SON BÖLÜM kitap kapağı

4. bölüm / 11

SON BÖLÜM

KIRIK KALEM

Vaveyla Yazarı: Berfin Türkan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: KIRIK KALEM

İnsan hayalle gerçeği çok farklı yaşar. Hayaller sadece düşlerden ibarettir ve düşler, en nihayetinde sert düşüşlerle sonuçlanır. Bu hayatta en büyük yanılgılarımız, beslediğimiz o amansız beklentilerdir. Hayat, iki büyük çığın arasında sıkışıp kalır: Biri bize verilen umutların getirdiği o keskin hüsran, diğeri ise kendi kurmuş olduğumuz beklentilerin karşılıksız kalmasıdır. Biri çevremizde kazılan çukurlardır, diğeri ise kendi celladımızın bizzat kendimiz olması... Sadece özneler değişir; oysa bu iki karanlık çukur her daim birbiriyle yarışır.

Bazen yolları, aradaki kilometreleri yenmek istersiniz. Bazen de o kilometreler eriyip bittiğinde bile ruhunuzun bir yerlerinde hâlâ koca bir uzaklık hissedersiniz. Ruhunuzdaki kilometreler, işin en zor kısmıdır. Ve bu derin açıklığın kapanması, ancak beklentilerinizin gerçek bir karşılık bulmasıyla mümkündür.

İnsan, hayatta karşısına çıkan birçok pürüzü bir sanat eserine dönüştürerek, onu kendi parmak iziyle taçlandırır. Kimileri ise sadece bir sanat nesnesi olarak kullanılır bu hayatta. Kimi o pürüzleri acımasızca şekillendirerek gerçek bir sanatçı olur, kimileri de bir başkasının yarattığı esere dönüşür. Mazi, o gece elindeki kalemi kırmakla kalmamış; hayatın karşısına çıkardığı tüm pürüzleri şekillendirerek kendi kanlı şaheserini yaratmıştı. O, bu karanlık oyunun mutlak sanatçısıydı artık. Karşısında son nefeslerini veren Tuğran ise, Lavinia' yı yedi yıldır belirsizliğin çukurunda bırakan o adam değildi artık. Mazi' nin ellerinde kusursuzca donmuş, boynundaki o gümüş "M" madalyonuyla mühürlenmiş ölümsüz bir sanat eseriydi. Tuğran, kendi kaderinin öznesi olmayı becerememiş; Mazi’ nin parmak iziyle taçlandırdığı o vahşi şahesere dönüşmüştü.

KIRIK KALEM

Gece, akrebin yelkovanı kovalamaktan yorulduğu o tekinsiz saatlerdi. Siyah botların taban sesleri, kimsesiz sokakların ayazında yankılanıyordu. Bir ruh çoktan tabuta kaldırılmış, bir ruh ise firar etmişti. Parmaklarının arasından süzülüp dökülen madalyonun zincirleri, bir başkasının hayat finaline doğru usulca akıyordu.

Ruha işlenen her cümlenin perde arkasında artık tek bir kişi yoktu. Çünkü perde arkasında tek bir kişinin kalması, hakikatin sırlarını yalnızca bir kişinin bilmesi demekti.

Kadıncağız, karşısındaki silüetin gerçek sahibini görür görmez zihnindeki o ismi dehşetle bastırdı. İnanmak istemediği celladının adını kendine itiraf etmekten deli gibi korkuyordu. İsterse buna hiç inanmayabilirdi de; fakat tehlike çanları artık onun için çalmak üzereydi.
"Hayır, olamaz... Sen olamazsın. Bu kötülüğü yapmış olamazsın!"

Mazi, işaret parmağını, sessiz bir sükûnete davet eder gibi yavaşça dudağına götürdü.
"Sadece aramızda... Kim olduğumu sadece ikimiz biliyoruz. Diğerleri bilmemeli."
"Sen... Neden, neden yapıyorsun bunları? Sen..."
"Duymamalılar. Sus."
Kadının kurduğu her cümle, Mazi’ nin o buzdan maskesine indirilen bir balta gibi havada çatlıyordu. Kadıncağız ise bu amansız gecede son nefeslerini vereceğinden henüz habersizdi.
"Sen bir psikopatsın! İşlediğin tüm o cinayetleri..."
PAT... PAT... PAT...
Yarım kalan tek şey bir cümle değildi elbet. Aslında cümle, tam da olması gereken yerde durmuştu. Zaten onun dışında bu dünyada her şey yarım kalmaya mahkûmdu; güven, adalet, sevgi... Yarım kalmak da bir vedadır, sadece cenazesi kaldırılmazdı.

