satranç | isfad kitap kapağı

4. bölüm / 19

satranç | isfad

yüzleşme.

Vaveyla Yazarı: mery 🎀

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 19Şu an: yüzleşme.

"Yıkılmak binaya mahsus bir şey değil ki, Züleyha.
Bir insanın, bir cümle ile yıkıldığını gördüm ben."
— Cahit Zarifoğlu

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

GÜNÜMÜZ, TRABZON

Sürmene’deki o salaş balıkçının sıcak sobasının ardında bırakılan yılların yorgunluğu, yerini yavaş yavaş evin yolunu tutmanın o tarifsiz, tatlı huzuruna bırakmıştı. Yağmur şiddetini azaltmış, Karadeniz’in o deli fırtınası yerini ince, usulca yağan bir çisentiye terk etmişti. Atmaca logolu siyah araba, Trabzon’un yüksek kesimlerinde, denizden esen rüzgârı doğrudan göğüsleyen ama bir o kadar da korunaklı, geniş bahçeli, iki katlı o taş evin önünde durduğunda arabanın içindeki sessizlik bu sefer farklı bir anlam taşıyordu.

Bu ev üç yıl önce Fadime ve İsmail birbirinden koparılmadan, her şeyin paramparça olmasından hemen önce birlikte aldıkları, her eşyasını özenle seçtikleri ama içine adım atmanın, bir gece bile uyumanın nasip olmadığı o evdi. İsmail arabadan inip arka koltuktan Neva’yı kucağına aldı. Fadime ise arabanın kapısını kapatıp, karanlığın içinde heybetle yükselen bu eve bakakaldı. Üç yıl önce, karnında Neva’nın varlığından bile habersizken, sadece kocasının elini tutup bu kapıdan girmeyi hayal ettiği o günler bir film şeridi gibi geçti gözlerinin önünden. Şimdi o kapıdan içeriye, kocasının kucağında uyuklayan iki buçuk yaşındaki kızlarıyla, kocaman bir aile olarak gireceklerdi.

İsmail cebinden çıkardığı anahtarı kapının kilidine yerleştirdi. Kilidin dönüş sesi gecenin sessizliğinde adeta yeni bir miladın habercisi gibi yankılandı. Kapı aralandığında, içeriden yüzlerine doğru temizlik malzemelerinin o ferah kokusuyla karışık yıllardır kapalı kalmış olmanın verdiği hafif, buruk koku çarptı. İsmail antrenin ışığını yaktığında, Neva uykulu gözlerini kırpıştırarak babasının omzundan başını kaldırmış etrafına bakıyordu. Fadime de eşikten içeri adımını attığı an olduğu yerde donakaldı.

Evin içi, kelimenin tam anlamıyla üç yıl önceki o son gün dondurulmuş gibiydi.

Eyüphan tuttuğu temizlik ekibine evi baştan aşağıya temizletmiş, pırıl pırıl yaptırtmıştı ama eşyaların hiçbirine dokunulmamıştı. Salonun ortasında, üç yıl önce Fadime’nin büyük bir hevesle seçtiği o geniş koltuk takımları hâlâ üzerlerindeki kalın, şeffaf fabrika jelatinleriyle duruyordu. Duvar diplerinde içlerinde mutfak eşyalarının, aksesuarların ve diğer ıvır zıvırların olduğu onlarca karton koli üst üste dizilmişti. Şimdi bir de bu manzaranın üzerine Rusya’dan kargoyla gönderilen o devasa, yeni valizler ve kutular eklenmişti. Muazzam bir kargaşanın, açılmayı bekleyen bir hayatın tam ortasında duruyorlardı.

"İso..." diye fısıldadı Fadime gözleri dolarken. "Bunların jelatinleri bile duruyor. Kutuların yerini bile değiştirmemişler."

İsmail kucağındaki Neva’nın sırtını usulca sıvazlarken karısına dönüp o huzur veren, derin tebessümüyle baktı. "Eyüphan sordu bana. 'Siz gelmeden evi dizdireyim, her şeyi yerli yerine koydurayım mı?' diye. İzin vermedim." İsmail boşta kalan elini uzatıp Fadime’nin yanağını okşadı. "Bu ev senin evin, bizim evimiz. Bu eşyaları tek tek biz seçtik. O koltukların jelatinini sökmek, o kolileri açıp tabakları dizmek bim hakkımızdı... Ben sensiz bu evin tek bir taşına bile dokundurmadım Fadime. Yuvamızı birlikte kuracaktık, öyle de olacak."

Fadime’nin dudaklarından titrek, kıkırdamaya benzer bir ses kaçtı. Gözyaşları akmasın diye başını yukarı kaldırdı ama kalbi bu adamın ince, muazzam düşünceli ruhu karşısında bir kez daha eriyip gitmişti.

"Baba..." dedi Neva gözlerini ovalayarak. Etrafındaki o büyük kolilere, naylonlara sarılı eşyalara kocaman bir merakla bakıyordu. "Burası neresi? Niye kutular var?"

"Burası bizim yeni evimiz boncuğum." dedi İsmail, kucağındaki kızının yanağını okşayarak. "Ama eşyalarımız bizden önce gelip burada uyuyakalmışlar. Yarın anneyle beraber hepsini uyandıracağız. Senin oyuncaklarını da şu büyük kutuların içinden çıkaracağız. Ama önce..." İsmail etrafına, o dağ gibi yığılmış Rusya valizlerine bakıp abartılı bir şekilde iç çekti. "Babanın sizin pijamalarınızı bulması lazım. Yoksa bu gece bu kıyafetlerle yatacağız."

Neva kıkırdayarak babasının kucağından inmek istedi. İsmail onu yere bıraktığında, küçük kız hemen o jelatinli koltuklardan birine koştu, ellerini o pürüzsüz naylonun üzerinde gezdirdi. Çıkan hışırtı sesi hoşuna gitmişti. İsmail ceketini çıkarıp bir kenara fırlattıktan sonra valizlerin arasına daldı. Fermuarları açıyor, içinden kazakları, pantolonları çıkarıp bir kenara koyuyor, "Nerede ulan bu pijamalar?" diye kendi kendine söyleniyordu.

Fadime, İsmail'in haline hafifçe kıkırdayıp kenardaki eski kolilerin yanına doğru adımladı. Neva da annesinin peşine takılmıştı hemen. Kutulardan birinin üzerinde, kendi el yazısıyla "Çerçeveler / Albümler" yazdığını gördü Fadime. İçinde tuhaf bir heyecan, buruk bir sızı hissetmişti. Eğilip o kalın koli bandını tırnaklarıyla zorlayarak açtı. Kutunun kapakları iki yana aralandığında, içinden patpat naylonlara sarılmış bir sürü fotoğraf çerçevesi çıkmıştı.

