4. bölüm · TALİ TALİ

Tali Tali Bölüm 4

Gürkan Şen

Bölüme oy verip takip ederek destek olabilirsiniz.

“İnsanlar kendini tekrar ediyor.”

Eve girdiğinde ayakkabılarını çıkardı. Koridor loştu, duvardaki saat geceyi gösteriyordu. Salona uğramadı; mutfaktan gelen hafif bir tıkırtı onu çekti.

“Geç geldin.”

Dian’ın sesi duvardan yankılandı. Yorgundu, ama sitemden uzak, sadece bir tespit gibi.

Enzo mutfağa adım attı. Annesi Willa ve ablası Dian masada karşılıklı oturuyordu. Yemekleri bitmek üzereydi. Lambanın ışığı sarıydı; hastalıklı değil ama yorgun, tıpkı evin kendisi gibi.

Enzo önce annesine sarıldı. Willa’nın saçları yumuşaktı, yıllardır değişmeyen bir şampuanın kokusu hâlâ burnunda. O koku, çocukluktan kalan bir sığınaktı.

“Bir arkadaşımlaydım,” dedi. Yüzünde istemsiz bir gülümseme vardı, dudakları ona ihanet ediyordu. Sanki yüz kasları kendi hayatını yaşıyordu.

Dian kaşlarını kaldırdı. “Ne oldu? Neden gülüyorsun?”

Enzo sandalyeyi çekip oturdu. Başını önüne eğdi, tabağındaki soğumuş çorbaya baktı. “Hiç,” dedi. Ama gülümsemesini bastıramadı. Yüzündeki ifade komikti, aynasız bir odada kendiyle baş başa kalmış gibiydi.

Çorba soğumuştu, ekmek bayatlamıştı. Kaşığı eline aldı, çorbadan bir yudum içti. Ne tadı vardı, ne kokusu; sadece ıslaklık.

“İş görüşmen nasıl geçti?” diye sordu Willa. Sesi yumuşaktı, ama içinde ince, çekilmiş bir endişe vardı.

Enzo’nun yüzü gölgelendi. Kaşık havada asılı kaldı.

“Fabrikaya gittiğimde yazılımcı aradıklarını söylediler,” dedi, gözlerini tabağından kaldırmadan. “Anlayacağın… yanlış ilanmış.”

Başını öne eğdi. Kısık bir sesle ekledi:

“Başka sefere…”

Sonra yavaşça çorbasından bir yudum aldı. Tadı yine yoktu; ne tuz, ne baharat, ne de sebze… Sadece boğazından aşağı kayıp midesine inen, içini serinleten, anlamdan uzak bir yudum.

Annesi elini omzuna koydu. Eli sıcaktı, ama o sıcaklık Enzo’nun omuzlarına ağırlık gibi çöktü. Görünmez, ağır bir yük.

“Sorun değil,” dedi Willa gülümseyerek. Dudakları gülüyordu, ama gözlerinin kenarındaki çizgiler gülümsemiyordu.

Enzo’nun içinde bir şey hafiflemek yerine biraz daha çöktü.

Yemeğini bitirdi. Boş tabağını kaldırıp mutfak tezgâhına bıraktı.

“Ben içeri geçiyorum,” dedi.

Willa başını çevirip gülümseyerek onayladı. Gülümsemesinin altında, yorgun bir kabulleniş vardı.

Enzo koridordan ilerleyip önce lavaboya girdi. Kapıyı yarım kapattı; ne tamamen kapalı, ne tamamen açık.

Musluğu açtı. Soğuk suyun sesi küçük banyoyu doldurdu. Elleriyle avuç avuç su alıp yüzüne çarptı. Su yanaklarından boynuna süzülürken, günün kiriyle birlikte utancını da akıtmak istiyormuş gibiydi.

Başını kaldırıp aynaya baktı. Gözleri kızarmıştı; dudakları hafif hafif titriyordu, öfkeyle.

Elini kaldırdı. Bir an aynaya vurmayı düşündü, ama yapmadı. Yumruğu havada kaldı, sonra yavaşça indi. Onun yerine göğsüne, kaburgalarının altına iki hafif darbe indirdi; ne tam acıtacak kadar sert, ne de tamamen şaka. Kendine kızan ama kendini de tanıyan birinin vuruşlarıydı.

Derin bir nefes aldı. Musluğu kapatıp lavabodan çıktı.

Koridordan salona doğru yürürken, mutfaktan Dian’ın sesi geldi; mısır tanelerinin patlama sesiyle karışık bir gülme.

