5. bölüm · TALİ TALİ
Tali Tali Bölüm 5
Dışarıda yağmur hâlâ yağıyordu. Ama Enzo’nun odası gece çok daha dingin ve umut doluydu.
Takip eden günler, Enzo için alışık olmadığı bir huzurla geçti. İlk kez birine yetişmek için koşmuyor, bir şeyden kaçmak için de… sadece yanında oluyordu. Kai ile sabahları eski pastanelerde buluşmaya başladılar. Kai çayını iki şekerli içerdi, hamur işlerine dokunmazdı ama Enzo’nun tabağından sessizce küçük lokmalar alırdı. Enzo bunu her fark ettiğinde gülümserdi, Kai ise hiçbir şey olmamış gibi davranırdı.
Bir öğleden sonra, şehrin bittiği yerdeki terk edilmiş göl limanında oturuyorlardı. Gökyüzü kurşun rengiydi; göl yüzeyi rahatsız edici bir durgunluk içindeydi. Havada yosun ve pas kokusu ağırdı. Martıların çığlıkları boşlukta yankılanıyor, uzakta demirlemiş paslı bir şilep kıpırdamadan bekliyordu – sanki yıllardır aynı yerdeymiş gibi.
Kai bir taş aldı, göle attı. Taş üç kere sekti, sonra battı. Enzo izledi. “İyi atıyorsun.”
Kai omuz silkti. “Pratik.”
“Nerede öğrendin?”
Kai bir an durdu. “Hatırlamıyorum.”
Enzo artık bu cevaba alışmıştı. “Yine mi hatırlamıyorsun?”
Kai ona hafifçe gülümsedi. “Bazı şeyleri hatırlamam gerekmiyor. Vücut hatırlıyor.”
Enzo başını salladı. Vücut hatırlıyor… Peki ya benim vücudum neyi hatırlıyor? Yetersizliği mi, reddedilmeyi mi, fabrikanın soğuk duvarlarını mı? Bunu söylemedi.
Kai ikinci bir taş alıp Enzo'ya uzattı. “Sen dene.”
Enzo taşı göle attı; taş hiç sekmeden doğrudan battı.
Kai’nin yüzünde hafif bir kıvrım oluştu. “Kötü değil.”
“Yalan söylüyorsun.”
“Evet,” dedi Kai, “ama kibarlık olsun diye.”
Enzo güldü. Gerçekten güldü. Ne zamandır böyle gülmediğini fark etti. O kadar uzun zamandı ki, hatırlamıyordu. Ama belki de Kai gibi, vücudu hatırlıyordu.
‘’Hadi akşam olmak üzere şehre geri dönmeliyiz’’ dedi enzo.
Kai gülümsedi onaylar şekilde başını öne eğdi.
Enzo kainin elinden tutup göl çıkışına doğru ilerlediler.
Konuşmadılar. Sadece yürüdüler.
Enzo her birkaç adımda yerdeki küçük taş parçalarından birini tekmeliyor, taş sekiyor, sonra sessizce kenara yuvarlanıyordu. Kai yanında yürüyordu; elleri ceplerinde, arada Enzo’nun tekmelediği taşların gidişini izleyip hafifçe gülümsüyordu.
Nihayet gölden çıkıp otobüs durağına vardıklarında, akşam çoktan çökmüştü. Havanın serinliği gölden gelen nemle karışmıştı.
Enzo bir dal sigara çıkarıp yaktı. İlk dumanı çekti, içi yanar gibi oldu.
Tam o sırada ufuktan otobüsün farları belirdi. Sarı ışık durağın çizgilerine vurdu.
Enzo omuzlarını düşürdü, sigarayı dudağından çekti. Yere attı, ayağıyla ezdi.
Başını iki yana sallayıp iç çekti.
“Bu işin büyüsü de bu zaten,” dedi. “Ne zaman içecek olsan… hep erken geliyor.”
Kai bu sefer gerçekten güldü. Kafasını hafifçe yana atıp Enzo’ya baktı.