"Anne o ne?" diye sordu Neva, minik elleriyle kutunun kenarına tutunarak parmak ucunda yükselirken.

"Fotoğraflarımız annem." dedi Fadime yumuşak bir sesle. "Bizim eski fotoğraflarımız. Bakalım mı beraber?"

Neva heyecanla başını salladı. Fadime, naylona sarılı ilk çerçeveyi çıkardı. Üzerindeki koruyucu tabakayı sıyırdığında, gördüğü ilk fotoğraf nefesini kesmesine yetti. Bu fotoğraf büyük yıkımdan, Şerif Furtuna’nın günahlarının ortaya çıkmasından çok öncesine aitti. Bütün ailenin bir arada olduğu bir fotoğraftı. Ortada Adil Koçari, yanında Oruç Furtuna, hemen köşede Esme ve Eleni ya da Aleyna... Ve en kenarda, yüzlerinde o saf, temiz gülümsemeleriyle birbirlerine yaslı duran İsmail ile Fadime.

Herkesin birbirine güldüğü, kimsenin kimseden intikam almaya çalışmadığı, kimsenin canavarlaşmadığı o eski günlerden birinde çekilmişti. Fadime fotoğraftaki o insanların yüzlerine bakarken, kalbinin üzerinde ağır bir taşın yuvarlandığını hissetti. Oruç’un o sinsi kibri, Adil’in sonradan ortaya çıkacak olan o merhametsizliği o zamanlar nasıl olmuştu da görülememişti?

"Anne bu amcalar kim?" diye sordu Neva, minik parmağını fotoğraftaki Oruç'un, ardından Adil'in üzerine doğru kaydırarak. Fadime yutkundu zorukla, boğazına koca bir düğüm oturmuştu. Bu günahsız, tertemiz çocuğa o kanlı oyunu, öz abisinin onlara nasıl işkence ettiğini, Oruç’un babasının arkasından nasıl iş çevirdiğini anlatamazdı. Anlatsa bile Neva’nın küçük dünyası bu karanlığı almazdı.

O sırada, valizlerin arasında uğraşan İsmail başını kaldırdı ve Fadime’nin elindeki çerçeveyi, karısının yüzündeki o donuk, acı dolu ifadeyi gördü. Hemen ayağa kalktı, yanlarına geldi ve Fadime’nin elindeki o çerçeveyi hiç acele etmeden, usulca çekip aldı. Fadime’nin gözlerinin içine bakarak sessizce başını iki yana salladı. "Geçmişi buraya sokmayalım." diyordu o bakışlar. Çerçeveyi kutunun en dibine, yüzü aşağıya bakacak şekilde geri koydu.

"Onların kim olduğu önemli değil güzelim." dedi İsmail sesini son derece neşeli ve sakin tutarak. Çömelip Neva’nın boyuna indi. "Ama bak, bu kutunun içinde çok daha güzel bir şey var. Senin hiç görmediğin bir şey."

İsmail kutunun içinden daha büyük, gümüş işlemeli bir başka çerçeve çıkardı ve koruyucu naylonunu yırttı. Gözleri parlayarak çerçeveyi kızıyla karısına doğru çevirdi. Bu onların düğün fotoğrafıydı.

Fadime'nin üzerinde uzun kollu, taş işlemeli, kendisine biraz büyü gelmiş kabarık bir gelinlik vardı. Saçları şimdiye kıyasla kısacıktı. Başını hemen yanında duran İsmail'in omzuna yaslamış, bir koluyla onun koluna sarılmıştı. Diğer elinde gelin çiçeğini tutuyordu. İsmail ise eşinin yanında dimdik duruyordu siyah takım elbisesinin içinde. İkisinin yüzünde de minik birer tebessüm vardı.

Neva elindeki fotoğrafa hayran hayran bakarken İsmail parmaklarının ucuna değen bir başka patpat naylonu kavradı ve onu büyük bir özenle kutunun içinden çekip çıkardı. Naylonu sıyırıp bu çerçeveyi de Neva'nın görmesi için ona doğru çevirdi. Bu defa Fadime’nin üzerinde o ağır gelinlik yoktu. Onun yerine ince belini kusursuzca saran daha sade ama bir o kadar da zarif beyaz bir gelinlik vardı. Üzerine ise Karadeniz’in o hırçın ve lacivert sularını andıran, kenarları gümüş sırmalarla ince ince işlenmiş, asil bir mavi kaftan geçirmişti. İsmail’e sokulmuş, başını onun göğüsüne yaslamış, diğer elini kameranın objektifine doğru neşeyle uzatmıştı. Avuç içinde henüz yeni yakılmış taze kına adeta parlıyordu. Gözlerinin içi kelimenin tam anlamıyla gülüyordu. İsmail ise başını hafifçe geriye doğru atmış, bir koluyla karısının ince belini sarmış, koca bir kahkaha atarken yakalanmıştı kameraya.

Minik bir kahkaha eşliğinde neşeyle şakıdı Neva, o boncuk gözlerini kocaman açarak. Minik işaret parmağını annesiyle babasının fotoğrafının üzerinde gezdirdi. "Annemin elindeki boya mı?"

"Kına o güzelim, boya değil." diye cevapladı kızının sorusunu İsmail. "Gelinler ellerine kına yakar."

"Niye?" bu sefer annesine dönüp sordu Neva.

"Baban için bebeğim." dedi Fadime. Gözlerini İsmail'in gözleriyle buluşturdu. "Onu çok sevdiğim için."

"Ben de babamı çok seviyorum." dedi Neva hemen. Minik kaşları düşünür gibi çatıldı. Küçücük avuçlarına baktı, sonra büyük bir ciddiyetle ellerini annesine uzattı. "Benim elime de sürelim!"

Fadime'nin içini sıcacık bir duygu kapladı. Kızının o küçücük ellerini avuçlarının arasına aldı, parmaklarının üzerine birer birer öpücükler kondurdu. Neva'nın yüzündeki masumiyet, gözlerindeki pırıltı insanın içini eritecek cinstendi. "Süreriz bebeğim, sana da süreriz."

"Çok çok sürelim ama. Çünkü ben babamı çok çok seviyorum."