Enzo, geçerken mutfak kapısına doğru seslendi:

“Mısırı güzel patlat, köle!”

Dian mutfak kapısından sadece kolunu uzattı. Orta parmağını gösterdi.

“Al sana mısır,” dedi .

Enzo gülüp başını salladı. Az önce aynada gördüğü yüzle, şimdi koridorda çıkan sesi arasında uçurum vardı; ama kimse bunu bilmiyordu.

Sonra oturma odasına ilerledi.

Salon, kapalı ve sıcak tonlarla boyanmıştı; duvarların kırmızısı zamanla biraz solmuş, bazı köşelerde hafifçe kirlenmişti ama hâlâ evi sarıp sarmalayan bir renk gibiydi. Eski model iki geniş kanepe ve iki tekli koltuk, odayı dikdörtgen bir çerçeve gibi çevreliyordu. Ortada büyükçe, koyu renkli ahşap bir sehpa duruyor. Sehpanın tam karşısında televizyon ünitesinin üzerinde orta boy bir televizyon yer alıyordu.

Televizyonun köşesinde, seramik saksıda bir bitki vardı; yaprakları biraz sararmış, ama hâlâ inadına yeşil kalmaya çalışan bir tür salon çiçeği.

Enzo kanepelerden birine oturdu, sırtını yumuşak minderlere yasladı. Bacaklarını kaldırıp karşıdaki sehpaya uzattı.

Etrafına bakındı. Sehpanın üstünde birkaç eski dergi, bir TV kumandası ve çerçeveli bir aile fotoğrafı vardı. Fotoğrafı eline aldı; camın üzerindeki ince toz tabakasının parmak izlerine karıştığını fark etti.

Fotoğrafı inceledi, sonra yerine bıraktı. Ardından sehpanın köşesinde duran başka bir çerçeveye uzandı; çocukluğundan kalma bir fotoğraftı bu.

İki çocuk vardı. Biri kendisiydi; diğeri ise yüzü zamanla solmuş, neredeyse silinmiş bir çocuk. Çocuğun hatları belirsizleşmiş, gözleri ve ağzı bulanık bir lekeye dönüşmüştü.

Enzo bir an daha baktı, fotoğrafı geri geri koydu.

O sırada koridordan ayak sesleri geldi. Önce Dian, sonra Willa oturma odasına girdi.

Willa’nın elinde elma, muz ve portakaldan oluşan bir meyve tabağı vardı. Tabağı sehpanın üzerine bıraktı. Meyvelerin taze kokusu, odanın havasına hafif bir ferahlık kattı.

Sonra Enzo’nun masasının üstüne uzanmış ayaklarına baktı, gülerek hafifçe vurdu.

“Çek ayaklarını,” der gibi.

Enzo gülümseyip ayaklarını toparladı, kanepenin kenarına indirdi.

Dian’ın elinde patlamış mısır dolu büyükçe bir kâse vardı. Onu da meyve tabağının yanına koydu. Hafif tuz kokusu, havaya karışan tereyağıyla birlikte çocukluğun sinema akşamlarını hatırlatan bir koku yaydı.

Annesi Enzo’nun yanına oturdu. Kanepe hafifçe çöktü, aralarındaki mesafe kısaldı. Dian ise televizyon ünitesinin önüne geçti, eğilip raflardan bir DVD kutusu çıkardı. Oyuncak ayı, eski dergiler ve kabloların üstünden dikkatle geçerek cihazın kapağını açtı.

“Ne izliyoruz?” diye sordu Enzo, kanepenin üzerinden.

Dian, sırtı Enzo’ya dönük, televizyonun önünde dururken cevap verdi.

“Shutter Island,” dedi. “Güzele benziyordu, bugün aldım.”

DVD’yi yerine yerleştirdi, kapağı kapatıp uzaktan kumandaya bastı. Televizyonun ekranı bir an karardı, sonra logolar belirdi.

Willa meyve tabağından bir elma dilimi alıp Enzo’ya uzattı.

“Ye, biraz toparlanırsın,” dedi.

Enzo elmayı aldı ama ısırmadı. Ekrana baktı; film başlamadan önce gelen bulanık görüntülerin içinde kendi hayatının gri tonlarını görüyormuş gibi hissetti.

