23. bölüm · TALİ TALİ
Tali Tali Bölüm 22
Adam, işaret parmağını Enzo’nun göğsüne dayadı; bastırdıkça parmağının eklemi beyazlaştı.
“Bir erzak için karımı dövmemin sebebini bana değil,” dedi dişlerinin arasından, “köy açlık içindeyken malını paylaşmayan o domuza sorun!”
Sesinde öfkeyle karışık, yıpranmış bir isyan vardı. Kendini savunurken bile saldırıyordu.
Ramiel korkuyla araya girdi.
“Tamam, tamam… sakin olalım,” dedi titrek bir sesle.
Sonra, neredeyse refleksle, adamın arkasına konuştu:
“Sana erzak verirsek… kadını dövmeyi bırakır mısın?”
Adam çenesini sıktı. Enzo’ya döndü.
“Belki,” dedi. “Ama biri bu aptal kadına… kimsenin malını çalmaması gerektiğini sertçe söylemeli.”
Sözlerindeki haklılık iddiası, attığı tekmelerle yan yana duramayacak kadar yapaydı. Yine de ona tutunmuştu.
Son bir kez soluklandı; sanki yaptığından yorulduğu belli oluyordu.
Verandadaki sandalyeye doğru yürüdü ve ağır bir gövdeyle oturdu.
Kafasıyla işaret etti.
“İkileyin,” dedi kısık ama net bir ses tonuyla.
Emir gibi, alışkanlık gibi.
Ramiel başını önüne eğdi. Sessizce verandadan aşağı indi.
Enzo arkasından bir an daha durdu; yerdeki kadının gözleriyle karşılaştı. O gözlerde hem utanç hem de tuhaf bir kabulleniş vardı—sanki kendisine değil, hayatın tamamına küs gibiydi.
Sonra Enzo da geri çekildi.
Dışarı çıktıklarında, sarışın küçük kız hâlâ verandanın kenarında oturuyordu. Gözyaşlarını aceleyle sildi, sanki hiç ağlamamış gibi yapmaya çalıştı.
Ama morluklar yalan söylemeyi bilmiyordu.
Enzo da önüne döndü ama bakışlarını adamdan çekmedi; sanki sırtı dönükken bile onu izliyordu.
Evden biraz uzaklaştıklarında Ramiel konuştu.
“Yaptığın cesurcaydı,” dedi. “Dua et adam ikimizi de parçalamadı.”
Enzo başını Ramiel’e çevirdi.
“Peki şimdi ne yapacağız?”
Ramiel tereddüt etmeden cevap verdi:
“Bizim evdeki erzak anca bize yeter. Ulgadan isteyeceğiz.”
“Tamam. Ulga nerede?”
Ramiel eliyle köyün çıkışına yakın, sağ taraftaki evi işaret etti.
“Orada. Ulga büyük ihtimalle vermeyecek… ama denemekten zarar gelmez.”
Ulga’nın evine doğru yürüdüler.
Ev, diğerlerinden biraz daha büyüktü; Nadia’nın evinden ise az farkla küçüktü. Verandaya geldiklerinde, yerde ezilmiş domatesler, kenarlara saçılmış marul ve sebze yaprakları vardı. Çamurun içinde ezilmiş kırmızı lekeler, neredeyse kanı andırıyordu.
Enzo kapıyı çaldı.
Açan olmadı.
İkinci kez çaldı; bu kez daha sert, daha tehditkâr bir tonda.
Bu sefer içeriden bir ses yükseldi:
“Girin. Kapı kilitli değil.”
Enzo ve Ramiel kapıyı açıp içeri girdiklerinde, istemsizce durakladılar.
İçeri ağır bir rutubet kokusu hâkimdi; ama onun üstüne kalın bir tabaka gibi binmiş ağır, bayat yağ kokusu vardı. Hava, sanki görünmeyen bir katman gibi boğazlarına yapıştı.
Tam karşılarında, büyük bir yemek masası duruyordu. Masanın başında, aşırı kilolu, saçları bembeyaz bir adam oturuyordu. Önünde tencere, tabak, ekmek, et parçaları… Her yer yemek artığıyla doluydu.
