SON BÖLÜM kitap kapağı

8. bölüm / 11

SON BÖLÜM

KANLI MÜREKKEP

Vaveyla Yazarı: Berfin Türkan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: KANLI MÜREKKEP

Kanlı mürekkep satırlara akmadan,
buz gibi bedenden toprağa dökülüyordu.

Geçmiş, o paslı sehpadan sarkan bir ölüydü.
O urganı tutan eller, günü gelir kendi boğazına sarılırdı.

Ya da son bölümlerini yazan bir celladı olurdu.
Hep bir başkasının ipimizi tutan ellerden bahsettik.

Peki ya bizi kukla olarak oynatan ipi elinde tutan kişi, kimin cani kuklasıydı?

Saat, gecenin en başındaydı; ama bir can, şu an son nefeslerini alıyordu. Mazi, yüzündeki o ürkütücü, tekinsiz gülüşle elindeki madalyonun zincirini sımsıkı parmaklarına dolamıştı.

Sokaktaki mutlak sessizlik, Fikret Akyol’un gökdelendeki lüks ofisinin camına çarpıp dağıldı. Masasındaki pahalı viski şişesini saran parmakları, biraz sonra kendi kanına karışacak olan o hırçın şehvetle, Mazi’nin şehvetiyle buluşup birlikte titreyecekti.

Bilgisayar ekranında bir video açıktı. Fikret, bugüne kadar ortaklarıyla birlikte imza attığı o eski, gizli idam videolarını izliyordu ve bunu bir rutin olarak sürekli tekrarlıyordu. Onun resmî imzası belki bu kayıtlarda parmak izini bırakmış olabilirdi; ama birazdan boynuna asılacak olan o madalyonla birlikte, Mazi kendi parmak izini bu odaya sonsuza dek basmış olacaktı.

Ofisin şifreli kapısı tek bir hamlede, sessizce açılınca Fikret Akyol belirsiz bir tedirginlikle yerinden fırladı. Karşısındaki gölgenin parmaklarının arasından "M" harfli madalyonun sarktığını gördüğü an, dehşetle geriye doğru adımlamaya başladı. Siyah kapüşonunu başından tek bir hamlede sıyıran Mazi’nin buz gibi yüzü ortaya çıkmıştı artık. Fikret’in ademelması korkuyla yukarıya doğru taşındı ama yutkunamadı. Zihninde aniden beliren o dehşet dolu ismi dışarı vurmamak için dişlerini birbirine bastırdı.
"Sen... Tuğran’ın katili..."

"Yok ya? Ben niye bilmiyorum onu?" Mazi, kelimeleri yüzüne tükürür gibi konuştu. "Geri zekâlı... Şaheserlerimi bilmeyecek kadar aptal mı görünüyorum oradan?"

Bilgisayarda açık olan o eski idam videosunun sesleri odada yankılanıyordu. Fikret’in şaşkın, donuk cümleleri ve Mazi’nin o planlı, izdiham dolu kelimeleri, arkadan kısık sesle çalan eski bir kaset melodisi gibi birbirine karışıyordu.
"Vekil bunu..."
"Şşşt... Aramızda bu."
"Sen neden yapıyorsun bunları? Vekil bunu kesinlikle bilmeli!" diyerek masasındaki telefona doğru hızla uzandı Fikret.
PAT...
Namludan çıkan sıcak kurşun, Fikret’in elini parçaladı. Acı içinde inleyen adam, masada duran telefondan hızla uzaklaşmak zorunda kaldı.
"Peki ya siz?" diye sordu Mazi, elinde tuttuğu silahı parmaklarının arasında bir kalem gibi oynatarak. "Siz neden yıllarca halkın güvenini kendinize kalkan olarak kullandınız?"

