SÜRGÜN kitap kapağı

1. bölüm / 8

SÜRGÜN

İlk Görüş

Vaveyla Yazarı: lemonkoli

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: İlk Görüş

Sabah gözlerimi kale çanlarından yükselen kulak tırmalayıcı gürültüye açtım. Kısa bir an uyku ile uyanıklık arasında neler olduğunu kavramaya çalıştım. Gerçekten çanlar çalınıyor. Ne oldu? Savaş mı çıktı? Kaşlarım çatılırken yüzüm otomatik olarak ön cepheye bakan pencereye kaydı. Yalnızca birkaç saat uyumuş olmalıyım. Yataktan zorlukla kalkarken kendi kendime yemin ettim. Eğer bu kızılca kıyametin altında elle tutulur bir sebep yoksa çanları kendi ellerimle sökeceğim. Boyu benden bir kafa kadar kısa olan kardeşimin odaya dalması uzun sürmedi.
“Sınırı geçmek için toplanıyorlar!” Zhmir’in yüzünde dehşete düşmüş bir ifadeye vardı.
“Ne?” Ona anlamsız gözlerle baktım. “Saçmalama.” Bataklığı geçmeleri imkânsız. O rezil ırkın yapamayacağı tek şey edilen yemini bozmaktı ve kralları bize kesinlikle bir yemin etti. Sınırları ihlal etmeyecekler, tabii anlaşmanın üzerimize düşen payını gerçekleştirdiğimiz sürece.
Önce tepkime gücenmiş göründü. Ardından “Gel de kendi gözlerinle gör o zaman!” diye gürledi.
Ön avluya yürürken tekrar konuşmadık. Askerler bize yer açmak için önümüzden çekildi. Avludaki kargaşa komutada benden sonraki en yetkili kişi olan Hadrin tarafından yatıştırılmıştı. Askerler yedili bölükler halinde girişin iki yanına dizilip, emrimi bekledi. Kalenin bataklığa bakan kulesine tırmanırken Hadrin de bizimle geldi.
“Neler oluyor?” Sesim bir homurtudan farksızdı.
“Bilmiyorum ama kaleye çok yakınlar.” dedi Hadrin.
Zhmir yerinde duramıyordu. “Uyarı atışı yapalım mı?”
Gözlerim ufuk çizgisi boyunca gezindi. Gerçekten de ormanın içinde dolaşan beyaz-sarı renkli üniformaları seçebiliyordum. Bu kadar yakında ne yapıyorlar? “Bataklığa adım atan oldu mu?”
“Bildiğim kadarıyla hayır.”
“İyi.” İkisi de ne düşündüğümü anlamak isteyerek bana döndü. “Bölüklerin liderlerini toplantı odasına çağır. Bataklığa adım atarlarsa karşılık vereceğiz.”
Hadrin hızlıca yanımızdan ayrıldı. Baş ağrısı daha şimdiden inkâr edilemez bir boyuttaydı. Derin bir nefes alıp bir elimle burnumun kemerini sıktım. Lanet olasıca Ligefr’lar. Zaten verebileceğimizden fazlasını almıyorlarmış gibi şimdi ne istiyorlar?
Toplantı odasına girdiğimde Hadrin çoktan liderleri toplamıştı.
“Belki de birini arıyorlar?” dedi Hadrin’in yanı başında dikilen asker. Orman nöbetinden yeni dönmüştü ve savaşçıların sınıra yaklaştığını haber veren kişiydi. Yine de hepsinden daha sakin görünüyordu.
Onlar bir kaçak ihtimalini tartışırken bunun saldırma girişiminden daha mantıklı olabileceğine kanaat getirdim. Savaşçılar toplanmak yerine bölgeye dağılmıştı ve hareket biçimlerine bakılırsa yalnızca ormanı tarıyorlardı. Sonuçta hiçbiri henüz bataklığı geçmemişti.
Ne olursa olsun onlar saldırmadan karşılık vermeyecektik. Anlaşmayı bozan taraf olmak işimize gelmezdi. Askeri üstünlük kesinlikle karşı taraftaydı ve bu gerçek bunca süre sefalet içinde yaşamayı kabul etmemizin tek sebebiydi. Odadaki herkes gibi bunun apaçık farkında olan Zhmir, öfkesini çıkarmak istercesine yumruğunu saatin altındaki dolaba indirdi.
Ansızın olması imkânsız bir şey oldu, tüm odayı sessizliğe boğan bir şey... Dolaptan ince bir inleme çıktı.
Şaşkınlık dolu birkaç saniyenin sonunda Hadrin’in dolabın içinden birini çıkarmasını izledim. Oraya nasıl girmiş? Hadrin onu hepimizin görebileceği şekilde odanın ortasına savurdu. Buna hazırlıksız yakalanmışçasına iki dizinin üzerine kapaklandı.
İşte oradaydı. Kirli beyaz bir elbisesinin içinde zayıf, titrek bir beden. Omuzlarına dökülen uzun kumral saçlar, zarif oval bir yüz ve korkuyla irileşmiş ırsi gri gözler… Bir ligefr kızı. Homurdanmamak için kendimi zor tuttum. Neydi bu şimdi?
Odadaki uğultu gibi yükselen sesleri Zhmir’in sesi bastırdı. “Öldür şunu Hadrin.” dedi. Kızın tüm bedeni şimdi yaprak gibi titriyordu. İki eliyle ona doğru yaklaşan Hadrin’in bacağına sıkıca sarıldı ve gözlerini elindeki bıçaktan ayırmadan yalvarmaya başladı. Garip bir duygu beni etkisi altına aldı. Hadrin de benim gibi şaşırmıştı. Daha önce hayatı için yalvaran bir Ligefr görmemiştim. Tılsımdan aldıkları güç sayesinde değil yalvarmak, en ufacık bir duygu belirtisi bile göstermezler. Oysa karşımdaki kızın yüzü yaşlarla ıslanmıştı.