Otobüs durağa yanaştı. Kapı açıldığında içeriden sıcak, bayat bir hava geldi. İkisi bindiler, arkadaki yan yana duran iki boş koltuğa oturdular.
Uzun bir yol gittiler. Camdan dışarı bakarken, uzakta şehrin ışıkları yavaş yavaş görünmeye başladı; önce ufukta birkaç titrek nokta, sonra giderek çoğalan, birbirine karışan neonlar.
Şehre girdiklerinde, durağa indiler. Bir süre öylece yürüdüler; sokak lambalarının altından, vitrinlerin önünden, kapısı yarı açık dükkanların yanından geçtiler. Adımlarına eşlik eden tek ses, uzaktan gelen araba uğultusuydu.
Sonra gördükleri ilk bara girdiler.
Kapıyı itip içeri adım attıklarında, loş bir ışık ve karışık bir koku karşıladı onları: alkol, sigara, ter ve eski ahşap. Müzik çalıyordu ama çok yüksek değildi; fonda çalan gitar, konuşmaların altında boğuk bir dalga gibi dolaşıyordu.
Enzo ve Kai bar masasının önündeki taburelerden ikisine geçip oturdular. Enzo barmene bakıp hafifçe elini kaldırdı, iki parmağını gösterdi.
“İki bira alabilir miyiz, lütfen?”
Barmen bir an yüzüne baktı, sonra dolabı açtı. İki şişe bira çıkardı, kapaklarını açıp Enzo’nun önüne bıraktı.
Enzo birayı eline aldı, diğer şişeyi Kai’ye uzattı.
Bir süre sadece içip lafladılar. Kai’nin sesi sakindi; Enzo’nun saçma sapan esprilerine gülüyordu, arada kendi hikâyelerinden küçük parçalar atıyordu. Zaman, bardaki loş ışığın altında biraz gevşemiş gibiydi.
“Ben seni ailemle tanıştırmak istiyorum,” dedi Enzo, bir an boşluğa bakarken.
Kai hafifçe ona doğru eğildi.
“Bilmiyorum…” dedi. “Acele etmesek daha iyi olur.”
Enzo güldü. Omzunu silkti.
“Ne zaman hazır hissedersen,” dedi. “Ben hazırım.”
Birlarından bir yudum daha aldılar.
Enzo ilk yudumda boğazının yandığını hissetti. İkinci yudumda içi biraz gevşedi. Üçüncüde, şişenin kenarına bir gölge düştü.
İri bir adam hiçbir şey sormadan Enzo’nun yanına oturdu. Gövdesiyle yarım barı kaplayan bir adamdı; kolu, Enzo’nun omzunun hemen arkasına dayanıyordu sanki.
Barmene, sesi boğuk bir emir tonuyla seslendi:
“Bir shot.”
Barmen, isteksizce de olsa tezgâhın altından bir shot bardağı çıkardı, doldurup adamın önüne koydu. Kaşlarının arasındaki çizgi derinleşmişti.
Adamdan gelen alkol ve ter kokusu, barın havasını bile iki kat ağırlaştırdı.
Ardından adamın benzer tipte iki arkadaşı daha geldi; biri Enzo’nun diğer yanına, diğeri arkalarına yaslandı. Bir anda, Kai ve Enzo kendilerini daha dar bir alana sıkışmış buldular.
Enzo’nun yanına çöken adam shot’ı tek yudumda içti. Ağzından çıkan alkol kokusu Enzo’nun yüzüne vurdu. Sonra büyük elini kaldırıp Enzo’nun kafasının üstüne koydu.
“N’ab—” dedi, geğirerek, “n’aber ufaklık?”
Eliyle Enzo’nun başını okşadı, sanki bir çocuğu ya da sokakta bulduğu bir köpeği sever gibi. Parmakları saçlarının arasına girerken bastırıyordu.
Enzo’nun içinden bir şey bir anda yükseldi. Kanı kaynadı. Eğer yalnız olsaydı, belki sadece sandalyeden kalkar, açık kapıdan çıkıp giderdi.
Ama yanında Kai vardı.