Fikret'in acı dolu inlemeleri bu buz gibi soruyla anında donup kaldı.
"Masum insanların idam listesini hazırlarken, onların isimlerini tarihten tek kalemde silerken hiç mi sızlamadı o vicdanınız?" Mazi namluyu ona doğru doğrulttu. "Ama adalet, kırılan kalemin arasından sızan o kırmızı mürekkepte saklıdır Fikret. Ve bu gece, senin o son bölümün yazılıyor."
Fikret, son bir çareyle masanın çekmecesine doğru uzanmak istedi; fakat onu sertçe yere yığıldıran, tam kalbine inen o ikinci kurşun oldu. Sert nefesi göğsünde kilitlenmişti. Mazi, masada duran kırmızı tükenmez kalemi eline alıp can çekişen şaheserine doğru soğukkanlılıkla eğildi. Karşısındaki adam, yıllardır halkı içten içe canavarlaştıran o illegal sistemi kuranların tam başındaydı. Şimdi ise ona yeni, edebi bir iz daha yükleniyordu. Kırmızı tükenmez kalemin ucu Fikret’in alnında tekinsizce gezindi ve o deri, eşsiz bir sanat eserine dönüştü. Derisine keskin bir şekilde kazınan üç kelime şuydu:

SON BÖLÜM
MAZİ...

Mazi, yazıyı bitirdikten sonra adamın boynuna o "M" harfli madalyonu sımsıkı dolayarak astı. Ayağa kalktı ve masada açık duran bilgisayara baktı. Ekranda, geçmişte idam ettirdikleri o çaresiz insanların videoları dönüyordu. Mazi, bilgisayardaki tüm gizli dosyaların hepsini tek bir hamlede kopyalayıp aldı. Bu dosyalarda geçen isimler, bir sonraki madalyonun hangi talihsiz boğaza sarılacağını gösteren yeni bir ölüm listesiydi.
Yerde yatan cansız bedene öfkeyle tükürmek istedi ama bunu yapamazdı; cevap çok basitti... Çünkü işin içinde DNA gerçeği vardı. Ama patlayan bir kurşun, o alında pekala yer edinebilirdi, değil mi?

Silah bir kez daha patladı. Az önce kırmızı kalemle yazdığı o üç kelimenin tam ortasında kanlı, derin bir oyuk açılmıştı. Mazi, yarattığı bu ikinci şahesere son defa mağrur bir bakış attıktan sonra, arkasında hiçbir parmak izi bırakmadan, ofisten sıyrılıp geceyi süsleyen o soğuk sokak lambalarına doğru yol aldı.

&

"Kendimi çok yorgun hissediyorum Orhan abi. Sabah kalktığımda sanki koca bir gece boyunca çektiğim uyku sadece bir saatlikmiş gibi."
Ruhum ve zihnim bilmediğim bir yükü daha taşıyordu; soluğu, dokuz yıldır babamın zorlaması ile tanıştığım Dr. Orhan Yalçın'ın yanında almıştım. Ruhumun kırık dökük parçalarını teslim ettiğim bu oda, bana her zaman soğuk, loş ve kasvetli bir yeri hatırlatıyordu. Odadan her çıktığımda elime bir reçete tutuşturulur ve o ilaçlar adeta kanıma karıştırılırdı. Deri koltuğa kendimi bıraktığımda bir nebze de olsa rahatlayacağımı öngörürken, şu an her şey ters tepmişti. Odadaki ağır kâfur kokusu genzimi yakıyordu.

Karşımda dolma kalemini parmaklarının arasında çeviren ve ince kemik gözlüğünün üzerinden bana bakan Orhan abinin, o her zamanki profesyonel, didikleyici bakışlarının arasına tutulmuştum. Yüzündeki kırışıklıklar beni her analiz ettiğinde daha çok katlanıyor ve koyu kahverengi gözleri hafifçe kısılırdı.
Bu hoşlanmadığım sessizliği bozmak adına, içimde hissettiklerimi detaylandırarak açıkladım:
"Sanki ruhum bedeninden ayrılıyor, tüm gece boyunca kilometrelerce yolu koşuyor ve bana tarifsiz bir bitkinlik yaratıyor."
Orhan abi elindeki dolma kalemi masanın üzerine bıraktı ve öne doğru eğildi. Gözlerindeki o profesyonellik profili, aklında tehlikeli bir soru belirdiğini gösteriyordu.