Neva'nın basi cümlesi odanın içinde yankılanıp kalmış gibiydi. İsmail'in göğsünün tam ortasına sıcak bir şey oturdu. Kızının kendisine duyduğu o saf, hesapsız sevgi her defasında onu hazırlıksız yakalıyordu. Sanki dünyanın bütün yükü bir anlığına omuzlarından kalkıyor, geriye yalnızca o küçücük kızın masum gözleri kalıyordu. Neva'nın ona bakışında hiçbir şart, hiçbir beklenti yoktu. Sadece babasını seven küçük bir çocuğun tertemiz kalbi vardı.

İsmail'in gözleri hafifçe doldu. Dayanamayarak uzandı ve Neva'yı kucağına çekip yanaklarına peş peşe öpücükler kondurdu. Burnunu saçlarının arasına gömüp derin derin kokladı. "Baban kurban olsun sana benim güzel kızım." diye mırıldandı, sesi fark edilmeyecek kadar kısılmıştı. "Kurban olsun..."

O küçücük beden kollarının arasında kahkahalarla kıpırdanırken İsmail'in içinde yıllardır düğüm düğüm duran ne varsa biraz daha çözülüyordu. Karşısındaki çocuk yalnızca kızı değildi. Çekilen bütün yoklukların, edilen bütün mücadelelerin, sabredilen bütün zor günlerin canlı bir karşılığıydı. Hayatın onları sürüklediği karanlık yollar, uykusuz geceler, korkular, kayıplar ve üstesinden gelmek zorunda kaldıkları her fırtına dönüp dolaşıp bu ana çıkmış gibiydi. Neva, onların boğuştuğu bütün kabusların ardından avuçlarında kalan en kıymetli mucizeydi. İsmail o an bir kez daha anladı ki geride bıraktıkları hiçbir savaş boşuna verilmemişti. Dünyanın bütün yüküne karşılık, kollarının arasında ona sevgiyle sarılan şu küçücük kız bile tek başına her şeye değerdi.

"Anne başka da var mı? Başka da bakalım!" diyerek o küçük elleriyle kutunun kenarlarına tutunup içine doğru uzanmaya çalıştı o sırada Neva babasının kucağından. Kutunun derinliklerinde, naylonlara sarılı daha pek çok çerçeve ve henüz derisi eskimemiş kalın fotoğraf albümleri duruyordu. Neva heyecanla çırpınırken, Fadime hafifçe eğilip kızının o minik omuzlarından tuttu ve onu yumuşak bir hareketle geriye doğru çekti.

"Boncuğum..." dedi Fadime şefkatle. "Bugünlük bu kadar yeter, saat çok geç oldu. Hepimiz çok yorulduk." Neva itiraz etmek için dudaklarını büzdüğünde gülümseyerek kızının o yumuşacık yanağından makas aldı. "Söz veriyorum daaha sonra o albümlerin hepsine tek tek bakacağız. Ama şimdi uyumamız lazım."

İsmail sonunda pijamaları bulduğunda üst kata çıkıp koridorun sonundaki geniş, çift kanatlı kapıyı aralayarak doğrudan denize bakan büyük odaya girdiler. İçerisi tıpkı aşağıdaki salon gibi açılmayı bekleyen bir hayatın dağınık taslağı halindeydi. Duvar diplerine yığılmış irili ufaklı koliler, tam olarak yerleşmemiş mobilya parçaları ve köşelerde üst üste duran eşyalar bu işin içinden çıkmanın ne kadar zor ve uzun bir zaman alacağını fısıldıyordu onlara.

Odanın geri kalanındaki o kaosa inat, ortadaki geniş çift kişilik yatağın jelatinleri büyük bir özenle sökülmüş, şiltesi havalandırılmış ve hatta üzerine kar beyazı, ütülü, mis gibi sabun kokan tertemiz nevresimler geçirilmişti. İsmail, omuzundaki pijamaları yatağın ayakucuna bıraktıktan sonra kucağındaki Neva’yı da yavaşça o yumuşak örtülerin üzerine, yatağın kenarına oturttu. Fadime de hemen kızının yanına ilişti. Neva’nın üzerindeki o cıvıl cıvıl, rengârenk kıyafetleri büyük bir dikkatle ve narin hareketlerle çıkardı. Yerine, valizden yeni çıkmış, pamuklu, minik pijamalarını giydirdi. Ardından, kızının o güneşin kendisini bile kıskandıracak kadar parlak olan sapsarı saçlarındaki küçük örükleri çözmeye koyuldu. İnce parmakları her bir örüğe iliştirilmiş o renkli boncukları tek tek, özenle çıkarıp komodine bıraktı.

Örükler tamamen açılıp da Neva’nın saçları altın sarısı bir şelale gibi omuzlarına döküldüğünde, Fadime dayanamayıp yüzünü o ipek gibi saçların arasına daldırdı. Kızının saçlarını, boynunu, o mis gibi bebek kokan tenini defalarca öpüp derince içine çekti. Fadime’nin dudakları boynuna değdikçe Neva kıkırdıyor, huylanarak omuzlarını boynuna doğru çekiyordu. Bu küçük, neşeli boğuşma kısa sürdü. Fadime, Neva'nın neredeyse doğduğundan beri yanından bir an olsun ayırmadığı sarı tavşanını aldı ve kızının kucağına tutuşturup minik kızını yatağın ortasına doğru yatırdı. Neva'nın henüz kendi odası yapılmadığı, içine koyacakları mobilyaları bile ortada olmadığı için bir süre mecburen anne ve babasının o büyük yatağında, ikisinin tam ortasında yatacaktı.

Yatağın ayakucundan kendi pijamalarını da alıp hızlıca üzerini değiştirdikten sonra aynalı şifonyere yöneldi, pufunu çekip oturdu. Getirdiği el çantasının içinden makyaj mendillerini buldu. Bugünün o ağır, mağrur duruşunun bir parçası olan makyajını usulca silerken, yüzündeki o sert hatlar da yerini yeniden o doğal, yorgun haline bırakıyordu. Bu sırada İsmail çoktan kendi pijamalarını giyip yatağa girmiş, kızını kollarının arasına almış gıdıklıyordu. Neva'nın belindeki hassas noktaları buldukça kızın sevimli kahkahaları odanın duvarlarına çarpıyordu.

Neva bir yandan "Baba dur!" diye bağırıyor, bir yandan da elindeki sarı tavşanını babasının o devasa ellerine kalkan yapmaya çalışıyordu. İsmail ise yumuşak bir kıkırdamayla kızının yanaklarına, boynuna öpücükler konduruyordu.

Fadime makyajından tamamen arınıp, kendi doğal güzelliğiyle yatağa doğru adımladığında İsmail'e bakıp gözlerini devirerek gülümsedi. "Hadi bakalım, bu kadar kudurmak yeter babası. Çocuğun uykusu kaçacak şimdi."

