15. bölüm · TALİ TALİ
Tali Tali Bölüm 14
Bir süre ikisi de konuşmadı. Rüzgâr, ağaçtaki isimlerin arasından geçti. Sanki harflerin üstünden tek tek yoklama yapıyordu.
Enzo kolyeyi yeniden boynuna takarken sordu:
“Peki sen? Hiç taktın mı böyle şeyler?”
Zachriel’in yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi; pek neşeye benzemiyordu.
“Ben geç kaldım, Enzo.” dedi. “Benim için düş kapanı değil… sadece düşün kendisi kaldı.”
Parşömeni dikkatle rulo yaptı, yerine koydu.
“Sen yine de tak.” dedi. “Korkunu saklamak, ondan kaçmaktan iyidir. En azından neye benzediğini bilirsin.”
Enzo, ipliği boynunda hissederken, dikiş atılmış baldırını hatırladı. Rüyadaki el, karanlık, ağlama sesi… Kolyenin ağırlığı yoktu. Ama varlığı, yokluğundan daha gerçek hissettirdi.
“Belki de bu,” diye düşündü içinden, “sadece kimin seçildiğini göstermek içindir.”
O düşünceyi yüksek sesle söylemedi.
Zachriel ise, sanki Enzo’nun içinden geçen cümleyi duymuş gibi, gözlerini dağa kaldırdı.
“Bu dağ,” dedi kısık bir sesle, “süsleri değil, izleri sever.”
Küratör parşömenleri topladı, içeri girdi. Kapı kapanınca verandada yalnızca yağmurun sesi kaldı. Enzo oturduğu sandalye de geriye yaslanmış, karşısında duran açık araziyi izliyordu.
Kapı tekrar açıldı. Küratör bu kez sandalyeye oturmadı; ağır adımlarla gelip veranda nın korkuluğuna yaslandı. Bir süre hiçbir şey söylemeden, sanki dağdan cevap bekliyormuş gibi yukarı baktı.
Cebinden buruşmuş bir sigara paketi çıkardı. İki dal sigara çekip avucuna aldı, sonra gövdesi sararmış eski bir çakmak çıkardı. Ellerinin titremesi, soğuktan mı, yaştan mı, yoksa başka bir şeyden mi, Enzo ayırt edemedi.
Sigarayı dudaklarının arasına yerleştirdi. Öbür eliyle çakmağın ateşini rüzgârdan sakladı. Alev güç bela tutundu; bir an parmaklarının arasında sarı bir halka gibi durup sönmeye yeltendi, sonra sigaraya geçti. Küratör derin bir nefes aldı. Dumanı göğsünde kısa bir süre tuttu, sonra ağır ağır dışarı bıraktı.
Diğer sigarayı, arkasına dönmeden Enzo’ya uzattı.
Enzo ayağa kalktı. Sigarayı aldı, o da korkuluğa yaslandı. Sigarayı ağzına koydu, kahverengi deri ceketinin önünü kaldırıp çakmağın ateşini rüzgârdan korumaya çalıştı. Çakmak bir iki kez yandı, hemen söndü; metal gövde, parmaklarının arasında sinir bozucu bir tıkırtıyla çarpıyordu.
Küratör başını azıcık çevirdi, yan gözle Enzo’ya baktı.
Sigarayı dudaklarından çekti, yarıya kadar yanmış ucu Enzo’ya doğru uzattı.
Enzo ceketini indirdi. Küratör’ün elindeki sigarayı kendi sigarasına yaklaştırdı; közü değdiğinde tütün birden alev aldı, ince bir cızırdama sesi duyuldu.
İlk nefesi çektiğinde, duman boğazına oturdu. Bu, daha önce içtiklerinden farklıydı; daha ağır, daha eski bir tat. Öksürük göğsünden birden patladı.
Küratör bir elini kaldırdı, Enzo’nun sırtına hafif hafif vurdu; sanki bu hareketin işe yarayıp yaramadığını bile bilemeden, alışkanlıkla.
Enzo’nun öksürüğü yavaşladı, kesildi. Nefesini toparlayınca tekrar dağa baktı. Göğsünde sigaranın dumanı kadar, buraya dair o tanımsız ağırlığı da hissetti.
Rüzgâr yukarıdan daha sert esiyordu şimdi. Yağmur ince çiselemekten çıkmış, perdeler halinde eğik düşmeye başlamıştı. Gökyüzü tamamen kapanmıştı; ama hava hâlâ tuhaf bir aydınlık taşıyordu. Güneş görünmüyordu, fakat bir yerlerde hâlâ varmış gibi.
