SÜRGÜN kitap kapağı

3. bölüm / 8

SÜRGÜN

Meydan Okuma

Vaveyla Yazarı: lemonkoli

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: Meydan Okuma

Ses çıkarmadan bataklığın içinden geçip, usul usul sularını ormanın diğer ucundaki vadiye taşıyan nehre sokuldum. Kulak kesilmiş bir şekilde gözlerimle etrafı taradım. En ufacık bir canlılık belirtisi yoktu. Sanki hayvanlar bile kovuklarından çıkmak için yeni günü bekliyordu.

Gün sökmek üzereydi. Şafak vakti. Günün en sevdiğim saati.

Dryad formunu alıp, her sabah gün doğmadan yaptığım gibi sınır boyu koşmak üzere tempomu artırdım. Birkaç metre gerimden gelen ayak seslerini işittiğimde kim olduğunu görmek için dönmedim. Hadrin’in dünkü kargaşadan sonra peşime taktığı askerlerdi. Şu zamana kadar söylediğim hiçbir sözü ikiletmemişti. Bu sebeple yalnız kalmam konusunda ciddi bir kaygı yaşıyormuş gibi, ben askerleri kabul etmeden kapıdan çekilmeyince şaşırmadım diyemem. Normal şartlarda buna izin vermezdim. Ama kafasının içinde her neyle boğuşuyorsa özellikle şu sıralar pek kendinde değildi. Bu yüzden ona direnmedim.

Bu rutini seviyordum. Sabah soğuğunun yüzüme vurmasını, ben geçerken ayaklarımın altında yeniden şekillenen sert toprağın verdiği hissi ve rüzgarın tüylerimi dağıtırken ormandan gelen çam kokularını taşımasını… Her şeyden önemlisi de buradaki yalnızlığımı ve sınırların güvenliğinden emin olurken günü ilk elden karşılamayı.

Güneş sarı-turuncu bir renkle yükselmeye başladığında turumu tamamlamış, kaleye dönüyordum. İçeri girdikten sonra anlık bir kararla her zamanki gibi çalışma odasına çıkmak yerine avluya yöneldim.

Avlu düne nazaran daha kalabalıktı. İki köşesine pazar için hazırlanan tezgahlar iliştirilmişti. Bir grup satıcı az sonra tezgahların serileceği eski betonarme yapının içinde en uygun yeri kapmak için dolanıyordu. Çıraklar çamur içinde kalmış paçalarıyla bata çıka ilerliyor, tezgahlara malzeme taşıyordu. Kafesin olduğu yöne döndüğümü farkeden iki asker rapor vermek için yanıma geldi.

Gözlerim onu bulduğu için kısa süreliğine dikkatim dağıldı. Kafesin arka duvarına yaslanmış, toprağın üzerinde oturuyordu. Çevresinde olan bitenlerin farkında değilmiş gibi dalgın bir şekilde bileğindeki taşla oynuyordu. Üzerindeki kirli beyaz elbiseyi değiştirmemişti. Ama bunlardan daha fazla ilgimi çeken şey yüzündeki ifadeydi. Görmeye alışık olduğum şekilde korku ya da çaresizlik değil, yas tutanların sahip olduğu bir hüzün.

Yanına yaklaşırken hiç acele etmeden onu baştan ayağa inceledim. Kesikleri iyileşmiş, omzunun duruşu düzelmişti. Gözlerim yeniden yüzüne yöneldiğinde bakışları benimle buluştu. Az önceki hüznü tamamen dağıldı, gözlerine yine o meydan okuma yerleşti.

“Bir şey diyecek misin? Yoksa sadece bakmaya mı geldin?”

Cevabımı beklerken gözlerini benimkilere dikti. Meydan okumalara alışık biri değilim. Askerlerin gözlerime iki saniyeden uzun baktığına bile şahit olmadım. Bunun beni keyiflendirmemesi gerekirdi.

“Bakıyorum da neşen yerine gelmiş.” dedim alayla.

