7. bölüm / 19
satranç | isfadtehlike.
Bölümler 19Şu an: tehlike.
- 1 gel benimle1.632 kelime
- 2 atmaca.3.312 kelime
- 3 kabus.7.809 kelime
- 4 yüzleşme.5.261 kelime
- 5 baba.9.287 kelime
- 6 ayaz.11.204 kelime
- 7 tehlike.13.944 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 vezir.8.959 kelime
- 9 iyi düşman.11.380 kelime
- 10 hasret.19.709 kelime
- 11 yonca.19.751 kelime
- 12 perşembe.19.759 kelime
- 13 kurban.12.226 kelime
- 14 beddua.20.937 kelime
- 15 böğürtlen.21.705 kelime
- 16 çiftlik.30.301 kelime
- 17 boncuk.27.628 kelime
- 18 yayla.26.937 kelime
- 19 yüreksiz.20.688 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Çokça yağmur yağsa,
temizlenir mi şu kirli dünya?"
-Özdemir Asaf
───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───
GÜNÜMÜZ, TRABZON
Trabzon'un üzerine çöken sabah Karadeniz'in bitmek bilmeyen hüzünlü, gri tonlarına bürünmüştü. Gökyüzü kurşuni bulutlarla kaplıydı ve havada incecik, insanın yüzüne usulca çarpan bir yağmur çisentisi vardı. Toprağın, çam ağaçlarının ve denizin kokusu birbirine karışmış, şehre taze ama bir o kadar da ağır bir nefes aldırmıştı.
Yatak odasının kapısı gıcırdamadan, büyük bir dikkatle aralandığında Fadime'nin adımları bir hayalet kadar sessizdi. Üzerine kalın kabanını geçirmiş, saçlarını özensizce ensesinde toplamıştı. Gitmeden evvel eşikte durup geniş yatağa doğru baktı. İsmail sırtüstü uzanmış, gövdesiyle neredeyse yatağın yarısını kaplamıştı. Diğer tarafta ise bir koluyla sarı tavşanını sıkı sıkı sarmış, diğer koluyla annesinin yastığına sarılıp yüzünü gömmüş olan Neva mışıl mışıl uyuyordu. Fadime'nin dudaklarında şefkat dolu, sıcacık bir tebessüm belirdi. Bu manzarayı zihnine kazıdıktan sonra kapıyı sessizce çekip evden ayrıldı.
Mezarlığın önüne arabasını çekip dışarıya adımını attığında genzini yakan soğuk havayı derin derin ciğerlerine çekti. Üç koca yıl. Bu topraklardan, kendi köklerinden kopup Rusya'nın dondurucu ayazına sığındığı günden beri buraya adım atmamıştı. Hâlbuki eskiden nefesi her daraldığında, konaktaki kimsesizliği ruhunu her boğduğunda soluğu burada, bu sessiz taşların arasında alırdı.
Çamurlaşmış toprak yolda adımlarını dikkatle atarak ilerledi. Kalbi göğüs kafesinde suçlulukla karışık bir heyecanla atıyordu. Biraz ileride, iki ulu selvi ağacının gölgesinde yan yana duran iki tanıdık mermer taşı gördüğünde adımları kendiliğinden yavaşladı. Annesinin ve babasının mezarları... Yaklaştıkça yüreğindeki devasa düğüm biraz daha sıkıldı. Mezarların mermerleri pırıl pırıldı. Üzerlerindeki yazılar silinmemiş, etraflarını saran yabani otlar büyük bir özenle temizlenmişti. En çok da annesinin toprağı özenliydi. Başucuna taptaze, rengârenk kasımpatılar ekilmişti. Toprak nemli, çiçekler canlıydı. Belli ki düzenli olarak sulanıyor, bakımları eksiksiz yapılıyordu.
