1. bölüm · TALİ TALİ
Tali Tali Bölüm 1
“Adınız?”
Ses sert değildi. Yumuşak da değildi. Ne çok soğuk, ne çok sıcak. Ama içinde öyle bir sabır vardı ki, söylendiği anda odanın havasını değiştirdi. Enzo yavaşça başını kaldırdı.
Başını kaldırmak bu kadar zor olmamalıydı. Ama öyleydi. Çünkü kaldırdığında ne göreceğini biliyordu. Kendini. Bir suçlunun yerine oturtulmuş, suçlu olduğuna henüz ikna olmamış bir adam.
Karşısındaki adam kır saçlıydı. Takım elbiseliydi. Yüzünde hiçbir şeye tam olarak inanmayan bir ifadeyle oturuyordu. Dosyaya bakmıyordu; parmaklarının arasında kalemi çeviriyordu. Aynı hareketi yüzlerce kez yapmış biri gibi. Dosyanın içinde ne yazdığını biliyordu. Belki de dosya boştu. Belki de tüm bu sorgu, Enzo’nun kendi kendini mahkûm etmesi için kurulmuş bir tiyatroydu.
“Enzo…” Boğazını temizledi. “Enzo Dante.”
Adam kısa bir not aldı. Enzo’nun gözleri kalemin ucuna takıldı. Kağıda ne yazdı? İsmini mi, yoksa “Yalan söylüyor” mu? Bilemedi. Perdenin arkasındaki bir şey gibiydi. Bilmediği kurallarla oynuyorlardı.
“Peki, Enzo…” dedi adam, kalemi yavaşça masaya bırakarak. Kağıtla arasına mesafe koydu. “Bize biraz kendinden bahseder misin?”
Enzo’nun gözleri bırakılan kaleme takıldı. Artık not almıyordu. Bu daha kötüydü. Çünkü not almak, bir şeylerin kayıt altına alındığı anlamına gelirdi. Şimdi ise… sadece dinliyorlardı. Ve dinleyen bir insan, not alandan daha tehlikeliydi.
Enzo kaşlarını çattı. “Ne?”
Başını sağa, sonra sola çevirdi. Etrafı kısa bir bakışla süzdü. Pencere yoktu. Tek kapı vardı. Metal masa, üç sandalye, tavandan sarkan solgun bir lamba… Oda sorgulanmak için tasarlanmıştı. Duvarlar bunu biliyordu. Tavan da. O kadar çok çığlık emmişti ki, artık kendisi de sessizdi. Her şeyi duymuş, her şeyi unutmuş gibiydi.
Enzo ne kadar süredir bu sandalyede olduğunu bilmiyordu. Saati yoktu. Pencere yoktu. Zamanın akışını hissetmesini sağlayacak hiçbir şey yoktu. Vücudu susamıştı, belki de açtı. Ama bunun gerçek bir ihtiyaç mı, yoksa vücudunun ona oynadığı bir oyun mu olduğunu kestiremiyordu. Bu odada her şey mümkündü. Her şey bir aldatmacaydı.
“Bakın,” dedi sertçe. “Bu saçmalıkla uğraşacak vaktim yok. Siz kimsiniz? Ben… ben neden buradayım ben?”
Adam hafifçe gülümsedi. “Hadi ama Enzo,” dedi, ellerini masaya koyup kenetleyerek. Kaşlarını kaldırdı. “Biraz yardımcı ol.”
“Ba-bakın beyler… Siz… siz kimsiniz bilmiyorum ama bu yaptığınız adil değil.”
Adam başını yana eğdi. Sanki Enzo’nun sözleri onu eğlendiriyormuş gibi değildi. Sadece… bekliyordu. Sabırla. O soğuk, yıpratıcı sabırla.
“Ajan Briggs.”
Enzo ilk kez sağındaki iri adama baktı. O zamana kadar orada bir gölge vardı sadece. Sandalyenin gölgesi, lambanın gölgesi, belki de kendi korkusunun gölgesi. Ama şimdi gölgenin eti ve kemiği olduğunu görüyordu. Çok fazla et. Çok fazla kemik. Ve o kemiklerin içinde, sabrı tükenmek üzere olan bir adam vardı.