“İyi bir uyku gibisi yoktur.” dedi cevaben. Gözlerinin altındaki morluklar olmasa buna inanabilirdim belki. Ona ne yapacağımı umursamıyormuş, hayatı iki dudağımın arasından çıkacak kelimelere bağlı değilmiş gibi dik dik bakmaya devam etti. Beni böyle kışkırtmamalıydı.

“Burada rahat değilsen seni odama götürtebilirim.”

Az önceki umursamaz tavrı kaybolurken gözleri hafifçe irileşti. Ona duyduğu en ahlaksız şeyi söylemişim gibi hafifçe kızardı. Bu yeniden gülümsememe neden oldu.

“Uykusuzluktan ölmeyi yeğlerim.”

“Neden burada olduğunu söylersen buna gerek kalmayabilir.” dedim konuyu asıl meseleye çekerek. Şimdi ne yüzümde ne de sesimde neşeden eser yoktu.

“Bunun bana ne faydası var ki?”

Eğer yüzünde apaçık bir kararsızlık olmasaydı bu sözlerine sinirlenebilirdim. Belli ki içinde bulunduğumuz durumu tam anlamıyla kavrayamamıştı. Gözlerim kafesin içinde dolaşırken ona kısa bir özet geçmeye karar verdim.

“Görüyorsun ki burada imkanlarımız kısıtlı. Bunun bir zaman kaybı olduğunu düşünmeye başlamadan önce beni eğlendirmeye başlasan iyi olur.”

Kısa bir an bakakaldı. “Eğlence arıyorsan bana bir bıçak vermeye ne dersin?” dedi öfkeyle yerinden doğrularak.

“Madem öyle diyorsun.” Gerçekten bir şansı olduğundan değil, sırf sonunda yüzünün alacağı şekli görmek istediğimden elimi cebime attım ve çıkardığım çakıyı tutabileceği hızla ona fırlattım.

Şaşırarak gözleri benimle şimdi elinde duran bıçak arasında gidip geldi. Kimle uğraştığı hakkında en ufacık bir fikri yoktu. Denemesi bile düpedüz aptallık olurdu ama tuhaf bir heyecanla vereceği tepkiyi bekledim. Ona arka dişlerimi göstererek gülümserken kollarımı davetkar biçimde açtım. “Gel bakalım.”

Kararsızlığı yalnızca bir an sürdü. Çakıyı sıkıca kavrayıp acemi bir hareketle üzerime atladı. Bıçağın keskin yüzünü savurmak için eline ufak bir tokat attım. Dengesi bozulurken doğruca kucağıma savruldu. Saçları yüzümü yaladı ve ben bir kolumla belini sıkıca kavrayıp kaçmasını engelledim. Ufak vücudu kollarımın arasında kaybolmuş gibiydi. Ne kadar yakın olduğumuzu ancak farketmiş gibi irkilerek uzaklaşmaya çalıştı ama ben dersini iyice aldığından emin olana dek buna izin vermedim.

Ardından sanki hayal kırıklığına uğramış gibi içimi çektim. “Daha eğlenceli olur sanmıştım ufaklık ama sanırım bu kadar.”

Yüzü bu sefer utançla değil öfkeyle kızardı. “Hemen bırak beni!”

Kollarımı gevşetir gevşetmez aramıza mümkün olduğunca mesafe koydu. Aramızdaki güç farkı onu hem şaşırtmış hem de sinirlendirmişti. Farkında olmadığı şekilde yarı açık bir ağızla burnundan soluyordu. Gözleri üzerimde dolaşırken öfkeli bakışlarına aldırmadım.

“Anlaşılan başka bir eğlence bulmam gerek. Sen de yemeğini haketmelisin.”

Cevap vermesini beklemeden dışarı çıkarken Hadrin’in yüzündeki onaylamaz ifadeyle karşılaştım. Anlaşılan yeterince uzun bir zamandır oradaydı. Zhmir ile birlikte boşa vakit harcadığımı düşünüyorlardı ve bu ikisinin aynı fikirde olduğu nadir zamanlardan biriydi.