Fadime mezara biraz daha yaklaştı. Islaklığını aldırmadan mermerin kenarına yavaşça çöktü. Parmak uçlarını uzatıp annesinin adının yazdığı taşa dokundu. Taşın soğukluğu iliklerine kadar işlemişti. Üzerine dökülmüş birkaç kuru çam iğnesini kendi elleriyle, incitmekten korkarcasına usulca temizledi. Soğuk mermeri avuç içleriyle okşadı, elini toprağın üzerinde usulca gezdirdi, ardından parmaklarını dudaklarına götürüp derin bir öpücük kondurdu ve taşa alnını yasladı.
Gözpınarlarında yılların biriktirdiği ağır sızı kendini belli etmeye başlamıştı bile. Bir süre hiç konuşamadı. Rüzgârın selvi dallarında çıkardığı uğultudan ve yağmur damlalarının mermerlere vuran ince tıkırtısından başka ses yoktu. Boğazındaki yumruyu yutkunarak eritmeye çalıştı.
"Kızdın mı anne bana?" diye fısıldadı çatlak, rüzgârda titreyen bir sesle. Gözlerinden süzülen ilk yaş, yanağından kayıp toprağa düştü. "Gelemedim diye küstün mü kızına? Hayırsız evlat dedin mi benim için ardımdan?"
Ellerini toprağın üzerinde tekrar gezdirdi. Çiçeklerin yapraklarına dokundu usulca. "Abim gelip süslemiş seni..." dedi acı, buruk bir tebessümle. "Çiçeklerini ekmiş, mermerini yıkamış... Ben bir yaprak bile koymamışım mezarına kaç yıldır, değil mi?"
Gözyaşları artık tutamadığı bir sel gibi boşalmaya başlamıştı. Toprağı avuçladı, avuçlarındaki nemli serinlikten güç almak istercesine sıktı. "Ne çok zaman geçti değil mi annem? Ben gelip veda bile edememiştim sana kaçıp giderken. Helallik isteyememiştim... Ama karnımdaki çocuğu düşünmek zorundaydım. Abimin gözünü kan bürümüş hâlinden evladımı saklamak zorundaydım. Anlıyorsun beni değil mi? Bir anne evladı için dünyayı yakıp geçmez mi?"
Derin bir iç çekti, omuzları hıçkırıkla sarsılırken yüzünü gökyüzüne kaldırdı, yağan çisentinin yaşlarına karışmasına izin verdi. "Anne oldum ben..." dedi aniden. Sesi şimdi o ağlamaklı çaresizlikten sıyrılmış, yerine tarifsiz bir gurur ve mucizevi bir sevincin tınısı oturmuştu. Gözyaşlarının arasından kocaman, aydınlık bir şekilde gülümsedi. "Kız annesi oldum. Tıpkı senin gibi."
Gözlerini tekrar annesinin adının yazılı olduğu taşa indirdi. Sanki karşısında kanlı canlı oturuyormuş da ona en kıymetli hazinesinden bahsediyormuş gibi heyecanla anlatmaya başladı. "Görsen ne çok severdin onu anne. Su damlası gibi bir şey. Sapsarı saçları var, güneşin kendisi bile kıskanır öyle parlıyor. Boncuk boncuk bakıyor her yere, masmavi. Biraz babasına benzedi tabii... Hatta Eyüphan diyor ki, 'Kocanı ne çok sevdiysen artık, aynısını doğurmuşsun.' Haklılık payı yok diyemem." Kendi kendine kıkırdadı, burnunu çekti. "Ama bence bana daha çok benziyor yüzü gözü. Benim kızım o."
Elini kendi saçlarına attı usulca. Tokasını çıkarıp saçlarını serbest bıraktığında aralarındaki minik bir boncuğun takılı olduğu ince örük önüne doğru düştü.
"Saçlarını örüyorum kızımın her sabah..." diye fısıldadı boncuğa bakarken. Gözleri uzaklara, çok eskilere dalmıştı. "Senin bana öğrettiğin gibi. İncecik, tek tek ayırıyorum telleri. Senin boncuklarını artık ona takıyorum anne. Çok seviyor o renkli boncukları, her gün zorla taktırtıyor bana. Şıkır şıkır geziyor evin içinde. Sen de takardın her gün kendi saçlarına... Ne çok özenirdim ben de. Sonra sen gidince, abim bana verdi o boncukları. Ben de taktım her gün, yıllarca."
