8. bölüm / 8
SÜRGÜNAmblem
Bölümler 8Şu an: Amblem
Parmaklarımı ikili sıra halinde üst üste dizilmiş kutuların üzerinde gezdirirken serin havayı içime çektim. Sabah meltemi ferahlatıcıydı. Kasaların içi tıka basa taze meyve sebze ile doluydu. Kalenin aylık besin stoğu. Her geçen ay daha azıyla yetinmemiz gerekse de kimse şikayetçi değildi. Ne de olsa kaleden uzaklaştıkça kasabaların durumu daha da sıkboğaza giriyordu.
Ansızın davetsiz anılar zihnimi doldurdu. En fazla on yaşlarındaydım. Kasadan meyve çalarken babama yakalandım. Öyle kuralcıydı ki dayak yiyeceğime emindim. Oysa o kızmak şöyle dursun aldığımı bana geri vermişti. Yüzündeki hüznün davranışımdan dolayı olmadığını şimdi şimdi anlıyorum. Kendisi tüm mahsülleri kontrol etmesine rağmen bir kere bile elini uzattığını görmedim. Sebebini tüm bu yokluğu gördükten sonra anlamam mümkün oldu. Aynı sebep benim iştahımı da bastırıyordu ya neyse.
Vur. Topla. Savun. İki birlik kalenin iç ön avlusunda talim yapıyordu. Askerler kasaları mutfağa taşırken ben de kalenin ön avlusuna ilerledim.
“Andre,” Hadrin’in yaklaştığını ancak sesini duyduğumda farkettim. “Zhmir’i kasabaya yollamışsın.”
“Şifacılar için malzeme eksiği var. Birinin halletmesi gerekiyor.”
Hadrin adımlarını benimkilere uydurdu. “Kızdan uzak tutmak için değil yani?” Ondan devamlı kız diye bahsetmek garipti. Bu bana adını dahi bilmediğimi farkettirdi.
“Ya uzaklaşacak ya da kendi kardeşimin dişlerini sökmek zorunda kalacağım. Sen hangisini tercih edersin?”
Hadrin bir süre cevap vermedi. Normal şartlarda Zhmir’i sinir bozucu bulurdu. Ancak konu Ligefr’a geldiğinde rahatsız edici şekilde iyi anlaşır oldular. Şifacılık yeteneğini sergilediğinden beri halk tarafından biraz olsun sempati toplamış olsa da Ligefr nefreti öyle kolay azalacak bir şey değil elbet. Özellikle de her geçen gün bir asker daha yaralanırken.
“Bence ona fazla iltimas gösteriyorsun.” dedi Hadrin.
Neşesiz şekilde güldüm. “Kafesten alıp odaya koyduğum için mi?”
Kısa bir süre cevap vermedi. “Sadece bu konuda Zhmir’e çok yüklenmemen gerektiğini düşünüyorum.”
Durup Hadrin’e baktım. “Başka bir şey var mı?” Bu konudan sıkılmaya başlamıştım.
Tepkime şaşırdı ama uzatmadı. “Öğleden sonra ekin teslimatı var.” Kısa bir süre düşündükten sonra ekledi. “Zhmir yerine ben gidebilirim.”
Hadrin’in yetişmesini beklemeden avluya döndüm. Zhmir’e arka çıkmak istiyorsa bedelini ödemeliydi. “İki kez emrime karşı geldi. Üçüncüsü olursa seni de sorumlu tutarım.”
“Nereye böyle aceleyle?” diye seslendi arkamdan. Acele mi ediyordum? Sanırım, evet. Cevap vermedim. Zaten yüzünün aldığı şekle bakılırsa iyi bir tahmini vardı.
