13. bölüm · TALİ TALİ
Tali Tali Bölüm 12
Yaşlı bir adam.
Orta boylu, hafif kambur. Üzerindeki önlük bir zamanlar beyazmış belki; şimdi koyu kahverengi lekelerle, yağ izleriyle, kurumuş kan katmanlarıyla sertleşmişti. Kumaş bazı yerlerde kırılıyor gibiydi. Boynunda ince bir halat sallanıyordu.
Başındaki yuvarlak siyah gözlükler yüzüne tuhaf bir sakinlik veriyordu. Bir kasapla bir öğretmen arasında kalmış gibiydi.
Sol elinde kopmuş bir kol tutuyordu.
Sağ eliyle yerdeki bir cesedi sürüklüyor, ara sıra başını kaldırıp dallara bakıyordu. Sanki uygun yeri seçmeye çalışan biri gibi.
Ve bütün bunları yaparken şarkısını mırıldanmaya devam ediyordu.
“Diktiğim her yara…”
Enzo istemsizce geri çekildi.
Ayağı kuru bir dala bastı.
Çat.
Adam sustu.
Başını kaldırdı.
Hareket yavaştı. Gereğinden yavaş. Sanki korkmaması gereken kişinin kendisi olduğunu düşünüyordu.
Bakışları Enzo’ya yerleşti.
Bir süre hiç kıpırdamadı.
Sonra gülümsedi.
Bu bir tehdit gülümsemesi değildi. Daha kötüydü.
Uzun zamandır beklediği misafirin sonunda geldiğini gören bir ev sahibinin memnuniyetiydi o.
Elindeki kopmuş kolu dikkatlice yere bıraktı.
Sonra nazikçe el salladı.
Enzo’nun göğsündeki nefes parçalandı sanki. Geri çekilirken ayağı çalılığa takıldı, dengesini kaybedip yere düştü. Elleri taşlara sürtündü. Çamurla böğürtlen suyu avuçlarına yayıldı. Sürünerek uzaklaşmaya çalıştı.
Çalılıktan çıktığı anda Kai yanına geldi.
Yüzüne eğildi.
“Ne oldu?”
Enzo konuşmaya çalıştı ama sesi düzgün çıkmadı.
“Adam… orada biri var…”
Kai hiçbir şey söylemeden çalılığa doğru yürüdü. Dalları iki yana itti.
İçerideki adamı gördü.
Adam hâlâ aynı yerdeydi. Başını hafif yana eğmiş, sanki uzaktan gelen bir sesi dinliyormuş gibi duruyordu.
Elini tekrar kaldırdı.
“Merhaba,” dedi.
Sesi beklenmedik şekilde sakindi. Nazik bile denebilirdi.
Enzo ayağa kalkıp Kai’nin yanına geldi. Dizleri hâlâ titriyordu.
“Sen… kimsin?”
Adam, Enzo’nun korkusunu nihayet anlamış gibi hafifçe başını eğdi.
“Korkma,” dedi yumuşak bir sesle. “Onlar artık sana zarar vermez.”
Sonra eliyle ağacı işaret etti.
Dallar hafifçe sallandı.
Bazı bedenler birbirine çarptı.
Islak bir ses yayıldı.
“Gel,” dedi adam.
Kai yavaş adımlarla yaklaşmaya başladı.
Enzo birkaç saniye olduğu yerde kaldı. İçindeki her şey kaçmasını söylüyordu. Ama Kai yürüyordu.
Ve Enzo artık geri dönmeyi bilen biri değildi.
“Lütfen…” dedi titrek bir sesle. “Bize zarar verme.”
Adam bu kez gözlerini kıstı, daha yorgun bir gülümsemeyle baktı ona.
“Ben kimseye zarar vermem,” dedi.
Enzo bakışlarını kaçırmadan sordu:
“Peki onlara ne oldu? Neden orada asılılar?”
Adam bir an durdu, sonra sanki çok sıradan bir şey anlatıyormuş gibi cevap verdi:
“Kimisi aradığını bulmak için geldi. Kimisi yenilenmek için.”
Enzo’nun yüzü değişti.
“Ne demek bu?”
Adam omuz silkti.
“Ben sadece olanı tutuyorum. Geçip giden şeyi.”
Enzo anlamamış gibi görünüyordu ama içinde bir yerde, istemese de anlamaya başlamıştı. Sözlerin değil, oradaki manzaranın ağırlığıyla.
