SÜRGÜN kitap kapağı

2. bölüm / 8

SÜRGÜN

Sınırlar

Vaveyla Yazarı: lemonkoli

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: Sınırlar

Koş. Koş.

Sakinleşmemi sağlayan yegâne şeydi bu. Dryad’ların zihinlerinden yayılan endişe ve tereddüt dolu seslerinden uzaklaşmak, kendimle baş başa kalabilmek için. ‘Şurada biri var’, ‘İkinci birlik ileriye çıksın’, ‘Surlara konumlanın’ Tanıdık zihinlerden yayılan emirleri duymamak için hızımı artırdım. Yine de bir şekilde bundan kaçış yoktu.

Özellikle şu anda mutlak yalnızlığa ihtiyacım vardı. Dryad formunda bir sürü halinde davranmayı sağlayabilen bu telepatik yetenek, böyle zamanlarda bir eziyete dönebiliyordu. Düşüncelerden yayılan paniğin tadını alabiliyorum. Sınır boyunca dört ayak üzerinde koştum. Ayağımın altından kayıp giden çakıllı toprağa, burnumdan dolan toprakla karışık kış kokusuna ve kulaklarımdaki rüzgarın uğultusuna odaklandım.

Sakinleş. Yanlış bir karar, aceleci bir hareket yalnızca kalenin değil; gerimizde uzanan tüm köylerin sonunu getirebilir. Uzun zamandır omuzlarımda olan bu sorumluluğun bilinciyle tüm seçenekleri tartmaya çalıştım. İnce bir ip üstünde yürüyorum.

Kürküme ait siyah tüylerin birbirine yapışmasına neden olacak kadar hızlı bir koşunun ardından olası savaş senaryolarını ve kaçış yollarını oluşturmuştum. Yanından geçtiğim rütbesiz askerlerin gözleri benimle ormandaki savaşçılar arasında gezindi. Korkuyorlar, bunu biliyorum. Yine de sınırları korumak için gerekirse ölmeye hazırlar. Ben de öyle.

Neredeyse tüm sınırı dolaştıktan sonra kaleye en yakın hatta duran Hadrin’in kahverengi Dryad’ına yaklaştım.

“Saldırı düzeni değil bu.” Sözleri kafamın içerisinde yankılandı. Gözleri ormanda gezinen savaşçıların üzerindeyken yerinden bir santim bile oynamadı.

“Değil.” dedim onaylarcasına. Savaşçılar gruplar halinde geldikleri gibi çekilmeye başlamışlardı. Yine de ormanın içinde arada bir görünen Ligefr armalarından yayılan sarı pırıltı sinirlerime dokunuyor. “Onlar gidene kadar kimse yerinden ayrılmayacak.”

Hadrin belli belirsiz başını salladı.

Hemen arkamızda bekleyen askere uzaklaşmasını işaret ettim. Dryadların kulakları gözleri gibi bir insandan çok daha hassastır. Hadrin’le beni yalnız bırakmak için yeterince mesafe koydu.

Diğerlerinin bu konuşmaya şahit olmasını istemediğimden insan formunu aldım. “Canını sıkan ne?”

Hadrin insan formundan yayılan sesimi işittiğinde sesli bir şekilde homurdandı. İnsan formu çok daha savunmasızdı. Kalenin dışında, özellikle de böyle hassas anlarda bunu yapmamdan nefret ediyordu. Bana karşı ne kadar korumacı olduğunu biliyorum.

Sorumun cevabı barizmiş gibi gözleri ormandaki savaşçılara döndü. Hadrin ile sayamayacağım kadar çatışmaya girmiştim. Savaş ihtimalinden başka bir şeyin canını sıktığını anlayacak kadar tanıyordum onu. “Başka bir sorunun olduğunu görebiliyorum.”

Az sonra hoşuna gitmese de insan formuna döndü. Bu konuşmanın aramızda kalmasını istediğimi biliyordu.

“Bunu sormak için kaleye dönmeyi bekleyemez miydin?” Gergin omuzları bana doğru döndü.

“Soruma cevap ver Hadrin.” Sesim uykusuzluktan ve yorgunluktan iyice huysuz çıkıyordu.

“Kızın başımıza bela olacağını düşünüyorum.”

Doğru ya, günün tek garip olayı savaşçılar değildi. Ligefr kızı. Zihnim savaş ihtimali ve olası senaryolarla o kadar doluydu ki kısa bir an kızın varlığını unutmuştum. Bu sebeple bir an ona boş gözlerle baktım.

“Casus olmadığını nerden bileceğiz? Kalenin içini görmesine izin veremeyiz.”

“Ne öneriyorsun?”

“Diğer savaşçılara ne yaptıysak onu. Öldürelim.” Donuk bakışları sözleri gibi netti.

İki ülke arasında kalan ve anlaşmaya dahil olmayan alanda savaşçılarla çatıştığımız doğruydu. Bu çatışmalar çoğu zaman iki taraftan bir grubun ağır yaralanması ya da ölümüyle son buluyordu. Hiçbir zaman rehin almamıştık. Keza onlar da öyle. Zaten çatışmalar o kadar şiddetli geçerdi ki rehin almaya fırsat olmazdı. İlk kez anlaşmadaki sınırın bir savaşçı tarafından ihlal edildiğini görüyordum. Hem de kalenin içindeki bir dolaba saklanacak kadar korkmuş biri tarafından.

Kızın zayıf titrek bedenini ve korkuyla irileşmiş gözlerini düşününce bu garip bir şekilde komik geldi. Bunca yıldır koruduğumuz sınırlardan karşılaştığım en zayıf savaşçı geçmişti.