“Arkadaşımız Enzo’ya kim olduğumuzu anlatır mısın, lütfen?” dedi, gülümseyerek.
Odanın havası bir anda değişti. Sanki görünmez bir el termostatı çevirmişti. Sıcaklık düşmedi – yükseldi. Ama iç ürperten türden bir sıcaklık. Terletmeyen, ama kemiklerin içine işleyen. Tıpkı bir hastane odasında, ölüm döşeğindeki birinin yanında hissedilen o garip sıcaklık gibi. Hayatın değil, onun gidişinin habercisi.
Briggs tek kelime etmeden masanın üzerindeki kasetçalara uzandı. Kırmızı düğmeye bastı. Cihaz boğuk bir cızırtıyla kapandı. Kayıt durmuştu. Artık söylenecek hiçbir şeyin kaydı tutulmayacaktı.
Sonra Enzo’ya döndü.
“Bak Enzo… Sabrım tükendi. Benimle oyun oynama.”
“Bakın baylar, neden burada olduğumu bilmiyoru—”
“SAKIN!”
Enzo istemsizce irkildi. İçgüdü. Binlerce yıllık bir hayatta kalma refleksi. Ses tellerinin zorlanması, ciğerlerden gelen o hayvansı güç — beyne “kaç” demeden önce vücudun verdiği tepki. Briggs yumruğunu masaya vurdu. Metal yüzey zangırdadı, ses odanın dört duvarında yankılandı. Sanki duvarlar da korkmuştu.
“Sakın yine aynı oyuna başlama. Burada olma nedenini benden çok daha iyi biliyorsun.”
Karşıdaki adam elini kaldırıp sakinleşmesini işaret etti. “Sakin ol, Briggs. Arkadaşımız Enzo’ya biraz zaman verelim.”
Enzo gözlerini yavaşça karşıdaki adama çevirdi. Adamın ceket cebinde siyah bir kart vardı. Üzerinde üç harf vardı. Enzo onları okuduğunda beyni bir etiket arıyordu. FBI? CIA? Polis? Ama bulamadı. Çünkü bu üç harf tanıdık değildi. Tanıdık olmayan şeyler korkutucuydu. Ve bu üç harf… daha da kötüsü.
F.B.D.
Enzo dudağının kenarını kaldırdı. Ukalalık. Silahı olmayan adamın tek zırhı. “Bu ne? FBI çakması falan mısınız?”
Briggs’in çenesi kasıldı. Bir yay gibi gerildi. Yeterince gerilirse kırılacaktı. Ama ne zaman? O anı görmek için Enzo’nun daha fazla konuşması mı gerekiyordu, yoksa sessiz kalması mı? Bilmiyordu.
Ama diğer adam yalnızca gülümsedi. “FBD…” Kartını düzeltti. “Federal Boundary Division. Adım Garcia, yanımdaki arkadaşım da bildiğin üzere Ajan Briggs.”
Enzo omuz silkti. “Daha da kötüymüş.”
Adam ilk kez sandalyesinde öne eğildi. Şimdiye kadar hep geriye yaslanmış, izlemiş, beklemişti. Ama şimdi öne geldi. Masanın üzerindeki dosyaya uzanmadı. Sadece yaklaştı. “Bir bekçinin görevi, girilmemesi gereken yerlere girilmesini engellemektir.”
Kısa bir duraksama oldu. Sözler havada asılı kaldı. “Girilmemesi gereken yerler.” Enzo’nun aklına bir kapı geldi. İçinden geçtiği ama hatırlamadığı bir kapı. Soğuktu. Pas kokuyordu. Ve o kapının ardında bir ses vardı. Bir kadının sesi.
“Biz de benzer bir iş yapıyoruz.”
“Bekçi gibi mi?” dedi Enzo
“Bir bakıma.”