“Sen kimsin?” diye sordu bu kez daha net bir sesle.
Adam kısa bir süre düşündü, sonra hafifçe güldü:
“Bana Küratör diyebilirsin. Ya da Zachriel. Dağın yamacında kalanları toplarım diyelim. Buradan geçenlerin bıraktığını… düzenlerim.”
Sözleri korkutucu değildi. Daha çok yorulmuş birinin konuşması gibiydi. Sanki yaptığı şey korkunç değil de kaçınılmazdı.
Enzo bir adım daha yaklaştı.
“Bunu neden yapıyorsun?”
Zachriel bakışlarını dağa çevirdi.
“Hatırlanması gereken şeyler var.”
Kısa bir sessizlik oldu. Rüzgâr çalılıklara vuruyor, dallar birbirine çarpıyordu. Sanki kelime olmayan bir dil konuşuluyordu.
Sonra Enzo’ya döndü.
“Sen neden buradasın?”
Soru basitti ama Enzo cevap veremedi. Dilinin ucuna gelen hiçbir şey gerçek değildi.
Adam hafifçe başını eğdi.
“Bazen insanlar neden geldiklerini bilmeden gelir.”
Enzo bir an sustu. Sonra elini uzattı.
“Biz sadece zirveye çıkıyoruz. Günlük kalacak bir yer arıyorduk.”
Zachriel kısa bir an Enzo’yu süzdü. Sanki söylediği şeyi değil, söylemediği şeyi dinliyordu.
Gözleri bir an Enzo’nun arkasına kaydı. Orada bir şey arar gibi.
“Öyle mi…” dedi sadece.
Sonra sanki konuyu kapatır gibi başını eğdi:
“Konuşacak birine ihtiyacım vardı zaten.”
Eliyle birkaç adım ötedeki kulübeyi işaret etti.
Kulübe küçüktü. Eski tahtaları kararmış, rüzgârla hafifçe inleyen bir yapıya benziyordu. Sanki uzun zamandır oradaydı; hatta sanki orada hep vardı.
Enzo içeri yöneldi. Bir an arkasına baktı.
Kai.
Ama Kai her zamanki gibi sadece duruyordu. Bakıyordu. Gözlerini kırpmadan. Fazla sessizdi. Fazla “yerinde”.
Enzo o an bunu garip buldu. Ama adlandıramadı.
İçeri girdiklerinde hava değişikti. Dışarıdaki ağır, boğucu atmosferin aksine içerisi beklenmedik derecede sakindi. Temiz değildi ama “dokunulmamış” gibiydi. Sanki dünya burayı unutmuştu.
Tek odalıydı. Küçük bir mutfak, birkaç sandalye, odun sobası ve ortada eski bir masa vardı.
Enzo çantasını bir kenara bıraktı. Ama zihni içeride değildi.
Kapıya geri baktı.
Zachriel dışarıda durmuş, rüzgâra karşı başını eğmişti. Elindeki matarayla kısa bir yudum aldı. Sonra çalılıklara baktı uzun uzun. Sanki bir şeyi kontrol eder gibi.
Enzo istemsizce ona doğru birkaç adım attı, sonra durdu.
Bir şey doğru değildi. Ama ne olduğu yoktu.
Sadece hissi vardı.
Rüzgâr sertleşti. Kulübenin etrafındaki dallar birbirine çarptıkça, sesler bir konuşmaya dönüşüyor gibiydi. Kelime olmayan bir konuşma.
Zachriel kulübenin önünde konuştu, Enzo’ya bakmadan:
“Zirveye çıkmak istediğinden emin misin?”
Enzo Kai’ye baktı.
Kai başını hafifçe salladı.
Ama bu kez Enzo, o baş sallayışta bir şey fark etti.
Bir onay değil.
Bir devam etme alışkanlığı gibiydi.
Enzo yine de cevap verdi:
“Evet. O getirdi beni buraya.”
Zachriel bu kez Enzo’ya değil, çok kısa bir an Kai’nin olduğu yöne baktı.
Bir saniye.
İki.
Sonra hiçbir şey olmamış gibi başını çevirdi.
“Dağ insanı yalnız bırakmayı sever,” dedi.
“Ama yalnızlık her zaman boşluk değildir. Bazen biri sana eşlik eder. Bazen de sen öyle sanırsın.”
Enzo bu cümleyi sevmedi. Ama itiraz da edemedi. Çünkü cümle bir fikir gibi değil, bir tespit gibi duruyordu.
