7. bölüm / 11
SON BÖLÜMPİLSİZ PUSULA
Bölümler 11Şu an: PİLSİZ PUSULA
- 1 ÖN SÖZ267 kelime
- 2 SON BÖLÜM830 kelime
- 3 MADALYON1.395 kelime
- 4 KIRIK KALEM2.401 kelime
- 5 BOYNUMDAKİ URGAN1.027 kelime
- 6 GÖLGE OYUNU871 kelime
- 7 PİLSİZ PUSULA1.973 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 KANLI MÜREKKEP2.415 kelime
- 9 MAZİ699 kelime
- 10 PEMBEYE BULAŞAN KIRMIZI1.534 kelime
- 11 ÇORAK TOPRAK1.224 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Aile pilsiz bir pusuladır;
elinde tutarsın, sana bir yön gösterdiğini sanırsın ama ibresi çoktan donmuştur,
seni sadece kendi kayboluşuna götürür.
nereye gideceğini bilemediğin o büyük boşlukta sana rehberlik etmesini beklersin, oysa kendisi de karanlıkta kalmıştır.
Hatta karanlığın ta kendisidir.
Dilek dilenilip kaymayan yıldızdı aile.
umut olarak görünüp kara delik gibi içine çekendi.
Aile karantinaydı.
seni dışarda görülmeyen tehlikelerden koruyup ama içten içe sömürürdü.
Aile çukurdu. iç,ne düşerdin karanlığın en zifiri yerinde.
ama karanlık o kadar yabancı gelmezdi.
çıkmak için tırmandığında toprak ayağının altında kayar ve bataklığa dönüşürdü.
her kendine doğru çıktığında seni içe çeker;
bazen bir tokatla bazen de kökünü kopartarak.
CÜMLELERİN ARDINDA
Göz kapaklarım ağırlaşmış, kulaklarımız ise yabancı bir sesi işitiyordu. Bilincim yavaş yavaş yerine geliyordu. Burnuma, o alışık olduğum resmî hastane kokuları değil; imza günümden aşina olduğum o odunsu, kül tonlu parfümün kokusu hakimdi.
"Kan değerleri düşmüş. Beslenmesine ve uyku düzenine bundan sonra çok dikkat etmesi lazım Kıvanç Bey. Şokun etkisi azalıyor, nabzı nihayet güvenli bir ritme döndü. Reçeteye yazdığım sakinleştirici ve vitamin ilaçlarını düzenli bir programla kullanması gerekiyor."
Yabancı, gri tavan ve duvardaki modern tablodan anlamıştım; Kıvanç, bayıldığım o uğursuz anda beni hastaneye değil, kendi evine getirmişti. Sıradan bir devlet hastanesinin kayıtlarına düşmemem, beni basından ve polislerden uzak tutabilmek adına güvenli bir sığınak yaratmıştı. Kendi imkanlarıyla bulduğu, ketum, ihtiyar bir doktor çağırmıştı. Eski bir milletvekilinin, basının ve tüm o kurgusal şüphelerin hedefindeki kızı Lavinia Arslan’ı resmi prosedürlerden uzak tutmanın tek yegane yoluydu bu gizlilik.
"Anlaşıldı," dedi Kıvanç. Odanın, henüz görüş açıma girmeyen karanlık bir köşesinden yükselmişti sesi. "Bu yaşanılanların, bu dört duvarın arasından dışarı çıkmamasını istiyorum doktor." Kapanan kapının ardından oda, o mutlak sükûnetine yeniden geri döndü. Yatakta hafifçe doğrulmaya kalktığımda dirseğimin altındaki çarşaftan çıkan o hafif hışırtı, odadaki muğlak sessizliği bozan tek eylemdi.
Odanın köşesinde öylece dikilen Kıvanç, kaşlarını çatmış, o sabit yeşil gözleriyle beni inceliyordu. Onun gözünde şu an çok zavallı görünüyordum, değil mi? Fazlasıyla zayıftım belki de. Ve bu, benim bu hayatta asla hoşlanmadığım bir durumdu; birine karşı güçsüz ya da savunmasız görünmek.
