7. bölüm · TALİ TALİ
Tali Tali Bölüm 7
İçeri girdiklerinde, dışarıdaki soğuk ve nemli havanın yerini rutubet ve ağır bir lavanta kokusu aldı. Burası, kendi zamanından kopmuş bir canlı organizma gibiydi: Duvarlardaki solgun kağıtlar, rüzgârın binayı sarsmasıyla ağır ağır nefes alıyor, köşelerdeki gölgeler Enzo’nun adımlarını gizli bir açlıkla takip ediyordu.
Bankonun arkasında yaşlı bir kadın duruyordu. Beyaz önlüğüyle, kısa boylu, tombul ve esmerdi; ama gözleri, içerideki ağır havadan besleniyormuşçasına tuhaf bir parıltı taşıyordu.
Enzo ve Kai’yi görür görmez, dişlerinin arasından sızan, bir parça sahte ama sevecen bir sesle sordu:
“Hoş geldiniz, evlatlarım. Size nasıl yardımcı olabilirim?”
Kai, kadının gözlerinin içine bakarak aynı sakinlikle yanıt verdi:
“Kalacak bir yer arıyoruz. Boş odanız var mı?”
Kadın gülümsedi, gözleri bir anlığına Enzo’da gezindi.
“Tabii ki. Bir odamız mevcut. Beni takip edin.”
Kai ve Enzo, yaşlı kadının peşine takıldı. Koridor dardı, uzundu; duvarlar, eski bir hastanenin unutulmuş katlarında geziniyormuşsun hissi veriyordu. Tavandaki floresan lamba, her yanıp sönüşte mekânı bir anlığına yutuyor, ardından gerisin geri kusuyordu. Her karanlıkta, koridorun boyu biraz daha uzuyor, duvarların dokusu değişiyordu sanki. Enzo, bir an, taşların yer değiştirdiğinden neredeyse emindi. Ama gözlerine inanmak istemedi.
Kai ile kadın önlerinde sessizce yürürken, Enzo birkaç adım gerideydi. Kadın bir noktada başını yarım çevirip ona baktı. Gözlerinde tuhaf, rahatsız edici bir sırıtış vardı; ya gözleri gülüyordu, ya dudakları... belki de ikisi birden. İnsan bazen bir yüzü okurken, hangi kasın neye hizmet ettiğini ayırt edemez. Enzo ürperdi, gözlerini ovuşturdu.
Bakışını tekrar kaldırdığında kadın yine normal yürüyordu, sanki hiçbir şey olmamıştı. Yol yorgunluğu, diye düşündü Enzo, sadece yorgunluk. İnsan bitkinse, gördüğü her şeyin şekli değişebilir.
Koridorun sonunda kadın kapının önünde durdu, anahtarı çıkarıp Kai’ye uzattı.
“Buyrun çocuklar,” dedi.
Önce Kai, sonra Enzo içeri girdi. Kapı kapanırken, kadın kısa bir süre eşikte bekledi; gölgesi, koridorun duvarında gerilip bir hayvan gibi kıvrıldı, sonra dağıldı.
Odanın içi ağır bir rutubet kokusuyla doluydu. Bu koku, burnuna ilk çarptığında Enzo’nun midesini hafifçe bulandırdı, ancak hemen ardından garip bir alışkanlık duygusu getirdi. Rutubet değil de, eski kitapların arasında dolaşan tozun kokusu gibi... Orada olmayı istemezsin, ama bir kere alıştın mı başka hiçbir yerde eksikliğini hissedersin.
Kai, yorgun bir iç çekişle yatağa uzandı. Enzo da onun yanına kıvrıldı. Tavan, çatlamış ve yer yer kabarmıştı; duvarların boyası hastalıklı bir soluklukla sarkıyordu. Ama bir ayrıntı, bütün bu griye meydan okur gibi parlıyordu: Perdeler—canlı, neredeyse kan kırmızısı. Sanki başka bir evrenden kopup buraya düşmüş, yanlışlıkla bu kasvetin içine karışmışlardı. Odanın geri kalanından bağımsız, isyankâr, neredeyse canlı bir varlık gibi.