Göz ucuyla ona baktı. Kai bir şey söylemedi; sadece Enzo’ya baktı. Gözlerinde belirsiz bir uyarı ve merak karışımı bir ifade vardı.
Enzo’nun parmakları bardağın etrafında sıkıldı. İçinden geçenleri yuttu. Dudaklarının kenarına yarım bir gülümseme yerleştirdi; bu, hem maske hem de refleksiydi.
“İyiyim,” dedi, sahte bir rahatlıkla. “Sen nasılsın, koca adam?”
Adam cevaba tam anlamıyla aldırmadı bile. Eli hâlâ Enzo’nun başındaydı. Parmaklarını iki yana sallayıp saçlarını dağıttı.
“Bakın da şu ufaklığa,” dedi arkadaşlarına. “Çok ciddiye alıyor kendini.”
Arkalarından hafif bir kahkaha geldi. Barda bir an için hava değişti; müzik, konuşmalar, barmenin bıçak sesi hepsi aynı anda geri çekilmiş gibi oldu.
Enzo’nun içindeki ip hafifçe gerildi. Kopup kopmamasına bir iki kelime kalmıştı.
Daha fazla bunu sindiremezdi.
Bir anda tabureden fırladı. Birası hafifçe devrildi, birkaç damla tezgâha sıçradı.
“Ne diyorsun lan sen!” diye bağırdı adama.
Belki fark etmedi ama sesindeki çatlak, bağırırken inceleşmişti. Boğazı sıkılı birinin sesi gibi, bir anlığına “kız gibi” çıkmıştı.
Adam daha da güldü. Shot bardağını masaya vurdu.
“Yok bir şey,” dedi, sırıtarak. “Sevdik seni.”
Önünü dönüp barmene işaret etti.
“Bir shot daha.”
Barmen isteksizce bardağı doldururken, Enzo tekrar önüne döndü. Birasına uzandı, şişeyi eline aldı, bir yudum çekti.
Kai’ye bakamadı. Gözleri kendi birasının içinde bir şey arıyormuş gibi şişenin camına takılı kaldı. Kai de aynı şekilde Enzo’nun yüzüne bakmadı; sanki ikisi de bu anı karşılıklı görmezden gelerek yok edebileceklerine inanıyordu.
Enzo bir yudum daha aldı ama bu kez tadı bira değildi. Boğazından geçen şey, daha çok utançtı. Önce biraz, sonra tamamen.
İri adam shot’ı dikti. Cam bardağın masaya dokunuşu hafifçe tınladı.
“Kafanı yorma, ufaklık,” dedi kısık bir sesle. “Sakin ol.”
O kadar kısık söylemişti ki sadece yan masadaki adamlar, Enzo ve Kai duymuştu. Sözler alaydan çok emir gibiydi.
Enzo’nun eli biraya biraz daha sıkı sarıldı. Parmak kemikleri beyazlaştı. Şişenin boynunu kavradı; içindeki sıvı hafifçe dalgalandı.
Adam tam ağzını açıp bir şey söyleyecekken, Enzo aniden arkasına döndü ve şişeyi elindeki tüm kuvvetle adamın başına indirdi.
Cam, kalın kafatasına çarptığında tok bir ses çıktı. Şişe çatladı, ama hiç film sahnelerindeki gibi parça parça dağılmadı. Adam sendeledi, başını tutup geriye kaykıldı.
Kafası o kadar büyüktü, boynu o kadar kalındı ki sanki hiçbir şey olmamış gibi toparlandı. Asıl hasar Enzo’da kalmıştı. Şişenin kırık kenarı avcunun içine gömülmüş, Enzo’nun elinde ince, sayısız kesik açmıştı. Sıcak kan parmak aralarından aşağı doğru aktı.
Enzo, nefes nefese, kendi kanına bile bakmadan arkasını döndü.
“Kai!” diye bağırdı. “Kaç! Eve git!”
Sesi bu kez netti, ince de değildi.
Tekrar döndüğünde, sadece iri adam yoktu. Diğerleri de vardı. Birinin omuzları genişti, ötekinin yüzü bulanık bir öfkeyle iç içe geçmişti. Enzo yakından gelen bir yumruğun gölgesini gördü.