Yavan adımlarla yatağa doğru ilerledi ve tam karşımda dikildi.
"İyi misin?" Kollarını göğsünde bağlamış, tepemden o acınası halimi süzüyordu.
"İyiyim. Ama sen... Sen beni orada nasıl buldun?" Hem konuşuyor hem de üzerimdeki çarşafı kaldırıp kendimi düzeltmeye çalışıyordum. Tam ayağa kalkmaya yeltenecekken, bakışlarım beyaz elbisemin bilek kısmındaki o kurumuş kırmızı mürekkebe takıldı. Ellerim aniden titredi; zihnim, ormandaki o donuk dehşet anını bir kez daha önüme serdi.
Bakışlarımı elbisemden çekip, doğrudan beni izleyen o yeşil gözlere diktim.
"Neden beni buraya getirdin? Hastaneye gitmem gerekirdi. Öykü’nün yanında olmam lazımdı."
Bu sorum, onun çehresinde iğneleyici ve mesafeli bir ifadeye büründü aniden.
"Baygın halde mi arkadaşının yanında olacaktın? Hem resmi bir hastaneye adım attığın an, o kapıda babanın korumalarından önce, o cinayetten beslenmek isteyen magazin muhabirleri biterdi." Sesi o kadar mantıklı bir tonda bu açıklamayı yapmıştı ki, sorduğum sorunun yersizliğinin bilincine vardım.
"Eski milletvekilinin ortağının oğlu öldürülüyor ve cinayet mahallinde kızı Lavinia Arslan baygın bulunuyor... Sence basın bu pürüzü nasıl bir sanat eserine dönüştürürdü?"
Kurmuş olduğu bu cümle, bedenimin aniden kasılmasına ve parmak boğumlarımın beyazlamasına sebep oldu.
"Benim ismimi her defasında babamın gölgesine eşlik etmek zorunda değilsiniz Kıvanç Bey. Sınırınızı hayli aşıyorsunuz." Boğazımdaki o kekremsi, kuru tadı hissetmemek artık mümkün değildi.
"O zaman biraz daha sınırımı aşabilirim Lavinia Hanım. İlk tanıştığımızda babanızın ismini andığımda bu kadar öfkelenmeniz, kitabınızdaki o alıntıyı yazmanıza mı sebep oldu?"
Ne demek istediğini anlamamıştım. Zihnimde kabaran dalgaların, karanlık bir gerçeği fark etmesinden ödüm kopuyordu; ama hangi gerçeği, henüz bilemiyordum. Sanki zihnimde birbirinden tamamen bağımsız iki farklı kişi ve onların apayrı duyguları çarpışıyordu.
"Neyden bahsediyorsun sen?"
Komodinin çekmecesinden, daha önce yayınlanmış olan kitaplarımdan birini eline aldı ve sayfalarını ağır ağır karıştırmaya başladı. Birçok sayfayı satır satır işaretlemişti. Cümlelerimde, onun dünyasında yer edinen birçok şey olduğunu mu gösteriyordu bu? Sanırım öyleydi...
İşaretlediği bir sayfayı açtı ve o tok sesiyle okumaya başladı:
"Aile pilsiz bir pusuladır; elinde tutarsın, sana bir yön gösterdiğini sanırsın ama ibresi çoktan..."
"Yeter!" Sert ve keskin çıkan sesimle aniden duraksadı.
Elindeki, benim kalemimden dökülen o kitabın kapağını yavaşça kapattı ve aldığı yere bıraktı. Ardından arkasındaki duvara yaslanıp bana baktı. Ama bu düz bir bakış değildi; sanki beni sadece izlememiş, zihnimin arkasını görmüştü de. Ruhumun ve zihnimin dehlizlerinde nelere karşı savaş verdiğime şahit olmuştu sanki. Ve bu farkındalık, onun için tekinsiz bir hazin sonun başlangıcı demekti.
"Her yazdığın cümlenin arkasında... Yıkılmış, yıkık bir ruh var."
