6. bölüm / 11
SON BÖLÜMGÖLGE OYUNU
Bölümler 11Şu an: GÖLGE OYUNU
- 1 ÖN SÖZ267 kelime
- 2 SON BÖLÜM830 kelime
- 3 MADALYON1.395 kelime
- 4 KIRIK KALEM2.401 kelime
- 5 BOYNUMDAKİ URGAN1.027 kelime
- 6 GÖLGE OYUNU871 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 PİLSİZ PUSULA1.973 kelime
- 8 KANLI MÜREKKEP2.415 kelime
- 9 MAZİ699 kelime
- 10 PEMBEYE BULAŞAN KIRMIZI1.534 kelime
- 11 ÇORAK TOPRAK1.224 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Zehir zerk edilmiş bir çift göz,
Göğüs kafesimi delip geçen bir nâzenin sızı...
Bu yüzdendir ki bakamazdım hiçe saydığım o gözlere,
Hepsini bir bir sormaktan korktuğum suallerin cevabına.
Ödüm kopuyordu nefesimi bir girdaba kaptırmaktan,
Zamanın parmaklarımın arasından su gibi akıp gitmesinden.
Mesafe ki, aşılmaz bir azaptı, şimdi aşındı;
Lakin içimde bir yerlerde o kör olası kilometreler,
Erimedi, dondu ve kristalleşmiş bir buz gibi kaldı.
Her gece yüzümü gökyüzüne döner, oraya sığınırım,
Umutlarımı ve o devasa umutsuzluklarımı göğe taşırım.
Çünkü her şeyden öte, o sonsuz mavi daha yakındır bize,
Ve tek müşterek yanımız, aynı gökyüzünün altında solumak.
Bilmem ki başını kaldırıp bakar mısın o sonsuzluğa,
Fakat garip bir his, ruhumu sımsıkı sarar yatağımda.
Göz ucuyla bakmaya bile mecal bulamadığım,
O korkularla örülü belirsiz çukurum...
Bilmiyorum âh, bilmiyorum,
Ya ben fazla vehmediyorum her şeyi, ya da sen...
Sen... neyse.
Ey kendime bile itiraf etmekten bizar olduğum varlığım,
Şimdilik bu veda, boynumun borcu olsun sana.
Lakin mukadderat yerini bulduğunda bir gün,
O füsunkar yerde, peşinden koştuğum düşlerim can bulacak.
İnsan, kendi kurduğu hülyalara düşman kesilir mi hiç?
Ben kesildim işte.
Ve o dipsiz çukurun tam ortasında,
Zifiri bir bataklığın kalbine gömüldüm usulca.
Beni hayata rapteden, o sıkı sıkıya bağlandığım ipler,
Gevşedi birden, koptu ve beni boşluğa bıraktı.
Bundandır bu uçurumlardan aşağı yuvarlanışım.
Ve bir zamanlar medet umarak sarıldığım o bağlılık ipi,
Şimdilerde celladım olmuş, boynumda bir madalyon urgan gibi.
GÖLGE OYUNU
Flaşı arkamda patlayan ışıkları geride bırakarak, elimdeki telefonu kaskatı, sımsıkı tutmuştum. Ayaklarımın altından kayan zemin ve göğsümü delen nefesim, bir güvercinin kafeste özgürlüğü araması gibiydi. Rüzgâr bile acıyı tattırmak istercesine bedenime ağır bir basınç uyguluyordu. Parmak uçlarımla sıkı sıkıya kavradığım kalem, parmaklarımın arasından firar etmek istiyordu sanki. Ayaklarım beni aldatmış, ruhumda verdiğim savaşa yenilmiş gibiydim; diz kapaklarım sertçe soğuk asfalt zemine çarptığında olduğum yere çöktüm. Gözlerim o siyah zemine sabitlenmişti.
Başımı kaldırıp etrafıma baktığımda, zemini gri bir sis bulutunun sardığını gördüm. Çok tanıdık geliyordu burası. Boğazımda, havanın yarattığı soğuklukla kekremsi, kuru ve çorak bir tat vardı. Gözlerimi gezdirdiğim yer buranın gerçekliğini öne sürüyor ama zihnim bu gerçekliğin doğruluğunu bir türlü belirleyemiyordu. Buraya daha önce, yakın bir zamanda gelmiş miydim bilmiyorum ama ayaklarım zihnimden kopuk bir şekilde beni buraya sürüklemişti. Parmaklarımın arasında sımsıkı kavradığım kaleme, adeta hayata tutunur gibi tutunmuştum. Garip bir şekilde, parmaklarımla kenetlediğim o kalemden güç alıyordum. Ama o kalemden dökülen cümleler, tutunduğum dala çoktan bir urgan asmıştı ve ipi oraya bağlıydı. Cümlelerim bana bir gölge oyunu kuruyordu; cümlelerim benim kaderimi seçiyordu. Oysaki cümlelerin yönünü belirleyen, onunla evren kuran, kalemi elinde tutan kişi değil miydi?