Enzo, tavana bakarak konuşmaya başladı. Ağzından çıkan kelimeler, bir sır gibi, bunca zamandır içini kemiren duyguların ağırlığıyla döküldü:
“Vay be… bak şimdi neredeyim. İyi ki seni buldum. İyi ki o gün korkaklık etmek yerine dönüp seninle konuşmayı seçtim. Biliyor musun, o günden beri her gece Tanrı’ya dua ediyorum seninle tanıştığım için.”
Cevap gelmedi.
Başını çevirip Kai’ye baktı. Kai çoktan uyumuştu; yüzünde, uykunun savunmasızlığıyla karışık bir huzur ve hüzün vardı. Hayat hiç bu kadar yaşanılası olmamıştı, diye düşündü Enzo. Rutubet kokusu bile iğrenç değil, ağır ve anlamlı geliyor. Çünkü yanında o var. O varken, her şey yerli yerine oturuyor.
Enzo tekrar tavana döndü. Gözlerini kapadı. Uyku, ona ağır ağır, bulanık bir pus gibi çöktü. Gerçek ile rüya arasındaki o ince eşikte, bir an için hem dünyada hem de dünyanın dışında olduğunu hissetti.
Gece uykusundan birdenbire sıyrıldığında, odada karanlık yoktu. Karanlıktan daha kötü bir şey vardı: Solgunluk.
Karanlık, her şeyi gizler; ama solgunluk, her ayrıntıyı, sanki ruhun çıplaklığını ortaya serer. Odanın her köşesinde, solmuş duvar kâğıtlarının, kabarmış boyanın ve eski perdelerin üstüne sinmiş bir pus vardı. Solgunluk, bir sırrı açıklamaktan ziyade, sonsuza dek yarım bırakıyordu her şeyi.
Enzo bir süre, orada olup olmadığından bile emin olmadan, odanın solgunluğunda kayboldu. Tavan nemliydi; rutubet, bir hastane koridorunda dolaşan ilaç kokusuyla bodrumun çürümüşlüğü arasında, tanımlanamayan bir üçüncü kokuya dönüşmüştü. Oda, sanki zamanın dışına fırlatılmış bir hücreydi.
Ayağa kalkmak istedi. Ama vücudu ona ait değilmiş gibi, sağ bacağına yüklenince yüzünde keskin bir acı kıvrıldı.
Hangi ara acı öğrenmişti insan bacağı?
Elini baldırına götürdü. Parmakları, beklenmedik bir ıslaklıkla karşılaştı.
Kan.
Ne sıcak, ne donuk. Zaman duygusunu yitirmiş bir kan. Taze mi, eski mi—bunu Enzo ayırt edemedi. Sanki birkaç dakika önce akmıştı ama bir ömür önce durmuştu.
Yavaşça yatağın kenarına oturdu. Nefesini tuttu; paçasını yukarı çekti.
Baldırında, birbirine paralel dizilmiş, iç organı andıran—belki de gerçekten bağırsaktan yapılmış—ip parçalarıyla atılmış dikişler vardı.
Bir… iki… üç… sekiz…
On iki.
Saymayı bıraktı.
İçini tarifsiz bir soğukluk kapladı.
Kim dikmişti bunları?
Ne zaman?
Ne için?
Bedenim hâlâ bana ait mi?
Sanki bir başkasının acısıyla uyanmıştı; ödünç alınmış bir vücudun, yanlışlıkla geri verilmiş bir parçasıydı bacağı.
“Hayır…”
Sesi, kendi kulağına bile uğramayan bir fısıltıydı. Hatırlayamıyordu.
Yatağın ucunda otururken, geçmiş ile şimdi arasındaki sınır bulanıklaştı.
Hatırlamıyordu… Ne zaman olmuştu? Kim yapmıştı?
Gözleri odayı taradı; duvarlardaki gölgeler, solgunluğun içinde birer canlı gibi kımıldandı.
O sırada, kapının altından bir gölge sızdı.
Enzo’nun tüm kasları bir anda kaskatı kesildi.
Oturduğu yerden ayağa kalktı.
Kapı yavaşça, içini kemiren bir gıcırtıyla açılmaya başladı.