Bir süre birlikte film izlediler. Işıklar kısılmış, odanın ana aydınlığı sadece televizyondan gelen soluk mavi beyaz parıltıya kalmıştı. Mısır tanelerinin çıtırtısı, arada Willa’nın meyve tabağından bir şeyler alırken çıkardığı ince seramik sesi odaya karışıyordu.

Bir noktada Enzo içini çekti.

“Bugün yorucuydu,” dedi. “Erken uyuyacağım.”

Willa ve Dian aynı anda başlarını çevirip ona baktılar.

“İyi geceler,” dediler bir ağızdan.

Enzo ayağa kalktı, kanepenin yanından geçip odadan çıktı. Koridorun loşluğuna karışırken, salondan gelen film sesi arkasında ince bir uğultu gibi kaldı. Kendi hayatının filmine dönmek üzere odasına yürüdü.

Kapıyı kapattı. Karanlıkta uzandı, bir süre tavana baktı. Sonra gözlerini kapadı, evin ve günün yorgunluğunu içine çekerek sessizliğe gömüldü.

Ertesi sabah güneş henüz doğmamıştı. Hava serindi, sokaklar ıssız. Enzo evden çıktığında Kai çoktan sokağın başında bekliyordu. Sırtını duvara yaslamış, elleri cebinde. Onu ilk kez bu kadar sade görüyordu Enzo. Dünkü gibi değildi; daha sessiz, ama bu sessizlik rahatsız edici değil, sanki bir tür huzurdu.

“Günaydın,” dedi Enzo yanına varınca.

Kai başını hafifçe kaldırdı. “Günaydın.”

Bir süre sessizce beklediler. Ne yapacaklarını konuşmadılar; buna gerek yoktu. Aralarındaki sessizlik, sözcüklerden daha anlamlıydı.

“Yürüyelim mi?” dedi Kai sonunda.

Enzo başını salladı. “Nereye?”

Kai omuz silkti. “Bilmiyorum. Ama yürüyelim.”

Birlikte yürümeye başladılar. Sabahın serinliği Enzo’nun ciğerlerine işliyor, sokak lambaları hâlâ yanıyordu. Şehir henüz uyanmamıştı; sadece onlar vardı.

Bir süre sessizce yürüdüler. Sonra eski usul bir pastanenin önünde durdular. Camı buğuluydu, içeriden taze ekmek ve kahve kokusu geliyordu. Bu koku, uykulu bir sabahın en güzel habercisiydi.

Enzo dışarıdaki sandalyelerden birine oturdu. Kai tam karşısına geçti. İçeriden fırıncı belirdi; kapının eşiğinde, uykusu yüzünden okunuyordu.

“Ne istersiniz?”

Enzo iki simit, iki çay söyledi. “Çaylardan biri iki şekerli,” diye ekledi. Fırıncı başını sallayıp içeri döndü. Birkaç dakika sonra tepsiyle geldi. Simitler hâlâ sıcaktı, çaylar ise bardakları buğulandırıyordu.

Yemeklerini sessizce yediler. Arada göz göze geldiler, konuşmadılar. Bu sessizlik, ikisinin de hoşuna gidiyordu; kelimeler fazlalık olurdu.

Pastaneden çıktıktan sonra yürümeye devam ettiler. Sokaklar yavaş yavaş canlanıyordu. Bir ara Enzo’nun gözü eski bir plakçıya takıldı. Camı tozluydu, tabelası solmuştu.

“Bak,” dedi. “Plakçı. Girelim mi?”

Kai başıyla onayladı.

İçerisi loştu. Raflar tavana kadar yükseliyor, her yer toz kokuyordu. Eski plaklar, sararmış kapaklar, yıpranmış etiketler… Zamanın unuttuğu bir yerdi burası.

Enzo rafların arasında dolaşırken gözü tozlu bir plağa takıldı. Onu raftan aldı, elinin tersiyle tozunu sildi. Etiketin üzerinde yazıyordu: “The Man Who Sold the World…”

Kai yanına yaklaştı, başını eğip baktı. “İyi gibi duruyor.”…

Enzo dudaklarını büktü. “Sanırım.”

“Peki sen kafana göre bir şey buldun mu?” diye sordu Enzo.

Kai başını iki yana salladı. “Maalesef, hayır.”

Enzo plağı tezgaha götürdü. Adam başını kaldırdı, gözlüğünün altından dikkatle baktı.

“Başka bir isteğiniz var mı?”

Enzo önce Kai’ye, sonra da adama baktı. “Sanırım hayır,” dedi.

Adam plağı özenle paketledi, bir poşetin içine koyup Enzo’ya uzattı.