Onu avluya açılan küçük mutfakta gördüm. Bir şekilde… farklıydı. Ne olduğunu anlamak için girişe yaslanıp daha dikkatli baktım. Gerçekten uyumuş olmalıydı çünkü gözlerinin altındaki morluklar gitmiş, cildine sağlıklı bir parlaklık gelmişti. Saçlarını uzun bir örgüyle örmüş, ucunu kasaba kadınları gibi renkli iplerle bağlamıştı. Üzerindeki kıyafetler alelade olmasına rağmen sıradanlıkla yakından uzaktan alakası yoktu. İki eliyle dumanı tüten sıcak bir fincanı kavramış, yüzünde tuhaf bir tebessümle aşçıyı izliyordu. Ansızın orada olduğumu farkederek bakışları bana kaydı. Yüzündeki ifadenin boşalmasını ve panikle elindeki fincanı düşürmesini izledim. Savunmasız ve sakar. Onu izlemek tehlikeli şekilde hoşuma gidiyordu ancak belli ki o aynı fikirde değildi.
“Ligefr’ların sakar olduğunu bilmiyordum.”
“Bana şöyle hitap etmeyi keser misin?” Hoşnutsuz şekilde kaşlarını çattı.
“Adını söylersen neden olmasın?”
Cevap vermedi. Neden? Omuzları ne zaman savunmaya geçecek olsa yaptığı gibi hafifçe içe çöktü. Günlerce kafeste yattıktan sonra bu tepkisine şaşırmalı mıydım gerçekten.
“Herneyse.” dedi sonunda. “Nasıl seslendiğin kimin umurunda?”
Kaçamak bir cevap. Hoşuma gitmedi.“Ufaklık diyeceğim o halde.”
Burnundan sinirli bir nefes verdi. "İnsanları hep böyle çıldırtır mısın?"
Tepkisinin tam da düşündüğüm gibi olması gülümsememe neden oldu. "Ah, hayır." Anın keyfini çıkardım. "Hayır, yapmam."
“Ne güzel.” dedi ters ters bakmayı sürdürerek.
Bu şekilde kovalamaca oynayarak hiç bir yere varamazdık. Onu konuşturmanın bir yolunu bulmam gerekecekti. Açıklığa yönelirken “Birbirimize güvenmezsek nasıl birlikte çalışacağız?" diye sordum.
Sanki üçüncü gözüm çıkmış gibi yüzüme hayretle baktı. Dalga geçtiğime karar vermiş olacak ki “Varlığınla bana işkence etmeye mi geldin?" dedi.
Gülmemeliydim. Onunla konuşmaktan hoşlandığımı farkettim. Kıvrak bir zekası vardı ama böyle bir yere varamıyorduk. “Aslında senin şu çok değerli kayıp sevgilini aramaya nereden başlayacağımızı sormaya geldim."
Beni yalanlamadı. Bu şüphelerimin iyice artmasına neden oldu. Sevgilisini aramak için mi onca şeyi göze aldı? Belki de kocasını? Tavırlarının beni rahatsız ettiğinden habersiz bilekliğindeki taşlarla oynadı. Bir hediye olmalı.
"Yön bulucuyu verirsen bunu seve seve cevaplarım." dedi gözlerini taştan ayırmadan.
Bu iş beni sabırsızlandırmaya başlamıştı. Bir an önce kim olduğunu görmek isteyerek yön bulucuyu çıkarıp avucuna bıraktım. Ne yazık ki ortaya çıkan şey pek bir ipucu vermedi.
"Kırmızı zemine işlenmiş lacivert bir at, sana bir şey ifade ediyor mu?" dedi merakla.
Dindar, yaşlı kadınların yaşadığı ıssız bir yer. “Kuzey tapınaklarının amblemi. Sessizlik yemini eden rahibeler yaşıyor."
Yüzü bir an hayalkırıklığı ile doldu. "Yine de onları bulmam gerek."
"İyi. Tapınakları uzak değil." dedim arkadaki askerlere işaret ederek. O istemese bile ben bulurdum zaten. "Rahibeleri buraya getirin."
Ben yön bulucuya uzanırken Hadrin hızlı adımlarla yanıma geldi. Bu hayra işaret değildi.
“Ekin sarfiyatı yapan birlik saldırıya uğramış.” dedi benim duyabileceğim kadar kısık bir sesle.