Bir süre ikisi de konuşmadı. Yalnızca yağmurun, ağaçların ve homurdanan dağın sesini dinlediler. Veranda, kulübenin değil, dağın nefesini duyan küçük bir kulak gibiydi.
Sessizliği ilk bozan Enzo oldu.
Küratöre bakmadan sordu:
“Şehre iniyor musun?”
Küratör sigarasından bir nefes daha aldı. Duman yanaklarının önünden ince bir perde gibi geçti. Başını usulca salladı.
“İniyorum,” dedi. Kısa bir duraklamayla. “Ara sıra. Erzak için. Kitap için. Zaman öldürecek bir şeyler için… Sonra geri dönüyorum.”
Enzo başını çevirip ona baktı.
“Peki, geçimini nasıl sağlıyorsun?”
Küratör dudaklarını büktü. Başını hafifçe iki yana salladı; sanki soruyu duyunca, daha gelmeden kaçırmak istermiş gibi.
“Bir süre açlığa direndim,” dedi. Sesi alçalmıştı. “Sonra açlık kazandı.”
Sigarasının ucuna baktı; közü azalmıştı. Külleri verandanın kenarına silkeledi; kül ıslak tahtaya yapışıp ince gri bir leke bıraktı.
“Dağın geride bıraktığı cesetlerden,” diye devam etti. “Cebinde para kalmış olanlardan. Üzerinde değerli bir şey taşıyanlardan. Onları… alıyorum. Onlarla yaşıyorum.”
Omuzları çok hafif çöktü.
Bunu söylerken gurur yoktu sesinde. Ne de tam bir utanç. Daha çok, çoktan verilmiş bir kararın, geri alınamayacak bir alışkanlığın düz ifadesi vardı.
Enzo dağın yamacındaki ağaca kısa bir bakış attı. Dalların arasında asılı duran bedenler rüzgârda neredeyse fark edilmeyecek kadar az sallanıyordu. Ceketinin içinde hafifçe üşüdüğünü fark etti ama ellerini cebine sokmadı.
Normalde tiksinmesi gerektiğini biliyordu. Ama bir türlü beceremedi. Bu dağın üstünde, açlığın ve unutulmanın ortasında, cesetlerden para almak… kulağa düşündüğünden daha mantıklı geliyordu.
Kısa bir an, kendi sesini kafasının içinde duydu: Ben olsam aynısını yapar mıydım?
Enzo önce ne söylemesi gerektiğini bilemedi. Sigarasını tuttuğu eli hafifçe titredi; sessizce bekledi.
Sessizlik uzayınca, rahatsız olan küratör yeniden konuştu.
“Bir mezarcı gibi düşünmeye başladım yaptığım şu şeyi,” dedi.
“Şu şey” derken başıyla, kırk–elli adım ilerideki ağacı işaret etti.
“Sonuçta onları son yolculuklarına uğurluyorum. Bu… bir nebze içimi rahatlatıyor.”
Enzo başını salladı. Gerçekten onaylar gibiydi.
Sonuçta mezarcılar da paralarını alıyordu.
Bir süre daha konuşmadılar.
Küratör başını kaldırıp dağın yukarısına baktı. Yamaçtaki ağaçların nasıl eğilip doğrulduğunu görünce, rüzgârın orada çok daha şiddetli olduğu belliydi.
Dirseğiyle Enzo’yu hafifçe dürttü, sonra eliyle yukarıyı işaret etti.
“Yukarıda rüzgâr kötü görünüyor,” dedi. “Belki Kai’yle bir iki gün daha kalmayı düşünebilirsiniz.”
Kısa bir duraksamadan sonra ekledi:
“Bu fırtınada yukarı çıkmak… senin için kötü sonuçlanabilir.”
Enzo önce dağa, bulutların arasında kaybolan zirveye baktı. Karar veremedi.
“Kai’yle konuşsak daha iyi olur,” dedi.
Başını kapıya doğru çevirdi, içeride birine seslenir gibi:
“Kai!” diye seslendi.
Kısa süre sonra kapı açıldı. Kai verandaya çıktı. O da gelip korkuluğa yaslandı; üçü yan yana, aynı manzaraya baktılar.
Enzo elini kaldırıp dağın tepesine doğru işaret etti.
“Rüzgâr çok şiddetli,” dedi. “Küratör bir iki gün daha kalabileceğimizi söyledi. Ne yapalım?”
Kai başını kaldırıp yukarı baktı.
