9. bölüm · TALİ TALİ
Tali Tali Bölüm 8
– Tamam, dedi Enzo. Hadi kalkalım.
Durdu. Çayının son yudumunu ayakta içti. Sonra Kai’nin peşine takıldı.
Kısa bir tırmanış. Sokaklar daraldı. Taş duvarlar, gölgeler. Kimse konuşmadı.
Kütüphaneye vardılar.
Bir tuhaflık vardı.
Şehir planlıydı. Fırın, pansiyon, kütüphane. Hepsi birbirine fazla yakındı. Geniş bir dünya yoktu. Her şey bir labirentin içi gibiydi.
Her yol biraz daha kapanıyordu.
Yokuş bitti, düzlük başladı.
Kütüphanenin önünde yeşil bir çimenlik.
Bu kadar yokuşun ortasında bu düz alan fazla temizdi. Bir mucize değil. Bir yerleştirme. Doğal değildi.
Bırakılmış gibiydi.
Çimenlikte yaşlılar vardı.
Uçurtma uçuruyorlardı.
Hepsinin ipi siyah.
Kimse birbirine çarpmıyordu. Aynı rüzgârı paylaşıyorlardı. Ama aynı dünyada değildiler.
Yan yana. Ama dokunmadan.
Kai döndü.
– Hadi, ne bekliyorsun?
Enzo irkildi.
– Geliyorum.
Kai beklemeden içeri girdi.
Enzo birkaç saniye uçurtmalara baktı.
Bir uçurtma aniden yükseldi. Sonra yere düştü.
Kimse dönüp bakmadı.
Herkes kendi ipine bakıyordu.
Belki de burada kimse dışarıyı görmüyordu.
Kütüphaneye girdi.
Yüksek tavan. Raflar iki katlı bir bina gibi yükseliyor.
Üstleri karanlığa karışıyor. Sonu yok.
Kitaplar raf değil, duvarın kendisi gibi.
Hava ağır.
Eski kitap kokusu, küf, mürekkep.
Her nefeste biraz daha içine çöküyorsun.
Ortada büyük bir masa.
Ahşap. Koyu renkli. Çatlaklar. Lekeler.
Yüzlerce el değmiş.
Ama o izleri kimse okumamış.
Kütüphane sessiz.
Ama boş bir sessizlik değil.
Bekleyen biri varmış gibi.
Enzo’nun adımlarını yutuyor.
Sesler rafların arasında kaybolup geri dönmüyor.
Sanki bina, sesleri saklıyor.
Işık azdı.
Tavandan sarkan lambaların kimi yanmıyordu. Kalanlar sarı ve zayıf bir ışık veriyordu.
Kitap sırtlarındaki altın yazılar, zaman zaman parladı, sonra karardı.
Enzo etrafa baktı.
Kai yoktu.
Girişteki görevliye yaklaştı.
– Bir kız girdi, dedi. Nereye gitti?
Yaşlı adam başını kaldırdı. Uzun süre baktı. Hiçbir şey söylemedi.
Bakışları boştu. Enzo orada yokmuş gibi. Sonra tekrar kitabına döndü.
Enzo rafların arasında yürümeye başladı.
Her adımı yankılandı. Fazla net. Fazla çıplaktı.
Sanki yalnız değildi.
Birinin onu izlediği hissi.
Bir noktada durdu.
Önünde bir çocuk vardı.
Kısa sarı saçlı, mavi gözlü.
Ne kaçtı, ne korktu. Sadece oradaydı.
Enzo refleksle geri çekildi.
– Özür dilerim, dedi. Adın ne?
Çocuk başını kaldırmadan cevap verdi:
– Felix.
Enzo sustu.
Sonra sordu:
– Bir kadını arıyorum. Buradan geçti mi?
Çocuk elini kaldırdı. Rafların arasındaki büyük masayı gösterdi.
Enzo başıyla teşekkür etti.
Masaya yaklaştı. Kai yoktu.
Sadece açık bir kitap duruyordu.
Büyük, kalın. Sayfalar sararmış, kenarları kırılmış.
Eğildi, okumaya başladı.
Tanrı ilk kurbanı verdi,
İnsan günahını dağlara serdi.
Kıyamet günü gelmeden,
Çoktan tüm bedel ödendi.
Yedi kurban seçildi, yedi tel gerildi.
Yay çekildiğinde, ilk çığlık verildi.
Söyle bana, ey Yüce İnsan:
Ses mi derttir, yoksa sessizlik mi?
Kim yükledi o tırnağa, sendeki bu pisliği?
Çoban sürüyü sattı,
Ben gölgeyi izledim.
Kendi leşimi, bir başkasının altına gizledim.
Söyle bana, kokuşmuş ruh:
Leşini gizlediğin kadar, kendini gizleyebildin mi?
Enzo’nun tüyleri diken diken oldu.
Yazılanlardan çok, daha önce bunu görmüş olma hissiydi onu titreten.
Ama nerede olduğunu hatırlamıyordu.
Enzo’nun tüyleri diken diken olmuştu. Gözlerini kitap sayfasından zor ayırdı. Bir ürpertiyle irkildi. O sırada Kai’nin sesi kulağının hemen dibinde yankılandı, omzunda hafif bir dokunuş hissetti. “Enzo?” Enzo’nun kalbi bir an gereksiz yere hızlandı. Çarpıntısının uğultusu kulaklarında yankılandı. “Hay bin şeytan…” dedi, sesi kısık ve soluktu. Kai kaşlarını hafifçe kaldırdı; gözlerinde bir endişe, dudaklarında belirsiz bir gülümseme vardı. “Ne oldu?” Enzo parmağıyla açık kitabı işaret etti. “Şu yazıya bak. Oku.”
