5. bölüm / 8
SÜRGÜNKumar
Bölümler 8Şu an: Kumar
Ertesi sabah yaralıları ziyaret ettim. Şaşırtıcı bir şekilde kayıp vermemiştik. Miray ise ilk taburcu olanlar arasındaydı. Bir kese kirazı mideye indirecek kadar iyi.
Şimdi tek yapmamız gereken kale sınırlarını yeniden güvene alana dek kolları sıvamaktı. Gece görüşümüzü etkilemiyordu. Ne var ki süreç düşündüğümden çok daha yavaş ilerledi ama tek bir mayının bile kalmadığından emin olana dek kaleye dönmedik.
Birkaç günün sonunda onu görmek için içimde dayanılmaz bir istek duydum. Bunun üzerinde derinlemesine düşünemeyecek kadar yorgundum. Zaten dönüp dolaşıp tüm düşüncelerim ona kayıyordu. Bu yüzden kaleye döndüğüm gibi dinlenmeye bile çekilmeden doğruca kafesin olduğu avluya yöneldim. O kadar dikkat çekiciydi ki gözlerimin onu bulması yalnızca birkaç saniye sürdü. Bir şiltenin üzerinde uyuyordu. Saçları karışmış, kirli elbisenin üzerinden etrafa dağılmıştı. Yüzü onu son gördüğümden bu yana çok daha solgundu. İtiraf etmek istemesem bile bu haliyle bile nefes kesici görünüyordu. Bir süre hiçbir şey söylemeden onu izledim. Ardından dikkatimi kafesin içinde etrafa dağılmış yemek kutuları çekti. Hiç yemek yememiş mi?
Kızgınlığı gizlemek için alaya vurdum. “Aşçıdan şikayetçi misin?”
Varlığımdan irkilerek doğruldu. Soluk gri gözleri bir süre üzerimde gezindi. Ardından bezgin bir sesle “Beni daha ne kadar burada tutacaksın?” diye sordu.
“Tılsımın yerini söyleyemeye hazır mısın?” Bu ikimiz için de işleri kolaylaştırırdı.
Dudaklarını birbirine bastırarak kafasını çevirdi. O anda boynundaki izleri farkettim. Yaralandı mı? Öyle yorgundum ki ne olduğunu anlamam olması gerekenden birkaç saniye uzun sürdü. Bunlar, parmak izleri. “Sen, ne?” Şok içinde ağzımdan anlamsız birkaç kelime çıktı. Öfke aniydi.
Kafesten dışarı fırladım. Kim emirlerime karşı gelebilir? Tek bir kişi aklıma geliyordu ve onu ellerimle gebertecektim. “Bana hemen Zhmir’i gönder.” Girişteki asker telaşla ayrıldı. Hadrin’in odama dalması beş dakikayı bulmadı. İfademi görür görmez rengi değişti.
“Kim?”
“Ben gereken cezayı verdim.” dedi Hadrin yatıştırıcı bir sesle.
“Kim Hadrin?” Sesim odanın içerisinde yankılandı.
Daha cevabı duymadan biliyordum. “Zhmir.” dedi beni şaşırtmayarak. Ardından ekledi. “Miray’ı ondan uzak tutmak istemiş.”
“Onu bana yolla.”
Odada tek kaldığımda sakinleşmek için ellerimi masaya dayayıp derin nefesler çektim. İşe yaramalıydı. Ama yaramadı. Cevaplanmamış sorular kafamın içinde dönüp durdu ve işkencelerini sürdürdü. Nasıl bir Ligefr bu kadar güçsüz olabilir? Neden Zhmir’e karşılık vermedi? Hem bu kadar çaresizce kimi arıyor?
Zhmir yeterince sakinleştiğimden emin olacak kadar oyalandıktan sonra odama geldi. Yüzünde suçlu olduğunu bilen o ifadeyi göreceğimi biliyordum. Bu işleri daha kötü hale getiriyordu. Kendini açıklamak için ağzını açtı ama buna izin vermedim.
“Beni hayal kırıklığına uğrattın.”
Bunu beklemediğinden kısa bir an şaşırmış gözlerle baktı. Durumun ne kadar hassas olduğunu anlamıyor muydu?
“Çok ama çok yorgunum.” Sesim öfkeli değil, bıkkındı. “Söylesene sana bile güvenemiyorsam kime güveneceğim?” Bunun yerine onunla kavga etmemi tercih edeceğini biliyordum. Konuşmak için hareketlendi ama elimi kaldırıp onu susturdum. “Lanet savaşçılar kapımızda. Savaşa girmek üzereyiz ve daha sen emirlerime karşı gelirken askerleri nasıl bir arada tutacağım?”
