SON BÖLÜM kitap kapağı

10. bölüm / 11

SON BÖLÜM

PEMBEYE BULAŞAN KIRMIZI

Vaveyla Yazarı: Berfin Türkan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: PEMBEYE BULAŞAN KIRMIZI

Kokusu aldatıcı bir aşk, bir umut ve bir de köklerine tutunan yıkılmaz bir kule vaadi,
Oysa doğa en baştan beri kendi cinayetini işlemişti; çiçeğin dalına çatlaklar açarak.
Tutunulan her kök biraz çatlak olur. her çatlağın arasından da bir geçmiş yada bir mürekkep yol çizer.
ölüm çiçeğinin her tohumu bir sonraki baharı, bir sonraki günahı beklemektedir.
Katil kendisini dahi, kurban ise masum sanır.
Oysa ki kainat her ikisininde sonunun toprak olduğunu gösteren birer madde olarak görür.
ve toprak her zaman en sadık sırdaştır.

Masada duran telefonun titremesiyle, o daldığı derin düşüncelerin inzivasından sıyrıldı Asaf. Doğrulup ekrana düşen bildirimle birlikte, kayıtlı olmayan o özel numaradan mesajlar ardı ardına düşmeye başladı.

Gelen her beş görselde, masanın etrafında birleşmiş adamların ellerinde numaralı dosyalar bulunuyordu. Her numaralı dosyanın içinde ise gizli birer hayat saklıydı. Yer altından gönderilen tüm bu görsellerin en sonunda bir mesaj belirdi ve bu mesaj, bir başkasının son bölümünü yazmaya zemin hazırlıyordu:
"Milletvekili Vekil Arslan’ın yeraltındaki yasa dışı dış komünist şirketlerle yaptığı ortaklık fotoğraflarıdır."
Asaf, bu haberle beraber mesleğinin en başarılı, en ses getiren imzasını atacağını öngörmüştü o an. Lakin unuttuğu, gözden kaçırdığı çok büyük bir yer vardı: Sistemi elinde tutan o karanlık güçler, infazları çok önceden planlardı. İnsanın en büyük düşmanı hakikatti. Kimi bu yolda ilerlediğini sanırken kendi benliğini bırakırdı, kimi de kurbanlık sürüsüne boyun eğip olanı biteni meşrulaştırırdı. Asaf ise ilkiydi. Zaten hep öyle olmaz mıydı? İnsan ruhunun hakikatini irdelediğinde bile, geride o hakikatten bir parça üflerdi. Hakikatle bazen hiç yüzleşilmemesi gerekirdi. Diktatörlerin koydukları kanunlar yerine insanın kendi adaletini kurmaya çalışması; bozuk bir tartıda doğru ölçü yapmaya çabalamak kadar anlamsız, çaresiz ve yankısız bir şeydi. Keşke her şey simgelediği değerle bir yankı bulabilseydi.
Asaf, bilgisayarına o umut dolu, parlak gözleriyle bakarak gönderilen dosyaları tek tek inceliyordu. Gazetecilik mesleğinde, Vekil Arslan’ın aslında bir vatan haini olduğunu, yükselmek adına geçmişte rakiplerine nasıl acımasız kumpaslar kurduğunu, sümen altı ettirdiği o gizli cinayet dosyalarını manşetlerine taşıyarak gerçek anlamda piyangoyu tam on ikiden vuracaktı. Ama on ikiden sonrası... Son bölüm, son noktaydı. Sonlar bazen en küçük ihtimalleri bile gözden kaçırır ve insan daha sonra karşısında devasa bir enkaz bulurdu.