Kısa bir an Ligefr olmadığından şüphe ettim. Gözlerim hırpalanmış bedeninde ve yüzünde gezindi. Son olarak da yaşların arkasından parlayan gri gözlerinde. Çok güzeldi, şüpheye yer bırakmayacak kadar güzel. Bu bile başlı başına ne olduğunun kanıtıydı.
Liderlerden biri aynı benim gibi güzelliğini taktir etmiş olmalı. “Neden önce biraz eğlenmiyoruz?” dedi ortaya. Buna asla izin vermeyeceğimi bal gibi biliyordu. Yalnızca onu daha fazla korkutmak istemişti. Ne var ki kız bir Ligefr bile olsa biz hayvan değildik. Bu yüzden düşüncesi beni bile tiksindirdi.
Şaşırtıcı bir şekilde kızın daha da korkmak yerine sırtını dikleştirdiğini gördüm. Hadrin’i bırakıp fikri öne süren kişiye doğru döndü ve beni daha da şaşırtarak ona tükürdü. “Yaklaşma bana köpek!” Sesi güçlü değildi ama az önceki kadar çaresiz görünmüyordu. Bir Dryad ile kapışabileceğini düşünüyor muydu gerçekten? Hiç sanmıyorum. Bu haliyle doluya yakalanmış bir kediden farksızdı ve bir o kadar da savunmasız.
Hadrin tereddüt etmeden tek eliyle onu karşı duvara fırlattı. Bedeni iki büklüm oldu. Beyaz elbisesinin filesine sakladığı bir küre dikişlerden kurtularak ayağıma doğru yuvarlandı. Eğilip aldım ve parmaklarımı yön bulucunun altın işlemeli zarif camında gezdirdim. Demek bunun için buradaydı.
“Sadece bir hırsızmış.” dedim küçümser bir sesle. “Dişi bir ligefr’ı bu kadar uzaklara neyin getirdiğini merak ediyorum doğrusu.” Onu tepeden tırnağa süzdüm. Bir savaşçı olamayacak kadar zayıftı. Bileklerinde sıyrıklar vardı. Gözlerim tılsımın olması gereken yerdeki boş boynunda biraz daha oyalandı. Tılsımı olmadığı için mi bu kadar güçsüz? Geceyi ormanda geçirmiş gibi üstü başı çamur içindeydi. Sıradan biri olmadığının kanıtı olan gözler ise işte oradaydı. Buğulanmış gri benekler tedirgin bir şekilde yüzümde gezindi.
Düşüncelerimi Hadrin’in sesi böldü. “Dışardaki kargaşanın da sebebi bu olmalı.” Belli belirsiz kafa salladım. Gerçekten de onu arıyor olabilirler. Belki de onlardan da bir şey çalmıştı.
“Ne olursa olsun, cadının yaşamasına izin veremeyiz.” dedi Zhmir.
Parlak gözleri benden Zhmir’e kayarken yeniden doğruldu ve çenesini hafifçe dikleştirdi. “Beni bırakmazsanız başınız büyük bir belaya girecek.” dedi duru, titrek sesiyle. Yine tüyleri kabarık kedi oradaydı. Bu görüntü öyle tezat ve komikti ki gülmeme engel olamadım.
Tepkim onu şaşırttı. Ürkek, meraklı gözleri bana döndü. “Sen pek de korkak bir ufaklık sayılmazsın, değil mi?” dedim sakince. Korkak veya değil ona ne yapacağıma karar verene dek beklemesi gerekecekti.
Ne düşündüğümü anlamış gibi Hadrin araya girdi. “Andre,” dedi sıkkın bir sesle. “Kaçarsa başımıza bela olabilir.”
Kıza yeniden baktım. Değil kaçmak adım atacak hali bile yoktu. “Bu halde hiçbir yere kaçabileceğini sanmıyorum.” Kararımı vermiştim. Neler döndüğünü anlamadan acele etmeye gerek yoktu. “Onu kapana atın.”
Sözlerim ikiletilmedi. Kapının yanındaki asker onu sürükleyerek çıkardı. Kız itiraz etmedi. Belki de edecek gücü kalmamıştı.
Onu avludaki kapana götürürlerken yüzümü pencereye döndüm. Hala ormanın içinde dolaşan Ligefr’ları görebiliyordum.
Zhmir yanıma geldi. “Bunu neden izin veriyorsun? Sınırı geçen bir Ligefr’ın yaşamasına izin verirsek zayıflık göstermiş oluruz.”
“Hayır,” dedim usulca gözlerimi şimdi avluya çıkmış kıza dikerek. “Ayağımıza kadar gelen bir şansı tepmek aptallık olur.” Asker zincire doladığı kızı kapanın ortasındaki çukura attı. “O buradaysa tılsımı da burada bir yerde olmalı.”
..................
Yazardan not: Herkese merhaba! Tutsak hikayesini bir de Andre'nin gözünden anlatacağım ve sizi bu sefer Dryad'ların karanlık ve çekiçi dünyasına sürükleyeceğim.
umarım beğenirsiniz:)

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

7okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.