Bu cümle, ne kadar sınırlarımı alabora etmeyi başarmış olsa bile, zihnimdeki o kalabalık uğultuyu bir anlığına tamamen susturdu. Okurlarım, çoğunlukla onlara göstermek istediğim o parıltılı başarıya odaklanır, cümlelerimin kendi dünyalarında bıraktığı emarelerden bahsederlerdi hep. Elbette bu benim için kıymetliydi; ama ben, kalemimden satırlara dökülen her bir cümlenin, okurların dünyasının yanında, onu yazan ruhun kendi evrenini de fark etmesini istemiştim hep. Onlar ise hep o bencilce cümleyi kurarlardı: "Sanki beni yazmışsın..."
Oysa uzun zamandır duymak istediğim, o kalbimin derinliklerindeki farkındalığın izlerini taşıyan o cümleyi, şu an karşımda duran bu adam söylüyordu.
Zümrüt yeşili gözleri, çorak toprağımı andıran kehribar gözlerime daha çok yaklaştı. Çorak topraklarıma tehlikeli bir canlılık getirmişti bu yakınlık. Ses tonu, şimdiden ruhumdan kaçmak için yüzleşemediklerimi yüzüme sertçe vuracağını haykırıyordu adeta.
"Yazdığın bölümün bir yerinde," dedi Kıvanç, sesi odanın mutlak sükûnetinde buz gibi yankılanırken. "O küçük kız çocuğu babasına dönüp ne demişti, hatırlıyor musun Lavinia?"
Cümlelerimin evrenine benden daha hakim bir ses tonuyla, zihnimdeki o amansız sorunun cevabı dudaklarından usulca süzüldü:
"Ben sana ilk kez bir hayalimi söylemeye kalktığımda dayak yedim. İçimde kendime doğru çıkmak istediğim o ilk adımda tökezlememe sebep oldun. Dengemi koruyamadım, hayallerime tutunamadım, düştüm ve dizlerim kanadı. Bir çocuk, sadece hayal kurdu diye tokat yemişti baba... Ve o tokat, sadece hayallerime indirilen bir darbe olarak kalmadı; hayatımın geri kalanındaki her kritik anda, zihnimde tutunmak istediğim o son dalı da kökünden kopardı. Senden beklediğim o şefkatin, karşılığı olmayan eksiklerini kendi içimde tamamlamaya çalışmak; küçük bedenimde erkenden devasa, yorgun bir ruh yaratmıştı..."
Dudaklarından dökülen tüm o cümlelerim sadece satırlarda kalmamış, geçmişimde bir yerleri acımasızca kamçılıyordu. Onun sesine oturan cümlelerim, zihnimin dehlizlerinde kör edici bir parazite dönüştü o an.
"Babanın gölgesinden bile bu kadar nefret etmenin asıl sebebi, geçmişte bizzat yaşadığın o karanlık anıyı cümlelere dökmüş olmandı Lavinia... Çünkü insan, yaşamadığı bir cehennemi bu kadar gerçekçi tasvir edemez."
Karşımdaki adam herhangi bir yayınevi müdürü değil, sanki ruhumu deşen bir psikologdu. Kurmuş olduğu cümleler geçmişimi tam on ikiden vurmuş, ruhumla zihnimin arasındaki o amansız fay hattını kökünden sarsmıştı. Gözlerimi kapattım. Kaçtığım gerçeklerin acımasızca yüzüme fırlatılmasıyla, kapanan göz kapaklarımın arkasından siyah bir film şeridi açıldı aniden.
Dokuz yaşındaydım. Evimizin salonu, tüm o ağır duyguların yaşandığı, tüm ölüm fermanlarının ve kirli imzaların ağırlığını taşıyabilecek devasa bir genişlikteydi; ama oraya sadece benim küçük hayallerim sığmamıştı. Okulda ilk yazdığım o küçük kısa filmin senaryo kağıtlarını ellerimin arasında sıkı sıkıya tutmuş, babamın benimle gurur duymasını umduğum o büyük beklentilerle çıkmıştım Vekil Arslan'ın karşısına. İçim içime sığmıyordu; ama sanırım çoğunlukla, erkenden olgunlaşmış o yorgun ruhum bedenime sığmıyordu en çok. Ona ilk kez kendi filmimi çekmek ve o hikayenin oyunculuğunu bizzat üstlenmek istediğimi anlatmaya yeltenmiştim. Hayallerini avuçlarında tutan küçük bir kızdım sadece. Karşımdaki adamın, o otoriter babamın yüzünde bir anlığına beliren o yapay gülüş, içimdeki korkunun yerini hafif bir sevince bırakmıştı. Benden onun yanına gelmemi, öyle uzakta durmamamı istemişti; sözde beni tebrik edecekti.