&

Masanın başına, sadece Tuğran’ı düşündüğüm için ruhum yorulmuş halde oturmuştum; ayakta duracak takatim kalmamıştı. Ama kendimi yine bir an kitap yazarken bulmuştum. Bu nasıl oluyordu, hiç anlayamıyordum. İlk bölümümü editörüme atmıştım ve çoktan düzenlenmeye başlanmıştı. İki gün sonra ise okurlarımla bir araya gelecektim. Yaklaşan imza günümün heyecanını hissetmeyi beklerken, bu duyguyu paylaşacağım tek kişiye, Tuğran'a ulaşamamak canımı sıkıyordu.

Tuğran, babamın iş ortağı olan Demir amcanın oğluydu. Aynı zamanda Öykü’nün de ikiziydi. Benim için ise... Onunla on beş yaşımdayken tanışmıştım. Hatırlamadığım bir nedenden dolayı kendimi kötü hissettiğim bir zamanda karşıma çıkmıştı. Küçüklüğümden beri hayatımdaki boşlukları hep kendim doldurmuştum; başkalarından beklediğim sevgi ve şefkati hep kendime ben vermiştim. Annemden göremediğimi ben kendi ruhuma fısıldamıştım. Ama bu durum, tamamen annemin kötü biri olmasından kaynaklanmıyordu. Onun ruhunu esir alan psikolojik bir rahatsızlığı vardı: TSSB, yani Travma Sonrası Stres Bozukluğu. Bir ortama girdiğinde hep kendisini insanlardan izole etmeye çalışır, etrafına kalın bir tuğla duvar örerdi. Babam ise iş toplantılarına katıldığında, yanındaki bu ürkek eşinden adeta utanırdı.

Geceleri en ufak seste uyanırdı annem. Bazen gece uyurken onun acı dolu feryatlarıyla dikilirdim yataktan. Dünyada en çok istediğim şey, annemle bir kez olsun göz teması kurup kimlik üzerinde yazılan bağımızı kalbimde hissetmekti. Ama o, bakışlarını benden hep kaçırırdı. Şu an yirmi dört yaşındaydım ve ben yaş aldıkça annem güvenliğim için dışarı çıkmamı istemiyor, hatta ona kalsa beni odaya kilitliyordu. Babama bunun nedenini sorduğumda ise geçmişte atlatılan ufak bir trafik kazasını ve dedemin ona küçükken yaşattıklarını öne sürerdi.

Tüm bu karanlığın içinde bana kendimi değerli hissettiren, içimdeki yaraları ilk kez anlattığım tek bir kişi vardı: Tuğran. Fakat son zamanlarda onun değişen davranışları yüzünden aramızdaki şeye bir isim koyamıyordum. Bu duygusal bir bağ mı, yoksa sıradan bir arkadaşlık mıydı, bilemiyordum. Onun bu değişken hislerinin kurbanı olmuştum. Bu belirsizlik yüzünden zihnim her defasında daha karışık bir hal alıyordu. İnsanlardaki en nefret ettiğim özellik de buydu; hissetmedikleri şeyleri "miş gibi" yaparak karşısındaki kişiyi belirsizliğin çukuruna atarlardı. Yedi yıldır hep "Acaba mı?" diyerek ihtimallere tutunmuştum. Defalarca kez karşısına çıkıp açık açık sormak istedim ama hayatımda sadece tek bir kişi bana kendimi değerli hissettirmişti. Zihnimde kamçıladığım boşluklar yüzünden, aramızdaki bu adı koyulmamış ama bana iyi hissettirdiğinden emin olduğum tek kişiyi kaybetmek istemezdim.