İsmail, Neva'nın saçlarına son bir öpücük bırakıp geri çekildi ve yorganı aralayarak karısına yer açtı. Fadime de yatağa girip yorganı üçünün üzerine çektiğinde Neva tam ortalarında kalmıştı. Odanın içindeki o dağınık, kutularla dolu yabancı hava, üçünün birbirine sokulmasının sıcaklığıyla anında eriyip gitmişti sanki.

Neva biraz önceki o neşeli boğuşmanın ardından mayışmaya başlamıştı ama o boncuk gibi masmavi gözlerinde tatlı bir kafa karışıklığı asılı duruyordu. Etrafına, jelatinleri sökülmemiş mobilya parçalarına ve duvar diplerine dizilmiş kolilere baktı. "Anne..." dedi sarı tavşanına sımsıkı sarılırken. "Biz artık hep burda mı kalacağız? Rusya'daki evimize gitmeyecek miyiz?"

Fadime ile İsmail'in bakışları yastıkların üzerinden birbirine değdi. Daha dün gece Rusya'nın o karlı amaçlarına bakan evlerinde uyuyan bu minik çocuk için her şeyin ne kadar ani olduğunu ikisi de biliyordu. İsmail hafifçe yan dönerek sağ kolunu başının altına koydu ve kızına dünyanın en güvenli limanıymış gibi baktı.

"Babacığım..." dedi sesini en sakin ve yumuşak tonda tutarak. "Rusya'daki evimiz bizim bir oyun parkımız gibiydi. Orada uzun bir tatile çıktık, misafir olduk. Ama insanın asıl evi anne ve babasının ait olduğu, toprağının olduğu yerdir. Burası bizim kendi gerçek evimiz."

Neva kaşlarını hafifçe çattı. "Ama benim oyuncaklarım oradaydı. Burada kutular var sadece."

Fadime uzanıp kızının minik elini kendi avucunun içine aldı. "Senin oyuncaklarını getirdik ya güzel bebeğim, birlikte paketledik. Kutuların içindeler, odan kurulunca çıkaracağız hepsini."

Neva çok ikna olmamış gibi dursa da uykunun o ağır baskısı direncini kırıyordu. Yavaşça başını çevirip Fadime'nin göğsüne doğru sokuldu. Burnunu annesinin boynuna gömerek tanıdık kokuyu içine çekti. Fadime hiç vakit kaybetmeden elini yorganın altından Neva'nın sırtına yerleştirdi ve ritmik, mayıştırıcı hareketlerle küçük kızı okşamaya başladı. O sırada İsmail de uzun, iri parmaklarını Neva'nın saçlarının arasına daldırdı. Annesi sırtını, babası saçlarını okşarken küçük kızın o mavi gözleri yavaş yavaş kapanmaya, nefesleri derinleşip düzenli bir ritme girmeye başladı.

Minik kızın tamamen uykuya daldığından emin olduklarında, odanın içindeki sessizlik sadece dışarıdaki rüzgârın ve hırçın Karadeniz dalgalarının sesiyle bozuluyordu. Fadime, göğsünde uyuyan kızının saçlarına sessiz bir öpücük kondurduktan sonra başını hafifçe kaldırıp İsmail'e baktı. Gözlerinde blirgin bir tedirginlik vardı.

"Çok ani oldu İso..." diye fısıldadı Fadime sesinin kızını uyandırmamasına dikkat ederek. "Onu konfor alanından çok hızlı kopardık. Daha dün gece kendi düzeninde uyuyordu. Bugün bir anda bu kargaşanın içine getirdik çocuğu."

İsmail, elini Neva'nın saçlarından çekip uzanarak Fadime'nin yüzüne düşen bir tutam saçı kulağının arkasına sıkıştırdı. Yüzündeki o her zamanki sükûnet, karısının içini rahatlatmak istercesine daha da derinleşmişti. "Mecburduk güzelim." diye fısıldayarak karşılık verdi. "Nereye kadar kaçarak, saklanarak yaşayabilirdik ki? Bu topraklara dönmeye mecburduk."

"Biliyorum mecburduk ama..." Fadime derin bir iç çekti, bakışlarını karanlık tavana dikti. "Sence hemen alışır mı buraya? Ya yadırgarsa temelli?"

İsmail hafifçe tebessüm etti, parmaklarının ucuyla karısının yanağını usulca okşadı. "Fadime'm, onun asıl evi o taş duvarlar değil ki. Onun asıl evi tam da şu an yattığı yer. Sen varsın, ben varım. Biz onun yanında olduğumuz sürece, o her yeri kendi yuvası bilir. Birkaç güne kalmaz bahçeye salıncağını kurarız, odasını yaptırırız, alışır. O zaman Rusya'yı falan hiç hatırlamaz bile, göreceksin."

"Öyle diyorsun da..." Bir kez daha sıkıntıyla iç çekti Fadime. "Eve alışmasıyla bitmiyor ki. Yarın şirkete gideceğiz, oradaki koşturmamız başlayacak. Hiç bilmediği bir şehir, kocaman bir ofis, bir sürü takım elbiseli adam... Nasıl alışacak?"

"Alışacak Fadime. Söz veriyorum alışacak." dedi İsmail. "Biz yanında olduğumuz sürece onun mutlu olması için elimizden gelen her şeyi yapacağız."

Fadime, İsmail'in bu kendinden emin, içten ve rahatlatıcı sözleriyle biraz olsun gevşediğini hissetti. Göğsündeki o küçük bedene biraz daha sıkı sarıldı. Karanlık camlardan içeri sızan ay ışığı, kutuların ve açılmamış valizlerin gölgelerini duvara düşürürken, ikisinin de aklında önlerindeki günlerin onlara neler getireceği vardı.

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

Ertesi sabah, Trabzon’un o puslu ama taze havası şehre yayılırken, Atmaca şirketinin devasa, son teknolojiyle donatılmış idari binasında hareketlilik çoktan başlamıştı. Dışarıda yapılan o huzurlu kahvaltının ardından üçü birlikte şirkete gelmişlerdi. Neva’nın evde kalıp bir bakıcıyla vakit geçirmesi gibi bir durum zaten söz konusu bile olmadığından o da anne ve babasının omuz omuza kurduğu bu yeni hayatın tam merkezinde, ofiste onlarla birlikteydi.