Bu şu anda tartışmak istediğim bir konu değildi. Bu yüzden ona aldırmadan yanındaki askere işaret ettim. “Teslimat için en büyük eksik hangisinde?”

“Kömür.” dedi asker hızlıca.

“İyi, kömür taşısın o zaman.” Kısa bir an durakladım. “Gözünü sakın üzerinden ayırma.”

Kendimi son zamanlarda bir alışkanlık haline getirdiğim gibi çalışma odasına kapattım. Masamın üzerinde birikmiş kağıtlar dört bir yana dağılmıştı. Çizimler, haritalar, köylerden gelen raporlar ile madenlerle kaynakların tahmini rezervlerini gösteren belgeler bir yığın halinde duruyordu. Aslında uzun zamandır gece gündüz çalışıyor ve gittikçe büyüyen bir soruna cevap arıyordum. Ligefr’ları sınırın dışında tutan anlaşmanın temel taşı olan maden rezervleri günden güne azalıyordu. Savaş kaçınılmaz olduğunda hayatta kalmanın bir yolunu bulmak zorundaydık.

Dryad’lardan korktuklarını biliyorum. Korkmalılar da. Hem bir zamanlar Ligefr’ın kraliyet ailesini de koruyan biz değil miydik? Tabii muhafızlardan önce… Bu topraklara sürüldüğümüzde henüz dokuz yaşındaydım. Yine de o dehşeti net olarak hatırlıyorum. Bir hayvan gibi avlandığımızı… Yine de o zaman bile baş edemeyecekleri kadar büyük bir sorun olmuştuk.

Eğer sayımız yeterli olsaydı korkacak hiçbir şey olmazdı. Korumamız gereken köylerin yüz ölçümü bu kadar fazla olmasaydı, o zaman bu kadar uykusuzluk çekmezdim. Gözüm yerleşkelerin çizili olduğu haritaya kayarken içimi tatsız bir his kapladı. Savaş kaçınılmaz olduğunda hangisini feda edeceğiz?

Neredeyse gece yarısına kadar çalıştım. Yalnızca bir kez kendime masadan ayrılmak için izin verdim. Sol yanımdaki geniş pencereye yürüdüm ve içgüdüsel bir şekilde kafesin olduğu açıklığa baktım. Cevap dönüp dolaşıp tılsımlara geliyordu. Ligefr’ların güçlerinin kaynağına. Temel maddesini kendi ellerimizle çıkardığımız halde nasıl işlediğini, zaaflarını ya da sınırlarını bilmiyorduk. Bu da davetsiz misafirimizi ne Hadrin’in ne de Zhmir’in anlamadığı şekilde önemli kılıyordu.

Gözlerim masanın üzerinde duran yön bulucuya kaydı. Esasen pek bir değeri olmayan bir nesneydi. Tek bir işe yarıyordu; kayıp kişileri bulmak. Tabii aradığın kişiye ait bir eşya gerekliydi ve bazen öyle kaba tarifler veriyordu ki neredeyse işe yaramazdı. Gözlerim karanlık kafesin içine kaydı. Önemli birini arıyor olmalı ve bunca zahmete girmek için gerçekten çaresiz olmak gerek.

İçimde onu yeniden görmeye yönelik garip dürtü oluştu. Bütün gün kömür madeninde çalışmak inadını kırmış mıdır? Muhtemelen çoktan uyumuştur. Bana yeniden kafa tuttup tutmayacağını görmek isterim. Kendi düşündüğümden rahatsız olarak kafamı salladım. Hayır, bunu bir meydan okumaya çevirmeye gerek yok.

Kendimi kızın etrafında dönen düşüncelerden sıyırıp zorla odanın arkasında kalan yatağa sürükledim. Bilinçsiz bir şekilde uykuya çekilirken zihnimde belli belirsiz bir yüz belirdi ve korkak, hüzünlü gri gözler.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

4okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.