Adımlarım yanına ulaştığında, elindeki ağır dosyayı sertçe masaya fırlatıp, "Benim senin gibi ekran önünde meze olacak hayalperest bir soytarıya ihtiyacım yok!" diye kükreyerek amansız ve beklenmedik bir şekilde o ağır tokatı indirdi yüzüme. O sert darbeyle birlikte ellerimin arasındaki hayallerim yerlere saçıldı. Dengemi tamamen kaybederek dizlerimin üzerine sertçe kapaklandım. Dizlerim soğuk zemine çarpıp kanarken, annem Sevim’in koridorun ucunda, duvarın arkasına saklanıp korkudan titreyerek sadece sustuğunu görmüşgüm. O gün dizlerimin fiziki acısını hissetmeme engel olan şey, ruhumda kopan o ilk büyük kıyametti. Babam, zihnimde tutunmak istediğim o ilk yeşil dalı daha o yaşta kökünden söküp atmıştı.
Gözlerimin önünden geçen o acımasız anının filigranı yavaşça silindiğinde, kendimi yeniden Kıvanç’ın evindeki o gri, kasvetli odada buldum. Avumiçime batırdığım tırnaklarımın etimi kesen acısı beni şimdiki zamana döndürmüştü ama parmak boğumlarım hâlâ kaskatıydı.
Gözlerimi yeniden Kıvanç’ın o didikleyen yeşil bakışlarına diktim. Yüzümdeki o uysal duvar tamamen çatlamıştı artık.
"Peki," dedim, sesimin titremesini büyük bir güçle engelleyerek ama buz gibi bir sükûneti kuşanarak. "Peki, sen benim ruhumda ne arıyorsun Kıvanç Bey?" Sesimdeki o kırılgan ama dimdik durmaya çalışan ton, o an kendi kulaklarıma bile yabancı geliyordu.
Yavan adımları yatağın kenarına ulaştı ve tam yanıma geçip oturdu. Üzerindeki o kül ve odunsu koku, odadaki havayı genzimi yakan başka bir kasvete bürümüştü şimdi.
"Bir yazarın ruhunu anlamak, bir hazine avcısının haritayı okumaya çalışması gibidir," diye fısıldadı. Sesi o kadar boğuk ve derinden geliyordu ki... "Ben senin ruhunda kaybolmayı değil; o yıkık dökük duvarların arkasında sakladığın, topluma mal etmediğin o asıl gerçeği bulmak istiyorum."
Bir an için bakışları ne ruhumu irdeledi ne de yaşantılarımın en büyük şahidi olan gözlerime baktı; sadece beyaz elbiseme bulaşmış, kurumuş o kırmızı mürekkebin izlediği yolu gözleriyle takip etti.
"Dağların arkasını biliyorum," dedi, nefesi doğrudan tenime çarparken. "Kaderi çizen o kalem senin elindeydi Lavinia. Ve o kalemin mürekkebi, sadece kağıda değil, o ormandaki soğuk toprağa da aktı."
Bu cümlesi, ruhumun infazı ile beynimde yükselen o tehlikeli dalgaları tek bir noktada çarpıştırdı. Birbirine dolanan sarmaşıklar gibi kördüğüm oldular zihnimde. İkisi de yıllardır birbirinden kaçan ve birbirine zıt düşen ayrı evrenlerdi; tek ortak yanları ise hem geçmişimin o derin çukurları hem de duygularımın en büyük düşmanı olan belirsizliklerdi. Ve bu amansız eseri yaratan en büyük sanatçı Tuğran Aydın'dı. Şimdi ise içimde bir yerlerde bu zehirli sarmaşıkları birbirine düğümleyen o şaheserci, Kıvanç Çetin'in ta kendisiydi.