Telefon rehberime girip adının üstüne tıkladım; içimde bir umutla açmasını bekledim. Kulağıma götürdüğüm telefondan o mekanik ses yükselip aradığım kişiye ulaşılamadığını söylediğinde, kalbim teklemişti. Zihnimin tahmin ettiği o acımasız gerçekliğe karşı koruduğum umut, dönüp yine kendimi yaralamıştı.

Bilgisayarımı kapattım ve yatağıma geçtim. Yastığıma sarılarak gözlerimi kapattım ve derin bir nefes almaya çalıştım. Fakat her nefeste içimdeki ateş daha çok harlanıyordu; ciğerlerim bana beddualar okur gibiydi. Tam o sırada, telefonumdan çalan şarkıyı bastıran ama artık kulaklarımızın uğursuzca alıştığı o çığlık yükseldi. Ve alışmak en kötü şeydi; çünkü alışmak, insanın ruhundan farkında olmadan kesip attığı ampute bir parçaydı.
Annemin çığlığı daha çok yükseldi. Yatağımdan öyle hızlı kalkmıştım ki, merdivenlere ulaşınca başımın dönmesiyle korkuluklara tutundum. Ne kadar çabalasam da dengemi koruyamadım ve dört basamaklı merdivenden yere düştüm. Ellerim sert bir şekilde yere çarpmıştı. Üzerine düştüğüm dizlerimin acısını hissetmememe sebep olan şey ise, o an zihnimin önüne bir filigran gibi serilen o tekinsiz geçmişti. Kulağımın tam arkasında sıcak bir nefes hissettim ve fısıltı halinde sesler zihnimi tırmaladı:

"Baba..." diyordu sorgulayan genç bir ses. Karşı taraftan yükselen o sert ses ise emir veriyordu: "Git odana!" Ve hemen ardından annemin sesi yükseliyordu: "Vekil ne yaptın sen?" Babamın buz gibi sesi noktayı koyuyordu: "Al kızını buradan, götür Sevim."
Duvarlara tırmanan annemin çığlığı, beni zihnimin bu karanlık dehlizlerinden tutup çıkardı. Annemin odasına doğru yürüdüm; hemşireler iki yanına geçmiş, kollarını tutmuş iğneyi yapmaya çalışıyorlardı.
"Bırakın annemi!" diye seslenmemle birlikte annemin çığlıkları, aniden benim ismimi sayıklayan kısık fısıltılara dönüştü. Hemşire, bu ani duraksama sayesinde nihayet iğneyi vurabilmişti. Göz ucuyla bana bakan annemin, geceyi andıran o mavi gözleri yavaşça ağırlaştı.
"Bizi yalnız bırakın," dememle kapanan kapının ardından, odada yalnızca annem ve ben kalmıştık. Yanına doğru yürüdüğümde, ruhunu sıkıştıran kabuslar yüzünden ecel terleri döktüğünü gördüm. Yatağının ucuna oturarak, derisinin altında kemikleri sayılan ellerini avuçlarımın arasına aldım.
"Ben buradayım, korkmana gerek yok artık. Uyuyabilirsin," diye fısıldadım. Gözlerime bir kez bile bakmasını o kadar çok istiyordum ki... Sanki hayatında yapmış olduğu en büyük hatasıymışım gibi, benimle yüzleşmekten korkuyordu.

Sonunda gözlerini kapattı ve uyudu. Ben ise sabaha kadar odanın camından dışarıyı seyrettim. Tam o sırada telefonumun çalmasıyla düşüncelerimden sıyrıldım. Bir an kalbim, Tuğran’ın aradığı düşüncesiyle çılgınca bir ritme kapılsa da, ekranda gördüğüm isimle beraber o taze umudun üzerine bıçakla keskin bir çizik daha atılmıştı. Yaprak’ın çağrısını açtım.
"Lavinia, bugün yayınevine uğrar mısın? Yapacağımız toplantıda senin imza günlerin de konuşulacak."
"Tamam, gelirim."
"Lavinia iyi misin? Sesin biraz yorgun geliyor sanki."
"Uuyuyamadım dün gece Yaprak... Neyse, geldiğimde görüşürüz," diyerek telefonu kapattım.