Bir el uzandı, kapının arasından—
Uzun, ince parmaklar… etle ağaç kabuğunun birbirine karıştığı iğrenç bir doku, tırnakları siyah, uçları çatlamış ve pul pul dökülmüş. Deriyle kabuk arasında ince, sarımtırak bir iltihap sızıyordu.
Enzo korkuyla geri çekildi ama bacağındaki keskin acıdan dolayı kontrolünü kaybetti, yere düştü; vücudu soğuk zeminde titredi.
O an, el biraz daha sokuldu kapıdan içeri.
Parmakların üzerinde ince, yarı şeffaf deriler sarkıyordu; bazıları, sanki yeni soyulmuş bir domuz derisi gibi, ucundan damla damla sıvı sızdırıyordu.
Enzo bağırmak istedi, ama ağzı açılmadı, sesi boğazında düğümlendi.
Aniden, koridorun derinliklerinden bir ağlama sesi yankılandı.
Çocuğun feryadı mı, yetişkinin iniltisi mi, belli değildi; insan bir sesi ama insanlıktan uzak bir acı.
O sesle birlikte, el birden geri çekildi.
Koridorda, insanüstü bir hızda koşan bir şeyin ayak sesleri yankılandı—tak… tak… tak…
Ve ardından odanın duvarlarını yerinden oynatan, vahşi çığlıklar duyuldu.
Bu çığlıklar, bir insanın derisi canlı canlı yüzülürken çıkardığı, hayal bile edilemeyecek bir acının sesi gibiydi:
Deri, etten koparken çıkan, ıslak, sırıtan bir şlak sesi, ardından keskin bir inleme; ardından öyle bir koku yayıldı ki, boğazına mide bulandırıcı bir demir ve çürük et tadı doldu—
Sanki sinir uçları birer tel gibi geriliyor, etin altındaki yaş sıvı dışarıya fışkırıyordu.
Çığlık, sadece kulaklarında değil, kemiklerinde, diş etlerinde, kendi derisinin altında yankılandı.
Enzo nefes almak istedi—alamadı.
Gözlerini sıkıca kapadı.
Ve bir anda, gerçeklik tekrar kaydı.
Gözlerini açtı.
Tavan aynıydı—ıslak lekeler, çatlak boyalar…
Fakat bu kez hiçbir şey “rüya mıydı, değil miydi” hissi bırakmıyordu.
Sadece yoğun bir sessizlik vardı; dünyadan yalıtılmış, ağır bir huzursuzluk gibi.
Bir anlığına nefes almadığını fark etti. Göğsü hafifçe inip kalktı.
Derken—
“Enzo…”
Ses çok yakından, neredeyse kulağının dibinden geldi.
Başını çevirdiğinde Kai’yi gördü.
Yatağın kenarında oturuyordu.
Yüzü sakindi, ama bu sefer o sakinliğin altında ince bir yorgunluk, bir şefkat vardı. Bakışları, Enzo’nun gözlerinde gezindi—nazik, insana dokunan bir sıcaklıkla.
Enzo’nun boğazı kurudu, sesi zor çıktı:
“Sen… buradaydın, değil mi?”
Kai hafifçe gülümsedi; başını eğdi, gözlerinde bir parça endişe vardı.
“Buradaydım. Hiçbir yere gitmedim.”
Sesi, Enzo’nun çocukluğunda annesinin ona fısıldadığı ninniler gibi yumuşaktı.
Enzo doğrulup bacağına baktı.
Dikişler yoktu.
Kan yoktu.
Sadece solgun, eski bir cilt.
Kısa, kırık bir gülüşle iç çekti:
“Ben… sanırım rüya gördüm.”
Kai elini Enzo’nun omzuna koydu, hafifçe sıktı.
“Bazen yorgunluk insana oyun oynar,” dedi. “Buralar… yabancı. Alışkın olmadığın bir yerde olmak kolay değil.”
Enzo başını öne eğdi.
“Çığlıklar… sesler vardı. Kapı…”
Sözcükler boğazına düğümlendi. Kai onun söyleyemediklerini anlamış gibi, başını salladı.
“Her şey yolunda. Buradasın, güvendesin,” dedi, sesi sakin ve güven vericiydi.
