6. bölüm / 8
SÜRGÜNKorkular ve Arzular
Bölümler 8Şu an: Korkular ve Arzular
Kalenin iki kat altına inşa edilmiş eski tahliye kanalına girdiğimde buraya en son ne zaman geldiğimi hatırlamaya çalıştım. Nemle karışık yoğun pas kokan havayı solurken kanalın sonundaki tanıdık odayı bulmam zor olmadı. Eskiden kutsal sayılan, bugünlerdeyse benim dışımda kimsenin uğramadığı odanın sıvaları yer yer dökülmüş, hala sağlam kalmayı başarmış birkaç duvarında ise eski Dryad liderlerinin resimleri asılıydı.
Derler ki bir Dryad gücünü bağlı olduğu ruhani yaratıktan alır. Bu yaratık ne kadar büyük ve ihtişamlı olursa o kişinin liderlik vasfı da o derece kuvvetli olur. Odanın her bir köşesi eski liderlerin eşyalarıyla tıka basa doluydu. Yıllar içinde paslanmış kılıçlar, baltalar ve mızrakların yanı sıra bir sürü anlamsız kişisel eşyayla dolu bir anı odası. Burada olmaktan oldum olası hoşlanmazdım. Belki de bir gün bu odanın bir köşesinde anı olacağımı bildiğimden. Ancak ne zaman önemli bir karar alacak olsam yine kendimi burada buluyordum işte.
Gelmiş geçmiş tartışmasız en büyük Dryad’a sahip olan liderin köşesine doğru ilerledim. Babamın eşyalarının durduğu köşeye. Burada olsaydı bana ne diyeceğini düşünerek.
Kısıtlı zamanımız boyunca ondan öğrendiğim bir şey varsa o da savaşların meydanlardan ziyade masa üzerinde kazanıldığıdır. İyi bir savunmanın saldırı kadar etkili olabildiğini bilecek kadar zeki bir adamdı. Şu anda can çekişecek bir sayıda olmasına rağmen Dryad’lar yaşamlarını onun savaşçı özelliklerinden çok bu hesapçı özelliğine borçludur.
Eskiden ona ait olan çalışma masasının üzerine uzanıp; varlığını bile unuttuğum, üzerinde adının işli olduğu not defterini elime aldım. İlk sayfasında şu yazıyordu: ‘Saldırı zamanın iyi olmak zorunda değil, yeter ki doğru zamanda çekilmeyi bil.’ Parmaklarım el yazmasının üzerinde dolaştı. Az sonra yapacaklarımı bilse bunun aptalca olduğunu söyler miydi? Kafamı kaldırıp gösterişli siyah yaratığa bakarken bir yenisini düşündüm. Söyleseydi bile kararımdan vazgeçer miydim? Cevabı biliyorken oyalanmama gerek yoktu. Defteri cebime atıp çıkışa yöneldim.
Avluya gün yeni doğuyordu. Kafesin içine girip Ligefr kızının hala uyuduğu köşeye doğru ilerledim. Öyle derin uyuyordu ki yaklaştığımı farketmedi bile. Ona birkaç gün önce verdiğim çakı avucundan kaymıştı. Toprağın üzerindeki çakıyı almak için eğildiğimde gözlerini açtı.
Kendine gelirken refleks halinde çekildi. Ama yeterince hızlı değildi. Uzanıp saçlarından ufak bir tutam kestiğimde ağzı şaşkınlıkla hafifçe açıldı.
“Ne yapıyorsun?”
Çakıyı usulca önüne attım. “Derler ki bir şey alırsan karşılığında bir şey vermelisin.”
Bakışları benimle şimdi elimde olan çakı arasında gidip gelirken neler olduğunu anlamaya çalışıyordu.
“Seni bırakmaya karar verdim.”
Yüzüme kayan gözleri büyüdü. Aramızda birkaç saniye süren derin bir sessizlik oldu. Kapıdaki nöbetçiye döndüm. “Kalenin kapısını aç.”
“Beni bırakıyor musun?” Öyle şaşırmıştı ki doğru duyduğundan emin olamıyormuş gibi yüzümü inceledi.
Kafamla yenmemiş yemek kaplarını işaret ettim. “Burada ölmen bir işime yaramaz. Ayrıca bu iş zaman ve erzak israfına dönmeye başladı.”