"Bu yorgunluk sadece fiziki bir uykusuzluk değil Lavinia."
Bunu ben de biliyorum doktor. Ruhum ölmüştü ve bedenim ise ruhumun yasını tutuyordu; zihnim ölüm ile yaşam arasındaki o tekinsiz belirsizlikteydi. Kalemim adımı "lanetli yazar" koymuştu. Cümlelerimi döktüğüm satırlar, sevdiğim adamın infaz fermanını vermişti. Gözlerim ise gerçeğin en büyük şahitleriydi; onlar beni benden daha iyi tanıyan dilsizlerdi.

"Zihnin son günlerde çok fazla parazit üretiyor. Bana uyanma anlarından bahset. Sabah gözlerini açtığında, odanda ya da bedeninde sana yabancı gelen, yerini hatırlamadığın nesneler veya emareler oluyor mu?"
Emare... Bu kelime kalbimin üzerindeki o eski izi tekrar canlı kılmıştı. Gözlerimin önüne çekilen eski bir perde, canımı yakarcasına aniden açıldı.
"Baba ne olur yapma, yalvarırım annemi bırak!"

Annem arkasındaki o derin boşluktan habersizdi. Onu ince bileklerinden öylesine sıkı tutuyordum ki, bir an bile canını acıtıyor muyum diye düşünmemiştim. Tutunduğum o bileği var etme çabam ile babamın gözlerindeki vahşet arasında amansız bir paradoks dikiliyordu. Babamın elindeki bıçak, bu sefer kalbimin üzerinde keskin bir baskı yapıyordu. Annemin o zaman ilk kez ağzından bu kadar yüksek sesle bir kelime duyulmuştu: "Kızımı bırak."

Tişörtümün üzerinde beliren o kırmızı kan durmak bilmemişti. Yara fazla derin değildi ama kanıyordu; derin olmayan yaralar da kanarmış, gözler hep yarasını saranı ararmış, küçük Lavinia ise çaresizce annesinin bileğini sararmış. Gözlerimden akan yaşlar kanayan yaram için değildi; o yaşlar, kaderin önüme serdiklerinin tortusuydu.
O gece odama geçmiştim. Aynanın karşısına geçip o beyaz tişörtümü çıkarmıştım. Saçlarım gözyaşlarıma karışmış ve çıplak tenime yapışmıştı. Ellerime aldığım pamuk ve kolonya ile pek fazla derin olmayan yaramın üzerine tampon yapıyordum; tek başıma kendi kanımı durduruyordum. Her dokunuş canımı deli gibi yaksa da ellerimin titremesine aldırmadım. O zaman sekiz yaşındaydım. Aynanın karşısında çelimsiz bir beden, ama tutunarak çatlaklar veren bir ruh taşıyan, ölümün kokusunu burnunun ucunda soluyan bir "ben" vardı.
"Lavinia?"

Odada tiz sesi yankılanan Orhan abiye baktım. Geçmişin o kanlı perdesini şimdilik sonuna kadar kapatmıştı. Sorusunun niteliği, bedenime o tanıdık soğukluğu yeniden getirmişti. Gözlerimin önüne serilen beyaz elbisemin üzerindeki o kırmızı mürekkep lekesini, ormandaki o kanlı, tanıdık yeri düşündüm; ama bunları ona anlatamazdım. Lanetimi kimse bilmemeliydi.
"Hayır," dedim sesimi olabildiğince tekdüze tutmaya zorlayarak. "Sadece... Ne zaman masa başına geçip kitap yazdığımı hatırlamıyorum. Ansızın kendimi yeni bölümleri kaleme alırken buluyorum."
Gözleri, çorak topraklar kadar umutsuzluğu taşıyan gözlerimi deşer gibi bakıyordu. "Peki ya o kurguları yazarken Lavinia? Masa başına nasıl oturduğunu, o kelimelerin zihnine nereden sızdığını hatırlıyor musun?"