Bu anlaşmanın geçersiz olduğu anlamına mı geliyordu? Hayır. Anlaşmanın üzerimize düşen payını fazlasıyla yerine getiriyordu. Gece gündüz ağır işlerde çalışarak ve onlara tılsımın kaynağı olan mücevherleri çıkararak… Ligefr’lar sözlerinden dönemez. Bu bir onur meselesi değil, sözlerinden dönmek hayatlarına mal olur. O halde burada ne işi var?

Varlığı rahatsız edici olduğu kadar ilgimi de uyandırmıştı. Neler döndüğünü bilmek istiyordum. “Neden acele ediyoruz ki?” dedim sesli düşünerek. “Hadi gidip burada ne arıyormuş öğrenelim.”

Hadrin kararımdan memnun değildi ama kaleye doğru döndüğümde peşimden gelmeyi ihmal etmedi.

Askerlerin hemen hepsi sınır hattına dizildiği için kalenin olduğu açıklık her zamankinin aksine çok daha sakindi. Kafesin önünde bekleyen asker içeri girmemiz için kapıyı araladı. Hadrin hiçbir şey söylemeden kafesin ortasındaki çukura uzanan zincire asılıp kızı zorlanmadan yukarı çekti.

Ben bir savaşçıyım. Daha önce gözümü bile kırpmadan insan öldürdüm. Hem de pek çok… Bununla gurur duymuyorum ama kaleyi korumak için daha fazlasını da öldürebilirim.

Savaşçıların duygulardan arındığını ve pek çoğumuzun yıllar içinde insandan farklı bir şeye dönüştüğüne şahit oldum.

Öyle ki artık bunun üzerinde düşünmüyorum bile. Bu yüzden elleri ve ayakları birbirine bağlanmış, çamur içinde ve perişan halde görünen kızı önüme fırlattığında tuhaf bir şekilde bundan rahatsız olmayı beklemiyordum. Duruşuna bakılırsa sol omzu ağır bir hasar almıştı ve odaksız bakışlarını kırpıştırdığında gözlerinden kurtulan bir damla yanağına doğru süzüldü. Alt dudağı istemsiz bir şekilde titriyordu.

“Ondan hala kurtulabiliriz. Açıkcası tam bir soruna benziyor.” dedi Hadrin. “Ayrıca bir boğazı daha besleyecek erzağımız yok.”

Yüzü farkedilir derecede asıldı. Az sonra tuhaf, çekingen bakışları benimle buluştu.

Şu ana dek sayısız günah işlediğim halde hiçbir zaman kendini savunamayacak kadar aciz birine zarar vermedim. Eğer bir gün yaptıklarım üzerinden bir muhakeme olacaksa bu artık varlığından bile şüphe ettiğim insanlığım adına savunabileceğim tek şeydi.

Ona adım adım yaklaşırken, kırılgan ve çaresiz görüntüsü beni garip bir şekilde öfkelendirdi. Haksız bir öfkeydi belki ama burada olmasından hoşlanmamıştım. Beni huzursuz etmesinden de.

Ona yukarıdan bakmamdan hoşlanmamış gibi aniden ayaklarının üzerine dikildi. Yine de boyu bana yetişememişti. Gözlerinde bir meydan okuma gördüğümde az kalsın gülecektim.

“Beni öldürmen için hiçbir sebep yok. Ne istiyorsun? Altın mı? Mücevher mi? Beni bırakırsan seni hayal edemeyeceğin kadar zengin ederim.”

“Altın mı? Mücevher mi?” Bir an akıl sağlığından şüphe ettim. Her ay tonlarcasını Ligefr’lara gönderdiğimizden habersiz miydi? “Benim bunlardan çok daha iyi bir fikrim var.” dedim sesimdeki küçümsemeye engel olamayarak.

Bakışları ansızın kararsızlaştı. “Ne istiyorsun?”

“Tılsımın nerede?”

Alt dudağı yine titriyordu. Bunu engellemek ister gibi dişlerinin arasına aldı. “Kaybettim.”

Kötü bir yalancıydı. Sırtındaki irkilmeyi görmemiş gibi davrandım. “Yalan söylüyorsun.”

“Öyle mi?” Aksini inandırmak ister gibi çenesini dikleştirdi. “Sana ait olmayan şeyleri istememelisin.”

Bunu söylemesini beklemediğimden dudaklarımdan bir kahkaha döküldü. “Ve bunu küçük bir hırsız söylüyor?” dedim istemsiz şekilde yüzüne doğru eğilerek. Bir elimle çenesini kavrayıp doğrudan gözlerinin içine baktım. Parmaklarım çenesinden boynuna doğru kayarken dokunuşumla beraber buz kesti. Ona neler yapabileceğimden bu kadar habersiz olması ne yalan söyleyeyim beni eğlendirmişti.

“Hala anlamadın mı? Sen zaten bana aitsin.”

Gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Kendini toparlayıp kafasını elimden çekerken gülümsememe engel olamadım. Meydan okuması tuhaf bir şekilde sevimliydi.

Üzerindeki çamurla katılaşmış beyaz elbiseye yer yer yırtılmıştı. Sağ koluyla sol omzunu korumak ister gibi sarmıştı. O anda kararımı verdim. Ne olursa olsun bana istediklerimi verecekti. Cevaplarsa şimdilik bekleyebilirdi.

“Yiyecek bir şeyler verin. Şu aptal kıyafetten de kurtulun.” Öfkeli bakışlarını hala üzerimde hissederken kafesin kapısına yöneldim.

Kafesin kapısındaki askere dönen bakışlarımla birlikte asker başını yere eğdi. Mesajı almıştı. Kıza kimse yanaşmayacak, en azından ben geri dönene dek.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

5okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.