"Ne dediğini sanıyorsun sen? Ne bu mesnetsiz cümleler, bu anlamsız imalar?" Sesim, bir süredir gizlendiği o uysal kabuğu tamamen kırıp tüm hırçınlığıyla ortaya çıkmıştı. "Acım bana yetmiyormuş gibi şimdi de senin şu saçma sapan zırvalıklarını dinliyorum! Bana bak Kıvanç, seni şikayet ederim. Ya da yayınevi bünyesinden derhal çıkarım; arkanı yasladığın, sana para kazandıran tüm o eserlerimi yayınevinizdeki raflardan tek bir gecede kaldırtırım! Kendime yeni bir yayınevi bulmam pek uzun sürmez, bilirsin." Öfkeyle yataktan doğruldum ve kapıya doğru yürüdüm. Tam o odadan çıkıp gidecekken, arkamdan kurduğu tek bir cümle adımlarıma pranga vurdu, beni olduğum yerde durdurdu:
"Gidemezsin. Eğer o yayınevinden çıkarsan, işte o zaman kendi infazını kendi ellerinle vermiş olursun."
Ne demekti bu şimdi? Beni zorla tutamazdı hiç kimse bu evde. Hızla ona doğru döndüm: "Ne saçmalıyorsun sen?"
"Diyorum ki," dedi Kıvanç, yavaşça yerinden kalkıp dosyanın üzerine elini koyarken. "Eğer öyle bir şey yaparsan, dün gece bana attığın o ilk bölüm dosyasının gönderilme tarihi ve saleti resmî kayıtlarıyla bende var. Bugün yüzeye çıkan Tuğran Aydın davası ile senin dün gece yazmış olduğun o kanlı bölüm arasındaki benzerliğin bir tesadüf değil, senin seçimlerinin satırlara dökülmüş bir planı olduğunu emniyet müdürlüğüne teslim ederim. Ve emin ol Lavinia, elimde sana dair başka bir delili daha o dosyanın yanında gönderirim."
Kalbim sanki göğsümde değil de ağzımın içinde atıyormuş gibi şiddetle çarpmaya başladı. Yanındaki bana ait olan o diğer gizemli şey de neydi? Bana dair, geçmişime dair ne bilebilirdi ki bu adam? Hayatıma birdenbire, bir kasırga gibi girmişken hakkımda neyi çözmüş olabilirdi?
"Ne?" diye fısıldadım çaresizce.
"Nedenini istersen hemen şu an o yayınevinden çıkış işlemlerini başlatarak öğrenebilirsin, seçim tamamen senin," dedi Kıvanç, yüzünde o satranç oyuncularına has galip tebessümüyle. "Ama bu sefer, bana karşı yapacağın o yeni seçimleri kağıda dökmeden önce, bir sonraki hamleni bana belli etmeden uygulamanı öneririm. Tabii bundan önce de... Benim gerçekte kim olduğumu bilmeni öneririm, Lavinia Arslan."
Kalemimden dökülen her bir satır, ertesi gün dışarıda kanlı birer gerçek olarak önüme serilirken, zihnimin dehlizlerinde nasıl bir lanet taşıdığımı bilmiyordum. Ben sadece yazıyordum; oysa benim mürekkebim, benden bağımsız olarak sokaklarda ölüm fermanlarına dönüşüyordu. Herkes bu vahşet sergisinin arkasında profesyonel bir seri katil ararken, açılan her yeni dava dosyasının, dökülen her damla kanın kehanetini fütursuzca kağıda geçiren sadece benim ürkek parmaklarımdı. Ve Kıvanç... O, önündeki o taze mürekkep kokan taslakları okurken, dışarıdaki o dehşet imparatorluğunun tüm koordinatlarının sadece benim zihnimde gizlendiğini gören tek adamdı. Ben onun dört duvarı arasında, elindeki o kehanet dosyalarıyla onun zekasına tutsak olurken; içimde benden habersiz firar eden o asıl canavar, bir sonraki bölümün pürüzlerini şekillendirmek için pusuda bekliyordu.
Bölüm etkileşimi