Telefonu kapattıktan sonra odama geçtim. Odamdaki-ağır hava üzerime daha da çökmüştü. Zihnimi ve bedenimi saran bu uyuşukluğu dağıtmak adına kendimi banyoya attım. Tenime değen ılık su, omuzlarımdaki yükü bir nebze olsun hafifletirken, su damlalarıyla birlikte merdivenden düşüşümün o sızısı da akıp gidiyordu. Fakat suyun o tanıdık sesi bile kulaklarımda çınlayan annemlerin o geçmişteki bağırışlarını susturmaya yetmemişti.

Banyodan çıkıp bornoza sarındığımda, buharlanan aynanın karşısına geçtim. Elimin tersiyle camdaki buğuyu sertçe sildim. Aynadaki yansımam, ne hissettiğini açıkça belli etmeyen bir yabancı gibi bana bakıyordu. Islak olduğu için daha da koyu görünen, kumral ve siyahın birbirine karıştığı o gür saçlarım omuzlarıma yapışmıştı. Buğday tenim, uykusuzluğun getirdiği o hafif solgunluğa rağmen her zamanki gibi dik duruyordu. Dudaklarımın dolgunluğu, onları sık sık endişeyle ısırdığım için biraz daha belirginleşmişti. Bakışlarım ise... Bakışlarım en çok kendimden kaçtığım yerdi. Kehribar rengi gözlerim, aynadaki ışığın altında çorak bir toprağın o derin, susuz rengini andırıyordu. Çorak topraklardan yeşillik fışkırmazdı belki ama o topraklar altında çok büyük sırlar barındırırdı; tıpkı benim zihnim gibi.

Aynadaki kadına daha fazla bakıp kendimi o melankolinin içine çekmek istemedim. Boğulmanın sırası değildi, bugün profesyonel olmam gereken yayınevi toplantısı vardı. Hızla odama geçip üzerime beyaz bir gömlek ve gri kumaş pantolonlu sade bir kombin seçtim. Saçlarımı kendi haline bırakıp kuruttum gecenin uykusuzluğunu haykıran gözaltlarıma kapatıcı geçirerek ve çantamı alarak evden çıktım.

Bahçede park halindeki arabama bindiğimde, motorun o mekanik sesi beni nihayet dış dünyaya, somut gerçekliğe bağladı. Dikiz aynasını kendime göre ayarlarken gözlerim yine o kehribar rengine çarptı ama bu kez hızla bakışlarımı kaçırıp vitesi ileriye aldım. Arabayı yayınevinin olduğu yöne doğru sürerken, sokağın başındaki o virajı dönene kadar içimde Tuğran’a dair ufacık da olsa bir haber alma umudu titriyordu. Telefonumun ekranı ön konsolda sessizce duruyordu. Ne bir mesaj vardı ne de bir arama. Direksiyonu daha sıkı kavradım ve gaza bastım. İstanbul’un sabah trafiğine karışırken, beni yayınevinde nelerin beklediğini düşünmeye çalışıyordum. Kıvanç’ın o dün bahsettiği "çalışma düzenindeki yenilikler" ve gözlerindeki o didikleyen tekersiz merak, yol boyunca içimde başka düşüncelere yol açıyordu.

İstanbul trafiğinin keşmekşesinin sonuna gelmiştim. Yayınevi binasının otoparkında arabayı park ettim. Gece boyu düşündüklerim, gündüz vakti başımı ağrıtan birer sancıya dönüşmüştü. Merdivenlerden yukarı doğru adeta güçlükle tırmanmıştım; bileklerimden bağlanmış bir şekilde darağacına asıldığımı düşünüyordum.

Büyük toplantı odasının tanıdık kapısı görüş açıma girdiğinde hafifçe rahatlamıştım. Kapıyı itip içeri girdiğimde herkes masanın etrafında çevrelenmiş, dosyalarını yeni yeni açmaya çalışıyordu. Baş köşede yeni müdürümüz Kıvanç, sağ yanında ise heyecanlı ve gergin haliyle oturan Yaprak vardı. Yaprak’ın yanındaki boş yere geçtiğimde, Kıvanç’ın o yeşil, sabit bakışlarına tutulmuştum. Yanına oturduğum Yaprak, "Betin benzin atmış, iyi misin?" diye fısıldadı. O söyleyene kadar ruhumda ve zihnimde çektiğim sancının etkisinin görünüşüme bu denli vurduğunu bilmiyordum. Kulağına yaklaşıp "İyiyim," desem de inanmamış gibi başını hafifçe salladı.