Elindeki o tehlikeli belgelerle evinin yolunu tutan Asaf, yol boyu bu olayın altına kendi imzasını attıktan sonra kuracağı o yeni evrenin hayalini yaşıyordu. Kapıyı büyük bir sevinçle açtığında, evdeki ne o sıcak yemek kokusu ne de çocuklarının bu gri hayata eklediği o mutluluk rengi hissedilmemişti. Sahi, mutluluk hayatın o boğucu griliğinin içinde nasıl bu kadar saf ve temiz durabilen bir ton oluştururdu? Mutluk hangi renkti? Kimine göre siyah, mavi veya çocukların saf dünyasındaki o pembe... Mutluluk bazen erişemediğin bir bakışta, bazen de pembeye vahşice bulaşmış bir kan lekesinde gizliydi.

Evin içindeki o buz gibi, sessiz beton, Asaf’ın yüzüne sert bir tokat gibi inmişti. Tam o sırada, arkasından kapattığı kapının hemen ardından, sokaktan acı bir çığlık sesi yükseldi. Bu çığlık, çok tanıdık bir kadın sesinden geliyordu. Bazen o ses çocuklarına tatlı ninniler fısıldar, bazen de yorulduğunda omzuna dokunup, "Sabret Asaf, bir gün bu ülkenin en önde gelen gazetecilerinden olacaksın," diyerek içini sakinleştiren umut dolu bir melodiye dönüşürdü. Lakin bu çığlık, pek de o kadar masum değildi artık. Bu çığlık... Melekleri bile titreten çaresiz bir annenin feryadından yükseliyordu.

Evden hızla fırlayan Asaf, karısının dizlerinin üstüne çökmüş halini gördü; kadın, kucağındaki ilk masum kurbanın, o küçük kızının son bölümündeki kostümüne bakıyordu. Uzun ve kara bulutların arasından yükselen sarı bir ışığı anımsatan o parlak saçlar, koyu bir mürekkebe bulanmıştı. Üstündeki kıyafet, hayali dünyada mutluluğu simgeleyen o pembe rengin üzerine amansızca bulaşan kanla kaplıydı. Annesinin kumral saçlarını titreyen parmaklarıyla okşayan küçük oğlu ağlıyor, bir yandan da minik kız kardeşinin o buz kesmiş elini tutuyordu. Annesi ise kollarını kızına öyle bir sarmıştı ki; sanki hâlâ yaşam belirtisi gösteren, uçup gitmek üzere olan o ruhu göğsünde tutmaya çalışıyor gibiydi.

Kadının dudaklarından dökülen o feryat cümleleri tek bir gerçeği gösteriyordu: Hayalini kurduklarımızın arka planında gövde gösterisi yapan kabuslar, gün gelir en büyük felaketimize dönüşebilirdi. Asaf’ın hayatı da tam olarak bu raddede kırılmıştı işte.

&

Yaprak’tan günlerdir hiçbir cevap alamıyordum. Ve sonunda öğrendim ki, yayınevinden tamamen istifa etmişti. Arkasında bıraktığı resmî istifa gerekçesinde ise başka bir ülkeye yerleşeceği yazılıydı. Uzun yıllardır sadece editörüm değil, aynı zamanda en yakın dostumdu o benim. Üzüntülerimi, sevinçlerimi ve edebi hedeflerimi paylaştığım yegâne ortağımdı. Böyle aniden çekip gitmesi, beni otoparktaki o kriz anımda usulsüzce yargılaması ve hayatımdan büyük bir sarsıntıyla ayrılması beni neye uğradığımı şaşırtmış bir halde bırakmıştı. Fakat en sonunda, bana telefonumdan tek bir kısa mesajı layık görebilmişti ancak:
"Lavinia, çok üzgünüm. Seni öylece yargılamam rasyonel değildi. Lakin yayınevinden istifa ettiğim için artık editörlüğünü başka biri üstlenecek. Yurt dışında kendime yeni bir hayat kurmak, o eski hayalimi gerçekleştirmek için şu an çok uzaklardayım. Daha sonraki projelerinde ve imza günlerinde başarılar diliyorum."
Bu mesaj, bana karşı taraftan gelen bildirimin asıl sahibinin Yaprak olmadığını fısıldamıyor, adeta yüzüme haykırıyordu. Bu kelimeler, Yaprak’ın normalde atacağı o samimi cümle kalıplarına veya altı yıllık arkadaşlık ilişkimizin samimiyetine göre derin, tekinsiz bir paradoks barındırıyordu içinde.
Mesajın ardından numarasını defalarca aradığımda ise hat tamamen kapalıydı, mekanik bir ses çıkıyordu karşma. Bir an için çevremdeki insanların büyük bir gürültüyle hayatımdan teker teker çekilmesi, Yaprak’a dair de içimde şüphe uyandırmadı değil. Ama o, hayallerine doğru, olması gereken yerdeydi artık. En azından onun güvende olduğunu düşünmek ruhumu bir nebze de olsa iyi hissettiriyordu.

