3. bölüm / 11
SON BÖLÜMMADALYON
Bölümler 11Şu an: MADALYON
- 1 ÖN SÖZ267 kelime
- 2 SON BÖLÜM830 kelime
- 3 MADALYON1.395 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 KIRIK KALEM2.401 kelime
- 5 BOYNUMDAKİ URGAN1.027 kelime
- 6 GÖLGE OYUNU871 kelime
- 7 PİLSİZ PUSULA1.973 kelime
- 8 KANLI MÜREKKEP2.415 kelime
- 9 MAZİ699 kelime
- 10 PEMBEYE BULAŞAN KIRMIZI1.534 kelime
- 11 ÇORAK TOPRAK1.224 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gözlere perde indiren güç,
zihnimizin dehlizinde derin bir oyuk açmıştı.
Hakikatin doğruluğu tam olarak o karanlık oyukta saklıydı;
ama perdelenmiş zihnin sahibi,
çoktan görünmez bir elin yönettiği o gölge oyununun kuklası olmuştu.
MADALYON
Yayınevinin kapısından içeri girdiğim andan beri editörümün o bildik, tatlı telaşıyla karşılaşmayı umarken, birden tedirgin uyarılarla yüzleşmek beni şaşırtmıştı.
"Lavinia, biraz istirahat etmeni öneririm. Kendine, zihnine zaman ayırman gerçekten çok önemli." Yaprak’ın yüzünden okunan bu kaygılı ikazlar içimi daraltmıştı.
"Ya artık tüm bu spot ışıklarını benden çeksek de başka şeylerden bahsetsek olur mu acaba, can editörüm?"
Sözüm biter bitmez elindeki kahve fincanını masaya bırakıp bana doğru yöneldi. Gözlerinin içi adeta ışıldamıştı.
"Yayınevi müdürümüz değişti Lavinia! Eğer o adam biraz daha kalsaydı, zaten ben kendim ceketimi alıp gidecektim buradan."
Bu haberin şaşkınlığıyla oturduğum yerde doğruldum. Demek kapıdan girdiğimden beri yüzüme sızan o temkinli sükûnetin, bana dinlenmeyi salık vermesinin sebebi buydu. Normalde satırlarımı ne kadar büyük bir süratle eritirsem eriteyim, Yaprak her defasında daha da ivme kazanmam için baskı kurardı üzerimde. Meğer Yaprak’ı böyle hırçın bir tempoya zorlayan şey, o eski müdürün ta kendisiymüş. Genel yayınevi müdürümüz gerçekten garip bir adamdı; diktatör ruhu oldukça baskındı. Bu baskıcı yanı kadar muazzam programlı biriydi de. Kusursuz işleyen akıllı telefonların bile bu denli yoğun ve hatasız bir algoritması yoktu muhtemelen ama adam öyle biriydi ki, kendi yoğun çarklarının arasına bizim hayatlarımızı da pervasızca dahil ediyordu.
Yaprak, omuzlarına dökülen sapsarı saçlarını, sırtındaki o devasa yükten nihayet ferahlamış gibi ellerinin arasına alıp geriye doğru topladı.
"Eee, onun yerine kim gelecek?" diye sorduğum sırada, odada yabancı bir ses yankılandı.
"Yeni müdürünüz benim."
Ani bir refleksle arkamı döndüğümde, henüz yüzü kadrajıma girmeyen, heybetiyle odayı kaplayan eril bir bedenle karşılaştım. Başımı biraz daha yukarı kaldırdığımda ise kumral saçlar ve keskin yeşil gözlerle göz göze geldim. Yanı başımda duran Yaprak, öyle bir telaşla ayağa fırladı ki, masadaki fincanın bile titreyip devrilmesine ramak kalmıştı. Sakarlığı bir sanat gibi işlemeyi nasıl beceriyordu, sahiden anlayamıyordum. En sonunda Yaprak sevecen ve alabildiğine saygılı bir tonda "Hoş geldiniz!" diye atılırken, ben hâlâ bön bön bakıyordum. Şaşkınlıktan çenemin açıldığını bile Yaprak’ın parmak ucuyla çeneme hafifçe dokunarak kapatmasıyla fark etmiştim. Harika! Şimdiden adamın zihninde muazzam bir ilk izlenim yaratmıştım. En sonunda toparlanıp ayağa kalktım, elimi uzattım:
"Hoş geldiniz. Ben Lavinia Arslan."
"Eski milletvekili Vekil Arslan’ın kızı Lavinia Arslan..." Beklenmedik bir şekilde sekteye uğradım, kelimelerim bir an için dondu. İşime, tırnaklarımla kazıdığım edebi kimliğime özel hayatımın karıştırılmasından nefret ediyordum! Babamın aktif siyasetten ayrılıp köşesine çekilmesinden sonra bile, onun eski kariyeri yüzünden yazarlık sektöründe ne kadar övülüyorsam, bir o kadar da acımasızca linçleniyordum. Kitaplarımın çok satanlar listesinin zirvesine yerleşmesi, hep babamın nüfuzu ve geçmişteki kariyeri yoluyla yapıldığı iddia ediliyordu. Birçok kesim için koskoca Vekil Arslan’ın kızı olmak, yeryüzünde bahşedilebilecek en güzel ve imkansız mucize olarak görülüyordu oysa.