Masanın etrafındaki editörler, pazarlama sorumluları ve grafik tasarımcılar ardı ardına konuşuyor, yeni dönem stratejilerinden bahsediyorlardı. Ancak odadaki sesler bir süre sonra kulağımda uğuldamaya, teker teker erimeye başladı. Ben orada, o masanın başında fiziken oturuyordum ama zihnim tamamen başka bir evrenin dehlizlerindeydi. Düşüncelerim beni yine o karanlık dehlizlere, dün gece zihnimde yankılanan o çığlıklara götürmüştü. Merdivenlerden düşerken kulağımın arkasında hissettiğim o sıcak nefes, babamın "Git odana!" diyen o buz gibi emri ve annem Sevim’in duvarlara tırmanan feryatları zihnimin ortasında bir urgan gibi dolanıyordu. Ve en önemlisi, Tuğran... Telefonlarıma cevap vermeyen, yedi yıldır beni belirsizliğin çukurunda bırakan o adam şu an neredeydi? Kafamın içindeki bu kurgusal dehlizler ile dış dünyadaki bu ani sessizlik arasında öyle büyük bir uçurum vardı ki, hangisinin gerçek hangisinin hayal olduğunu ayırt etmekte zorlanıyordum.

Toplantı boyunca herkes konuşmuş ve fikirlerini beyan etmişti; ben ise o konuşmaların arasında sessiz bir inzivaya çekilmiştim. Ağır düşüncelerimi kısa süreliğine raflardan indirip tuzla buz eden şey, Kıvanç'ın doğrudan bana yönlendirdiği o soru oldu.

"Lavinia Hanım, Lavinia…" Kıvanç’ın otoriter sesi sadece toplantıdaki değil, zihnimdeki uğultuları da bir bıçak gibi kestiğinde o karanlık çember dağıldı. Bakışlarımı hızla üzerimde duran yeşil gözlerine doğrulttum. Dikkatimin dağıldığını ve orada olmadığımı keskin zekasıyla anlayan Kıvanç’ın dudağı hafifçe kıvrıldı. Önündeki imza günü taslağını masaya doğru tıklatarak önüme koydu.

"Yaklaşan büyük kitap fuarı ve imza gününüz hakkındaki detayları netleştiriyorduk. Biliyorsunuz, yayınevi olarak bu dönem bütçe planlamamızı ve lojistik operasyonlarımızı tamamen sizin imza gününüzün getireceği yoğunluğa göre şekillendiriyoruz. Güvenlik önlemlerinden matbaa tedarik zincirine, stand kurulumundan sosyal medya reklam algoritmasına kadar her şey hazır. Kitabınızın satış grafiği ve okur sirkülasyonu çok yüksek olduğu için fuar yönetimiyle görüştük; izdihamı önlemek adına ana koridorda daha geniş bir imza alanı tahsis ettirdik. Ayrıca telif hakları sözleşmeniz gereği, bu etkinlikteki kitap satışlarının bandrol takibi ve gelir payı raporlaması da dijital sistem üzerinden anlık olarak yayınevimize ve size aktarılacak. Dağıtım şirketleriyle de görüştük, imza günü sabahı fuar alanında tek bir adet bile eksik stok kalmayacak şekilde lojistiği garanti altına aldık. Tarih ve operasyon şeması önünüzdeki dosyada mevcut. Sizin için de uygun mudur?"

Kıvanç, gerçek bir yayınevi müdürünün yapması gereken tüm lojistik, finansal ve operasyonel detayları o kadar net ve mantıksal bir çerçevede aktarmıştı ki, önümdeki dosyaya bakma ihtiyacı bile duymadım. Hiçbir şeyi dinlemediğimi anlamış, bunun üzerine toplantıda konuşulanların özetini tekrardan tarafıma iletiyordu. Şu an bu detayları düşünecek, bütçeleri ya da sözleşmeleri tartışacak durumda değildim. Tek istediğim bir an önce yalnız kalmaktı.