Sorduğu bu son sualle birlikte kalbim aniden teklemişti. Zihnimdeki o iki bağımsız kişinin, o görünmez sarmaşıkların birbirine daha da düğümlendiğini hissettim. Korkuyordum... Bir gün cümlelerimin infaz sırası beni gösterecek diye ölesiye korkuyordum.
"Hayır..." Daha sonra bana yazabileceği o ağır ilaçlardan kendimi korumak, durumu kurtarmak için hızla ekledim: "Yani sadece, bu son zamanlarda yakın arkadaşımı kaybetmem ve yeni kurguma kendimi çok kaptırmamdan ötürü biraz yorgunum, o kadar."

Tabii ki bu duruma pek de inanmayan Orhan abi, elime beyaz bir kâğıt tutuşturdu: "Bu reçete sana iyi gelecektir, zihninin dinlenmesine katkı sağlayacaktır," dedi. Bense asla almayacağım o ilacın reçetesini elime aldıktan sonra, klinikten koşar adımlarla çıktım.

&

Yayınevinin otoparkına, arabamın yanına ulaştım ama kapıyı bir türlü açamıyordum. Parmaklarım kilitlenmişti; hareket ettiremiyordum, parmaklarımı açamıyordum. Ne oluyordu bana böyle? Dizlerim benden bağımsız olarak kendiliğinden çöktü; gözlerimden akan yaşlar kumaş pantolonuma sızıyordu. Sol elimin parmakları birbirine kenetlenmişti, açamıyordum. Avucumun içine doğru bükülmüşlerdi.
"Açıl! Açıl..." Boğazımda takılı kalan o amansız ağırlık, sesimin gür çıkmasına izin vermiyordu. "Lütfen açıl. Avucumda onun izi var... Açıl, Allah'ın cezası açıl!"
Dışarıdan nasıl göründüğüm şu an umurumda bile değildi. Parmaklarımı zorla açmaya çalıştıkça, tırnaklarım daha hırçın bir baskıyla avucuma gömülüyordu. Parmak boğumlarım tamamen beyazlamış vaziyetteydi, avucuma batan tırnaklarım derimi daha da derinden açmıştı.

"Hayır, bana bunu yapamazsın! Ben yapmadım... Katil değilim ben!" Ses tellerim kopana kadar, gücümün son raddesiyle çığlık attım. Boğazımda keskin bir kan tadı alıyordum artık; öyle dehşet dolu bir bağırmıştı ki bu, kendi kulaklarımı ellerimle kapamama sebep oldu. Otoparkta o an sadece bendim; ama bir başkası da olabilirdi, dediklerimi bir başkası da duyabilirdi.
"HEY, HEY!"

O tanıdık, tok ses aniden yanımda ulaştı ve tam karşımda diz çöktü. Kıvanç’ın o sabit yeşil gözlerini gördüğümde, hâlâ çaresizce parmaklarımı açmaya çabalıyordum. Ellerimi açamadığımı görmüştü; gözyaşlarımı da... Yemin ederim, onun da sırası gelecekti. Hem benim en çaresiz anıma şahitlik etmiş hem de sınırlarını aşmıştı. O an zihnimden süzülen bu hırçın cümle beni dehşete düşürdü; o cümle kesinlikle bana ait değildi. Bu yeşil gözler, zihnimi de mi ele geçirmeye başlamıştı? Lanet olsun.
"Parmakların... Açılmıyor mu?" Soğuk parmakları, kilitlenen elimi avucunun içine aldı.
Parmakları, benim kenetlenmiş parmaklarımı buldu. Avucumda tırnaklarımla açtığım o taze yaradan, parmaklarımın arasından sızan kan yavaşça yüzeye çıkıyordu.
"Karpopedal spazm bu."

Göğsümde sanki bir güvercinin çırpınışı vardı; nefesim daralıyordu. Bahsettiği o rahatsızlık, vahşi bir hayvan gibi etimi kemiğimi kıskıvrak yakalamıştı. Kaslarımın gerginliğinden doğan o keskin acı koluma da vurmuştu şimdi; sanki biri pençesiyle derimi yüzüyormuş gibi bir histi bu.
"Nefesini tut." Verdiği o net emirle dudaklarımı büzdüm ve nefesimi saniyelerce içimde hapsettim. "Yavaşça dışarı bırak." Fısıltılı sesiyle birlikte içimde tuttuğum nefesi usulca dışarı saldım. Avucunda tuttuğu elimin bileğini sımsıkı kavramıştı; aynı annemin o geçmişteki acılarına karşı gösterdiğim o amansız direniş gibiydi bu tutuş.

