11. bölüm / 11
SON BÖLÜMÇORAK TOPRAK
Bölümler 11Şu an: ÇORAK TOPRAK
- 1 ÖN SÖZ267 kelime
- 2 SON BÖLÜM830 kelime
- 3 MADALYON1.395 kelime
- 4 KIRIK KALEM2.401 kelime
- 5 BOYNUMDAKİ URGAN1.027 kelime
- 6 GÖLGE OYUNU871 kelime
- 7 PİLSİZ PUSULA1.973 kelime
- 8 KANLI MÜREKKEP2.415 kelime
- 9 MAZİ699 kelime
- 10 PEMBEYE BULAŞAN KIRMIZI1.534 kelime
- 11 ÇORAK TOPRAK1.224 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Finalini birlikte yazamadığımız, paylaşamadığımız her şeyi şu an sadece kendi omuzlarımda taşıyorum.
Tek müşterek noktamız aynı gökyüzü altında olmaktı,
Ay kalbimi gösterirmiş bana, sen orada, en derinlerdeydin.
Yıldızlar yolumu gösteren bir pusulaymış,
Gökyüzünün maviliği ise zihnimdeki o belirsiz çukuru simgelermiş.
Sen ise karşılıksız, sadece beklentilerde umudunu arayan bana ayna tutardın.
Tutulmamış sözlerden ibaretti oysaki her şey; hani bana söz vermiştin ya, birlikte finalini yazacaktık seni anlatan romanlarıma...
En büyük mesafeler, en büyük boşluk; iki kalbin birbirlerine karşı ördüğü o yıkılmaz duvardı.
Gökyüzündeki ay ışığı yüzüme yansıyordu; ama bu sefer yansıyan tek şey masumluğumdu. Ve beni masumken bu hale getiren birçok şey varken, bir insana yapılabilecek en kötü şey buydu işte... Ve bunu bana sen yaptın, Tuğran Aydın. Hissetmediklerini hissettirmek bu dünyadaki en büyük günahtır ve sen bu günahı gözünü kırpmadan işledin.
O gece, gökteki ay ışığı tam olarak aynıydı. Babamla ilk kez paylaştığım o sinema hayalim yüzüme ağır bir tokat gibi inmişti. O gece koridorda durup her şeyi, o darbenin sesini duymuştun ve herkes çekildiğinde odamın kapısını o ürkek, yalancı bir şefkatle tıklatmıştın.
Kapıyı araladığımda, gözlerimdeki o yaşlar ve yanağımdaki o sızlayan kızarıklıkla karşında ne kadar çaresiz durduğumu dün gibi hatırlıyorum. Sen, sanki içimdeki o kopan ilk büyük kıyameti dindirmek istercesine adımlarını odama fırlatmıştın. Yatağımın kenarına oturdun, o buğulu bakışlarını doğrudan çorak toprağı andıran kehribar gözlerime diktin. O an ellerimi avuçlarının arasına alırken yüzünde beliren o hayranlık, bana dünyadaki en değerli, en korunan insan olduğumu fısıldayan sahte bir illüzyondu meğer.
"Ağlama Lavinia," demiştin, sesine aşık bir adamın o en korumacı, en umut dolu melodisini yerleştirerek. Parmak uçların, babamın tokatıyla sarsılan yanağımda usulca gezinmişti. "Baban senin o küçük bedenindeki devasa ruhu, o sinema hayallerini görmüyor olabilir. Ama ben görüyorum. Söz veriyorum sana; bir gün büyüyeceğiz ve senin o zihnindeki muazzam hikayelerin, o hayal ettiğin romanların final sahnesini tamamen birlikte yazacağız. O kitabın son noktasını koyarken ben her zaman senin tam yanında, elini tutuyor olacağım."