Dosyayı kapattı. “Şimdi Enzo… Bize bilmemiz gereken şeyleri anlatacak mısın?”
Enzo arkasına yaslandı. Suratına yine o alaycı ifade yerleşti. Maske. Herkesin taktığı bir maske. Enzo’nunki yıpranmıştı ama hâlâ iş görüyordu. “Bilemiyorum. Belki bir sigara hatırla—”
Briggs sandalyesini geriye fırlatarak ayağa kalktı. Bir anda Enzo’nun yakasına yapıştı.
“Seni lanet olası piç!”
Tükürüğü Enzo’nun yüzüne sıçradı. Sıcaktı. Nefesi kadar sıcak. “İki gündür senin yüzünden bu bok çukurundayız! Ailemi, çocuklarımı göremiyorum!”
Yumruğunu kaldırdı. Garcia hızla araya girdi.
“Tanrı aşkına, yeter!”
Briggs birkaç saniye daha Enzo’ya baktı. Sonra onu sertçe bıraktı. Enzo sandalyesiyle birlikte geriye kaydı. Yakasında parmak izleri kalacaktı. Belki de morluk. Ama bunu düşünecek hali yoktu. Sadece nefes almaya çalışıyordu.
Garcia ceketini düzeltti. Sanki az önce hiçbir şey olmamıştı. En tuhafı da buydu. Bir adam az önce neredeyse birini öldürüyordu ve o, ceketindeki kırışıklıkları düzeltiyordu. İşte profesyonellik buydu. Ya da delilik. Hangisi olduğuna karar vermek imkânsızdı.
“Lütfen kusura bakma Enzo. Arkadaşım biraz yorgun.”
Gömlek cebinden eski beyaz bir sigara paketiyle çakmağı çıkarıp masaya bıraktı. “Sana birkaç dakika vereceğiz. Kafanı topla.”
Kapıya yöneldi. Briggs homurdanarak peşinden çıktı. Kapı kapandı.
Oda sessizliğe gömüldü. Sadece lambanın uğultusu kalmıştı. Ve Enzo’nun kalbi. İkisi de aynı ritimde atmıyordu. Biri elektrikle, diğeri korkuyla çalışıyordu.
Enzo sigara paketine baktı. Sonra kendi kendine mırıldandı. “İyi polis, kötü polis…”
Paketi eline aldı. Ağırlığını hissetti. Plastik, tütün, kağıt. Sıradan bir paket. Ama şu an odadaki en gerçek şey oydu.
Masanın altından üç hafif tıkırtı geldi.
Tak… Tak… Tak…
Enzo’nun gülümsemesi silindi. Bu tanıdıktı. Masanın altından geliyordu. Altında bir şey vardı. Ya da biri. Yavaşça başını öne eğdi.
Metal yüzeyin altına, pasın arasına bir şey kazınmıştı.
FELIX
Harfler derin çizilmişti. Aceleyle değil… öfkeyle. Bir isim. Bir uyarı. Hangisi olduğuna karar veremiyordu.
Enzo birkaç saniye felç geçirmiş gibi oldu, kıpırdayamadı. Beyni “bak” diyordu, vücudu “dokunma”. Ama parmakları kendi iradesiyle hareket etti. Parmak uçlarını yazının üzerine götürdü.
Soğuktu. Metalin soğuğu değildi bu. Başka bir şeydi. İçeriden gelen bir soğuk. Sanki yazı, sadece metalin yüzeyinde değil, odanın ta kendisinde kazılıydı. Parmak uçlarındaki soğuk, bileğine, koluna, yüreğine işledi.
Parmağını çektiğinde ucunda ince bir kan çizgisi vardı.
Bir an nefesi kesildi. Koridordan ayak sesleri geldi. Enzo başını kaldırdı. Kapı kolu çevriliyordu. Hızla tekrar masanın altına baktı.
Yazı hâlâ oradaydı. Ama son harfin yanında yeni bir çizik belirmişti. Bir saniye önce orada değildi. Emin olacak kadar bakmıştı. Ama şimdi… yeni bir çizik daha vardı. Sanki biri hâlâ yazıyordu. Sanki isim bitmemişti.