“Ben, üzgünüm.” dedi huzursuz bir şekilde.
“Git.” dedim yılmış bir sesle. “Hadrin seni hangi madene sürdüyse orada kal. Sana olan öfkem geçene kadar da gözüme görünme çünkü bunu bir daha tekrarlarsan kardeşim olduğunu unutacağım.”
O gece yeniden kafese gittim. Bir şey söylemek için değil. Nedenini bilmiyorum. Belki de sadece iyi olduğundan emin olmak istiyordum. İçeride onun için gönderdiğim şifacılardan biri vardı. Bu yüzden yaklaşmaktan vazgeçtim. Kafesin dışarıya kısmen kapalı köşesine çekilmiş, ellerini dizlerine dayamıştı. Bu karanlıkta bile boynundaki izleri görebiliyordum. Bu öfkenin yeniden alevlenmesine neden oldu. Ve Zhmir’i bir güzel pataklamak istememe…
Şifacı bedenini temizlerken ona itiraz etmedi. Kadın kıyafetini çıkardığında bile. Hareketleri aksak, tavrı uysaldı. Sanki hafif bir transta gibi. Teni ise solgundu, onu ilk gördüğüm günden çok daha solgun. Gün geçtikçe solan bir çiçek gibi. Bu beni tuhaf şekilde huzursuz etti. Kontrolü kaybetmeye alışkın değilim ve bu iş kesinlikle kontrolümde ilerlemiyor. Böylece can sıkıcı bir gerçeği farkettim. Onu bu kafeste tutmak işe yaramayacak. Onu anlaşmaya nasıl ikna edeceğim?
Şifacı ona köylülerin diktiği bir elbiseyi geçirirken ben seçeneklerimi gözden geçirdim. Çekip gitmesine izin veremem. İnadı yüzünden ölüp gitmesine de... Peki ne yapacağım? Onu bırakırsam ilk yapacağı şey sınırları geçmek olacak ve bunu yaparsa peşine düşemem. Ama en başından dryad topraklarına gelmeyi göze aldığına göre bunu yeniden denemez mi? Peki ya sınırların dışında peşine düşeceğimi bilirse yine de ülkesinden çıkmaya cesaret edebilir mi?
Ve o anda kararımı verdim. Tek bir seçenek var. Bu tehlikeli bir kumar ve işe yarama ihtimali yalnızca aradığı kişiyi bulmayı ne kadar arzuladığına bağlı. Ama en başından ülkesini terketmesine neden olduysa bu isteğin yeterince kuvvetli olduğuna kanaat getirdim. Eğer işe yararsa… O zaman bana kendi ayaklarıyla geri dönecek demekti.
Şifacı çıkarken bakışları olduğum yere kaydı. Orada olduğumu yeni farketmişti. Ardından sanki kendini o andan kurtarmak ister gibi usulca gözlerini kapattı. Onu bu şekilde görmek içimde orada olduğundan bile habersiz olduğum duyguları tetikliyordu. Doğru düzgün yemesi ve uyuması için zor kullanabilirdim. Oraya girip onu zorla odama taşıma arzusuyla savaşmak zorunda kaldım. İşe yarayacağını bilseydim yapardım da.
Ertesi akşam onu işçiler için kurulmuş çadırlarda herkesten uzak bir köşede yemeğini yerken gördüm. Üzerinde şifacının giydirdiği elbise vardı ve yüzü güneş yüzünden yanmış, yanakları kızarmıştı. Neredeyse bir yerli gibi. Bu düşünce gülümsememe neden oldu. Tabii tuhaf gri gözler hariç. Onu izlemek benim için git gide bir alışkanlık haline gelmeye başlamıştı.
Hiç değilse bugün bir şeyler yiyor diye düşünmeme kalmadan beni yanıltmak istemiş gibi elindeki ekmeği tepsiye geri bıraktı. Suratı asıktı ve gözleri hemen önünde oturan küçük bir çocukla işçi bir kadının üzerindeydi. Ardından yerinden kalktı ve beni daha da şaşırtarak tepsiyi çocukla kadının arasına bıraktı.
Çıkışın hemen yanında dikildiğim için göz göze geldik. Ne zaman onu izlediğimi görse yüzünde oluşan şaşkınlığın hoşuma gitmediğini söyleyemem. Bana aldırmadan yanımdan geçti ama bu kadar kolay kurtulmasının imkânı yoktu.