Dükkândan çıktıklarında güneş biraz daha yükselmişti. Sokaklar artık hareketlenmişti ama onlar yine yalnız yürüdüler.

Enzo plağı koltuğunun altına sıkıştırdı, adını fısıldadı: “The Man Who Sold the World…”

Gün, yavaşça akıp geçti. Güneş batıya doğru eğilirken, gökyüzü önce kızardı, sonra yavaşça mora döndü. Şehrin üstüne ince, ısrarcı bir yağmur inmeye başladı. Yağmur damlaları, kaldırım taşlarında küçük göletler oluşturuyor, sokak lambalarının ışığını çoğaltıyordu.

Enzo ve Kai, bir otobüs durağına sığındılar. Cam levhaların ardından şehir, bir tablo gibi bulanıklaşmıştı. Işıklar, yağmurun ardında boğuk lekeler halinde dans ediyordu. Durakta birkaç kişi daha vardı: elinde market poşetiyle yaşlı bir kadın, kapüşonunu başına geçirmiş genç bir adam. Herkes yağmurun içinde kendi sessizliğine çekilmişti.

Enzo duvara yaslandı, Kai hemen yanında. İkisi de bir süre konuşmadan bekledi; aralarında paylaşılmış bir huzur, kelimesiz bir anlaşma vardı. Yağmurun sesi, şehrin tüm karmaşasını bastırıyordu; durağı kendi küçük dünyalarına çeviriyordu.

Bir süre sonra uzaktan otobüsün farları göründü. Kadın, oturduğu plastik banktan birden kalktı, aceleyle Kai’nin önünden geçti. Omzuyla Kai’ye hafifçe çarptı ama dönüp bakmadı, özür dilemedi. Kai'nin yüzü ifadesizdi; Enzo’nun ise içinde bir öfke kabardı. Kadını uyarmak için ağzını açtı ama Kai, nazikçe başını iki yana salladı. Sessizlik, sözlerden daha ağırdı.

Otobüs durağa yanaştı. Yolcular sırayla bindi. Enzo ve Kai en sona kaldılar, otobüsün arka tarafında yan yana iki koltuğa oturdular. Camlar yağmurdan buğulanmıştı. Kai başını cama dayadı, dışarıdaki ışıkların ve gölgelerin akışını izledi. Enzo ise Kai’yi izledi; onun durgunluğunda, belki de kendi huzursuzluğunun yansımasını buldu.

Otobüs ağır adımlarla şehrin ıslak caddelerinde ilerledi. Dışarıda hayat devam ediyordu, ama içeride zaman ağırlaşıyordu. Herkes kendi düşüncelerine gömülmüş, yolculuğun bitmesini bekliyordu.

Enzo’nun evi yaklaştığında, iki arkadaş kısa bir bakışta buluştu. Vedalaşmaya gerek yoktu, söylenecek her şey zaten aralarındaki sessizlikte saklıydı. Enzo durağa inmek için ayağa kalktı. Kai’ye hafifçe gülümsedi. Kai başını eğerek karşılık verdi.

Enzo, otobüsten indiğinde yağmur hâlâ yağıyordu. Islak kaldırımda adımlarının yankısı duyuluyordu. Arkasında kalan otobüs, şehirle birlikte yavaşça uzaklaştı.

Enzo otobüsten inip yağmurun altında kısa bir yürüyüş yaptıktan sonra apartman kapısını açtı. Merdivenlerden yavaşça çıktı, her adımında ayakkabılarından sızan suyun şıpırtısı yankılandı. Evin sessizliği, günün kalabalığından sonra huzur vericiydi.

Odası karanlıktı; yalnızca pencerenin önünden sızan ay ışığı ve küçük bir abajurun loş sarısı odayı aydınlatıyordu. Kahverengi deri ceketini sandalyeye bıraktı. Yatağa uzandı, kollarını başının arkasında birleştirdi. Tavanı izledi; ay ışığının duvara düşürdüğü silik desenleri, çocukluğundan kalan gölge oyunlarını hatırlatıyordu.

Yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Hayal kurmaya başladı. Zihninde, henüz yaşanmamış anların huzurlu görüntüleri dolaşıyordu. Tavanın beyazlığında kendine ait bir dünya buldu. Gözlerini yavaşça kapatırken, kalbinin derinliklerinde bir hafiflik hissetti.

Dışarıda yağmur hâlâ yağıyordu. Ama Enzo’nun odası gece çok daha dingin ve umut doluydu.