Saçına takılı olan boncuğu parmaklarının ucunda şefkatle çevirdi. "Bak, hatta biri hâlâ bende, sakladım. Pembe olan. Sendin annem pembe olan... Hep aklımdaydın."
Yağmur şiddetini hafifçe artırmış, saçlarını ıslatmaya başlamıştı ama yerinden kıpırdamak aklının ucundan bile geçmiyordu.
"Adınız aynı biliyor musun?" dedi bu kez, sesindeki gurur yeniden belirginleşirken. "Fatma Neva koydum adını. Neva'yı İso seçti. Bir yerde duymuş, bir gün nefes nefese koşa koşa geldi eve 'Kızımızın ikinci adını buldum!' diye. O kadar heyecanlıydı, gözlerinin içi öyle bir gülüyordu ki 'hayır' diyemedim. Güzel ezgi, ahenk demekmiş anlamı." Derken gülümsedi gözünde canlanan anıyla.
"İnsan adının anlamıyla yaşar derler... Neva'nın sesi de öyle huzur veriyor insana, biliyor musun? Ya da ne bileyim, ben çok sevdiğim için bana öyle hissettiriyor."
Derin, titrek bir nefes daha aldı. "Anne olmak ne garip bir şeymiş be anne... Öyle bir sevgi ki hastalık gibi adeta. İliklerine işleyen, kurtulamayacağın kadar büyük, her zerreye yayılmış amansız bir hastalık gibi."
Yüzündeki tebessüm yavaş yavaş soldu. Bakışları mezar taşındaki 'Fatma' yazısına kilitlendiğinde abisiyle yaşadığı korkunç yüzleşme tekrar zihnine çökmüştü. Çenesi kasıldı. Canı o gün o kadar yanmıştı ki şimdi annesine şikayet etmek istemişti abisini.
"Fatma ismini ben koymak istedim." dedi sesi sertleşerek, boğazındaki düğüm yeniden acıtmaya başlamıştı. "Senden bir iz taşısın diye, benim kızım anneannesinin adıyla büyüsün diye. Ama abim çok kızdı bana senin ismini kızıma verdim diye. Çıldırdı resmen. Neymiş, veremezmişim. Düşmanın çocuğuna benim anamın adı verilmezmiş."
Fadime toprağa doğru eğildi, adeta isyan edercesine mermere tutundu. "Neden veremem anne? Sen benim de anam değil misin? Ben de senin evladın değil miydim? Neden kimse benim sevgimi, benim evladımı bu aileye layık görmüyor?"
Başını öne eğdi, hıçkırıklarını bastırmaya çalışarak yutkundu. "Bence sen bana hiç kızmadın anne..." diye mırıldandı çaresizce. "Rüyalarıma geldin hep. Biliyordun neden kaçıp gittiğimi, yavrumu korumak için nelere katlandığımı görüyordun. Sen anlarsın beni, en çok sen anlarsın."
Sessizlik yeniden çöktü mezarlığa. Fadime başını yavaşça kaldırdığında, ela gözlerinde bu kez hüzünden ziyade, uzun süredir bastırdığı karanlık bir kırgınlık vardı. Yaşlı gözleri annesinin toprağına bir sitemle kilitlendi.
"Ama ben sana çok kızdım." dedi birden. Sesi titriyordu ama kelimeler kalbinden bir bıçak gibi dökülüyordu. Gözyaşları yanaklarını yıkarken çenesini sıktı. "Neva'yı kucağıma ilk aldığımda sana çok kızdım. Küstüm hatta."
Ellerini toprağa bastırdı güç almak istercesine. "İnsan bebeğini bırakıp gider mi anne?" diye sorduğunda sesi mezarlığın boşluğunda yankılanan bir feryat gibiydi. "İnsan o kokuyu, savunmasız canı koyup da nasıl göçüp gider?"