“Evet, kötü görünüyor,” dedi. “Bu hâlde çıkmak akıllıca olmaz.”
Başını hafifçe sallayarak onayladı, sonra kollarını göğsünde kavuşturdu.
“Üşüdüm. İçeride bekleyeceğim,” deyip kulübeye döndü.
Kapı kapandı. Bir süre daha yalnızca yağmurun sesi kaldı. Enzo’nun yanındaki küratör, elli–elli beş adım ilerideki böğürtlen çalılıklarına baktı; dallar rüzgârla eğilip kalkıyordu.
“Peki ne yapacaksınız?” diye sordu. Enzo’ya bakmadan.
Enzo kısa bir iç çekti.
“Sanırım dediğin gibi,” dedi. “Yukarıdaki fırtınanın dinmesini bekleyeceğiz.”
Bir süre daha verandadan yağmuru izlediler. Sonra küratör ağzındaki sigarayı çıkardı. Korkuluğa bastırıp közü söndürdü; izmariti ıslak çimlerin üstüne fırlattı.
“Hadi içeri girelim,” dedi. “Dışarısı soğumaya başladı.”
Arkasını dönüp kulübeye girdi.
Enzo bir süre daha kaldı. Sigarasından yavaş yavaş çekip yağmuru, dağın kararmış yamaçlarını izledi. Rüzgâr, verandanın altındaki boşlukta uğuldadı.
Son nefesi de çekip sigarasını korkuluğa bastırdı. Közü sönünce, izmariti ıslak çimlerin üzerine attı ve içeri girdi.
Kulübenin içi dışarıya göre bir anda dar ve sıcak geldi. Küratör mutfak sayılabilecek köşede, dolaptan tabakları çıkarıyordu. Ocağın bir gözünde çaydanlık kaynıyordu, diğer gözde iki küçük tencerenin içinde konserve fasulye ve pilav ısınıyordu.
Kai, kulübenin küçük sobasının başında dikilmiş, ellerini birbirine sürterek ısınıyordu. Alevin turuncu ışığı yüzüne vuruyor, duvarda ince, uzun bir gölge bırakıyordu.
Üçünün de nefesi bir an için aynı küçük odanın içinde asılı kaldı.
Enzo mutfak masasının sandalyesini çekip oturdu. Sandalyenin ayakları tahta zeminde hafifçe süründü.
Hemen ardından Kai de birebir aynı hareketi yaptı; sandalye çekip Enzo’nun karşısına oturdu.
Enzo başını Kai’ye çevirdi, kısa bir gülümseme bıraktı. Başka bir şey söylemedi. Gülümsemenin altında, günlerdir ilk kez hissettiği o tuhaf rahatlık vardı.
Sonra başını Küratör’e döndürdü.
“Yardım edebileceğimiz bir şey var mı?” diye sordu.
Küratör ocaktaki yemeği karıştırırken refleksle başını çevirdi, sonra tekrar tencereye döndü.
“Hayır, şimdilik yok,” dedi, hafif bir gülümsemeyle.
Yemekler ısındıktan sonra, tencereyi ve tavayı kenara aldı.
Mutfak dolabını açtı. Üç tabak, üç bardak çıkardı. Tabakların kenarları hafifçe çatlamış, bardakların bazıları birbirinden farklıydı.
Önce çayları doldurdu. Üç bardağı da masanın ortasına bıraktı. Çayların kokusu, rutubetin üzerine ince bir sıcaklık ekledi.
Üçü de şekersizdi.
Enzo bardaklardan birini kendi önüne çekti, birini Kai’nin önüne itti, sonuncusunu da Küratör’ün oturacağı sandalyenin önüne koydu.
“İki şeker alabilir miyim?” dedi.
Küratör, mutfak tezgâhının üstündeki cam kavanoza uzandı. İçinden iki kesme şeker çıkarıp masanın ortasına bıraktı.
Enzo elini uzattı, iki şekeri aldı ve tamamını Kai’nin çayına attı. Çay kaşığını alıp Kai’ye bakarak yavaşça karıştırdı; çayın rengi hafifçe açıldı.
Kendi çayına dokunmadı.
Küratör üç tabağa sırayla kuru fasulye ve pilav koydu. Her tabağa üçer kaşık fasulye, üçer kaşık pilav paylaştırdı; tabakları masanın ortasına, herkesin alabileceği bir mesafeye dizdi.
Sonra kulübenin oturma odası olarak kullanılan köşeye geçti. Orada duran eski ahşap sandığın kapağını açtı, içini kurcalamaya başladı. Kâğıtların ve kaset kutularının hışırtısı duyuldu.