Geniş, aydınlık ve Karadeniz’e tepeden bakan odanın içi henüz günün o büyük kaosu başlamadan önceki o aldatıcı sessizliğe bürünmüştü. Odanın bir köşesinde, boydan boya uzanan dosya dolaplarının önünde Fadime duruyor, telaşlı hareketleriyle dolapların çekmecelerini hızla açıp kapatıyordu. "İso, nerede bu yeni ihalenin dosyası?" diye söylendi elindeki birkaç mavi klasörü hızla tararken. "Dün akşam Eyüphan masanın üzerine bıraktığını söylemişti ama yok. Bugün o imzaların atılması lazım, adamlar öğleden sonra gelecekler."

İsmail ise o esnada devasa, ceviz ağacından oyulmuş patron masasının hemen arkasındaydı. Ancak o koca masanın üzerinde evraklar veya dosyalar değil, Neva oturuyordu. İsmail, Fadime'nin o telaşlı haline karşılık o her zamanki dingin, okyanusları andıran sükûnetiyle sadece gülümsedi. Ceketini çoktan çıkarıp koltuğun arkasına asmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Önündeki boş bir kağıda Neva'nın isteği üzerine renkli kalemlerle kocaman, biraz yamuk yumuk bir gemi çiziyordu.

"Bulunur Fadime'm, telaş yapma. Buralardadır..." dedi İsmail sesini hiç yükseltmeden, gayet sakin bir şekilde. Ardından mavi gözlerini kızına çevirdi. "Bak bakalım boncuğum, olmuş mu istediğin gibi? Bayrak da çizelim mi?"

Neva kıkırdayarak elindeki kırmızı kalemi babasının kocaman elinin üzerine koydu. "Çizelim baba! Kırmızı çizelim!"

Fadime tam arkasını dönüp tatlı bir sitemle çıkışmaya hazırlanıyordu ki, odanın kapısının dışından gelen boğuk ama şiddetli gürültülerle kelimeler boğazına dizildi. Eyüphan aceleyle içeri girdi bir eli belindeki silaha giderken. "Oruç'la Adil burada, silahlılar!"

İsmail masada oturan kızını hızla yere indirip arkasına alırken eli kendi belindeki silaha gitti. Dışarıda, koridorda bir arbede yaşanıyordu. Korumaların telaşlı, yüksek perdeli bağırışları duyuldu önce.

"Giremezsiniz! Durun dedik size!"

"Silahı indir ulan! Burası dağ başı mı?!"

Saniyeler sonra, odanın o devasa kapısı büyük bir şiddetle, adeta menteşelerinden sökülürcesine iki yana açıldı. Kapıdaki iki güvenlik görevlisi yaka paça kenara itilmişti. İçeriye giren ilk kişi, gözünü kan bürümüş, nefreti ve kibriyle kavrulan Adil Koçari'ydi. Elindeki siyah, soğuk namlulu tabancayı doğrudan masanın arkasındaki İsmail'e doğrultmuştu. Yüzündeki kaslar seğiriyor, nefes nefese kalmış bir halde etrafa o acımasız, despot bakışlarını saçıyordu.

Hemen arkasında Gezep vardı. Zamanında bu ihanetin sessiz bir parçası olan ancak kolayca affedienlerden halaoğlu Gezep. Onun silahı da Adil'inki gibi İsmail'e doğrultulmuştu. Bir de onların hemen sağında, emanet gibi duran o takım elbiselerinin içinde, kendi imparatorluğunu kibri yüzünden batırmış olan Oruç Furtuna dikiliyordu. Oruç, Atmaca'nın bu ihtişamlı odasına girerken gözlerindeki o haset ve yenilmişliğin acısını, Adil'in silahının arkasına sığınarak çıkarmaya çalışıyor, öfkeden gözleri parlıyordu. Silahını kardeşine doğru tutarken eli bile titrememişti. Birkaç silahlı adam da kapının pervazında konumlanmış, Atmaca'nın güvenliğini sağlayan adamlarını dışarıda tutuyordu.

Odanın içine bir anda cehennemin o boğucu ateşi dolmuştu. Fadime, Adil'in elindeki silahı kocasının üzerine doğrulttuğunu gördüğü an, damarlarındaki bütün kanın çekildiğini hissetmiş, kendi silahına davranmıştı. "İndir silahını Adil Koçari!" diye haykırdı, sesinde hem bir dehşet hem de dünyaları yakacak bir öfke vardı.

"Sen karışma Furtuna Gelini, geç kenara!" diye kükredi Adil, gözlerini İsmail'den bir milim bile ayırmadan. "Bizim kocanla görülecek bir hesabımız var."

Oruç Furtuna arkadan alaycı bir şekilde güldü İsmail'e bakarak. "Nereden geldiği belirsiz paranla, gizli saklı işlerle Furtuna'nın malını elinden alıp 'Atmaca' diye üstüne konabileceğini mi sandın İsmail efendi?"

Bütün bu bağırtı, silah ve nefretin ortasında Neva, babasının o koca gövdesinin arkasından korkuyla büzüşmüş, küçük elleriyle İsmail'in pantolonunu sımsıkı kavramıştı. Boncuk gözleri dolmuş, dudakları titriyordu. İsmail'in geniş omuzları hafifçe dikleşti. Odanın içindeki bu kargaşaya, üzerine doğrultulmuş üç namluya ve Oruç'un o zavallı, sığ kışkırtmalarına rağmen İsmail'in yüzünde zerre kadar bir korku, paniğe kapılmış bir ifade yoktu. Sol elini usulca arkasına doğru uzattı ve Neva'nın başını şefkatle okşadı. Ardından kendi silahını indirip mavi gözlerini doğrudan Adil Koçari'nin o kanlı gözlerine dikti. Sesini zerre kadar yükseltmedi, bağırmadı.

"O silahı indir Adil Koçari." dedi kelimeleri tane tane, buz gibi bir netlikle seçerek. "Kızımın önünde sesini yükseltme. Ne konuşacaksan, silahını indirip adam gibi konuşacaksın."

İsmail’in dudaklarından dökülen o iki kelime, "Kızımın önünde", odanın içine atılmış sessiz ama tahrip gücü yüksek bir bomba gibi patlamıştı. İsmail, Adil'in namlusuna zerre aldırmadan usulca arkasına döndü ve o koca gövdesiyle siper olduğu minik bedeni omuzlarından tutarak yavaşça Fadime'ye doğru yönlendirdi. Neva, korkudan kocaman olmuş boncuk gözleriyle babasının bacağına tutunmayı bırakıp, titrek adımlarla annesine koştu ve Fadime'nin bacaklarına sarılıp yüzünü sakladı.