O an Enzo’nun içine bir sıcaklık yayıldı—birinin şefkatle sarıldığında hissettiği türden. Ama yine de, odada hiçbir şey değişmemişti.
Sadece Enzo’nun içinde, bir şeyin yeri değişmişti; kaybolan ve asla geri dönmeyecek bir huzurun boşluğu…
Kai ayağa kalktı. Perdeyi araladı, dışarıya baktı.
“Bak,” dedi, sesi yumuşak, “Dağın yamacında bir ışık hâlâ yanıyor. Hâlâ buradayız.”
Enzo gülümsedi; gülümsemesinin ardında bir gölge vardı.
“Boşver,” dedi. “Sanırım yol yorgunluğu. Gerçekten bu olsa gerek.”
Kai ona başıyla onayladı, sonra yumuşak bir tonda dalga geçti:
“Üstünü değiştir, terden sırılsıklam olmuşsun.”
Enzo başıyla gülerek kalktı, ama içindeki huzursuzluk hâlâ oradaydı. Yataktan çıkarken baldırında bir ağrı hissetti—keskin, tanıdık. Göz ucuyla Kai’ye baktı; Kai ona güven verici bir bakış attı.
Belki de kramptır, diye düşündü Enzo. Yol yorgunluğu. Yeni yatak. Vücut alışık değil.
Ama biliyordu; o dikişleri görmüştü, hissini unutamazdı.
Sessizce üstünü değiştirdi, tekrar yatağa girdi. Uyumak istemiyordu; göz kapakları ağır, ama zihni hâlâ tetikteydi.
Kai yanına kıvrıldı, bir kolunu Enzo’nun omzuna doladı.
“İstersen biraz konuşabiliriz,” dedi. “İçini dökmek istersen… dinlerim.”
Enzo bir süre Kai’nin varlığına sığındı. O sıcaklık, rüyanın ve gerçekle halüsinasyonun sınırını bir nebze olsun silikleştirdi.
Gözleri tavanda, içindeki o ince, huzursuz uğultunun asla tamamen kaybolmayacağını bilerek, Kai’nin dokunuşunda dinlendi.
Gözlerini kapattı. Sonra istemsizce uyudu.
Sabah gözlerini açtığında odanın ışığı değişmişti. O soluk, hastalıklı sarı gitmiş; yerini, hastane koridorunu andıran bulanık bir beyaz almıştı. Ama burası hastane değildi—pansiyondu. Sanki Tali Tali’nin tamamı dev bir hastaneydi ve Enzo, teşhisi konmamış, yalnız bir vakaydı.
Kai çoktan uyanmıştı. Pencerenin siyah perdesi aralamış, camın önünde sessizce duruyordu. Sırtı Enzo’ya dönüktü. Hareket etmeden, heykel gibi. Ama heykellerin gözleri yoktur. Kai’nin gözleri vardı. Ve o gözler, gördüğü her şeyden bir parça alıp içine saklıyor, geriye yalnızca kabuğunu bırakıyordu.
Kai’nin nefesi neredeyse duyulmazdı; varlığı, odadaki sessizliğe karışmıştı.
Enzo yataktan kalktı. Bacağındaki ağrı, geceki keskinlikten yorgun bir sızıya dönüşmüştü. Bir diş çekildikten sonra dilin boşluğu yoklaması gibi—her adımda, o ağrının yerini ve nedenini hatırlıyordu.
Yanına vardığında Kai’ye hiçbir şey demedi. Birlikte, pencerenin ardından dağa baktılar.
Dağ öyle büyüktü ki, Enzo her seferinde ona bakarken içine bir korku kazınıyordu. Tıpkı gece gökyüzüne bakıp evrendeki küçüklüğünü hissetmek gibi—ama bu korku daha yakıcıydı. Çünkü evren sessizdi; dağ ise uğulduyordu. O uğultuyu kulaklarıyla değil, omurgasıyla hissediyordu.
Bulutlar griye sıkışmış, alçalmıştı. Rüzgâr, camın arkasından bile kendini hissettiriyor, camı titretiyor muydu yoksa Enzo’nun elleri mi titriyordu, karar veremedi.
Kai bir süre öylece kaldı, sonra başını çevirip Enzo’ya baktı.