Gözyaşlarının arasından acı, sinir bozucu bir kıkırdama koptu dudaklarından. "Ben Neva'yı uyurken yan odada bile bırakamıyorum hâlâ biliyor musun? Odasını ilk ayırdığımızda beşiğine yatırırdım, kapıyı çeker çıkardım ama yüreğim orada kalırdı. Nefes alıyor mu, üstü açıldı mı diye delirecek gibi olurdum. Sen..." Hıçkırarak cümlesini böldü. "Sen beni bu koca dünyada bir başıma bıraktın."
Yanaklarındaki yaşları elinin tersiyle hırsla sildi ama yerine yenileri akmaya devam etti. "Ben sana daha önce hiç kızmamıştım gittin diye. Hastalıktı dedim, kader dedim... Ama Neva kollarıma gelince, onun bana ne kadar muhtaç olduğunu görünce çok kızdım işte! Senin de elinde değildi gitmek, biliyorum. Kendi canına kıymadın ya, ecel aldı seni. Ama bilmiyorum anne, çok yalnız hissettim."
Kollarını kendine sardı, üşüyen sadece bedeni değildi. "Ben de Neva'yı bırakıp gidersem diye çok korktum aylarca. Uyumadım o nefes alırken. O da benim gibi anasız büyürse, bu zalim dünyada benim gibi kimsesiz kalırsa diye o kadar korktum ki, ne yapacağımı şaşırdım."
Oturduğu yerde hafifçe öne doğru kaydı. Annesinin toprağına biraz daha yaklaştı. Yüzündeki sitemkâr öfke yerini tamamen şefkat arayan küçük bir kız çocuğunun çaresizliğine bırakmıştı.
"Zaten hiçbir şey bilmiyordum ben anne..." diye fısıldadı kırılganca. "Salak gibiydim Rusya'da. Hastaneden eve geldik, elimde küçücük, kırılacak gibi duran bir şey var. Ne doyurabiliyorum doğru düzgün, ne uyutabiliyorum. Memeyi tutturamıyorum, ağlıyor. O ağladıkça ben de ağlıyorum."
Burnunu çekti. Dudakları titriyordu. "Yanımda olmanı o kadar çok istedim ki..."
Zihni Rusya'daki evine, uykusuzluktan gözlerinin şiştiği o çaresiz gecelerden birine kaydı. "Neva'nın bir gün ağlama krizi tuttu." diye anlatmaya başladı, sesi o anın paniğini hâlâ taşıyordu sanki.
"Öyle çok ağlayan, huysuz bir bebek de değildir normalde benim kızım. Çok sakindir, en fazla uykusu gelince mızıklanırdı biraz. Ama o gece... İçli içli ağlıyordu yavrum. Katılıyordu resmen. Memeye koyuyorum emmiyor, kafasını çeviriyor. İso alıyor, kollarında sallıyor, şarkılar söylüyor uyumuyor. Altını açıyoruz, tertemiz. Ateşine bakıyoruz, yok. Harap olduk İso'yla gecenin bir yarısı. Ne yapacağımızı şaşırdık, etrafında pervane oluyoruz ama çocuk susmuyor."
Fadime'nin elleri kendi dizlerini sıktı, yutkunmak boğazına batan cam kırıkları gibi hissettiriyordu artık. "Sonra..." dedi titrek bir nefes alarak. "Benim elim yatağın üzerindeki telefonuma gitti o an panikle. Birini arayıp sormak istedim."
Başını eğdi, yaşlar doğrudan ıslak toprağın üzerine damladı. "Seni aramak istedim anne."
"Açıp telefonu 'Anne bu çocuk susmuyor, ne yapalım biz? Ne yapayım da dindireyim bu acıyı?' diye sormak istedim. Sesini duymayı, bana 'Şöyle yap yavrum, geçer' demeni bekledim."
Göğüs kafesi şiddetli bir hıçkırıkla sarsıldı. "Yapamadım anne, yoksun çünkü! Arayacak, soracak, akıl danışacak kimsem de yoktu. Bir başımaydım kucağımda bebeğimle."