Midemin kasıldığını hissettim. İyi değil. Hem de hiç iyi değil. Telafi edebilecek kadar mahsulümüz yoktu. Hadrin’in peşinden neler olduğunu görmek üzere sınırdaki ormana koştum.
Durum beklediğimden de beterdi. Ekinlerin yarısı havaya uçmuştu. Askerler saldırının nereden geldiğini görememiş, karşılık vermek için dağıldıklarında mahsulün kalan yarısını da kaybetmişlerdi.
Kahretsin!
“Nasıl bu kadar aptal olabildiniz?” Hadrin öfkeyle sorumlu rütbeliye döndü.
Öfkeden ellerim titriyordu ama suçlu onlar değildi. Anlaşmayı bozmak için bunu Ligefr’ların kendisi yapıyordu. Baş ağrısını defedebilmek için gözlerimi kapadım. Elim hala burun kökümün üzerindeyken “Ne kadar zamanımız var?” diye sordum. Sesim ortamda buz etkisi yarattı.
“En fazla üç gün.” Askerin sesinde çaresizlik vardı.
“Kasabalardan yardım toplayın.”
“Ellerinde ancak onlara yetecek kadarı var.” Konuşan Hadrin’di.
“O zaman ellerindekileri verecekler.” Başka bir çözüm yoktu. Eğer teslimatı gerçekleştiremezsek koruyacak bir sınır da kalmayacaktı. “Anlamalarını sağla Hadrin. Çocuk ve hastası olan evlere dokunmasınlar.” Kaleye dönmek üzere arkamı döndüm. “Her kasaba için iki kişi gönder.”
Üç gün tam bir işkence gibi geçti. Birlikler eli boş dönmedi. Ben de en yakın kasabalardan birine gittim. Her kasabadan alınan borç kayıt altına alındı. Bu sefer bir sorun olmayacağından emin olana dek teslimatın başında kaldım.
Kaleye günler sonra döndüm. Rapor vermeye gelen asker tapınağa yolladığım birliğin eli boş döndüğünü söyledi. Kendim peşine düşmeden hiç bir iş çözülemeyecek miydi? En azından yarına kadar bekleyebilirdi değil mi…
“Bu kadar yeter.” dedim Hadrin’e gömüldüğümüz hesap kitaplarından kafamı kaldırarak. “Kalanına sonra bakarız.”
Kafasını salladı. En az benim kadar yorgun görünüyordu. “Eh zaten bir sonraki aya kadar ambara yeni giriş olmayacak.”
Odadan çıkıp iç avluya yöneldik. Yarın tapınaklar için yola çıkmadan önce kızı bir kez daha görmek istiyordum. Şu ana dek vaktim de olmamıştı doğrusu. Kısa bir an tüm bu süre boyunca ne yaptığını merak ettim. Hizmetlilerle birlikte çalıştırmıştır diye düşündüm. Aşçıyla belki. Onu avluyu temizlerken hayal etmek zor değildi. Günlerdir haber gelmediğinden kızgın olmalıydı. Nedense bu beni gülümsetti.
İlk koşan Hadrin’di. Ligefr kızının kapısını kırık görmek ihtimaller arasında beklediğim son şeydi. Şaşkınlık yerini öyle büyük bir hızla öfkeye bıraktı ki boğazımdan bir hırıltı çıktı. Hadrin nöbetçi birlikten iki askeri avluya sürüklerken ben odaya daldım. Gözleri kapalı şekilde yerde uzanıyordu. Kafasını kaldırdığım sırada elime bir sıvı bulaştı. Kan. Kirpikleri titreyerek açıldı ve odaksız bakışları kısa bir an benimle buluştu. Beni daha da şaşırtarak kollarını boynuma doladı. Gözlerindeki korkunun yerini başka bir şeye bırakmasını izledim. Tuhaftı çünkü bunun güven olduğuna yemin edebilirdim. Bilincini kaybetmeden hemen önce dudaklarından dökülen şeyle emin oldum.
"Beni bırakma."
Bölüm etkileşimi
