümseme ortaya çıktı.

“Al evladım,” dedi.

Bu kez sesi düzgündü. Fazla düzgündü.

Sanki az önce boğazını yırtarcasına bağıran o değilmiş gibi.

Titreyen elini uzattı. Parmakları tam açılmıyordu; eklemleri yanlış yerlerde kaynamış, kemikler sanki aceleyle toparlanmış ama doğru dizilmemişti. Bazı parmaklar ters yöne bükülmüş, bazıları birbirine yapışmış, diğerlerinin gölgesine sığınmış gibiydi. Tırnak diplerinde bildik siyah kir değil, daha koyu, daha inatçı bir madde birikmişti. Kurumuş kana benziyordu. Ya da kandan daha eski, kokusunu bile unutmuş bir şeye.

Avucunda katlanmış bir kâğıt vardı. Kâğıdın kenarları yanmış, uçlarından içeriye doğru kavrulmuştu. Ortası yağ lekeleriyle kirlenmiş, kat yerlerinde lif lif açılmıştı. Sanki yıllarca birinin ağzında saklanmış, tükürükle ıslanıp kurumuş, her nefeste biraz daha incelmişti.

Enzo, istemeden uzandı. Kâğıdı tuttuğu anda irkildi. Sıcaktı.

Üzerindeki yazılar yamuk satırlara dağılmıştı. Çizgiler, titreyen bir elin peş peşe attığı aceleci bıçak izleri gibiydi:

“????? geldi. ????? gördü. ????? sustu.”

Ben konuşmam. Ben duyarım.

Ses beni çağırır. Kan beni doyurur.

Sessizlik benim evimdir.

Tanrı'nın Celladı ilk koyunu aldı. Söyle bana koca dağ: Geriye kaç koyun kaldı?

Ulu çoban seslendi. Ben onu dinlemedim. Belki de hiç dinlememeliydim.

Dönüşüm geldi; o, ölümün ta kendisi.

Haykırdı koca dağ: “Korku kimini yüceltti? Söyle bana, kimleri aşağı itti?”

Gören göremez oldu. Duyan duymaz, işiten işitmez oldu.

Enzo son satırı bitirdiğinde bir şey fark etti:

Kâğıtta mürekkep yoktu.

Yazılar, yüzeye işlenmiş kabartmalar gibiydi. Kurumuş, koyu kahverengi çizgiler… Zamana inat direnen ince kabuklar.

Parmağını kâğıdın üzerinde gezdirdi. Yüzey pütürlüydü. Çizgilerin her birinde ince, sert bir kabuk hissediliyordu.

Kanla yazılmıştı.

Başını kaldırdı.

Adam artık çok yakındı.

Nefesi Enzo’nun yüzüne çarptı. Çürük dişin ağır kokusu, küf tutmuş taş duvarlar, günlerdir boş bırakılmış bir midenin asidi ve paslı demirin keskinliği birbirine karışmıştı. Sanki ağız değil, eski bir mahzen açılıyordu karşısında.

“Okudun mu?” diye sordu adam.

Bu kez sesi hâlâ düzgündü. Ve işte bu, en korkutucu tarafıydı.

Enzo cevap veremedi.

Adam daha da yaklaştı. Boynu çıtırdadı. Ağzını Enzo’nun kulağına dayadı. Nefesi soğuk değildi; yoktu.

“Şimdi seni de okurlar.”

Enzo çığlık atmak için ağzını açtı.

Hiç ses çıkmadı.

Sonra bir ses duydu.

“Enzo… Enzo, uyan.”

Gözlerini açtı.

Resepsiyonun girişindeki eski koltukta oturuyordu. Başının içi zonkluyordu. Sağında bir bardak su vardı; dışı terlemiş, yarısı bitmişti. Solunda bir kâğıt duruyordu. Ama temizdi. Kuru. Yanık izi yoktu.

Az önce avucunda tuttuğu şey bu muydu? Yoksa az önce olan her şey bu muydu?

Kai karşısında durmuş, ona dikkatle bakıyordu.

“Ne yapıyorsun?”

Enzo’nun dudakları aralandı.

“Hatırlamıyorum.”

Bankonun arkasındaki kadın söze karıştı. “Su istemiştiniz, bayım.”

Enzo başını ona çevirdi. Aynı resepsiyondu. Aynı duvarlar, aynı ağır koku, aynı solgun ışık. Ama her şey – sanki bir perde değişmiş gibi – farklıydı. Midesi bulandı.