Ve tespitler tartışılmazdı.
Kulübeye girdiler.
İçerisi dışarıdan daha sakindi. Bu iyi bir şey gibi görünüyordu ama değildi. Sadece rüzgâr içeri girmiyordu. O kadar. Sanki dünya kapının dışında bırakılmıştı, ama tamamen gitmemişti. Bekliyordu.
Enzo masaya oturdu. Tahta sandalye hafifçe gıcırdadı. Kai kenarda durdu. Her zamanki gibi etrafı izliyordu ama bu kez bakışları sabit değil, parçalıydı. Sanki bir odaya bakmıyor da odayı ölçüyordu. Bir şeyleri sayıyordu. Ya da eksik olanı arıyordu.
Zachriel ocağa su koydu. Sırtı dönüktü. Hareketleri yavaş ama emin. Sanki acele etmeyen biri değil, acele etmeyi unutmuş biri gibiydi.
“Onları neden astığımı biliyor musun?” dedi.
Enzo cevap vermedi.
“Dağ bazen insanı geri gönderir,” dedi Zachriel. Sesi suyun kaynamasından daha düşük bir tondaydı. “Ama hep aynı şekilde değil. Bazen parçalar halinde.”
Enzo yutkundu. Boğazında bir şey takılı kaldı.
“Sen mi yaptın?” diye sordu.
Zachriel başını hafifçe sağa eğdi. Sanki soruyu tartıyordu.
“Hayır,” dedi. “Ben sadece buluyorum. Sonra unutulmaması gerekeni bırakıyorum.”
Bu cümle Enzo’nun içinde bir yere takıldı ama çıkaramadı. Sanki bir kelime değil de bir şeyin ağırlığıydı.
Dışarıda rüzgâr yükseldi.
Kulübenin duvarları ince ince inlemeye başladı. Ahşap, eski bir canlı gibi ses çıkarıyordu. Ağaç artık sadece sallanmıyordu; sanki geri çekilmeye çalışıyordu. Kaçıyordu. Dallardaki bedenler birbirine çarpıyor, hafif sesler çıkarıyordu. Metal değil. Kemik değil. Daha eski bir şeyin sesi.
Enzo pencereye bakmadı. Ama bakmadığını da tam olarak söyleyemezdi. Gözleri oraya gitmemişti ama zihni çoktan gitmişti.
Zachriel kapıya yakın bir yerde durdu. Sanki kulübenin içini değil, dışını dinliyordu.
“Yarın zor olacak,” dedi. “Sis indiğinde birbirinizi bırakmayın.”
Kai bu sefer konuşmadı. Sadece Enzo’ya baktı.
Ama Enzo o bakışı bu kez tam anlamadı. Çünkü bakışın içinde bir yön yoktu. Ne uyarıydı ne onay.
Sadece… bekleme haliydi.
Enzo başını salladı.
Gece ilerlediğinde Enzo uyuyamadı.
Kai yanındaydı. Nefes alıyordu. Normaldi. Ama Enzo bir süre onu izledi. Sanki nefes alıp almadığını kontrol etmesi gerekiyormuş gibi. Bir şey yanlışsa, yakalamak ister gibi.
Sonra gözlerini kapattı.
Ama uyumadı.
Sabaha doğru uyku, onun üstüne değil, etrafına çöktü.
Sabah olduğunda ilk düşündüğü şey şuydu:
Burada bir şey eksikti.
Neydi, bilmiyordu.
Ama odada fazladan bir şey de vardı.
Ve ikisi de aynı derecede yanlış hissettiriyordu.
Enzo sessizce kalktı ve dışarı çıktı.
Hava soğuktu. Sis dağın eteklerine çökmüş, ağaçların arasında ağır ağır sürükleniyordu. Cesetler hâlâ yerindeydi. Gece boyunca hiç değişmemişlerdi. Bu bile yeterince yanlıştı.
Zachriel kulübenin önünde küçük bir ateş yakmıştı. Alevler zayıftı ama sönmüyordu. Üzerinde ne ısıttığını Enzo görmedi. Görmemeyi seçti.
Adam sırtı dönüktü. Elindeki ince dal ile közü karıştırıyor, bekliyor, sonra tekrar karıştırıyordu.
Kapının gıcırtısıyla Enzo’nun arkasında olduğunu anladı. Dönmeden konuştu.
“Uyuyabildin mi, evlat?”
Enzo gözlerini ovuşturdu. “Biraz.”