"Bu detayı, böylesine keskin bir şekilde ayrı bir parantez açarak belirtmenizin özel bir sebebi var mı, öğrenebilir miyim?" Sesim odanın sıcak havasına çarpıp onu sert bir duvara dönüştürmüştü adeta.
"Hayır, sadece emin olmak istedim." Umarım yeterince emin olabilmişsindir müdür bey.
Yaprak, aramızda gerilen o görünmez iplerin kopacağını hissetmiş gibi hızla araya girerek odadaki buzu eritmeye yeltendi: "Lavinia bu ülkenin yetiştirdiği en özgün, en çok tanınan yazarlarından biridir Kıvanç Bey. Bu yolda attığı her adımı kendi emeğinin ışığında yürüdü. Ben de o çok okunan, ruh taşıyan cümleleri törpüleyen editörü Yaprak."
"Ben de Kıvanç, memnun oldum." Rahatsız edici, didikleyen bakışları bir süre yüzümün hatlarında fütursuzca gezindi. En sonunda yapay bir sükûnetle boğazını temizleyip Yaprak'a döndü: "Yaprak Hanım, en kısa zaman içinde tüm yayınevi çalışanlarına haber verin, acil bir toplantı gerçekleştireceğiz. Yayınevinin köhneleşmiş çalışma düzeninde yenilikler getirme vakti geldi."
"Tabii," dedi Yaprak, yeni otoritenin karşısında hafifçe eğilerek.
Odada asılı kalan o ağır sessizlik ve Kıvanç'ın üzerimdeki didikleyen bakışları ruhumu nefessiz bırakmıştı. Daha fazla bu kasvetli duvarlar arasında kalmaya tahammülüm yoktu. Gitmek, bir an önce buradan uzaklaşmak istiyordum.
"Bana müsaade," dedim, sesimdeki aceleciliği gizlemeye çalışarak. Yaprak'ın endişeli bakışlarını ve Kıvanç'ın dudaklarının kenarına iliştirdiği o muamma dolu tebessümü arkamda bırakıp hızla odadan çıktım.
Yayınevinin uzun koridorlarında yürürken, topuklarımın zeminde çıkardığı her ses zihnimde birer yankıya dönüşüyordu. Adımlarım benden bağımsız olarak hızlanıyor, sanki o binadan değil de kendi zihnimin dehlizlerinden kaçmaya çalışıyordum. Ağır ahşap kapıyı itip kendimi dışarıya, İstanbul'un serin ve gürültülü kollarına bıraktığımda derin bir nefes aldım. Fakat ciğerlerime dolan hava beni ferahlatmaya yetmemişti.
Sokak her zamanki gibi kendi keşmekşesi içindeydi. Yanımdan geçip giden yabancı yüzler, korna sesleri, rüzgarın yüzüme çarptığı o dumanlı şehir kokusu... Her şey o kadar gerçek, o kadar dış dünyaydı ki. Oysa benim içimde, az önce geride bıraktığım o odanın soğukluğu hüküm sürüyordu. Kıvanç'ın "Vekil Arslan'ın kızı" derken takındığı o ima dolu tavır, tırnaklarımla kazıdığım edebi kimliğime indirilmiş ağır bir darbe gibi kalbimin üzerinde asılı kalmıştı. İnsanların beni sadece babamın gölgesiyle tartması, içimdeki o hiç sönmeyen öfkeyi yeniden harlıyordu.
Kaldırımda adımlarken ellerimin hâlâ hafifçe titrediğini fark ettim. Bu sadece öfke değildi; az önce odamda hissettiğim o tekinsiz sıcak nefesin, o kaynağını bilmediğim fısıltının ruhumda bıraktığı derin huzursuzluğun tortusuydu. Bugün kaleme almaya başladığım o yeni evren, sanki daha şimdiden beni kendi sınırlarıma doğru itiyordu. Ceketimin ceplerine ellerimi gizleyip başımı önüme eğdim. Şehrin bu kalabalığı içinde kendimi hiç olmadığı kadar yalnız ve savunmasız hissediyordum. Bir an önce evimin korunaklı duvarlarına sığınmalı, zihnimdeki bu tekinsiz dalgalanmaları dindirmeliydim.
Yol boyunca şehrin uğultusu zihnimdeki o tuhaf boşluğu doldurmaya yetmemişti. Eve doğru attığım her adımda, içimde anlamlandıramadığım bir huzursuzluk dalga dalga büyüyordu. Sanki arkamda bıraktığım sadece yayınevi ve Kıvanç’ın o iğneleyici bakışları değildi; çok daha karanlık, görünmez bir gölge peşimden geliyordu.