Kapı açıldı. Koridorda üç adam duruyordu.
Teğmen Nolan ellerini beline koymuş, tavandaki yanıp sönen floresana bakıyordu. Işık her sönüşünde koridoru bir anlığına karanlığa boğuyor, her yanışında ise yüzlerdeki yorgunluğu daha da belirginleştiriyordu. Göz altları çökmüş, yüzü günlerdir uyumamış gibi solgundu. Bir haftadır uyumuyor olabilirdi. Ya da uyuduğunda gördüğü rüyalar uyanık kalmayı tercih ettirecek cinstendi. Floresanın her yanıp sönüşünde yüzündeki çizgiler derinleşiyor, sanki her kırışıklık bu odalarda harcanan bir günün hesabını tutuyordu.
“Peki baylar… Adamımız konuşacak mı?”
Ajan Garcia omzunu duvara yasladı. Sırtını dayadığı duvarın soğuğu ince ceketinin altından bile hissediliyordu. “Bilemiyorum. Belki,” dedi soluk bir sesle. Sesi öyle bitkindi ki, sanki her kelimeyi ciğerlerinin dibinden çekip çıkarıyordu. Yıpranmış bir bant gibiydi – hâlâ çalıyordu ama her seferinde biraz daha yırtılıyordu.
Briggs burnundan sertçe nefes verdi. “Bu adam vakit kaybı. Bir haftadır burada. Ama sanki her sabah önceki günü unutuyor.”
Teğmen Nolan gözlerini kıstı. Işık yine sönüp yandı. Bir hafta. Enzo bir haftadır buradaydı. Bunu bilmiyordu. Bunu hatırlamıyordu. Zaman, bu koridorda farklı işliyordu. Belki de hiç işlemiyordu. Sadece birikiyordu, her gün biraz daha ağırlaşarak, herkesin omuzlarına çökerek.
“Numara yapıyor olabilir mi?”
Garcia başını iki yana salladı. “Sanmıyorum. Briggs bastırdığında bile aynı noktaya dönüyor. Aynı sorular. Aynı boşluklar.” Başını hafifçe yana eğdi, düşünür gibi. “Sanki bir şey… siliniyor.”
Briggs homurdandı. “Ya çok iyi oyuncu… ya da kafasının içinde bir şey kırılmış.” Sesi nefretle değil, yorgunlukla doluydu. Artık ondan nefret edecek gücü bile kalmamıştı.
Nolan birkaç adım yürüdü. Adımları ağırdı, sanki her birini atmak için izin alması gerekiyormuş gibiydi. Sonra aniden döndü. Dönüşü o kadar aniydi ki, Garcia’nın omzu duvardan hafifçe kalktı.
“Bu iş daha fazla uzarsa dosyayı Section Nine’a devredeceğim.”
İsim havada asılı kaldı. Briggs’in yüzü değişti. O kocaman adam, bir anda küçülmüş gibiydi. Garcia’nın eli cebine gitti. İçgüdüsel bir hareket. Belki de silahını yokluyordu. Belki de sadece ne yapacağını bilememenin verdiği tedirginlikle bir şeylere tutunmaya çalışıyordu.
Briggs ilk kez hiç düşünmeden karşı çıktı.
“Hayır, Teğmen.”
Nolan kaşını kaldırdı. “Sebep?”
Briggs’in sesi alçaldı. Öyle bir alçaldı ki, duvar bile duymak için eğilmek zorunda kalırdı. “Çünkü onlar cevap alır.”
Kısa bir sessizlik oldu. Ama öyle bir sessizlikti ki, içinde her şey vardı. Geçmişte alınmış bütün cevaplar, verilmiş bütün sözler, kapanmış bütün dosyalar.