Şaşkınlığı yerine telaşa bıraktı ve sanki kararımdan her an vazgeçmemden korkuyormuş gibi kafesin kapısına doğru koşar adım ilerledi.
Benden kurtulmasının tek yolu bir daha sınırı geçmemek olur. Eğer geçerse… Bir avcı gibi peşine düşecektim ve bunu bilmesini istiyordum. Tek şansının benimle anlaşmak olduğunu bilmesini. Ve bunu benim kadar istemesini… Bu yüzden beni duyamayacağı kadar uzaklaşmadan önce son kozumu oynadım.
“Bunun türünün tek örneği olduğunu biliyor muydun?” Elimi cebime atıp benden çalmaya çalıştığı küreyi görebileceği bir mesafeye kaldırdım. Gözleri kısılırken hareketleri yavaşladı. “Bence sen basit bir hırsız değilsin.” dedim üzerine basa basa. “Bunu aldığın odada çok daha değerli eşyalar olmasına rağmen sen bir yön bulucu çalmışsın.” Yüzünden geçen tereddütü görmek güvenimi artırdı. “Bu demektir ki her kimi arıyorsan umutsuzca buna ihtiyacın var.” Küreyi ve aldığım saç tutamını cebime sıkıştırarak ekledim. “Yeniden görüşeceğiz.”
Çalışma odasına girdiğimde kapının vurulmasıyla birlikte Hadrin’in kendini içeri atması bir oldu. “Kızı bırakmışsın?”
“Sorun ne Hadrin? Ondan kurtulduğuma memnun olursun sanıyordum.”
Hadrin’in kaşları çatıldı. “Bu şekilde değil. Kalenin içini gördükten sonra değil.”
“Kalenin içini görmedi.” dedim sabrımın zorladığı belli olan bir sesle. Ardından daha sakin şekilde ekledim. “Henüz görmedi.”
Ne düşündüğümü anlamayan gözleri yüzümde dolaştı. “Aklından ne geçiyor?”
“Hiçbir şey.” dedim avlunun olduğu pencereye dönerek. “Yalnızca nöbetçilere söyle birkaç gün kapıları ben söylemeden kilitlemesinler.”
Hadrin çıktıktan sonra kendimi yeniden çalışmaya verdim. Biraz olsun dikkatimi dağıtmak ve düşüncelerimi ondan uzaklaştırmak için kendimi zorlayarak. Bu kumarı kazanmak istiyordum. Uzun zamandır başka bir şeyi istemediğim şekilde.
Ne var ki bekledikçe şüphelerim yoğunlaştı. Belki de düşündüğüm kadar çaresiz durumda değildi. Tüm kozumu aradığı kişiyi geri dönecek kadar arzulamasına bağlamıştım. Sık sık yerimden kalkıp avlunun ötesindeki orman sınırına bakmaya başladım. Çalışmak imkânsız olduğunda direnmekten vazgeçtim ve temelli camın önüne dikildim. Sınırı çoktan geçmiş olabilir mi? Kapı akşama kadar iki kez çalındı. Beklediğim haber gelmediği için öfkeliydim. Askerler neye öfkeli olduğumu bile bilmediklerinden daha da gerildiler.
Kalenin kapıları olması gerekenden iki saat daha fazla açık kaldı. Kapı yeniden vurulduğunda kafamı dağıtacak bir koşuya çıkmak üzereydim. Eğer Hadrin yine kapıları sorması için bir askeri yolladıysa onu da haşlayacaktım. “Ne var?” dedim sakin kalmaya bile zahmet etmeden. “Kapıları sormak için mi geldin?”
Asker huzursuzca ağırlığını bir ayağından diğerine verdi. “Hayır. Hadrin kapıları yarım saat önce kapattırdı, efendim.” dedi. “Sizi akşam yemeğine çağırmaya geldim.”
“Ne zaman kapattırdı dedin?” diye sordum bir hışım dönerek. Kapıya adımlamaya başlamıştım bile.
“Ya- yarım saat önce.” dedi çıkışım karşında şaşırarak. “Ligefr döndükten hemen sonra.” Hızlı hızlı konuşmaya devam etti. “Daha fazla açık kalmasına gerek olmadığını söyledi.”
