SON BÖLÜM kitap kapağı

5. bölüm / 11

SON BÖLÜM

BOYNUMDAKİ URGAN

Vaveyla Yazarı: Berfin Türkan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: BOYNUMDAKİ URGAN

Zihnimde bırakılan her emare, kağıda dökülen bir sanat oldu.
İnsanın kalbine atılan her ok, topluma mâl olan bir değer kazanır mı hiç?
Bilmem... Ama bir gün gözlerimdeki o perde açıldığında; belki o eski müzik kasetlerinde gözlerinin içine bakıp da yazdıklarımı okuyamadıklarım,
bir başkasının sesinde satırlarım olarak ün bulur,
kim bilir?Belki satırlarımı okuyan her bir yabancı ruh, bana bir ayna olur.
Belki o zaman artık gökyüzüyle barışık yaşar ve zihnimizin içindeki her bir tekinsiz sese birer çözüm oluruz.
Unutmayın; boynuna dolanan o sinsi ipin diğer ucu, her zaman kendi parmaklarının arasına düğümlüdür.

BOYNUMDAKİ URGAN

Fuar alanının devasa kapısından içeri girdiğim andan itibaren, uğultulu bir insan seli etrafımı sarmıştı. Giriş turnikelerinden benim standımın olduğu ana koridora kadar uzanan o devasa kuyruk, dışarıdan bakıldığında bir başarı tablosuydu belki de. Ama benim için, klostrofobimi tetikleyen, nefesimi daraltan amansız bir çemberden farksızdı. Spot ışıklarının o çiğ beyazlığı tepemden vuruyor, yayınevinin lojistik olarak kusursuzca kurduğu o geniş stantta yerimi alırken içimdeki o gergin ritim her geçen saniye daha da hızlanıyordu.,

"Harika bir kalabalık var Lavinia, tüm matbaa stokları neredeyse tükenmek üzere!" Yaprak, elindeki listeleri kontrol ederken sevinçten uçuyordu. Onun bu neşeli sesinin hemen arkasında, kollarını göğsünde kavuşturmuş, takım elbisesiyle odayı ve masayı süzen Kıvanç duruyordu. Yeşil gözleri, o kalabalığın içindeki her bir yüzü teker teker analiz eder gibi tetikteydi.
Masanın başına oturdum, kalemin kapağını açtım ve ilk okur önümde belirdi.
"Lavinia Hanım, sizin cümleleriniz ruhuma şifa gibi geliyor, iyi ki varsınız!"
Gülümsemeye çalıştım. "Teşekkür ederim," diyerek taze mürekkebi kitabın ilk sayfasına bıraktım. Kalem kaydı, imza atıldı, kitap kapandı. Sonra bir diğeri, sonra bir diğeri daha... Saatler akıp giderken, önümden geçen o yüzlerce yabancı yüz, flaş patlamaları ve uğultular zihnimde yavaşça bulanıklaşmaya başladı. Okurların heyecanlı çığlıkları ve kalabalığın itiş kakışından doğan o gergin atmosfer, beni yavaş yavaş o tanıdık, tekinsiz dehlize doğru itiyordu. Kalabalık arttıkça omuzlarıma binen o görünmez ağırlık daha da büyüyordu. Masanın hemen arkasında duran Kıvanç’ın varlığı bile üstümde bir baskı yaratıyordu; sanki bir yazarın imza gününü değil, bir suçlunun her adımını izler gibi bir hali vardı.

Şaşaalı ışıklar, başarı tebrikleri, çığlıklar... Hepsi birer illüzyondan ibaretti. İçimdeki o çorak toprağın rengi, bu sahte parıltının altında can çekişiyordu. Yaklaşan o büyük fırtınanın, bu coşkulu gürültüyü tek bir saniyede buz gibi bir sessizliğe gömeceğinden henüz hiçbirimizin haberi yoktu.

Her imza günümdeki tamamlanmışlık hissi şimdi eksikliğini bırakmıştı. Kalemimden dökülen bir çok cümle ona duyulan küllerin sayfalarda can bulmuştular. Defalarca kez gözlerinin içine bakıp okumak istediğim her cümle düşlerden ibaretti.

İmza kuyruğu bitmişti. En güzel anlar sular seller gibi parmaklarımızın arasından akıp gitmekteydi. Dursun istediğimiz zaman inadına sanki daha hızlı ilerliyordu. Son kalan okurlarımla birlikte toplu bir fotoğraf çekindikten sonra bir kadının sesi kulaklarımı çınlattı.

"Lavinia Hanım, rica etsem Kıvanç Bey’le birlikte bir fotoğrafınızı alabilir miyim? Yayınevinin resmi hesabı için harika bir paylaşım olur."
Yayınevinin sosyal medya yöneticisinin araya giren profesyonel sesi, masanın üzerindeki o yoğun gürültüyü bir anlığına bölmüştü. Elindeki profesyonel kamerayı bize doğru doğrultmuş, onay bekliyordu. Yüzüme hemen o alışılmış, kurumsal tebessümümü yerleştirerek masanın arkasında duran Kıvanç’a doğru döndüm.