Adam bir eliyle bataklık kokan, el yapımı bir puroyu içiyor; diğer eliyle arada ağzına yemek tıkıyordu. Çiğnemekle yutmak arasındaki farkı umursamıyor gibiydi.
Enzo, nefesini kontrol etmeye çalışarak konuştu.
“Erzağa ihtiyacımız var,” dedi. “Dışarıda—”
Cümlesini bitiremeden adam patladı.
“HAYIR!”
Bağırırken ağzından yemek parçaları fırlayıp masaya, yere saçıldı. Çiğnenmemiş lokmalar tükürükle karışıp lekeler bıraktı.
Adam bir an durdu, yüzü gerildi. Midesi bulanmıştı; yanında duran ahşap kovayı kendine çekti ve içine kusup, ardından sanki hiçbir şey olmamış gibi yemeye devam etti.
Enzo’nun bir gözü seyirdi.
“Bak,” dedi dişlerinin arasından. “Adamın biri, sırf yemek olmadığı için karısını dövüyor. Ne var biraz yemek versen?”
Ulga yerinden kalkmaya yeltendi; gövdesi sandalyeden zor ayrıldı, tekrar çöktü. Bu sefer daha yüksek bir sesle bağırdı:
“HAYIR!”
O an bir şey Enzo’nun içinde koptu.
Gözlerinin önünden, ağlayan küçük kızın mor gözü, annenin karnını tutarak yerde kıvranışı, adamın ayağının kadının gövdesine inen her darbesi bir bir geçti.
Yüzü kızarmaya, nabzı kulaklarında vurmaya başladı.
Tek kelime etmeden verandaya çıktı.
Verandanın kenarında, yere saplanmış cilalı baltayı gördü. Tutacağından iki eliyle yakalayıp tek hamlede yerinden söktü.
Baltanın ağırlığı eline iyi geldi; öfkesine bir şekil vermiş oldu sanki.
Tek eliyle kavrayarak evin içine döndü.
Gözleri kararmış, çenesi kilitlenmişti.
“Senin açgözlülüğün yüzünden,” dedi, sesi titreyen bir öfkeyle, “birinin ölmesine izin vermeyeceğim!”
Sözleri odanın içine çarpıp geri döndü.
Yüzü kıpkırmızıydı. Parmakları baltanın sapını o kadar sıkıyordu ki eklemleri beyaza dönmüştü.
Ulga ilk kez gerçekten başını kaldırıp Enzo’ya baktı.
Ve o an, odadaki havayı öfkenin, tiksintinin ve korkunun karışık kokusu doldurdu.
Enzo baltayı hâlâ elinde tutuyordu; parmak boğumları beyaza dönmüştü.
“Çabuk, Ramiel,” dedi. “Şu torbaya biraz bir şeyler koy.”
Ulga, sandalyeden doğrulmaya bile tenezzül etmeden boğuk bir kükremeyle bağırdı:
“Hırsız var!”
Enzo umursamadı.
Çığlık gibi çıkan bu kelime evlerin içinde yankılandı. Birkaç kapı aralandı, perdeler hafifçe oynadı. İnsanlar evlerinin önünden Ulga’nın kapısına doğru bakmaya başladı.
Az sonra, dışarıdan ağır adımların sesi geldi.
Çamura batıp çıkan, kararlı ayak sesleri.
Enzo arkasını döndü.
Nadia verandaya çıkmış, oradan içeri giriyordu. Üstündeki ıslak pelerin omuzlarından ağır ağır damlıyordu.
“Sakin olun baylar,” dedi, alaycı bir sakinlikle. “Sorun nedir?”
“Biraz erzak,” dedi Enzo. Sesi hâlâ öfkeyle sertti. “Adam yemek yok diye karısını öldüresiye dövüyor.”
Nadia başını hafifçe yana eğip Enzo’ya doğru eğildi; dudakları onun kulağına yakınlaştı.
“Bugün olmazsa yarın olacak…” diye fısıldadı. “Ne fark eder, Enzo?”