"Uygundur," dedim sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. "Benim için hiçbir sorun yok."
Kıvanç memnun bir ifadeyle önündeki dosyayı kapattı, ardından masanın etrafındakilere döndü: "Güzel. O halde toplantı bitmiştir arkadaşlar, herkes işinin başına dönebilir. Lavinia Hanım, siz kalın."

Sandalyeler geriye doğru çekildi, odadaki insanlar teker teker dağılmaya başladı. Toplantı bitmişti. Ama içimdeki o tekinsiz fırtınanın, yaklaşan o büyük imza gününde kopacağından henüz hiçbirimizin haberi yoktu. Kıvanç’ın son cümlesiyle toplantı odasında ikimiz baş başa kalmıştık.
"Bu dalgın ve yorgun halleriniz, planladığınız cinayetlerden midir?"

Sorusuyla kalbim aniden teklemişti. Ne diyordu bu adam? Zihnimde sanki bambaşka bir pencere açılmıştı. O an sanki Lavinia değil de, başka biri geçmişti yerime. Masanın üzerinde parmak boğumlarım sertleşti, bileklerim kasıldı. Avumiçime batırdığım tırnaklarım canımı acıtıyordu.
"Planlarımın içinde olmayı istemezsiniz, emin olun."

Kaşları çatılan ve gözleri şaşkınlıkla açılan Kıvanç, yüzüme sanki sıradışı bir varlık görüyormuş gibi bakakaldı.
"Ne?... Anlamadım." Boğazı düğümlenmişti; ademelmasının hareketinden yutkunmakta zorlandığını net bir şekilde anlıyordum.
O sırada sırtım dikleşti ve avuç içime hapsettiğim parmaklarım yavaşça çözüldü. Yüzümdeki o sert duvar sanki aniden çatlamıştı. Ben biraz önce ne demiştim? Ya da daha doğrusu, bunu ben mi demiştim?
"Ben... Özür dilerim. Ama siz ne demek istediniz?"
Yüzündeki o bozguna uğramış ifade yavaşça normale dönmeye başladı.
"Kitabınızdan bahsediyordum. Yaprak Hanım bana sizin yeni projeye başladığınızı ve bitirdiğiniz ilk bölümü göstermişti. Yeni tür romanınız hem kaleminize pek alışıldık değil hem de yazarlık geçmişinizde rastlanan bir durum değildi."
Demek kitaplarımı okumuş ve kalem dilime hakim bir okurumdu. Kitaplarım hakkında ne düşündüğünü normalde çok merak ederdim; ama şu an ilgileneceğim ve merak edeceğim çok daha önemli işlerim vardı.

"Alışılmışın dışına çıkmak iyidir Kıvanç Bey. Alışmak ise en kötüsüdür. Çünkü..."
Sözümü keskin bir şekilde kesti:
"Çünkü... Alışmak, insanın fark etmeden ruhundan kesip attığı ampute bir parçaydı."
Şaşırmıştım. Kitabımdaki alıntıları ezberleyecek kadar hakimdi zihnimin ürünlerine.
"Okuduğunuz kitaplarım hakkındaki düşüncelerinizi bir gün oturup konuşalım. Ama son günlerde fazlasıyla yoğun ve darmadağınım." Merak ettiğimi açıkça dile getirmiştim.
"Olur, neden olmasın," dedi, yüzünde memnuniyet ifadesi belirirken.
"İmza gününde görüşmek üzere."
"Görüşmek üzere."

Toplantı odasından nihayet çıkmıştım. İçeride bir anlığına büründüğüm o karanılık kişilik de neyin nesiydi, hiç anlayamamıştım. İçimde aniden değişen o vahşi duygu selini Kıvanç açıkça görmüştü. Sanki ona, "Ölüm listesine ismini yazmamı istemiyorsan rahat dur," der gibi konuşmuştum. En yakın zamanda psikiyatristim Orhan Beye gitmeliydim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

53okunma 4beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.