"Tabii, neden olmasın?" dedi Kıvanç. Sesindeki o mesafeli ama profesyonel ton, yeni müdür maskesini ne kadar iyi taşıdığının kanıtıydı.
Ağır adımlarla masanın yanına doğru yaklaştı ve tam yanımda durdu. Aramızda sadece birkaç santimlik bir mesafe vardı. Üzerindeki o odunsu parfüme karışan tekinsiz sigara kokusunu net bir şekilde alabiliyordum. Omuz omuza durduğumuz o salisede, dün gece odamda hissettiğim o yabancı, sıcak nefesin hatırası ensemden aşağı buz gibi bir ürperti olarak indi. Kameranın flaşı patlamadan hemen önce Kıvanç'ın yeşil gözleri bana doğru kaydı. O bakışlarda sadece bir sosyal medya paylaşımının sıradanlığı yoktu; zihnimin dehlizlerini tarayan, sakladığım tüm sırları tek bir hamlede söküp almak isteyen şüpheci bir dedektifin keskinliği vardı.

Sosyal medya yöneticisi, "Harika oldu Kıvanç Bey, Lavinia Hanım; çok teşekkür ederim," diyerek ekranı kontrol ederken Kıvanç yavaşça eski yerine doğru adımladı. Dudaklarının kenarında, o her zamanki muamma dolu, ne düşündüğünü belli etmeyen hafif tebessümü duruyordu. Bu adamın yanındayken içimde uyanan o garip şüphe, beni bir yazar gibi değil, adeta köşeye sıkışmış bir şüpheli gibi hissettiriyordu. sanırım bu yeni kaleme aldığım polisiye kitabıma kendimi çok kaptırdığım için saçmalıyordum. gerçeğin üzerine korkunç dava kılıflarını çiziyordum. Ve tam o sırada, masanın üzerinde duran telefonumun ekranı ani bir sarsıntıyla titremeye başladı. Ekranda parlayan isim Öykü'ydü.

Direkt ayağa kalktığım için hafif tökezledim. Masanın köşesini tutunarak kendimi dengelemeyi başardım. Aramayı yanıtladığımda ise içimi burkan ve az önce saçmaladığım korkunç dava kılıfları yeniden canlanmasıyla bir oldu. Titreyen ses korktuğum cümlelerin birbir kulağıma yankılanmasıyla duraksadım. Burnum sızlamaya gözlerim kor ateş gbi yanmaya başladı. Daha ne oldu diye soramadığım sorunun cevabı bana neler yapmıştı...

Etrafımdaki kalabalığın uğultusu karadeliğin içine çekilmiş gibiydi. patlayan flaşlar arkamda kalmıştı. Hattın diğer ucunda olan Öykünün sesi canı göğsünden sökülüyormuş gibi hıçkırıklarla kaplıydı."Lavinia..." diye feryat etti Öykü. Sesi öyle çaresiz, öyle darmadağındı ki nefesimin göğsümde tıkandığını hissettim. "Abimin... Abimin arabasını bulmuşlar. Ormanlık alanın girişinde, terk edilmiş bir halde..."

"Nasıl yani?" dedim sesimi dik tutmaya çalıştım, kalbimin göğüs kafesimi amansızca dövmeye başlamasıyla yerimden hafifçe doğrularak. "Tuğran nerede peki? Kendisi oradamıymış?"

"Hayır, Lavinia... Abim orada değil" Öykü hıçkırıklarının arasında adeta boğuluyordu. "Ama... Ama arabadan bir kilometre uzaklıkta. Abimin boynuna... Boynuna gümüş bir madalyon asılıymış. Üzerinde keskin bir 'M' harfi kazılı olan bir madalyon... Lavinia, abimin arabasının içi kan dolu, o madalyon ne demek? Abime ne yaptılar, ne olur bir şey söyle!"

İşittiğim o son cümleyle birlikte dünyam başıma yıkıldı. Zihnimin tam ortasına amansız bir balta indirilmişti adeta. Gözlerim fuar alanındaki o parlak ışıkların altında karardı, dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. Öykü’nün telefondaki acı feryadı kulağımda uğuldarken, gözlerimin önüne dün gece kendi bilgisayarımın başında, sanki bambaşka bir evreni kaleme alıyormuş gibi fütursuzca yazdığım o yeni kurgunun satırları geldi: "...Cebinden bir madalyon çıkardı; üzerinde sadece M harfi vardı. Madalyonu katlettiği genç adamın boynuna astı. O madalyon bir çeşit urgan gibiydi."

Kendi zihnimde yarattığımı sandığım kurgu, bir gece sonra en yakın arkadaşımın abisinin boynunda, karşılık vermesini beklediğim duyguma belirsiz bırakan aşkım kanlı bir gerçek olarak duruyordu.

Elimdeki telefon yavaşça buz keserken, başımı dehşet içinde yukarı kaldırdım. Tam o anda, masanın hemen arkasında duran Kıvanç’ın o keskin yeşil gözleriyle göz göze geldim. Yüzümün kireç gibi döndüğünü, gözlerimdeki o saf korkuyu anında fark etmişti. Bakışlarında bir yayınevi müdürünün sıradan şaşkınlığı yoktu; avını köşeye sıkıştırmış, zihnimdeki o kanlı cinayet satırlarını teker teker okumaya çalışan şüpheci bir dedektifin buz gibi tebessümü gizliydi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

45okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.