&

Yaprak’ın o tekinsiz, arkasında devasa bir soru işareti bırakan mesajının ardından yayınevinin yolunu tutmuştum. Binanın o loş, sessiz koridorlarında yürürken, topuklarımın mermer zeminde çıkardığı her tok ses, zihnimdeki o kalabalık uğultuyu bastırmaya çabalıyordu. Koridordaki o loş ışıklar duvarlara uzun gölgeler düşürüyor, yayınevinin bu aşina olduğum sessizliği bana dışarıdaki o kanlı manşetlerden kaçabileceğim sahte bir korunak vaat ediyordu.

Yazarların kendi dünyalarına çekilip sadece kelimelerle evren kurması için ayrılan o kuytu, loş köşe masasına geçtim. Laptopumu masanın üzerine bıraktım; ekranın çiğ beyaz ışığı yüzüme vurduğunda, şakaklarımdaki o hırçın sancının hafifçe geri çekildiğini hissettim. Derin bir nefes aldım. Burnuma hâlâ o otoparkta Kıvanç’ın ellerinden tenime bulaşan o odunsu, kül tonlu tütün kokusu geliyordu sanki. Ama şimdi hepsini, o kanlı karmaşayı arkamda bırakmalıydım.

"Karakterin sonunu bu kadar çabuk getirmemelisin Lavinia Hanım. Bırak okuyucu o pürüzlerin arasında biraz daha kaybolsun."
Arkamdan aniden yükselen o tok ve aşina olduğum ses, tuşların üzerindeki parmaklarımın kilitlenmesine sebep oldu. Başımı hızla geriye çevirdiğimde, Kıvanç’ın o zümrüt yeşili gözleriyle tam tepemde dikildiğini gördüm. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, masadaki ekrana ve yazdığım o final satırlarına bakıyordu. Üzerindeki o odunsu tütün kokusu, az önce koridora sinen o sahte sığınak havasını tek bir nefeste yuttu.
"Ne işiniz var burada Kıvanç Bey?" dedim, sesimdeki o huzursuzluğu gizlemeye çalışarak. Laptopun kapağını hafifçe kendime doğru eğdim. "Burası yazarların mahrem alanı, biliyorsunuz."
Dudaklarının kenarında, ne düşündüğünü asla belli etmeyen o muamma dolu hafif tebessüm belirdi yeniden. Masanın kenarına, tam yanıma ağır bir hareketle yaslandı. Aramızdaki o profesyonel mesafeyi koruyordu ama heybetiyle o küçük köşeyi tamamen kaplamıştı.
"Mahremiyetine saygım sonsuz," dedi, sesi odanın sessizliğinde buz gibi bir netlikle yankılanırken. "Ama Yaprak'ın ani istifasından sonra, yayınevi bünyesindeki en değerli yazarımızı başıboş bırakamazdım. Sözleşmen gereği dosyalarının yarım kalmaması ve o imza günündeki lojistik operasyonun aksamaması için yeni bir editöre ihtiyacın vardı."