Sendeleyerek ayağa kalktım ve hafif adımlarla yürüdüm. Mavi ve kırmızı polis ışıklandırmalarını gördüm; "GİRİLMEZ" şeridi asılmış, karanlık bir olay mahallini andırıyordu. Biraz daha ilerlediğimde, havayı yırtan, tiz ve çok tanıdık bir çığlık sesi koptu: "OĞLUM! YAVRUM... UYAN ANNECİM, BEN GELDİM UYAN! TUĞRAN'IM!"
Bu son isimle beraber, kalbim beni yaşatmak için attığı ritimlerle adeta intihar ediyordu. Biraz daha ilerleyince siyah saçları ve ince vücuduyla annesini sarıp sarmalayan Öykü’yü gördüm. Gözyaşları içerisinde annesini teselli etmeye çalışıyordu. Öykü'nün kadrajına girdiğimde, hemen yanıma koşar adımlarla geldi ve karşımda durdu.
"Lavinia… Benim diğer parçam, ikizim beni bıraktı. Bizi bıraktı." Tenimden süzülen, o ateş topunu içine hapsetmiş gözyaşlarım, derimin altına işlercesine yüzümü delip geçiyordu. Boynuma atılarak, "Ne olur kurtar abimi, ne olur kurtaralım abimi!" diye haykırdı. Çaresizliğin o karanlık çukurunda kanat çırpan bir kuşu dizelerinde özgürce betimleyen şairler, bu çaresizliğin en dibini sahiden yaşamamışlardı. Çırpınıyorduk; geriye getiremediklerimiz için çırpınıyorduk ama her çırpınışta biraz daha içine çekiliyorduk bu bataklığın.
"Nerede o?" diye sordum. Büyük bir cesaretle, sonu gelmeyen vedaların en dibine şahitlik etmeyi göze almıştım. O sırada iki görevlinin taşıdığı siyah, fermuarlı ceset torbası yanımdan usulca geçti; ruhunu anlamak istediğim ve beni her defasında belirsizlikte bırakan o adam, şimdi o soğuk brandanın içinde, tamamen hareketsiz bir şekilde yanımdan akıp gitmişti.
"Hayır! Oğlumu götürmeyin! Onu verin bana!" Annesinin feryadı ormanda yankılanırken, içimdeki cehennem ile dışarıda tenime çarpan soğuk hava birbiriyle amansız bir savaşa girişmişti. Midem kasılıyor, ruhuma pençelerini geçirmiş vahşi bir yaratık içimi parçalıyordu sanki.
Koşar adımlarla ağaçlıkların yanına koştum. Bugün içtiğim tek şey suydu ve şimdi o suyu da mide bulantısıyla toprağın üzerine kusuyordum. Tam o an omzumda sıcak bir ten hissettim. Arkama döndüğümde gördüğüm o tanıdık gözler, beklenmedik bir anda tökezlememe neden oldu. Dirseğimden ani bir refleksle tutunmamı sağlayan eller ve şu an beni bozguna uğratmış o keskin gözler Kıvanç’a aitti. Beni nereden, nasıl bulmuştu?
Koşar adımlarla fuardan çıktığımda beni takip etmesi imkansızdı. Üstelik orasıyla burası arasında çok uzun, aşılmaz bir mesafe vardı.
Parmaklarımın arasında kenetlediğim kalemden aniden bir çatırdama sesi yükseldi. Elimdeki o kırık kalemden dökülen kırmızı mürekkep, aramızdaki o soğuk zemine aktı, aktı ve onu seçti. Damlayan o kırmızı mürekkep beyaz elbiseme bulanmıştı. Elimdeki kırık kalemden sızan kırmızı mürekkebin izlediği yolu gözlerimle tekrar takip ettiğimde, gözlerimin önüne siyah bir filigran şeridi açıldı aniden:
"Baba, ne yaptın sen?"
"Bu da kim?"
"Baba, neler oluyor burada?"
"Neden yaptın... Katil mi oldun sen?"
"Baba saklan! Baba saklan, seni bulacaklar..."
"Görmemeliler seni."
"Duymamalılar..."
Ayak uçlarıma doğru akan o kırmızı mürekkep, geçmişte babamın bir katil olduğunun en büyük şahidiydi. Gözlerim kararmıştı; artık direnmeyi bırakmış ve kendimi o dipsiz boşluğa teslim etmiştim. Ama boşluğun içinden çıkagelen güçlü bir pençe beni sıkıca yakaladı. Polis lambalarının o kırmızı ve mavi parıltısı altında, yeşilin aniden kana, kırmızıya büründüğü o kartal gözlerin, pençelerini ruhuma geçirenin kim olduğunu anladığım son saliselerdi bunlar...
Bölüm etkileşimi