Sonra karanlık.
Uyandığında kaldırımdaydı.
Soğuk taş sırtından içeri işliyordu. Dudakları yarılmış, gözü morarmıştı. Kaburgalarının her nefeste sızlamasından kaç tane darbe aldığını kabaca sayabilirdi.
Ağzı, yüzü, elleri kan içindeydi. Kanın tadı diş etlerindeki metalik sızıyla karışmıştı.
Cebine uzandı. Parmaklarıyla sigara paketini buldu, içinden bir dal çıkardı. Çakmağı zorlanarak yaktı. Alev rüzgârda bir an yalpalayıp sigaraya tutundu.
İlk nefesi çektiğinde ciğerleri yandı; ikinci nefeste biraz daha. Her nefeste, göğsünün içi biraz daha acıdı ama o yine de bırakmadı.
Bir süre öylece kaldırımda oturdu. Sonra bir şekilde kalkmayı denedi. Dizleri titredi, duvara tutunarak ayağa kalktı. Biraz sendeleyerek yürüdü; vitrinler, sokak lambaları gözünün önünden bulanık lekeler gibi geçti.
Bir ankesörlü telefon buldu. Üzerindeki boyalı kulübenin içi soğuktu. Bozuk parayı yuvasına attı; metalin düşme sesi demir kutunun içinde çınladı.
Tuşlara bastı. Ablasının numarasını.
Bir, iki, üç.
Hat çaldı. Birkaç titreşim sonra açıldı.
“Alo?”
“Dian…” dedi Enzo, dudakları zor hareket ederek. “Benim. Enzo.”
Panikle cevap verdi Dian.
“Alo? Enzo? Neredesin sen, kaç saattir sana ulaşmaya çalışıyorum?”
Enzo dudaklarını yaladı, ağzındaki kan tadını bastırmaya çalıştı.
“Hayır… sıkıntı yok,” dedi. “Annem uyudu mu?”
“Evet,” dedi Dian, nefes nefese. “Enzo, ne oluyor?”
“Tamam… vereceğim adrese gelip beni alabilir misin? Yanımda hiç para yok.”
Dian’ın sesi aynı panikle yükseldi.
“İyi misin? Bir şey mi oldu?”
“Hayır, hayır, bir şey yok,” dedi Enzo, çabukça. “Sadece cüzdanımı düşürdüm.”
Kendisi de buna inanmak ister gibi söyledi.
“Tamam,” dedi Dian. “Adresi ver.”
“3802 South 700 East.”
“Tamam. Geliyorum. Yirmi beş dakikaya oradayım.”
“Tamam,” dedi Enzo. “Bekleyeceğim. Görüşürüz.”
“Görüşürüz.”
İki, üç saniyelik bir uğultudan sonra hat kapandı. Ankesörlü telefonun içindeki sessizlik, sokağın sessizliğiyle birleşti.
Enzo ahizeyi yavaşça yerine bıraktı.
Sonra yavaş yavaş ağlamaya başladı. Önce boğazında bir düğüm, sonra ufak hıçkırıklar… Durdurmaya çalıştıkça daha da derine inen bir sarsıntı.
Kendini durdurmak için canını yakmaya çalışır gibi, arkası dönük halde telefon kulübesinin metal duvarına yumruklar savurdu. Her vuruşta teni daha çok acıdı; bu acının, içindeki utancı bastırmasını umuyordu.
Gözyaşları yüzünde birikip çenesinden aşağı süzüldü. Burnu aktı; silmeye bile üşendi.
Sonra olduğu yere çöktü. Telefon kulübesinin yanındaki kaldırıma oturdu, sırtını duvara yasladı. Dizlerini kendine doğru çekti.
Dian gelene kadar birkaç sigara daha içti. Her sigara, ilkinden daha çok yaktı ciğerlerini. Ama elini titremekten alıkoyan tek şey de oydu.
Uzaktan far ışıkları belirdi. Sokak lambalarının arasında yaklaşan araba, tanıdık bir gölge gibi ağır ağır yanına geldi.