O gece, o ay ışığının altında bana öyle bir bağlılıkla, öyle derin bir aşkla bakmıştın ki, yedi yıl boyunca beni o belirsizliğin dipsiz çukuruna fırlatacağını asla öngöremezdim. Bana aşıkmış gibi davranan o gözlerin, aslında hissetmediği duyguları bana "miş gibi" sunarak ruhumu kökünden koparacak o amansız parazitin ta kendisiydi. Bana o büyük romanın finalini birlikte yazacağımıza dair yeminler etmiştin; oysa zamanın parmaklarımızın arasından akıp gittiği o yedi yılda, verdiğin o büyük sözü hiçbir zaman tutmadın. Sen beni hep ihtimallere mahkûm ettin, o sözü hiçbir zaman yerine getirmeden beni o gri sis bulutunun içinde yapayalnız bıraktın. Ve şimdi, odamda bilgisayarımın başında o az kalan kitabımın gerçek final sahnesini tek başıma kaleme alırken, parmaklarımın arasından sızan mürekkep senin o tutmadığın sözlerin, o sahte aşkının kanlı faturasını kesiyordu işte.
&
Kalemimden dökülen son final bölümünü mühürledim son olarak:
"Ey sevgili, bizi birleştirmek için bir Malabadi yeter mi? Zamanında mesafeleri aşamayan, kavuşamayan o aşıklar için taştan bir vuslat köprüsü kurulmuş; kurulmuş ki bundan sonraki aşıklar birbirine kavuşsun diye. Bin sevdanın birleşmesi için tek bir aşk kurban giderdi. Malabadi'nin altından Dicle akar, üstünden hasret geçer derlerdi. Meğer nehirler değil, kalpler arasına örülürmüş en aşılmaz duvarlar. İnsanoğlu griye bulaşmış bir lekeydi. O köprüye anlam kazandıran, o kavuşamayan sevdaların intihar tepesinde el ele tutuşan sevgililerdi... Hiç ölmüş sevgililere, ölmüş sevdalara saygı gösterilmezdi.
Artık aramızda kilometreler değil, milyon yıllar vardı. Artık benim için sadece ölen bir yıldızın canlı anısıydın..."
İnsan nefes alırken bile göğsünde ağır bir yük taşırdı. Göğsümün tam ortasında artık çırpınan o canlı varlık yoktu; çırpınmaktan çoktan vazgeçmiş ve kendi çukuruna hapsedilmişliklerim vardı sadece. Çekmecemde duran, rutin olarak yanımda getirdiğim haplardan birini ağzıma attım. Suya gerek duymadan, kuru bir nefesle yutmuştum ilacı.
Gözlerim, buğulanmış bir camın ardından uzaktaki hayallerine bakmak kadar zor seçiyordu etrafı. Kulaklarım, kendi kesik nefes alışverişlerimi bile işitmiyordu artık. Bilgisayarımın ekranını sertçe kapattım ve bir kez daha öldüm. Aynanın karşısına geçtim; orada artık tek bir kişi görmüyordum. Hemen arkamda gri bir silüet daha yükseliyordu. O silüet çok şeye alışmış, ruhundan ampute parçalar yaratmıştı. Bense... Bana umut dolu gözlerle bakan ama hissetmediğini hissettiren o gözleri hatırlıyordum hala. Onun dinlediği şarkıları dinleyen ve kendi bedeninde, ruhumun bir cenin gibi durup sıkışmasını hisseden bir ben vardım. Acıyordu kalbim, akmıyordu gözyaşlarım artık; ama sıcak, kırmızı bir mürekkep tenime değdi o an. Ellerimi kaldırıp dudaklarıma doğru akan o kanın çizdiği yola dehşetle baktım. Aynada gördüğüm o gri silüet aniden daha çok koyulaştı, simsiyah bir renge büründü ve o devasa pelerininin arasına aldı beni. Bense direnmeyi tamamen bırakmış, ona teslim olmuştum.
&
Sabahın ilk ışıkları çıplak tenime değdiğinde uyandım. Yüzümün bir yanı, soğuktan pul pul dökülmüştü. Ellerim nemli, buz gibi bir betona çarpıyordu. Gözlerimi zorlukla, tam olarak açtığımda ise kendimi yatağımda değil, doğrudan toprağın üzerinde buldum. Bir an gerçekten kendi son bölümüm yazılmış, infazım gerçekleşmiş gibi hissettim; ama bir şey eksikti: Cehennemim... Ani bir refleksle fal taşı gibi açılan gözlerim, kollarımın arasında sımsıkı sarıldığım o soğuk toprağa baktı. Dehşet içinde kafamı kaldırıp etrafımı kolaçan ettiğimde ise, bir yerlerde gömülüp unutulmuş yığınlar gördüm. Mezarlıktaydım.