Adil Koçari’nin havada asılı kalan eli aniden felç inmiş gibi titremeye başladı. Gözleri İsmail'in arkasından çıkıp annesine sığınan o sapsarı saçlı minik kıza kilitlenmişti. Üç yıl önce bu topraklardan kaçıp giden iki insanın Trabzon'a sadece devasa bir sermayeyle değil, kanlı canlı bir evlatla döneceklerini kimse zerre kadar düşünmemişti. Adil’in beyninde o an bir şeyler koptu. Yılların nefreti yerini şokun getirdiği ağır bir idrak krizine bırakırken, elindeki silah usulca, sanki kendi iradesi dışında aşağı doğru indi ve bedeni yanına düştü.

Ancak silahın inmesi, odadaki o zehirli havayı dağıtmaya yetmedi. Şaşkınlığını ilk üzerinden atan, kendi fabrikalarını kibri ve beceriksizliği yüzünden batırıp bütün suçu İsmail'de arayan Oruç Furtuna oldu.

"Senin haddine mi lan bu memlekete dönüp bize savaş açmak?!" diye bağırdı Oruç, Adil'in sessizliğinden faydalanarak bir adım öne çıkarken. "Atmaca diye bir maskenin ardına saklanıp işçilerimi çalmak, rüşvetle, parayla benim ihalelerime çökmek adamlık mı? Furtuna'nın ekmeğiyle oynayıp burada beylik mi süreceksin İsmail?!"

İsmail masasına hafifçe yaslanırken Oruç'un o çaresiz ve sığ öfkesine sadece acıyarak baktı. O sarsılmaz sükûnetinden ödün vermedi. "Ben kimsenin ekmeğiyle oynamadım Oruç." dedi sesi alçak ama odanın her köşesinde yankılanacak kadar tok bir şekilde. "Sen kendi ekmeğini kendi kibrinle, merhametsizliğinle zehirledin. İşçiye insan muamelesi yapmayan, fabrikayı kendi egosu için harabeye çeviren sendin. Ben sadece onlara hak ettiklerini verdim. Ortada bir savaş varsa, sen o savaşı kendi kendine kaybettin zaten."

"Kes ulan sesini!" diye yükseltti sesini Gezep bu kez araya girerek. Zamanında ihanetin sessiz bir parçası olmuştu o da. Gözleri İsmail'den kayıp, arkasında duran Eyüphan'ı buldu. Gezep'in yüzünde tiksinti dolu bir ifade vardı.

"Asıl sana ne demeli lan Eyüphan? Sen Koçari'nin ekmeğiyle büyümedin mi? Bize ihanet edip, bu Furtuna dölüyle bir olup arkamızdan iş çevirmek miydi karşılığı?" Gezep zehirli dilini daha da sivriltip Eyüphan'a doğru bir adım attı. "Rahmetli baban yıllarca Adil'in sağ koluydu, en sadık adamıydı. Senin bu hainliğini, kendi büyüdüğün kapıya köpek çektiğini duysa mezarında ters dönerdi!"

Eyüphan'ın çenesi kasıldı, gözlerinde şimşekler çaktı ancak olduğu yerden bir milim bile gerilemedi. "Benim babam onurlu adamdı Gezep." dedi dişlerinin arasından, sesindeki öfkeyi zor zapt ederek. "Kimin hain, kimin zalim olduğunu bilirdi. Ben doğrunun, haklının yanında durdum. Sizin köpeğiniz olmaktansa, adam gibi adamın arkasında dururum!"

Odanın içinde kelimeler kurşun gibi uçuşuyor, Oruç'un bağırışları ve Gezep'in Eyüphan'la olan atışması ortamı iyice cehenneme çeviriyordu. Fadime, bacaklarına sımsıkı sarılmış, korkudan tir tir titreyen Neva'yı korumak için elleriyle kızının kulaklarını kapatmıştı.

Tüm bu kargaşanın ortasında, Adil Koçari tek bir kelime bile etmeden olduğu yerde dikilmeye devam ediyordu. Oruç'un bağırışlarını, Gezep'in Eyüphan'a savurduğu hakaretleri, İsmail'in o sarsılmaz cevaplarını duymuyordu bile. Bütün dünyası, Fadime'nin bacaklarına sığınmış o küçük kız çocuğuna kilitlenmişti. Çocuğun yaşı, Fadime'nin üç yıl önceki o ani gidişi, mahkeme günündeki o kaçış... Zihnindeki parçalar büyük bir gürültüyle, kan dondurucu bir netlikle yerine oturuyordu. Fadime, o cehennemin içinden hamile olarak gitmişti. Kendi kanından olan kardeşi, düşmanının çocuğunu ondan saklamış ve şimdi karşısına dikmişti.

"Yeter..." diye fısıldadı Adil, sesi ilk başta kendi boğazında boğulmuş bir hırıltı gibi çıkmıştı. Tartışma hararetini korurken kimse onu duymadı. Adil, elindeki silahı ceketinin içine sertçe soktu ve bu kez odanın duvarlarını titretecek, herkesin kanını donduracak o kükremeyi kopardı. "Yeter ulan! Kesin sesinizi!"

Odanın içindeki o sağır edici kaos bıçak gibi kesildi. Oruç yutkunarak geri adım attı, Gezep sustu. İsmail bile bakışlarını Adil'e çevirdi. Adil'in gözleri kan çanağına dönmüş, boynundaki damarlar çatlayacakmış gibi şişmişti. O merhametsiz, acımasız bakışlarını doğrudan Fadime'nin üzerine dikti. Gözlerindeki o ifade, bir abiden çok, ihanete uğramış yaralı bir canavarı andırıyordu.

"Çıkın dışarı." dedi Adil, her bir kelimeyi ağzından zehir tükürür gibi çıkararak. Elini kapıya doğru kaldırdı. "Gezep, Oruç... Alın adamlarınızı, çıkın odadan!"

"Ama Adil abi-" diye itiraz etmeye kalkıştı Oruç.

"Çıkın dedim Oruç!" diye gürledi Adil, sabrının son damlasındaydı. Gözleri Fadime'den bir an bile ayrılmıyordu. Oruç ve Gezep adamlarıyla birlikte çıktılar odadan.

"Konuşalım seninle, ha Furtuna Gelini?"

İsmail'in çenesi kasıldı. Karısını bu adamla, bu kriz anında yalnız bırakmak isteyeceği en son şey bile değildi. "Fadime'yi seninle yalnız bırakmam." dedi kesin ve net bir dille.