“Günaydın,” dedi, hafif bir gülümsemeyle.
Enzo cevap vermedi. Sadece baktı.
Kai’nin o anda güzelliği neredeyse gerçeküstüydü; bir anlığına dağı, gökyüzünü, rüzgârı unuttu. O unutmanın verdiği boşluk, huzur değil, eksiklikti. Çünkü yokluk, bazen varlıktan daha ağır gelir.
Kai kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Ne oldu?”
Enzo kısaca yanıtladı:
“İzliyorum.”
Kai’nin yanakları hafifçe kızardı. İlk kez gerçekten utandığı belliydi—ellerini nereye koyacağını bilemedi, gözlerini kaçırdı. Utanç, doğru kişide silaha dönüşürdü; ama Kai’de ince bir zırhtı, içini değil, mesafesini koruyan bir şey.
Yeniden pencereye döndü. “Hava kötü görünüyor,” dedi.
Enzo yanına biraz daha yaklaştı. “Ne yapacağız peki?”
Kai duraksadı; o güvenli, kendinden emin hâlinden eser yoktu.
“Havayı bekleyeceğiz.”
Enzo gülümsedi. “Ne o, bu kez kendinden emin değilsin?”
Kai hafifçe sırıttı. “İstersen bugün gidebiliriz. Ama rüzgâr seni geri atarsa karışmam.”
Enzo da güldü. “Tamam. Bekleriz.”
“Ne düşünüyorsun?” dedi Kai.
Enzo omuz silkti. “Kim, ben mi? A, hiçbir şey.”
“Peki, acıktın mı?”
Enzo başını salladı.
Kai bir şey demeden kapıya yürüdü. Enzo onu takip etti. Pansiyondan çıktılar; ilk gün yemek yedikleri eski fırına doğru yürüdüler.
Sokakta Enzo, Kai’nin elini tuttu. Ama Kai hep yarım adım önde yürüyordu—küçük bir mesafe, ama asla tamamen yanında olamayacağının işaretiydi.
Enzo hayatı boyunca takip edeceği tek şeyin bu olduğunu hissetti.
Yolda, parkta iki çocuk gördüler. Biri kız, biri erkek. Kız biraz daha uzun, saçları altın gibi parlıyordu. Konuşmuyorlardı; salıncakta sessizce sallanıyorlardı. Rüzgâr onları itiyor, onlar da kabulleniyor.
O an Enzo düşündü: Tali Tali’de çocuklar bile konuşmadan büyüyor olabilir mi?
Kai dönüp Enzo’ya baktı.
Gözlerinde sıcak, insana dair bir ışık vardı.
– Çok düşünüyorsun, dedi Kai.
Enzo kaşlarını çatıp baktı.
– Ne?
– Hiçbir şey.
Yürüdüler. Güneşin şekilsiz ışığı, kaldırım taşlarının üstünde dolaşıyordu. Fırının önüne geldiler. Aynı masa, aynı sandalye. Dün ne yaşandıysa bugün de aynıydı. Belki de Tali Tali’de zaman bir halkaydı. Her sabah eski bir plak gibi çalıyor, kimse fark etmiyordu.
Oturunca içeriden adam çıktı. Boş eller, sabırsız bir bakış.
– Her zamankinden mi?
Enzo cevap vermedi. Kai de. Adam içeri döndü. Bir dakika geçmeden çaylar ve simitler geldi. Hep aynı. Herkes rolünü biliyor. Kimse şaşırmıyor.
Düzen değişmiyordu. Sadece tekrar ediyordu.
Ve Enzo bunu artık hissetmiyordu bile.
– Peki bugün planımız ne, dedi.
– Kütüphaneye gideceğiz.
– Neden?
– Roket bilimiyle ilgili kitap lazım.
Enzo kaşlarını kaldırdı.
– Ne?
Kai güldü.
– Şaka.
Enzo da güldü.
– Birkaç kitap alacağım, dedi Kai. Vakit geçirmek için. Belki sen de okursun.
– Ne yani, ben seni eğlendirmiyor muyum?
Kai güldü. Başını salladı.
Kahvaltı bitti.
– Tamam, dedi Enzo. Hadi kalkalım.