Nihayet evin kapısına varıp anahtarı kilide çevirdiğimde, içeriden yükselen o tanıdık, sessiz soğukluk yüzüme çarptı. Büyük, kasvetli ev her zamanki gibi sessizdi. Çantamı bir kenara fırlatıp kendimi salondaki koltuğa bıraktım. Kalbim nedensizce hızlı çarpıyordu. İçimdeki bu tekinsiz hissi, göğsüme oturan bu amansız ağırlığı bastırmak adına bir dosta, tanıdık bir sese sığınma ihtiyacı hissettim. Hemen cebimden telefonumu çıkardım. Parmaklarım benden bağımsız bir refleksle rehberde gezindi ve Tuğran’ın isminin üzerinde durdu.
Aramaya bastım. Telefonu kulağıma götürdüğümde dış dünyayla olan tüm bağım kopmuştu sanki. Hat uzun uzun, amansız bir ritimle çalmaya başladı.
Dıııt... Dıııt...
Her bir çalış, salondaki sessizliği daha da keskinleştiriyordu. Kulağımda çınlayan o her tonda, içimdeki o şüphe tohumunun biraz daha kök saldığını hissettim. Karşı taraftan derin, tekinsiz bir sessizlik dışında hiçbir yanıt gelmedi. Telefonu yavaşça kulağımdan indirip ekrana baktım: "Cevapsız Çağrı".
Kaşlarım derin bir endişeyle çatıldı. Dün akşam da onu defalarca aramış, ama ekrana düşen o soğuk cevapsız çağrılardan başka bir şey elde edememiştim. Tuğran telefonunu asla kapatmaz, benden gelen aramaları hiçbir zaman yanıtsız bırakmazdı. Parmaklarım bu kez hızla titremeye başladı. İçimi kemiren bu sessizlik artık dayanılmaz bir hal alıyordu.
Tuğran’ın telefonundan yükselen o amansız sessizlik, odanın duvarlarına çarparak içimdeki korkuyu büsbütün körüklemişti. Bu tekinsiz suskunluğa daha fazla katlanamayacağımı hissettiğim an, parmaklarım ekranda hızla hareket etti. Bu kez aradığım kişi Tuğran’ın kız kardeşi, aynı zamanda sırlarımı gözüm kapalı emanet ettiğim en yakın arkadaşım Öykü’ydü.
Telefonu kulağıma götürdüm. Hat daha ilk kez bile tam olarak çalmadan, adeta telefonun başında çaresizce bekliyormuş gibi aniden açıldı. Fakat hattın diğer ucundan gelen ses, alıştığım o neşeli dost tınısından çok uzaktı; hıçkırıklarla bölünmüş, derin bir feryadın eşiğindeydi.
"Öykü..." dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak. "Selam canım. Şey soracaktım... Tuğran’a bir türlü ulaşamıyorum da. Bugün hiç onunla iletişim kurabildin mi? Telefonlarımı açmıyor."
Kısa bir sessizliğin ardından Öykü’nün boğazından kopan o hıçkırık, soluğumu göğsümde kilitledi.
"Lavinia..." diye fısıldadı, sesi sanki kilometrelerce uzaktaki derin bir kuyudan geliyormuş gibi bitkindi. "Abim... Abim dün geceden beri eve hiç gelmedi."
Duyduğum kelimeler zihnimde sarsıcı bir yankı uyandırdı. "Nasıl yani? Belki bir arkadaşında kalmıştır ya da işi uzamıştır," diye geveledim, içimdeki o hızla büyüyen karanlık senaryoyu susturmak istercesine.
"Hayır, hayır öyle değil!" diyerek sözümü kesti Öykü, sesi bu kez daha yüksek ve çaresiz bir tona bürünmüştü. "Tuğran ne kadar geç kalırsa kalsın mutlaka anneme haber verirdi, biliyorsun. Annem sabahtan beri aklını kaçırmak üzere, evde duramıyor. Her yeri, herkesi aradık Lavinia ama yok! Telefonu tamamen kapalı, sinyal bile alınamıyor. Polis de henüz yirmi dört saat geçmediği için beklememiz gerektiğini söylüyor. İçimde öyle kötü bir his var ki... Abimin başına çok korkunç bir şey gelmiş olmasından deli gibi korkuyorum."
Öykü telefonda ağlamaya devam ederken, benim gözlerim salonun ortasındaki boş bir noktaya çakılıp kalmıştı. Kulağımdaki ağlama sesleri yavaşça bulanıklaştı ve yerini dün gece zihnimde fütursuzca akan o yeni kurgunun satırlarına bıraktı: "...Mazi, tek atışta yıldırdığı sevdiği adamın kapanan gözlerine doğru eğildi... Madalyonu katlettiği genç adamın boynuna astı."
Ensemden aşağı buz gibi bir ter damlasının sızdığını hissettim. Zihnimdeki bu hayali vahşet ile dış dünyadaki bu ani kayıp arasındaki o tekinsiz benzerlik, ruhumu dipsiz bir uçurumun kenarına kadar sürüklemişti.
Bölüm etkileşimi