Kaşlarım derin bir şüpheyle çatıldı. "Pazarlama departmanı yeni bir editör atayacaktır elbet, bunun için sizin buraya gelmenize gerek yoktu."
Kıvanç, bakışlarını ekrandan çekip doğrudan gözlerimin içine dikti. O zümrüt yeşili bakışlarında, bir yayınevi müdürünün sıradan kurumsal ciddiyeti yoktu artık; ruhumun arkasındaki o tüm karanlık dehlizleri deşmek isteyen şüpheci bir dedektif gizliydi.
"Atadılar zaten Lavinia Hanım," dedi, sesi adeta bilincimin duvarlarında bir mühür gibi çınlarken. "Bugünden itibaren, senin yeni editörün benim. Kelimelerini, o satır aralarına gizlediğin tüm o emareleri bundan sonra birlikte törpüleyeceğiz. Sence de bu kurgusal ortaklık bizim için uygun mudur?"

Beni satırlarımdan dökülen cümelelerimle tehdit ediyor ve hayatıma dair tüm sınırların elinde olduğunu söylüyordu. ama ben onun esareti olmayacaktım. beni dilediği gibi yıldıramazdı. infazımı yazdığım bölümlerle tehdit edemezdi.

&,
Kıvanç’ın, "Bugünden itibaren senin yeni editörün benim," diyen o buz gibi cümlesi, yayınevinin o loş köşesinde üzerime indirilen ağır bir pranga gibi kalakalmıştı. Kelimelerimi, zihnimin dehlizlerinden süzülen o tüm ham emareleri artık onun o didikleyen, zümrüt yeşili gözleri törpüleyecekti. Bir yayınevi müdürü maskesi takmıştı ama bakışlarındaki o soğuk, avcı dedektif keskinliği bana her saniye köşeye sıkışmış bir şüpheli olduğumu fısıldıyordu. Ondan hem deli gibi uzaklaşmak istiyor hem de o tekinsiz gücünün, o sarsılmaz gölgesinin beni dışarıdaki o kanlı manşetlerden koruduğunu içten içe biliyordum. Bu tezatlık, ruhumu amansız bir griliğe sürüklüyordu.
Yayınevindeki o gergin ortaklık ilanının ardından kendimi hızla eve, odamın o tanıdık sığınağına attım. Masamın başına geçip bilgisayarımı açtığımda, ekranın çiğ beyaz ışığı yüzümdeki o yorgun solgunluğu anında açığa çıkardı. Şakaklarımdaki sancı hırçınlaşsa da durmadım; parmaklarımı klavyenin üzerine yerleştirdim. Yayımlanmasına çok az kalan, günlerdir üzerinde titrediğim o eski romanımın final sahnesini yazmalıydım artık. Dışarıda Tuğran’ın ve Fikret Akyol’un kanlı resmî dava dosyaları dönerken, Yaprak’ın o paradokslarla dolu vedası içimi kemirirken, benim sığınabileceğim tek yer bu kelimelerin evreniydi. ama kelimelerimin ilk tanığı bundan sonra KIVANÇ ÇETİN olacaktı.

Tuşların odadaki mutlak sükûnette çıkardığı o mekanik tıkırtılar, beni şimdiki zamanın tekinsiz gerçekliğinden koparıp tamamen kendi yarattığım kurgusal dünyanın içine çekiyordu. Bir yazar olarak bu hikayenin son noktasını nerede koyacağımı, karakterlerimin kaderini nereye sürükleyeceğimi tamamen ben belirliyordum. O kurgunun mutlak hükümdarı bendim. Kıvanç her ne kadar satır aralarımda o geçmişin ipuçlarını arayan tehlikeli bir gölge olsa da, bu bilgisayarın başında, ekranın sessiz akışında henüz her şey sadece bana aitti. Kalemim taze mürekkebini son kez sayfalara bırakırken, bu finalin beni nereye götüreceğini bilmeden, sadece yazıyordum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

23okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.