Adımlarım havada kaldı. Nasıl oldu da avluya girdiğini görmedim? Pencerenin önünde geçtiğimde avludaki kafesin önünce iki nöbetçinin dikildiğini farkettim. Bunun tek bir anlamı olabilirdi değil mi?
Rahatlama öyle ani ve kuvvetliydi ki.
“Git.” dedim askere az önceki gerginlikten eser olmayan bir sesle. “Bu akşam odamda kalacağım.”
Bir daha odanın kapısı çalmadı. Ne kadar süre çalışmaya devam ettiğimi bilmiyorum. Tek bildiğim arkamı döndüğümde orada Ligefr kızını beni izlerken bulmayı beklemediğimdi.
“Burada ne yapıyorsun?” diye sordum şaşkınlıkla. İçeri nasıl girdi?
Adım adım yaklaştı. Üzerinde buradan ayrılırken giydiği uzun elbise vardı. Saçları dağılmış, yanakları az önce soğuk havada koşmuş gibi kızarmıştı.
“Seni görmeye geldim.” dedi usulca yaklaşarak. Ben neler olduğunu anlayamadan sakin adımlarla yanıma geldi ve üzerimdeki gömleğe uzandı. Bileğini havadayken yakalayıp durdurdum. “Ne yapıyorsun?” Bir şeyler doğru değildi ama ne olduğunu kestiremiyordum. Bana aldırış etmeden iyice sokuldu ve soluk gri gözlerini benimkilere dikti. ‘Seni özledim.’
Zaman ve mekân algımı kaybettim. Neyin doğru neyin yanlış olduğunun bir önemi yoktu. Onu istiyordum. Onu çok fazla istiyordum. Önemli olan tek şey de buydu. Bakışları yeniden gömleğime kaydı ve beni harekete geçirecek şeyi fısıldadı. “Kurtul şundan.”
Bileğini tutan elim gevşerken ve ne yaptığımı bile düşünmeden diğer elimle onu belinden yakaladım. Ufak bedenini masamın arkasında kalan yatağa çekmem bir saniye sürdü. Bedeni benimle yatak arasına sıkıştığında yüzünden bir şaşkınlık geçti. Saçları kumaşın üzerine dağıldı ve dudakları hafifçe aralandı. Yüzündeki şaşkınlığın keyfini çıkarmak için onu izledim. Bir elimle yüzüne düşmüş bir saç tutamını çekerken yanağını okşadım ve nazikçe boynunu kavradım. Gözlerim beni deli eden tuhaf gri bakışlarından dudaklarına kaydığında kendimi daha fazla tutmadım. Baş parmağım alt dudağını okşarken bunu yapmaya daha önce ihtiyacım olduğunu bile bilmiyordum. Aramızdaki boşluğu kapattım ve dudaklarımı onunkilere bastırdım. Öpüşüme karşılık vermeden önce şaşkınlığı bir an sürdü. Tüm vücudu titriyordu ama dudakları ihtiyaç ve arzu doluydu.
Dudaklarımız ayrıldığında boşta kalan elimle gömleğimi açmak için uzanırken kışkırtıcı bir sesle “Nasıl istersen.” dedim.
Keskin bir sancı göğsüme saplandığında birçok şey değişti. Gözlerim açılırken bilincimin kaybolan parçası yerine geldi. Şimdi bakışlarında arzu değil korku vardı. Bir eli göğsüme sapladığı bıçağın üzerindeydi. Etraf soluklaştığında ne olduğunu nihayet kavradım. Odamda ya da yatağımda değildik. Zihnimin içinde bir yerdeydim. Derin bir acı göğüs kafesime yayılırken az sonra uyanacağımı biliyordum. Ne var ki belini saran elimi gevşetmedim.
Bazı şeylerse aynı kaldı. Gecenin bir vakti kan ter içinde uyandığımda göğsümde hala orada olmayan bıçağın ağrısı vardı. Nefes almamı engelliyor ve tarifsiz bir acı veriyordu. Ellerimle yatağın kumaşını kavrayıp doğrulmayı denedim ve her başarısız olduğumda daha çok küfrettim. Acı çok sonra yerini hafif bir sızıya bıraktı. Arzuysa ilk andaki gibi oradaydı.
Bölüm etkileşimi