Daha sonra kendi parmaklarıyla, benim kenetlenmiş parmaklarımı milim milim, yavaşça açtı. Avucumdan dolan kan, tırnaklarımın bıraktığı o izleri tamamen doldurmuştu ve aramızdaki o boş zemine damla damla akıyordu. Ceketinin cebinden çıkardığı bordo renkli kumaş peçete ile avucumu titizlikle temizlemeye çalışırkenki halini sessizce izledim. Alnına düşen birkaç tutam kestane rengi saçları, buğday teniyle kusursuz bir tezatlık oluşturuyordu. Kirpikleri sık ve uzundu; bu da yeşil gözlerine doğal, gölgeli bir uyum kazandırıyordu. Koyu kestane sakalları, çene çizgisini keskin bir hat gibi takip ederek buğday teninde belirginleşiyor ve zeytin yeşili gözlerinin o dingin, gizemli ifadesine eşlik ediyordu.

Avucumu kandan tamamen temizledikten sonra, tırnaklarımla açılan o yaranın üzerine parmağını yavaşça değdirdi. Bu dokunuş, zihnimde aniden Tuğran’ın gözlerimin içine bakarak avcumun içinde parmaklarıyla çıktığı o kısa, belirsiz gezintiyi canlandırdı. Dehşetle ellerimi geriye doğru çektim.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen? Neden daha fazla ileri gitmeye çalışıyorsun!"
Şaşkın bir ifadeyle beni izliyordu. Hızla ayağa kalktım ve arkama bile dönmeden, otoparkı arkamda bırakarak Yaprak’ın odasına doğru yürüdüm.
"Rica ederim," diye yükseldi arkamdan o tok sesi. Karşılık vermedim, arkama tek bir kez olsun bakmadan yürümeye devam ettim.

Kıvanç’ın yanından ayrılıp Yaprak’ın odasına gittiğimde, bana karşı takındığı o tuhaf ama kendini açıkça belli eden şüpheci bakışları canımı sıkmaya başlamıştı. Dün, yazdığım o ikinci bölümü Yaprak’a göndermiştim; bu akşam dosyayı editleyip bana geri dönüş sağlayacağını söylemişti. Ancak konuşmasında bile sezilen derin bir gariplik vardı. Yaprak benim hem dostum hem de editörümdü; aramızdaki o güçlü arkadaşlık bağı tam altı yıldır kesintisiz devam ediyordu. Onun o renkli kişiliği, hayatımda sahiden mutluluğa, umuda dair bir şeyler olduğunu bana fısıldayan az sayıdaki güzel değerden biriydi. Ama şu an... Karşımda duran o kadından hiçbir eser yoktu. Onun bu tekinsiz tavrı beni huzursuz bir griliğe sürüklemişti. Zayıf adımlarla yayınevinden ayrılıp eve bu kadar erken gelmemin asıl sebebi de yüzüme çarpan bu soğukluktan kaçmaktı.

Odamda, yatağımın kenarına ilişmiş yeni kitabıma dair planlar yapıyordum. Ta ki telefonuma düşen o amansız habere kadar...
Komodinin üzerinde duran telefonumun ekranı, ani ve ritmik bir sarsıntıyla titredi. Ekrandaki son dakika bildiriminin çiğ ışığı odanın kasvetini bölerken, şakaklarımdaki o bildik sancı hırçınlaştı. Göz ucuyla ekrana sızan haber manşetine baktım: "Ünlü İş İnsanı Fikret Akyol, Ofisinde Boynuna Asılı Gümüş Bir Madalyonla Ölü Bulundu."