Kai yanına gelip koluna girdi. “İyi misin?”

“Sanırım…”

Tam çıkacakları sırada kadın seslendi.

“Bayım, bir saniye.”

Elini uzattı. Avucunda iplerle örülmüş beşgen bir kolye vardı. Küçüktü. İnce düğümlerle bağlanmış, ortası boş. Bir düş kapanı.

“Yeni gelenler çok kabus görür,” dedi kadın. “Hediyemiz.”

Enzo kolyeyi avcunun içinde çevirdi. Beklediğinden hafifti. İçinde taş yoktu, metal yoktu; yalnızca birbirine düğümlenmiş ince iplikler vardı. Bir an bunun nasıl bir koruma sağlayabileceğini düşündü. İnsan gerçekten neyle korunurdu? Taşlarla mı, dualarla mı, yoksa yalnızca bir şeye inanma ihtiyacıyla mı? Belki de korunma hissi, korunmanın kendisinden daha güçlüydü. İnsan bazen kurtulmazdı; sadece kurtulacağına inanırdı.

“Bunu takın,” dedi kadın. “Uyumadan önce. İşe yarar.”

Sesinde en ufak bir tereddüt yoktu. Şaka etmiyordu. Gözleri, uzun zamandır aynı şeyi tekrar tekrar söylemekten yorulmuş insanların gözleri gibiydi. Bir uyarıyı değil, bir alışkanlığı taşıyordu.

Odaya çıktılar. Rutubet kokusu yine duvarların arasından yükselip üzerlerine kapandı. Perdeler gece rüzgârıyla hafifçe kıpırdıyordu; kırmızı kumaş, karanlığın içinde yarı canlı bir şey gibi nefes alıyor gibiydi.

O gece Enzo ilk kez Kai’ye sıkıca sarılarak uyudu.

Dışarıda, dağın zirvesindeki solgun ışık hâlâ yanıyordu. Ama artık önceki gecedeki gibi çağıran bir ışık değildi. Daha uzak görünüyordu. Sanki dağ geri çekilmişti ya da onlar ondan uzaklaşmıştı. Enzo hangisinin daha kötü olduğuna karar veremedi.

Sabah gözlerini açtığında odanın içi kül rengiydi. Gün doğmuştu ama güneş görünmüyordu. Kai yatağın kenarında durmuş çantayı hazırlıyordu.

Sırtı dönüktü. Hareketleri hızlıydı; neredeyse huzursuz. Giysileri katlayışı, fermuarı çekişi, çantanın içini kontrol edişi… Hepsinde bastırılmaya çalışılan bir acele vardı. Dün geceki o sakin, her şeyi biliyormuş gibi duran Kai gitmişti sanki. Yerine vakti azalan biri gelmişti.

Enzo yatağın içinde doğruldu. Boğazında uykunun kalınlığı vardı.

“Ne yapıyorsun?”

“Çantayı hazırlıyorum,” dedi Kai, dönmeden. “Bugün yola çıkıyoruz.”

Sesi sakindi ama bu kez o sakinlik güven vermiyordu. Bir binada alarm çalarken insanların alçak sesle konuşmasına benziyordu; herkes sakin görünmeye çalışır ama kimse gerçekten sakin değildir.

Enzo yataktan kalkıp pencereye yürüdü. Cam soğuktu. Dışarıda gökyüzü tamamen kapanmıştı. Bulutlar dağın eteklerine kadar inmiş, şehrin üstünü ağır bir örtü gibi bastırmıştı. Sokaklar görünüyordu ama dünya birkaç yüz metre sonra bitiyormuş hissi veriyordu.

“Hava hâlâ kötü görünüyor,” dedi.

Kai sonunda başını hafifçe çevirdi.

“Düne göre daha iyi. Sise aldanma. Bizim için zararsız.”

“Peki ya rüzgâr?”

“Şu an yok. Çıkarsa sığınacak yer buluruz.”

Cevaplar fazla hızlı geldi. Sanki daha önce düşünülmüş, hazırlanmış gibiydi. Enzo onu izlerken içinde küçük, rahatsız edici bir his kıpırdadı. Kai her zaman cevap verirdi. Ama ilk kez, cevaplarının gerçekten bir anlam taşıyıp taşımadığını düşündü.

“Acıkmadın mı?” diye sordu.

“Hayır. Yanıma yiyecek aldım. Sen acıkırsan yersin.”