Bir şey arıyordu.
Başını hafifçe arkaya, Enzo’ya doğru çevirdi.
“Tabakları yerleştirir misin?” dedi.
Enzo tabakları aldı. Önce kendisinin önüne birini koydu, sonra Kai’nin önüne, en son da Küratör’ün sandalyesinin önüne üçüncüyü bıraktı. Masada üç tabak, üç bardak, üç sandalye… her şey yerli yerindeydi.
Küratör sonunda sandığın içinde aradığını buldu. Elinde eski bir kasetle doğruldu. Sandığın kapağını indirip mutfak tezgâhındaki kasetçalara yürüdü.
Kaseti yuvasına yerleştirdi. Cihazın motoru kısa bir cızırtıyla çalıştı; bant ilerlerken ince bir mekanik uğultu yayıldı.
Sonra gitar girdi. Yorgun, uzak, boğuk bir sesle.
“Bu benim gençlik zamanımdan kalan bir şarkı,” dedi Küratör, hafifçe gülerek. “Umarım beğenirsin.”
“Hangisi?” diye sordu Enzo.
“Hey You,” dedi Küratör.
Enzo başını salladı.
“Güzele benziyor,” dedi. Henüz sözleri anlamamıştı ama melodide, açıklayamadığı bir tanıdıklık vardı.
Ardından yemek yemeye başladılar. Çatal-kaşık sesleri, kasetçalardaki yorgun gitarla karışıp kulübenin içinde dolaşan düşük, kırık bir ritme dönüştü.
Yemek bittikten sonra Enzo boş tabakları topladı. Mutfak tezgâhının üstüne bıraktı; porselenin tahta yüzeye değdiğinde çıkardığı tok ses, kulübenin içinde kısa bir süre yankılandı.
Ardından Küratör’le birlikte tekrar verandaya çıktılar.
Enzo korkuluğa yaslandı. Küratör’ün uzattığı sigarayı dudaklarının arasına yerleştirip yaktı; çakmağın cızırtısı, dışarıdaki yağmurun uğultusuna karışıp kayboldu.
Küratör önce kapının yanındaki gaz lambasını yaktı. Fitil tutuştuğunda sarı bir halka büyüyüp camın içinde yerini buldu. Veranda loş bir ışıkla doldu. Gaz lambasının ışığı her köşeye ulaşmıyordu ama küçük verandayı olduğu gibi çekip çıkarıyordu karanlıktan; gerisi yine dağa aitti.
Küratör de Enzo’nun yanına geldi, o da korkuluğa yaslandı, sigarasını yaktı. Alev, yüzündeki çizgileri bir anlığına derinleştirip sonra gölgelerin içine bıraktı.
Yağmur hâlâ yağıyordu, ama rüzgâr dağın eteklerinde hafiflemişti. Yukarıdaki uğultu, aşağıda sadece ıslak tahtalara vuran damla sesine dönüşmüştü.
Önce konuşmadılar. Sigaralarından duman bırakıp dağın karanlık yamaçlarını seyrettiler.
Sonra Enzo başını iki yana salladı; pişmanlıkla, ama kendine sinirlenmeye bile hâli yokmuş gibi.
“Annemle ablamı öylece bırakıp gittiğim için…” dedi, sesi kısık. “Kendimi hiç affedemeyeceğim.”
Küratör cevap vermeden önce biraz bekledi. Sanki doğru kelimeyi arıyor, sonra bulamadığı yerde vazgeçiyordu.
“Merak etme,” dedi sonunda. “Bir yerden sonra alışıyor insan.”
Kısa bir duraksama.
“Mesela ben.”
Bir an sessizlik çöktü. Gaz lambasının fitili hafifçe çıtırtı çıkardı.
“O gün işten çıktıktan sonra,” dedi Küratör, gözlerini dağdan ayırmadan, “ilk önce eve gitseydim… belki de…”
Sözleri orada asılı kaldı. Ne tamamlamak istedi ne de tamamlamaya gücü yetti.
Sigarasını parmaklarının arasında evirip çevirdi, sonra verandanın dışına doğru fırlattı. Karanlıkta izmaritin közü kısa bir an parlayıp söndü.
Enzo’nun omzuna hafifçe, iki kez vurdu.
Kapıya yöneldi. Arkasını dönmeden:
“Bazı şeyleri kabullendiğinde,” dedi, “hayat biraz daha çekilir oluyor, Enzo.”
Sonra kapıyı açıp içeri girdi.