Zachriel ekmeği ikiye bölüp uzattı. Soru sormadı.
Bir süre ateşte kızarttıkları ekmeği yediler. Ateş çıtırdadı. Rüzgâr düne göre daha ılıktı – ama yine de sanki bir şey nefes alıyordu.
Enzo gözlerini ağaca dikti. Sonra konuştu:
“Sen kimsin?”
Zachriel çiğnemeyi bıraktı. Başını yavaşça kaldırdı. Sanki cevap vermek zorunda değilmiş gibi düşündü.
Sonra, beklenmedik bir şey yaptı:
“Biraz yürümek ister misin, Enzo?”
Enzo kaşlarını çattı. “Kai…”
Cümleyi tamamlamadı.
Zachriel başını hafifçe kulübeye çevirdi. “Muhtemelen seni bekleyecektir.”
Enzo önce kulübeye baktı. Düşündü. Ne çok uzun, ne çok kısa. Ayağa kalktı, başını salladı. “Peki… yürüyelim.”
Uzun süre konuşmadılar. Dağın sesi konuşuyordu onlar yerine. Çatlayan taşlar, uzak çarpışmalar, rüzgâr olmayan bir rüzgârın hissi.
Zachriel yürürken başını bir an gökyüzüne kaldırdı. Yön aramıyordu. Sadece hatırlıyordu.
Sonra konuştu.
“Eskiden genç bir adamdım, Enzo.”
Enzo ona baktı. Cevap vermedi.
Zachriel hafifçe gülümsedi. “Sizin gibi.”
Bu “sizin gibi” Enzo’nun içine işledi. Nedense. Çünkü hem yakındı, hem uzak. Hangisi olduğunu anlayamadı.
“Buraya gelen herkes bir şey arar,” dedi Zachriel. “Kimi güç. Kimi unutmak. Kimi de sadece… hatırlamak. Sesleri susturmak.”
Aniden durdu.
Enzo da durdu.
“Sen neden geldin?” diye sordu Zachriel. Bakmıyordu bile. Sanki cevap önemli değilmiş gibi.
Enzo düşündü. Omuzlarını indirdi. “Baskı…” dedi. Sesi daha net çıkmadı. “Çok fazla baskı vardı. Kai… ben… sadece bir yerden uzaklaşmak istedim.”
Kelimeler havada sönük kaldı.
Zachriel başını hafifçe Enzo’ya çevirdi. İlk kez gerçekten baktı.
“Yanlış cevap yok,” dedi. “Yanlış anlam var.”
Enzo anlamadı.
“Buraya gelen herkes,” dedi Zachriel, “kendi hikâyesini doğru sanır.”
Başını tekrar önüne çevirdi. Ağır adımlarla yürümeye devam etti.
Enzo bir süre olduğu yerde kaldı. Sonra onu takip etti.
Ama bu kez adımları daha yavaştı. Sanki ilk defa nereye gittiğinden emin değildi.
“Peki sen neden geldin, Zachriel?”
Zachriel beklemeden cevap verdi.
“Eskiden iyi bir hayatım vardı. Ailem, çocuklarım, iyi bir işim.”
Her kelime ağırlaşarak çıkıyordu ağzından.
“Sonra?” dedi Enzo.
Küratör yürümekten yoruldu. Bir taşın üstüne oturdu. Öylece oturduğu yerden karşıya bakıyordu. “Sonra hepsini birer birer kaybettim. Önce ailemi, sonra işimi.”
Enzo duydukları karşısında üzülmesi gerektiğini biliyordu. Ama bir şey hissetmemişti.
“Seni terk mi ettiler?” dedi kısık bir sesle.
Küratör başını salladı.
“Hayır. Belki ben onları terk ettim.”
“Nasıl yani?”
“Bir gece işten erken çıktım.” dedi Zachriel. “Eve gittim. Kapıyı açtım.”
Durdu. Yutkundu.
“İçeriden bir ses geliyordu. Tanıdık bir sesti. Ama… ait olmadığı yerdeydi.”
Enzo bir şey söylemedi. Zachriel, sanki hâlâ o kapının önündeymiş gibi devam etti:
“Kapıyı kapattım. Geri çıktım. Nefes alamıyordum. O an bir şey… kırıldı içimde.”
Kısa bir sessizlik.
“O gece çok içtim.” dedi. “Çok.”
Daha fazlasını söyleyebilecekken sustu. Çenesindeki kaslar gerildi.
