4. bölüm / 8
SÜRGÜNPatlama
Bölümler 8Şu an: Patlama
O sabah kalenin bataklığa açılan büyük kapısının önünde boyu iki metreyi bulan devasa sandıklar duruyordu. Bütün bir ay madenlerden çıkardığımız değerli taşları içeren hasılat… Bir de iki askerin şimdi girişe doğru sürüklediği kömür paketi. Nerdeyse son on yıldır geçerlikte olan anlaşma için ödediğimiz bedel de denebilir. Bugün teslimat günüydü.
Anlaşmanın üzerimize düşen yükünü karşılayabilmek için her yaştan hatrı sayılır bir kesim zamanını madenlerde geçiriyordu. Her yaştan derken buna ek gelir elde etmeye çalışan fakir ailelerin çocukları da dahil. Herhalde tek başına bu bile Ligefr’lardan nefret etmem için yeterli bir sebepti. Üstelik son zamanlarda hasılatı tamamlamakta zorlanıyor ödemenin bir kısmını ekinlerle yapıyorduk.
Sınırlar arasındaki tarafsız bölgede ara sıra çatışmalar yaşansa da teslimat günü ayın en olaysız zamanı sayılabilirdi. Bu iki toplum arasında sözsüz bir anlaşmaydı. Teslimat günlerinde şu ana dek tek bir Ligefr savaşçısına bile denk gelmedim. O gün de beklendiği şekilde ne bataklıkta ne de ormanda hareketlilik yoktu. Orman sınırını kolaçan ettikten sonra yerimi Hadrin’e bırakarak grubun arkasına yöneldim.
Sandıkları tarafsız bölgenin bitişine doğru çekmek üzere iki birlik harekete geçti. Biri önde diğeri arkada…Alışagelmiş şekilde bataklığı geçip ormanlık alanın içerisine doğru ilerlemeye başladık. Son birkaç gündür Ligefr’ların sınırlarda görülmesinden dolayı askerlerin nöbet sayısı artmıştı. Bu sebeple kömür paketini sürükleme işini bir grup gönüllü işçi aldı.
Arkaya ulaştığım sırada gönüllü işçilerden birinin arasında ufak bir beden gördüm.
“Onun burada ne işi var?” Sesim hırıltıdan ibaretti. Yakındaki fakir köylerden birinde yaşayan ve yaşıtlarına nazaran çok daha fazla zamanını madenlere ayıran ufak bir kızdı. “Ne zamandan beri teslimata çocuklar kabul ediliyor?”
Yanımdaki asker baktığım yöne döndükten sonra tedirgince bakışlarını benden kaçırdı.
“Gözden kaçmış olmalı. Hemen ilgileniyorum.”
Kaleden bir hayli uzaklaşmıştık. Teslimat bölgesine ise beş dakikadan az bir süre kalmıştı. Şu anda bölünmek riski daha fazla artırmaktan başka bir işe yaramayacağı için “Çocuğu yanıma yolla.” dedim yalnızca.
Asker bir çırpıda arkadaki gruba ilerledi. Ufaklık çekingen adımlarla yanıma geldiğinde varlığının bir sorun olduğunun farkındaydı.
“Burada ne işin var Miray?”
“Sınırların ötesini hiç görmedim.” dedi suçlu bir sesle. Bir yandan gergin bir şekilde parmaklarıyla oynuyordu. “Kimsenin suçu yok. Çıkmak için varillerin arasına saklandım.”
“Bunu döndüğümde konuşacağız.” Bunun bir kez daha tekrarlanmayacağından kesinlikle emin olacaktım. Daha fazlasını söylemek üzere ağımı açtım ancak kulakları sağır eden bir patlamayla ortalık bir anda savaş alanına döndü.
Refleks halinde dryad formunu alıp ileri atıldım. Askerlerin düşünceleri kulakları sağır edecek derecede yüksekti. Ortalığı öyle kalın bir toz bulutu kaplamıştı ki görüş alanı bir anda birkaç metreye indi. En önden bağırışlar geliyordu. ‘Kahretsin!’ ‘Neredeler?’ Saldırının nereden geldiğini görmedim. ‘Mayın!’ dedi bir asker gürültülü bir düşünceyle.
‘Yerlere mayın döşemişler!’
‘Paketleri bırakıp kaleye dönün!’ dedim grubun önüne atılarak. En öndeki sandıklardan biri tamamen dağılmıştı ve iki asker hareketsizce yerde yatıyordu. ‘İki kişi yaralıları alsın!’
Ardından bir patlama daha oldu. Bu sefer ses arkadan geldi. Yeniden kör edici bir toz bulutu etrafı kapladı. Tarifsiz bir karmaşa.
Miray!