Enzo güçlükle ayağa kalktı. Kaldırımın kenarına ilerledi, elini kaldırıp dikkat çekmeye çalıştı. Bu hâliyle, karanlıkta Dian’ın onu tanıması pek mümkün değildi.
Araba yavaşladı. Dian hızla camı indirdi. Sokak lambasının altındaki Enzo’ya baktı.
Önce gördüklerine inanamadı. Yüzünde kısa bir an boş bakış, sonra gözbebekleri büyüdü; şok, sonra dehşet.
Kapıyı hızla açıp panikle dışarı fırladı.
“Enzo, sana ne oldu?” dedi. Eli havada kaldı; dokunmaya cesaret edemiyordu. Parmakları titriyordu.
“Çabuk hastaneye gitmemiz lazım,” diye devam etti. Durmadan konuşuyordu. “Kim yaptı bunu? Kaç kişiydi? Neden—”
Enzo araya girecek fırsat aradı.
“İy—” dedi. Sesi çatallaştı. “Dia—”
Ama Dian susmadı. Kelimeler üst üste yığılıyordu.
“Enzo, bu hâlinle—”
“İYİYİM!” diye bağırdı Enzo.
Ses sokakta yankılandı. Dian bir anlık şokla sustu.
Enzo, geri geri birkaç adım attı. Nefesi kesik kesikti.
“İyiyim,” dedi tekrar, daha kısık ama aynı öfkeyle. “İYİYİM!”
Duvara yaslandı. Yavaşça aşağı kaydı, oturdu. Dizlerini karnına çekti, başını dizlerine gömdü. Tutamadı kendini; omuzları sarsılmaya başladı.
Ağlamaya başladı. Bu kez durdurmaya çalışmadı.
Dian, birkaç saniye ne yapacağını bilemeden kaldı. Sonra usulca yanına çöktü. Bu kez dokundu: elini Enzo’nun omzuna koydu. Hiçbir şey söylemedi.
Sokak lambasının solgun ışığı, ikisinin de üstüne eşit vuruyordu.
“Hadi eve gidelim,” dedi Dian.
Koluna girip Enzo’yu kaldırdı. Adımlarını yavaşlatarak arabanın yanına götürdü, ön kapıyı açtı. Enzo’nun oturmasına yardım etti, emniyet kemerini çekmeye yeltendi, sonra vazgeçip kendi tarafına geçti.
Direksiyona geçtiğinde motoru çalıştırdı. Gece, camın dışında akmaya başladı.
Enzo ön koltukta camı hafifçe araladı. Bir sigara daha çıkarıp yaktı, eliyle dumanı dışarı verdi. Rüzgâr, parmaklarının arasındaki külü çekip aldı.
Dian dayanamadı.
“İyi misin?” dedi. “İç kanama geçiriyor olabilirsin.”
“Hayır, iyiyim,” dedi Enzo. Gözlerini yoldan ayırmadan. “Gerçekten… eve gitmek istiyorum.”
“Peki elin?”
“Evde sararım. Önemli değil.”
Dian bir şey daha söyleyecek gibi oldu, dudaklarını araladı, sonra kapattı. Gecenin karanlığında arabayı sürdü. Sokak lambalarının aralıklı ışığı, Enzo’nun kan içindeki ellerini, moraran gözünü sırayla aydınlatıp gizliyordu.
Eve döndüklerinde, kapıyı sessizce araladılar. Koridor loştu. Willa’nın odasından hafif bir horlama sesi geliyordu.
Enzo ayakkabılarını bile çıkarmadan doğruca lavaboya gitti.
Aynanın karşısına geçti. Cebinden bir cımbız buldu; eski bir tırnak makasının yanına sıkışmış duruyordu. Elini ışığa tuttu. Avucunda cam parçacıkları parlıyordu; bazıları çok küçük, neredeyse görünmez.
Cımbızla tek tek camları çekmeye başladı. Her çekişte etinin içinden çıkan küçük bir acı, sinirlerine kadar işliyordu. Dişlerini sıktı. Son birkaç parçada nefesi hızlandı.