Bir insan, sadece unutmak istediği şeyleri gömerdi; ama kimisi en sevdiklerini emanet ederdi bu toprağa. Unutulmak için vardık bu hayatta. Tıpkı baharda eriyen o son kar tanesi gibiydi insan hikayeleri. Toprağa karışana kadar parlak bir pırıltısı vardı, evet. Ama kara toprak onu yuttuğunda, geriye ne o bembeyaz rengi kalıyordu ne de soğuk hatırası. Hiç yağmamış gibi unutuluyordu her şey.
Sarıldığım o beton parçasına baktığımda, ismin kalın yüzeye kazındığını gördüm. İnsanlar sadece isimlerini bir betona kazırlardı, o da mezarlık taşıydı işte. Bazıları ise halkın güvenini kazanıp vatan hainliği yapanlar gibi tarihe kanla yazarlardı isimlerini; onlardan biri, bizzat benim babam Vekil Arslan'dı. Şimdi ise soğuktan titreyen harflerinin üzerinde parmaklarımı gezdirdiğim isim, Tuğran Aydın’dı. Belki başka türlü olabilirdik... Belki o romanın finalini gerçekten birlikte yazabilirdik... Belki de gözlerin, gözlerime o sahte parazitlerle değil, gerçekten hissettiklerinle bakabilirdi. Belki işte... Beni en çok o belkilerin içinde bıraktın; ne orada, ne burada. Tam ortada. Belkiler insanı ne yaşatırdı ne de sadece süründürürdü; belkiler öldürürdü. Ve bu hikayede ilk ölen sensin.
"Tutulmayan sözlerin, hissedilmeyen hislerin kurbanı oldun Tuğran Aydın," diye fısıldadım mezar taşına doğru.
Tutunduğum o betondan destek alarak güçlükle ayağa kalktım. Üzerimi temizlemek için silkeleyecekken, bana ait olmayan yabancı kıyafetlerin üzerimde durduğunu dehşetle fark ettim. Arkamda uzun, siyah bir pelerin sarkıyordu; ayaklarımda ise ağır, siyah postallar vardı. Tepeden tırnağa simsiyah kuşanmıştım. Ne zaman, nasıl buraya gelmiştim hiç anlamıyordum. Üzerimde ruhuma ait olmayan parçalar vardı. Zihnim yine o lanetli kalemimle bir olup bana ölümcül bir oyun oynuyordu.
Üzerimi panikle silkelerken bir yandan da deli gibi etrafımı kolaçan ediyordum. Saat sabahın beşiydi. Etrafta in cin top oynuyordu, kimsecikler yoktu. Kargalar, gökyüzünü kaplayan kara bulutların arasında uçuşarak çevreye ayrı bir kaos atmosferi kazandırıyordu. Ellerim soğuktan tamamen donmuştu. Mezarlıklardan ölesiye korkan ben, gecenin bir yarısında adımlarımın beni buraya getirmesine izin vermiştim. Zihnimi delicesine zorlayarak buraya en son nasıl geldiğimi, o yolu nasıl yürüdüğümü hatırlamaya çalıştım; ama beynime birileri amansız baltalar vuruyor gibiydi, hafızam bomboştu.
Aynanın karşısındayken arkamda beliren, griden siyaha dönen o yabancı silüeti, dudaklarımdan aşağı yol çizen o sıcak kanı ve o siyah pelerinin beni yutarak içine hapsedilişini hayal meyal hatırladım o an. Ben delirmiş miydim sahiden? Aklım bana korkunç kumpaslar kuruyordu; ama bu oyunların senaryoları bizzat benim kendi kalemimden dökülüyordu.
Artık tamamen inzivaya çekilme vaktim gelmişti; artık durmalıydım, kalemi elden bırakmalıydım. Bu son olaylardan sonra kendimi hiç iyi hissetmiyordum. Hatta hissetmiyordum; artık hiçbir şeyi hissedemiyordum. Zihnim büsbütün bulanmıştı. Yazdıklarım ya birilerinin son nefesini ellerinden söküp alıyordu ya da beni adım adım kendime yabancılaştırıp tamamen iradesizleştiriyordu.
Tuğran öldükten sonra ilk kez buraya gelmiştim. Hatta gelmemiştim... Açıkça getirilmiştim.
Bölüm etkileşimi