Gerisin geri grubun arkasına yönelip onu aradım. ‘Çocuğu bulun!’ Kömür paketi tamamen parçalara ayrılmıştı. İki asker köylülerden birini sürükleyerek kaleye götürüyordu. Tek bir sıçrayışta şimdi kaleye koşan köylülerin arasındaydım. Geriye çekildim ve arkamdan gelen biriyle çarpışmaktan son anda kurtuldum. ‘Çocuk nerede?’
‘Orada!’ diye bağırdı bir asker. Nerede?
Sonra onu gördüm. Dağılmış kömür paketinin altında yatıyordu. Yanına ulaşmam yalnızca bir saniye sürdü. Parçalanmış tahta parçalarının arasından bedenini çekerken yeniden insan formundaydım. Onu kucağıma çekip kaleye doğru koşmaya başladım.
Kaleye ulaşmamız çok daha kısa sürdü. Ortalık bir anda insan pazarına dönmüştü. Çalan çanların ve dört bir yana koşturan insanların arasından şifacıları çağırması için en yakındaki askere bağırdım. Bir yandan da Miray’ın hareketsiz bedenini yere bırakarak aldığı hasarı anlamaya çalıştım. Ona bir kez baktım ve daha o anda gerçek bir tokat gibi yüzüme vurdu. Her şey için çok geç. Yüzü kesik içerisindeydi ve nabzı atmıyordu. Düşündüğümden çok daha kötü yaralanmıştı. Öfke öyle yoğundu ki hiçbir görmüyor, hiçbir şey duymuyordum. Tek yaptığım kucağımdaki hareketsiz yatan kızın bedenini tutmak ve içimde gittikçe büyüyen, katıksız ve yakıcı öfkeyi hissetmekti. Onun için çok geç.
Etraftaki sesleri algılamam zaman aldı. Aralarından bir tanesi özellikle dikkatimi çekti çünkü öfkemin yeni hedefi oydu. Ligefr kızı. Aramızda duran bir askeri atlatamaya çalışarak “Nefes almıyor mu?” diye sordu.
Asker onu uzaklaştırmaya çalıştığında başarısız bir şekilde yeniden denedi. Ondan, halkından ve sebep oldukları tüm acılardan öyle yoğun bir nefret duyuyordum ki o anda yalnızca tek bir şeyden emindim. Onu öldürecektim.
Ardından dudaklarından tüm düşüncelerimi alt üst eden bir şey çıktı. Öyle ki doğru duyduğuma ilk anda emin olamadığım bir şey. “Yardım edebilirim.”
Tüm bakışlar üzerine dönerken bu kez daha kararlı bir sesle tekrarladı. “Ona yardım edebilirim.”
“Bırak gelsin.” dedim gözlerimi bir an bile üzerinden ayırmadan. Sesim bana bile yabancıydı.
Askerden kurtulur kurtulmaz yanımıza gelip Miray’ın bedenine doğru eğildi. Yüzünde gördüğüm o şey endişe mi? Bir elini kızın boynuna götürdü ve ifadesi farkedilir derecede gevşedi. Ne hissetmem gerektiğinden emin olamayarak onu izlemek dışında bir şey yapamadım. Başını göğsüne dayadı ve ardından kıyafetlerini sıyırmaya başladı. Elleri ne yaptığından emin bir ustalıkla kızın tüm vücudunda gezindi. Gözlerini kapadı ve çevresindeki hava eş zamanlı olarak titredi. Tüm vücudu zayıf bir şekilde parlıyordu. Daha önce böyle bir şey ne görmüş ne duymuştum. Ne hissedeceğimi bilemez bir halde onu izliyordum. Tekrar yaşam emareleri görene dek yaptığı şeye devam etti. Ardından parlaklığı azaldı ve sanki yaşam enerjisini kaybetmiş gibi yüzünün rengi çekildi. Tüm bu zaman boyunca gözlerimi ondan alamadım.
Bu konuda tek olmadığımı anlamam için etrafa bir bakış atmam yeterliydi. Herkes nefesini tutmuş bir şekilde bizi izliyordu.
Kaleye dönüp yaralıları şifacıların bölmesine yatırdık. Kendimi buz gibi bir suyun altına atıp ellerimi duvara dayadım ve bugün olanları sindirmeye çalıştım. Düşüncelerimi toparlayana dek hareket etmeden soğuk suyun bedenimi temizlemesine izin verdim. Tüm olanları yeniden gözden geçirdikten sonra iki şeyden kesinlikle emindim. Birincisi olmasından uzun zamandır kaçındığım savaş kapımıza dayanmıştı. Teslimatın bile bir anlamı yoktu. İkincisi ise Ligefr kızının göz ardı edilemez ve paha biçilemez bir yeteneği vardı. Yine de bunu neden yaptığına bir anlam veremiyordum. Kendini açık etmesinin hiçbir mantıklı açıklaması yoktu. Ama artık ondan vazgeçemezdim.
Bölüm etkileşimi