Sonra alkol şişesini açtı. Pamuğa döktü. Elini lavabonun üstüne getirdi.
Alkolü döktüğü anda yanma, sanki bütün gece yediği yumrukların tek noktada toplanmış hâli gibi patladı. Bağırmak istedi, boğazına kadar gelen sesi tuttu. Sadece yüzü gerildi, gözleri doldu.
Bandajı sardı. Parmakları kalın bir sargının içinde kayboldu; elinin şeklini bile tanıyamaz olmuştu.
İşini bitirdiğinde derin bir nefes aldı. Aynaya kısa bir bakış fırlatıp ışığı kapadı. Koridora çıktı.
Salonun ışığı yanmıştı. Kapı eşiğinden bakınca, Dian’ın içeride ayakta beklediğini gördü. Onun ardında da… Willa.
Enzo salona yöneldi.
Willa onu görür görmez ağlamaya başladı. Gözleri bir anda doldu, eli önce ağzına gitti, sonra Enzo’nun göğsüne.
Yana yakıla:
“O kız mı?” dedi, sesi titreyerek. “Kim olduğu belli olmayan o kızın peşinde mi harcayacaksın hayatını?”
Enzo’nun çenesi kasıldı. Dişleri birbirine sürtündü.
“Onun adı Kai,” dedi. Sesinde savunma değil, sanki bir gerçeği düzeltme inadı vardı.
“Fark etmez,” dedi Willa. Sözün içinde hem korku, hem öfke hem de kırgınlık vardı.
“Burası beni boğuyor,” dedi Enzo. Sesi önce fısıltıya yakındı ama her kelimede sertleşti. “Siz, bu ev, bu şehir… Hepiniz bana ne yapamadığımı hatırlatıyorsunuz. Ama o… o beni sadece olduğum gibi kabul ediyor!”
Son kelimeleri bağırmaya dönüşmüştü.
“O seni bir uçuruma sürüklüyor!” diye bağırdı Dian, sandalyeden fırlayarak. “Bir haftadır onu tanıyorsun, Enzo! Bir hafta! Nereden geldiğini bilmiyorsun!”
Enzo durdu. Bir hafta.
Dian bir haftadan söz ediyordu. Ama Enzo’ya göre Kai’yi yıllardır tanıyormuş gibiydi. Belki de Kai’nin yanında zaman farklı akıyordu; belki de kendi zaman algısı çoktan kırılmıştı.
“Anlamazsınız!” diye bağırdı Enzo.
Sesinin içinde artık yalnızca öfke yoktu; çaresizlik, korku, kendi kendine bile anlatamadığı bir tür panik vardı. Gözlerinin içi doldu; yanaklarına doğru kaydı.
Tekrar ağlamaya başladı. Suratı kıpkırmızı oldu. Burnu aktı, silmedi. Nefesi düzensizleşti, kelimeleri birbirine karıştı.
Yanında duran kapıya yumruklar atmaya başladı. Önce bir, sonra bir tane daha, sonra bir tane daha… Ahşap, darbelerle titredi. Parmak eklemlerindeki acıyı umursamadı. Yetmeyince kapının camına vurdu; cam ince, tiz bir sarsıntıyla cevap verdi ama kırılmadı.
Sonra kapıyı bütün gücüyle çekip çarptı. Evin içinde yankılanan ses, kavganın son cümlesi gibi oldu.
Dışarı çıktı.
Willa peşinden koşmak için bir adım attı, ama Dian kolundan yakalayıp tuttu.
“Bırak,” dedi kısık bir sesle. Gözleri kapıya kilitlenmişti. “Sakinleşince geri döner.”
Willa, “Ama—” diyecek oldu.
“Biraz kafasını dağıtması lazım,” diye ekledi Dian. Kendi de buna inanmak istiyordu.
Kapının diğer tarafında, gece Enzo’yu içine çekmek için çoktan bekliyordu. Ve Enzo, içeride kalmaya gücü kalmamış biri gibi, kendini o geceye bıraktı.