Kai çantayı kapattı. Fermuarın sesi odada gereğinden uzun yankılandı. Çantayı omzuna geçirip kapıya yöneldi, sonra kısa bir an durdu.

“Hadi,” dedi.

Kapının dışında koridor sessizdi. Ama o sessizliğin içinde, duyulmayı bekleyen bir şey varmış gibi hissettirdi.

“Gitme vakti.”

Kapıya yöneldi ve arkasına bakmadan çıktı. Gidişi bir yolculuğun başlangıcına değil, geç kalınmış bir kaçışa benziyordu.

Enzo birkaç saniye daha odada kaldı. Sonra montunu alıp koridora çıktı.

Koridor boştu. Tavandaki floresan lambalar düzensiz bir cızırtıyla yanıp sönüyor, ışık her titrediğinde duvarlar biraz daha eski görünüyordu. Yer yer kabarmış duvar kâğıtları nemden şişmişti; desenlerin altında başka desenler, onların altında daha eski lekeler vardı. Koridor olduğundan daha uzun görünüyordu. Sanki geceden beri uzamıştı.

Merdivenlerden inerken ayak sesleri yankılandı. Eski binanın içinde sesler hiçbir zaman oldukları yerde kalmıyordu; duvarlara çarpıp değişiyor, başka birine aitmiş gibi geri dönüyorlardı.

Resepsiyona vardığında Kai’yi kapının dışında gördü. Sırtı dönüktü. Hareket etmiyordu. Sisli sokağın içinde, oraya ait olmayan bir siluet gibi duruyordu.

Tam kapıya yönelecekti ki arkasından bir ses geldi.

“Bayım, ücreti ödemediniz.”

Enzo durdu.

Bankonun arkasında dün geceki kadın vardı.

Ya da aynı kadın olduğunu sanıyordu.

Bir an yüzüne baktı. Dün gecekiyle aynıydı belki; ama burada insan yüzleri bile tam olarak hatırlanmıyordu. Hafıza bu kasabada uzun süre sağlam kalmıyordu sanki. İnsanlar değişmiyor, yalnızca zihnin onları tutma biçimi çürüyordu.

Enzo ceketinin cebinden cüzdanını çıkardı.

“Ne kadar?”

“Seksen dolar, efendim.”

Parayı çıkarıp bankoya bıraktı. Kadın saymadı. Sadece paranın üzerine elini koydu. Parmakları inceydi, ama hareketsiz duruşlarında garip bir sertlik vardı.

“Teşekkür ederim.”

Enzo cevap vermedi.

Kapıyı açıp dışarı çıktı.

Hava daha da soğumuştu. Sokak sessizdi; yalnızca uzaktan gelen rüzgârın uğultusu duyuluyordu. Kai hâlâ aynı yerde bekliyordu. Enzo yaklaşınca elini uzattı.

Enzo tereddüt etmeden tuttu.

Birlikte yürümeye başladılar.

Uzun süre konuşmadılar.

Enzo korkuyordu. Ama bu, ani gelen sıradan korkulardan değildi. Daha derin, daha eski bir şeydi. Kalbi göğsüne sığmıyormuş gibi atıyor, her çarpışında kaburgalarına içeriden vuruyordu. Sokak sessizdi ama Enzo bu sessizliğin dinlendiğini hissediyordu. Sanki bir şey onları duyuyordu.

Belki dağ.

Belki taşların altında bekleyen, adı olmayan başka bir şey.

Kai, Enzo’nun avucundaki terden korkusunu anlamış gibiydi.

“Korkuyor musun?” diye sordu sessizce.

Enzo’nun sesi çıkarken boğazında takıldı.

“Hem de nasıl.”

Kai elini biraz daha sıktı.

“Korkma Enzo,” dedi. “Başaracağız.”

Enzo dönüp ona baktı. Gözlerinde teselli aradı. Güven aradı. Belki yalnızca güzel söylenmiş bir yalan.

Ama Kai’nin bakışlarında bunlardan hiçbiri yoktu.

Yalnızca kaçınılmazlık vardı.

Enzo cevap vermedi.

Yürümeye devam ettiler.

Dağ her adımda biraz daha büyüyordu.

Önce uzakta, sisin ardında duran bir silüetti yalnızca. Sonra sokakların üzerine yükselmeye başladı. Bir süre sonra Enzo başını kaldırdığında gökyüzünün yarısını kapladığını fark etti.