Kalbimin göğüs kafesimi döven o amansız ritmi, intihar edercesine tekledi o an. Avuçlarımın kaskatı kesildiğini, parmaklarımın yastığın kumaşına amansızca battığını hissettim. Fikret Akyol... Babamın ve Demir amcanın o halkın güvenini arkasına alarak illegal işler çevirdikleri siyasi sacayağının üçüncü, en tehlikeli ortağıydı. Ama beni asıl dehşete düşüren, onun ölümü değildi. Dün gece masa başına oturduğumda, sadece bir "yazarlık gereksinimiyle" kurguladığımı sandığım o ikinci bölümün satırları zihnimizin dehlizlerinden fırlayıp yüzüme amansız bir darbe gibi çarpıyordu şimdi.

Yazdığım her şey, tek bir virgülüne bile dokunulmadan dışarıda kanlı birer dava dosyasına dönüşüyordu. Kendimi cinayetleri önceden sezen uğursuz, lanetli bir yazar gibi hissederken, içimi kemiren o belirsizlik çukuru beni deli ediyordu.

Odamda çaresiz daireler çizerek yürürken, yatağıma fırlattığım telefon aniden yüksek bir sesle çalmaya başladı. Arayan Yaprak'tı. Telefonu kulağıma götürdüğüm an, sesindeki o saf korku aramıza sert bir duvar gibi örüldü.

"Lavinia..." dedi Yaprak; sesi hıçkırıklarla bölünmüş tekinsiz bir feryat gibi pürüzlü, darmadağındı. "Bu... Bu bir tesadüf olamaz artık."
"Neyden bahsediyorsun Yaprak?" dedim, boğazımdaki o kekremsi kurulukla bilgisayarda açık duran o kanlı bölüme doğru ağır adımlarla yürürken.
Sesi, hattın diğer ucundan kulaklarımda parazit bir gürültü gibi yankılandı: "Tuğran... Babanın ortağının oğluydu ve senin en yakınındaydı Lavinia! Kitabında onun boynuna asılan o 'M' madalyonunu, polisler daha basına açıklamadan saatler önce satır satır yazdın! Ve şimdi de Fikret Akyol... Babanın diğer ortağı! Dün gece bana mail attığın o yedinci bölümdeki cinayet mahalli ile bu sabah polisin bulduğu ceset ince ayrıntısına kadar tıpatıp aynı! Kurbanların seninle olan yakınlık derecesi, bu detaylar... Sen neyin içindesin Lavinia?"

Bir an için bu amansız sorgulamayla birlikte olduğum yerde buz kesildim. En yakın arkadaşımın, altı yıllık dostumun beni ne ile suçladığının farkındalığıyla içimde bir şeyler büyük bir gürültüyle koptu.

"Saçmalıyorsun Yaprak!" diye haykırdım; avuçiçime batırdığım tırnaklarımın acısıyla dik durmaya çalışarak. "Ben sadece yazıyorum! Ben bir yazarım; dışarıdaki o vahşetle benim satırlarımın ne ilgisi olabilir?"
"Hayır, bu normal değil!" Telefonun ucundaki o ses, alıştığım o eski cıvıltısını tamamen kaybetmişti; arkadaşım, beni asılsız ve acımasız bir şekilde yargılıyordu. "Ben bu işin peşini bırakmayacağım Lavinia. Bu tekinsiz benzerliklerin arkasında gerçekte ne olduğunu gidip polise anlatacağım! Ve bugünden itibaren... Senin editörlüğünden de yayınevinizden de çıkıyorum."

Telefon hattının şiddetle kapanma sesi, odadaki mutlak sükûneti yeniden geri getirdi. Ama tam o an, parmaklarımın arasında sıkı sıkıya kavradığım kalemin gövdesinden, zihnimin o zifiri dehlizlerine doğru tehlikeli, yırtıcı bir sızıntı yükseldi. İçimde, benden tamamen bağımsız hareket eden o görünmez gölge, Yaprak'ın bu tehdidiyle birlikte zincirlerini çoktan kırmıştı.

Zihnimdeki bu kalabalık uğultuyu ve içimi saran o amansız korkuyu susturmanın tek bir yolu vardı. Apar topar odamdan çıktım. Oysa beni ileriye doğru iten ayaklarımın yönünde beni nelerin beklediğinden, zihnimdeki o fay hatlarının nasıl tamamen kopacağından henüz hiçbirimizin haberi yoktu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

19okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.