Adil, yirmi yılın yükünü ve az önce öğrendiği bu korkunç sırrın ağırlığını taşıyan o gözlerle İsmail'e baktı. "O benim kardeşim." dedi fısıltıyla ama sesi o kadar tehditkârdı ki ölüm gibiydi.

Fadime, kocasının itiraz edeceğini, gerekirse o odayı Adil'in başına yıkacağını çok iyi biliyordu. Ellerini kızının kulaklarından çekip gözlerini İsmail'e çevirdi, başını usulca "Tamam" dercesine salladı. Neva'nın bu nefrete daha fazla şahit olmasını istemiyordu. Abisinin o gözlerindeki deliliği tanıyordu. Bu hesabı yalnız vermezse kızı da bu ateşin ortasında kalacaktı.

"Al Neva'yı." dedi Fadime kararlı bir sesle. "Lütfen. Toplantı odasına geçin, geleceğim."

İsmail karısının bu ricası karşısında derin bir nefes aldı. Gözleriyle Adil'e sessiz ama ölümcül bir tehdit savurduktan sonra eğilip Fadime'nin bacaklarına sarılmış kızını usulca kucağına aldı. Neva'nın başını göğsüne bastırıp Eyüphan ile birlikte kapıya yöneldi. Çift kanatlı kapı ağır ağır kapanırken, koca odanın içinde yüzleşmeyi bekleyen iki kardeş baş başa kalmıştı.

Kapı kapandığı an odadaki hava bir anda solunmaz hale gelmişti. Adil'in omuzları hiddetle inip kalkıyor, yumruk yaptığı elleri titriyordu. Gözlerindeki o karanlık ateşle Fadime’nin üzerine yürüdü.

"Ne zaman oldu?" diye gürledi Adil, sesi gök gürültüsünü andırıyordu. "Ne zaman doğurdun sen bunu Fadime?! Kaçarken karnında mıydı?!"

Fadime masaya yaslanmış, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Abisinin o alev alev yakan bakışlarına karşı çenesini dikleştirdi.

"Onun bir adı var." dedi buz gibi bir sesle. "Fatma Neva."

Adil’in adımları olduğu yerde bıçak gibi kesildi. Göz bebekleri büyüdü, göğsü şiddetle sarsıldı. "Fatma..." diye fısıldadı önce, sanki kelime dilini yakmış gibi. Sonra bir yanardağ gibi patladı. Masanın üzerindeki kristal isimliği tek bir hamlede yere çalıp paramparça etti. "Fatma, ha?!"

"Sen anamın adını o Furtuna piçine ne cüretle verirsin ulan?!" diye kükredi Adil. Boynundaki damarlar çatlayacak gibi şişmişti. "Senin o heriften peydahladığın çocuğa benim rahmetli anamın adını koymaya nasıl hakkın olur?!"

Fadime olduğu yerde sıçradı ama geri adım atmadı. Gözlerinden ateş saçarak abisinin tam karşısına, yüz yüze dikildi. "Sen benim çocuğuma piç diyemezsin!" diye bağırdı, sesi boğazını yırtarcasına çıkmıştı.

Yerdeki kırıkları umursamadan üstüne yürüdü Adil'in. "Ana senin anansa benim de anamdı! O benim kızım, benim kanım! Benim anamın adını taşıyacak tabii, sana mı soracaktım?!"

"Sen kanını o gün siktirip gittiğinde sattın!" Adil, işaret parmağını kardeşinin yüzüne doğru salladı, sesi kederden ve öfkeden titriyordu. "Sen bizi ardımızda yapayalnız bırakıp kaçarken, karnında o düşmanlarımızın tohumunu taşıyordun! Benim kızımı benden koparıp satan, yirmi yılımı çalan şerefsizin yeğeninden çocuk yaptın sen! Bütün o acıları, dökülen onca kanı hiçe saydın ve gidip onunla yatağa girdin!"

Fadime’nin gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı ama bu ağlamak değil, taşmış bir öfkenin sel olmasıydı. Abisinin göğsüne sertçe vurdu. "Kocamdı o benim!" diye haykırdı Fadime.

"Sen Esme’yi, sana onca yıl yalan söylemesine, gerçeği saklamasına rağmen affetmedin mi?! Senin o kızın, Eleni... Her şeyi, herkesi affedip bağrına basmadı mı?! O yanında gezdirdiğin Oruç da senin kızını satan adamın yeğeni değil mi?! Sırrı bilip senden saklayan Gezep’i, İlve’yi, o yalanların içinde yüzen herkesi affettiniz siz! Düşmanlıkları unuttunuz, hataları sildiniz, o konakta kocaman, mutlu bir aile oldunuz!"

Fadime nefes nefese kalmıştı, parmağını Adil'in göğüsüne sertçe bastırmaya devam etti. "Herkese yeten o koca yüreğiniz, herkese açılan o şefkatli kapınız bir bana mı kapandı?! Benim günahım neydi? Sevmek mi? Beni kocamdan ayırdınız! Onun hiçbir suçu yoktu ama siz tüm cezayı ona kestiniz, yalan mı?! Sizin o ikiyüzlü adaletinize boyun eğip kendi çocuğumu babasız mı bırakacaktım ben bunca şeyin üzerine?!"

"Sen bizi hiçe saydın!" diye bağırdı Adil Fadime'nin ellerini iterek. "Aileni, onurunu çöpe attın! O Furtunalıyla bir oldun kaçıp gittin, şimdi de geçip benim karşıma dikildin! Karşıma geçmek için, benim lokmama göz koymak için o Furtuna soysuzuyla ortak oldun!"

"Ben sizi hiçe saymadım!" Fadime’nin sesi şimdi çatlamış, bütün o dik duruşu yerini çaresiz bir isyana bırakmıştı. İki eliyle saçlarını kavradı. "Ben sadece kızımı babasından ayırmak istemedim! Siz o konakta hatalarınızı affedip kendi ailenizi kurarken, ben kendi ailemden olmak istemedim!"

Gözyaşları çenesinden damlarken, omuzları çökerek abisine baktı. "Sizin affettiğiniz yalanlar benim aşkımdan daha mı temizdi? Siz kendi cennetinizi kurarken, benim payıma neden hep cehennem düştü? Söyle bana... Neden herkesin bir şansı varken, Fadime hep kurban edilmek zorundaydı?"

Adil sustu. Kardeşinin o yaşlı, paramparça olmuş gözlerindeki çaresizlik, az önce savurduğu bütün o acımasız kelimelerin boğazına dizilmesine sebep oldu. Odanın içinde sadece Fadime'nin boğuk hıçkırıkları ve Karadeniz'in camları döven o bitmek bilmez yağmurunun sesi kalmıştı. İkisi de en ağır yaralarından kanamış, birbirlerinin en mahrem acılarına acımasızca hançer saplamışlardı.