Koridor ağırlaştı. Sanki tavan bir metre aşağı inmişti. Sanki duvarlar nefeslerini tutmuştu. Nolan çenesini sıktı. Kravatını gevşetti. “Ben burada sizi korumaya çalışıyorum. Üstlerim her gün arıyor. Her lanet gün aynı soru.”
Teğmen bir adım daha yaklaştı. Bu kadar yakınında olmasına rağmen sesi duvar gibiydi. Soğuk. Geçilmez. Kimse konuşmadı.
Teğmen Nolan bir anda patladı.
“Lanet olsun! Herifler kıçımı kazığa oturtmak için sabırsızlanırken neden ikiniz de cenaze görevlisi gibi dikiliyorsunuz!”
Garcia sakinliğini bozmadı. “Lütfen sakin olun, Teğmen. Yorgunsunuz.” Sesi o kadar yatıştırıcıydı ki, neredeyse bir doktorun hastasına söylediği cümleleri andırıyordu. Ama doktorlar iyileştirir. Garcia sadece idare ediyordu.
Nolan eliyle havayı yardı. “Bana cevap getirin. Şu kelime… neydi?”
Briggs hiç beklemeden söyledi.
“Kai.”
Nolan parmağıyla işaret etti. “Evet! Her ne boksa işte o.”
Garcia ceketini düzeltti. “Emredersiniz, efendim.” Kapıyı açtı.
Sorgu odası aynı soğuklukla onları bekliyordu. Enzo sandalyesinde geriye yaslanmıştı. Sigara paketi hâlâ masadaydı. Paketin üzerindeki yazıları okumaya çalıştı göz ucuyla. Eski bir markaydı. Belki de artık üretilmiyordu. Tıpkı bu odada kaybolan zaman gibi.
Garcia yerine oturdu. Sandalye gıcırdadı. “Peki Enzo… Umarım bir şeyler hatırlamışsındır.”
Briggs sandalyeye çöktü. “Hazır mısın?”
Enzo gözlerini onlara çevirdi. Sesi ilk kez sakindi. “Bilmek istediğiniz nedir?”
Garcia dosyayı açtı. “Tamam. Bize şu isimden bahset.” Sayfayı çevirdi.
“Kai.”
Enzo’nun yüzü değişti. Sanki birisi perdeyi aralamıştı. Bir kapı açıldı içinde. Kilitli olduğunu bilmediği bir kapı. Ve o kapının ardından bir ses geldi. Bir kızın sesi. Uzaktan, sanki bir kuyunun dibinden. Ama net. Çok net.
Dudakları aralandı ama sesi çıkmadı. Bir şey boğazında düğümlendi. “Kai…” diye fısıldadı.
Briggs öne eğildi. Masanın metal yüzeyi gıcırdadı. “Evet. Kai ne?”
Enzo’nun gözleri dolmaya başladı. Gözyaşları neydi? Üzüntü mü? Yoksa bir şeyi hatırlamaya başlamanın verdiği acı mı?
“Kız arkadaşım.”
Garcia hemen devam etti. “Peki daha fazlası? Nasıl tanıştınız? Kimdi? Nereden çıktı?”
Enzo birkaç saniye boşluğa baktı. Boşluk aslında boş değildi. İçi görüntülerle doluydu. Görmek için bakmamak gerekiyordu. Sonra sesi uzaklaştı. Sanki odayı terk ediyordu. Sandalyede oturan sadece bedeniydi. Ruhu çoktan başka bir yere gitmişti.
“İş görüşmesine gitmiştim…”
Sözler ağzından dökülüyordu ama Enzo onları duymuyordu. Oda uzaklaşıyordu. Sesler uzaklaşıyordu. Bir şey kopuyordu.
Duvarlar inceldi. Tavan çekildi. Oda… kaydı.
Ve Enzo bir yerdeydi artık. Eşiğinde değil. İçinde.
// Okuduğunuz için teşekkürler, kitap hali hazırda okumaya hazır 120 sayfa var fakat günlük iki bölüm olarak yükleyeceğim
Gelişmeler için instagramdan takip edebilirsiniz
İnstagram : grkn09tt