Peşine düştüğümü anladığında ani bir hareketle döndü. “Ne var?” Sesi oldukça öfkeliydi. “Sen de Miray’dan uzak durmamı isteyeceksen hiç zahmet etme, arkadaşın kendini net bir şekilde ifade etti.”
Ellerimi havaya kaldırdım. “Onu söylemeyecektim ve bilgin olsun yaptığı şeyin bedelini ödeyecek.”
Cevabım onu şaşırttı. “Neden umurundaki?”
“Emirlerime karşı çıkılmasından hoşlanmam.” Hoş daha önce olmamıştı da. Ama beni asıl rahatsız eden ona iznim olmadan dokunulmasıydı. Kendimi hem ona hem de askerlere net bir şekilde ifade ettiğimi umuyordum. “Ayrıca sana daha önce söyledim, sen bana aitsin.”
Gözleri hafifçe irileşti ve her bir kelimenin üzerine basa basa konuştu. “Ben kimseye ait değilim.”
İşte bu konuda kesinlikle yanılıyordu. Bu yüzden bunun bana keyif vermemesi gerekirdi ama yine de kızgınlığının tuhaf bir çekiciliği vardı. Onu daha fazla kışkırtmamak için gülümsememi bastırmaya çalıştım. Planımı harekete geçirmem gerekirdi ama o sırada kafamdaki soruların cevabını almak daha cazip geldi. Yavaşça aramızdaki mesafeyi kapattım. “Aslına bakarsan merak ettiğim başka bir şey var.”
Tahmin ettiğim gibi bu yakınlık kısa bir süre dikkatini dağıttı.
“Ne?”
“Neden kendini savunmadın?” Bir Ligefr’ın en azından direnmesini beklerdim.
Sözlerim gururunu kırmış gibi sırtını dikleştirdi. “Daha önce bir boz ayıyla karşılaşmamıştım.”
Kendime engel olamayarak bir kahkaha attım.
Pekâlâ. savaşamadığı açık. Hiç değilse morlukların geçmiş olması gerekmez miydi?
“Kendini iyileştiremiyor musun?” dedim merakla.
“Ah, hayır.” dedi eli boynuna doğru seğirerek. “Artık bunu yapamam.”
Düşüncelerimle eş zamanlı olarak kelimeler döküldü. “Son gücünü ona mı harcadın yani?” Aslında cevabı biliyordum. Solgun yüzü ve morlukların az önce oluşmuşçasına yerinde olduğu düşünülürse tek mantıklı açıklama buydu zaten. Yalnızca nedenini anlayamıyordum.
Bir süre ne cevap vereceğini düşünür gibi bekledi. “Tüm bu savaş zırvalığı hakkında her ne düşünüyorsan inan bana umurumda değil. Birbirinizi istediğiniz gibi öldürebilirsiniz. Sadece bedelini Miray gibileri ödemek zorunda değil.”
Gözlerini kaçırdı. Ne zaman fazla şey söylediğini düşünse farkında olmadan yaptığı bir şeydi bu. Herhalde bunu başka bir Ligefr’ın ağzından duysam kahkahalarla gülerdim. Sorun sözleri değil, kesinlikle değil. Sanki ne olduğunun farkında değilmiş gibi... Gerçekten merhamet edebilirmiş gibi… Varlığının ve tuhaf hareketlerinin yarattığı belirsizlik, benim açımdan gittikçe daha rahatsız edici bir hal alıyordu. Bende yarattığı karmaşadan habersiz şekilde yeniden konuşmadan önce omuzlarını dikleştirdi. “Demek istediğim sen olsaydın ölmene izin verirdim.”
Aldığım keyfi saklama ihtiyacı duymadan “Öyle mi?” diye sordum.
Bana dik dik bakmaya devam ederek “Öyle.” dedi.
Bütün sorularımın cevapları oradaymış gibi gözlerimi onun meydan okuyan gözlerine diktim. “Garip birisin.” Gerçekte kim olduğunu bilmek istiyordum. Neler yapabileceğini, neler yapamayacağını… Sınırlarını. En çok da kim olduğunu… Kendime engel olamayarak aramızdaki mesafeyi kapattım ve parmağımın arkasını hafifçe yanağına sürttüm. “Neredeyse bir ligefr olmadığını düşüneceğim.”
Yüzü kızarırken, kaşları çatıldı. Ama geri çekilmedi. Cesur görünmeye çalışıyordu. Olduğundan daha cesur. “Ne düşündüğün umurumda değil. Tılsımı sana asla vermeyeceğim.” dedi öfkeyle.
Cevap vermedim. Yalnızca meydan okumasını kabul ederek gülümsedim.
Bölüm etkileşimi