Sözler boğazına buz gibi oturdu.
Sonra şişman adama döndü.
“Hadi ama, domuzcuk,” dedi neredeyse şefkatli bir tonla. “Bırak, bu seferlik alsınlar.”
Ulga Nadia’ya karşı aynı öfkeyle patlamadı. Önce homurdandı, sonra omuz silker gibi yaptı ve başını çevirip yeniden yemeye koyuldu.
Bu, rıza göstermekten çok tartışmayı bitirme isteğine benziyordu.
Ramiel, çuvalı açtı; az da olsa içine ekmek parçaları, bir miktar sebze koydu. Kısıtlıydı ama hiç yoktan iyiydi.
Üçü beraber evden çıktılar, verandadan aşağı indiler.
Enzo ve Ramiel tam dönüp gitmek üzereyken, Nadia’nın sesi arkalarından geldi:
“Enzo.”
Enzo durdu, arkasını döndü. Ramiel de bir adım geri gelip onun yanına sokuldu.
Nadia gözlerini Enzo’nun gözlerinden ayırmadan konuştu.
“Bu köyün kuralları var,” dedi. Sesi sakin, hatta yumuşaktı; ama o sakinlik rahatsız edici bir şey taşıyordu içinde. “Bir daha yapma.”
Bu, rica değil, uyarıydı.
Enzo kaşlarını hafifçe çattı, sonra başını çok az salladı; sanki onaylıyormuş gibi.
Sonra arkasını dönüp Ramiel’le birlikte adamın evine doğru yürüdü.
Adruica’nın evine geldiklerinde, adam verandada, başı geriye yaslanmış halde uyuyordu. Ağzı hafif aralıktı; nefesi ağır, yorgun bir homurtu gibi çıkıyordu.
Ramiel, sesini biraz yükseltti:
“Adruican!”
Adam irkilerek uyandı, bir an etrafına baktı, sonra Ramiel ve Enzo’yu gördü. Yavaşça ayağa kalktı.
Ramiel çuvalı uzattı.
Adam hiç konuşmadan aldı. Çuvalın ağırlığını elinde tarttı; sonra bakışları Enzo’ya kaydı.
Enzo, adamın gözlerine bakarak konuştu.
“Umarım bu,” dedi, sesi sakin ama içi gerilmiş bir tel gibi, “karını dövmene engel olur.”
Söylediği cümlenin tonunda tehdit yokmuş gibi duruyordu; ama kelimelerin altındaki sertlik havayı bir kez daha keskinleştirdi.
Adruica başını hafif yana eğdi. Yüzünde belirsiz bir ifade vardı; ne pişmanlık ne de tam bir meydan okuma.
“Bir parça ekmek için karımı dövmemin sebebi,” dedi yavaş yavaş, her kelimeyi ağzında tartarak, “bu sistemin yarattığı açlık mı? Yoksa içimde gördüğün canavar mı?”
Enzo cevap vermedi.
Çünkü bilmiyordu.
Adam bakışını ondan çekti, arkasını döndü. Kapıyı açıp içeri girdi; kapı arkadan ağır bir ‘tak’ sesiyle kapandı.
Ramiel kendi evine doğru yürümeye başladı. Birkaç adım sonra durup arkasına baktı; Enzo hâlâ olduğun yerde, verandalara bakan o dar yolun ortasında duruyordu.
Adruica’nın sorusu sanki bu dağın üstüne çöken sis gibi Enzo’nun zihnine yayılıyordu.
Bu dağ mı böyle yapıyor insanları? Diye düşündü. Yoksa insan zaten böyleydi de, dağ sadece soyup gösteriyor?
Ramiel usulca seslendi:
“Enzo… gel.”
Enzo başını azıcık salladı, ayaklarını yerden kaldırmakta zorlanan biri gibi ağır adımlarla Ramiel’e doğru yürümeye başladı.
Adamın sözleri içindeki öfkeyi soğuk bir soruya dönüştürmüştü.
Ve o soru kolay kolay susacak gibi değildi.