Kai kitabı aldı, başını eğip satırlara göz gezdirdi. Dudakları neredeyse görünmez bir şekilde hareket ediyordu; sanki kelimeleri içinden tekrar ediyor, sayfanın arkasındaki bir anlamı yakalamaya çalışıyordu. Kısa bir sessizliğin ardından kitaba biraz daha sokuldu. “Hm… Bu… ilginç,” dedi. Enzo, Kai’nin yüzündeki gölgeyi izledi.
“İlginç mi? Daha fazlası yok mu?” Kai, gözlerini metinden kaldırmadan yanıtladı. “Bir şey anlatıyor gibi ama hiçbir şey söylemiyor. Garip bir şekilde… tanıdık.” Cümlenin ardından kısa bir sessizlik oldu. Kitabı elinde tutmaya devam etti; sanki bıraksa, sayfalar havada dağılacak gibiydi. “İstersen al,” dedi Kai, sesi bir fısıltı kadar hafifti. “Ama bu tür şeyler genelde geri bırakmaz.” Enzo’nun kaşları çatıldı. “Ne demek o?” Kai cevap vermedi. Kitabı usulca yerine koydu. “Sağ ol, almam,” dedi Enzo, sesi hafif gevşemişti. “Zaten kaç gecedir kabus görüyorum.”
Kai başını salladı; gözlerinde derin bir yorgunluk, dudaklarında belirsiz bir onay vardı. “Sen neredeydin?” dedi Enzo. “Her yerde seni aradım.” Kai’nin bakışları rafların arasında gezindi. Sorusunu duymamış gibi değildi; cevabını geciktiriyordu. “Kitabı bulmaya gitmiştim.” “Buldun mu?” Kai kısa bir an duraksadı, sonra başını iki yana salladı. “Hayır.”
Aralarındaki sessizlik, kütüphanenin ağır havasına karıştı. Yan yana yürüdüler; Enzo, Kai’nin varlığının kendisine nasıl huzur verdiğini, onun yanında olduğu anlarda bile içindeki huzursuzluğun tam olarak sönmediğini fark etti. Çıkışa ilerlerken yaşlı görevli başını kaldırmadan, gözleri karanlıkta sabitlenmiş bir noktada onlara bakıyordu. Enzo, adamın bakışında bir tür keder ya da uyarı sezinledi; çocukluğunda karanlıkta gözlerini kısıp birini izlediğinde hissettiği tedirginlik gibi.
Kapıya vardıklarında Enzo geri dönüp baktı. Adam hâlâ onları izliyordu. Kapı kapanana kadar o ağır, gri bakış peşlerini bırakmadı.
Dışarı çıktıklarında Kai durdu, başını kaldırıp uzaklara baktı. Sesi yumuşak, neredeyse kırılgandı. “Dağ.” Enzo usulca başını kaldırdı. Dağ, yerli yerindeydi. Ama bu sefer sanki şehre her zamankinden daha yakındı; ufuk çizgisi değişmiş, dev gövdesi kasabanın damarlarına kadar inmişti. Enzo’nun içini bu yeni yakınlık ürkütücü bir şekilde doldurdu. “Tuhaf değil mi?” diye fısıldadı Kai. Enzo hafifçe gülümsedi, sesi titrekti. “Bunu sen mi söylüyorsun? Sen bile etkileniyorsan…” Kai hafifçe güldü, bakışlarında eski bir yorgunluğun gölgesi vardı. “Artık normal karşılıyorsun.” Enzo derin nefes aldı, ciğerleri kasabanın ağır havasıyla doldu. “Dalga geçiyorum. Bu şey… insanı geriyor. Gerçekten oraya çıkacak mıyız?” Kai, Enzo’nun gözlerinin içine baktı.
“Korkuyorsun,” dedi. “Ama çıkacağız.”
Bir süre konuşmadan yürüdüler. Gölge, her adımlarında biraz daha peşlerine takıldı. Sonra Kai sordu: “Ablandan mesaj var mı?” Enzo cebinden telefonunu çıkardı. Ekranı solgundu; mesaj gönderilmişti ama cevap yoktu. Uzun süre ekrana baktı, sonra başını hafifçe iki yana salladı. “Yok,” dedi. Kai başını salladı; sessizliği, şehrin uğultusuna karıştı. Birlikte yürümeye devam ettiler; kasabanın dar sokaklarında, dağın gölgesi ve geçmişin yankısıyla.
Enzo’nun zihninde bir düşünce vardı. Ama şekil almıyordu. Sanki karanlıkta dönen bir gölge gibi. Her an yakalayacak gibi oluyor, elinden kayıp gidiyordu.
Bir süre sessizlik oldu. Kai konuştu:
“Bazen cevap gelmez.”
Enzo başını çevirdi. “Ne demek o?”
Kai omuz silkti. “Gelmez.”
Daha fazla açıklamadı.
Kai yürümeye başladı.
“Akşam oluyor. Pansiyona dönelim.”
Enzo sessizce peşine takıldı.