"Siktir git Adil Koçari." dedi Fadime nefretle, duruşu tekrar dikleşti. "Bundan sonra ne ölün ölüme, ne ölüm ölüne. Biz seninle bundan sonra anca düşman oluruz."

Adil, duyduğu gerçeklerin omuzlarına yüklediği o devasa, ezici ağırlıkla daha fazla o odada kalamadı. Kız kardeşinin o paramparça, haklı isyanı karşısında söyleyecek tek bir kelimesi, sığınacak tek bir Koçari gururu kalmamıştı. Başını öne eğdi, nefes nefese arkasını döndü ve ofisin o ağır kapısının koluna yapışıp hızla kendine doğru çekti. Bu boğucu cehennemden bir an önce çıkmak istiyordu.

Kapı hışımla açıldı. Ancak Adil’in o ağır, öfkeli adımları eşikte bıçak gibi kesildi. Hemen kapının önünde, İsmail’in bir anlık boşluğundan faydalanıp annesini bulmak için pıtırtılı adımlarla oraya kadar gelmiş olan Neva duruyordu. İçeriden gelen o korkunç bağırtıları, annesinin ağlayışını duymuştu.

Avaz avaz ağlamıyordu. Aksine, küçük bedeni korkudan kaskatı kesilmiş, minik elleriyle elbisesinin eteklerini sımsıkı kavramıştı. Omuzları sarsılarak, yutkunarak, tamamen sessiz ve dilsiz bir şekilde ağlıyordu. Kocaman, mavi gözlerinden süzülen yaşlar o porselen gibi bembeyaz yanaklarını sırılsıklam etmişti.

Adil’in nefesi göğsünde düğümlenmişti. Başını yavaşça eğip o minicik kıza baktığında dünyası etrafında şiddetle dönmeye başladı. Gördüğü şey İsmail Furtuna’nın kızı değildi. O sarı lüleler, o mavi gözler bir anlığına silindi. Karşısında duran, yirmi üç yıl önce babalarının kanlı gömleği eve geldiğinde köşeye sinip sessizce ağlayan küçük Fadime’ydi. O titreyen dudaklar, ağlamaktan kıpkırmızı olmuş minik burnu... Hepsi, Adil’in saçlarını okşayarak büyüttüğü, "Tattara'm" dediği kız kardeşinin çocukluğunun tıpatıp aynısıydı.

Fakat Adil’in yüreğini asıl parçalayan, ciğerini söküp alan şey bu benzerlik değildi. Aradaki o kahredici, uçurumsal farktı.

Küçük Fadime korktuğunda, ağladığında koşup Adil’in bacaklarına sarılırdı. Onun arkasına saklanır, dünyadaki tek sığınağı olarak abisini görürdü. Ancak Neva, Adil’in o devasa, gölge gibi üzerine düşen siluetini gördüğü an geriye doğru küçücük bir adım attı. Sırtını koridorun soğuk duvarına yasladı. Gözlerindeki o saf, katıksız korkuyla Adil’e bakıyordu. Çocuğun gözünde o bir koruyucu değil, bağırıp çağıran bir canavardı.

Neva burnunu çekti, göğsü hızla inip kalkarken o titreyen, minik işaret parmağını Adil’e doğru uzattı cesaretle. Cümleleri basitti ama Karadeniz’in en ağır kurşunundan bile daha ölümcüldü.

"Anneme gideceğim..." diye hıçkırdı Neva, sesi incecik bir fısıltı gibi kırıldı. Duvara biraz daha sindi. "Sen kötüsün, korkunçsun. Gelme bir daha bizim yanımıza!"

Kötü.

Adil Koçari, hayatında yediği hiçbir kurşunda, yattığı hiçbir zindan köşesinde böyle bir acı hissetmemişti. O iki kelime, rahmetli annesinin adını taşıyan, küçük kız kardeşinin yansıması olan bu iki buçuk yaşındaki meleğin dudaklarından döküldüğünde, Adil’in bütün o yenilmez, sert, gaddar kabuğu tuzla buz olmuştu. O an anladı ki korumaya çalıştığı o ailenin en büyük celladı kendisi olmuştu. Kendi kanından olan bir çocuğu, kendi varlığıyla bu kadar dehşete düşürmüştü.

Boğazına oturan o koca düğüm yüzünden konuşamadı. Sadece titreyen bir nefes verdi. O dev gibi adam, küçücük bir kız çocuğunun korkusuna yenilerek, ona yol vermek için kapının eşiğinden çekildi ve sırtını karşı duvara yasladı.

"Git..." diyebildi sadece, sesi tamamen çatlamış, bir fısıltıya dönüşmüştü. Başını öne eğdi, çocuğun o korku dolu gözlerine daha fazla bakamadı. "Git annene..."

Neva bir saniye bile beklemedi. Duvardaki o devasa gölgenin yanından, ürkmüş bir ceylan yavrusu gibi hızla sıyrılarak açık kapıdan içeri, ofise daldı. "Anne!"

İçeriden Fadime’nin "Neva..." diyerek kızına sarıldığı o acı dolu hıçkırık sesi koridora taştı.

Adil, kapının dışında, sırtı duvara yaslı halde öylece kaldı. Gözlerini sımsıkı kapattı. İntikamı, o sert gururu ve asırlık kan davaları, kucağında annesinin adını taşıyan o küçük kızın gözyaşlarında boğulup gitmişti. Sert, nasırlı elini yüzüne kapattı ve o koca adam, koridorun loşluğunda, o güne kadar kimsenin görmediği bir sessizlikle kendi karanlığına doğru yürüyüp kayboldu.

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

Nevakuş'un Adil'e bıraktığı psikolojik hasar MCNFNFJSLWLAJF DIVA FURTUNA💜

Maalesef Neva'ya olan sevgimi içime sığdıramadığım bir evredeyim.

Bölüm geciktiği için de özür dilerim ben wattpad/vaveyla bildirimlerimin kapalı olduğunu unuttuğum için kimse okumuyor sanmıştım o yüzden daldım OKUYORMUŞSUNUZ...

Bana görmek istediğiniz bir dönem varsa burdan ya da Twitter/X üzerinden (nickim orada da yuhabla) ulaşıp yazabilirsiniz. Wonderwall için de yazabilirsiniz. Sohbet için de olur?

Yeni bölümde görüşmek üzere, sizi seviyorum, yorumlarda buluşalım. 💕

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

563okunma 36beğeni 8yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18