Gözyaşları artık sel olmuştu. "Oturdum yere, ben de Neva'yla beraber hıçkıra hıçkıra ağladım. İso bir ona koştu, bir bana... Meğer gazı varmış yavrumun. Karnı ağrıyormuş, kıyamam. Anlayamamışım. Benim tecrübesizliğimden yavrum saatlerce kıvrandı kollarımda."
Fadime yüzünü ellerinin arasına sakladı, içindeki o bitmek bilmeyen yetersizlik hissini toprağa kusuyordu.
"Eksik hissettim kendimi hep. 'Ne derdinden anlıyorsun bu çocuğun, ne çare bulabiliyorsun, ne biçim anasın sen?' dedim kendi kendime defalarca. 'Karnında tutmayı beceremedin, şimdi doğdu bakmayı da beceremiyorsun.' dedim... İyi bir anne olamamışım gibi hissediyordum anne. Hâlâ öyle hissediyorum bazen."
Ellerini yüzünden çekip yaşlı gözlerle doğrudan mezar taşına baktı. Gözlerinde saf bir dehşet, derin bir kaybetme korkusu vardı. "Ya koruyamazsam kızımı? Ya bir gün benim yüzümden onun canı yanarsa? Biri onu benden söküp almaya kalkarsa ben nasıl dayanırım?"
Bedeni yorgunluktan ve duygusal çöküşten iyice ağırlaşmıştı. Yavaşça öne doğru uzandı, bedenini ıslak toprağın üzerine doğru bıraktı. Kollarını annesinin mezarına sararken başını çiçekleri incitmemeye özen göstererek toprağa yasladı.
"Anne, ben seni çok özlüyorum..." diye inledi toprağın kokusunu ciğerlerine çekerken. "Olamaz mıydın yanımda? Sadece bir kez, saçımı okşayıp 'Geçecek' diyemez miydin? Tutamaz mıydın elimden ben bu karanlıkta yürümeye çalışırken?"
Gözlerini kapattı, yanağı ıslak toprağa değiyordu. "Ya ben de tutamazsam kızımın elini bir gün?"
Toprağın o nemli, ağır kokusu bir anlığına ona tuhaf bir huzur, o çok aradığı ana kucağı hissini vermişti. Yorgun gözlerini aralayıp usulca toprağı okşadı eliyle.
"Neva kötü hissedince..." diye mırıldandı, sesi artık fısıltıdan halliceydi. "Hemen kıvrılıp yatıyor kucağıma. Başını göğsüme gömüyor. Ben seninkine yatamadım hiç doya doya. Hatırlamıyorum bile o sıcaklığını."
Dudaklarına yeniden o hüzünlü tebessüm yerleşti. "Yanımda olsan sen de beni yatırırdın değil mi anne? Saçlarımı severdin. Sarılırdın sen de bana, 'Ben buradayım, kimse dokunamaz size' derdin değil mi?"
Bir süre öylece, hareketsiz ve sessizce yattı annesinin toprağında. Bulutların arasından Karadeniz'in soluk, gri-mavi sabah ışığı sızmaya başlamıştı. Kuşların ıslak dallardaki cılız sesleri mezarlığın ölümcül sessizliğine karışıyordu. Ruhu biraz olsun yıkanmış, içindeki devasa yükü annesinin mezarına boşaltarak hafiflemişti.
Gözlerini yavaşça açıp havanın değişen rengine baktı. İyice aydınlanmıştı etraf. Bileğindeki saate kaydı bakışları. Zamanın nasıl aktığını fark etmemişti bile. Kalbi birden evdeki can parçası için hızla atmaya başladı. Topraktan yavaşça doğruldu. Üzerindeki ıslak çamuru elleriyle çırparken derin bir nefes aldı.
"Neva uyanır birazdan..." dedi. Sesi şimdi çok daha dingin, anne olmanın sorumluluğunu yeniden kuşanmış bir haldeydi. "Beni sorar, yanında göremezse, yokluğumu fark ederse dünyayı İso'nun başına yıkar. Cıngar çıkarır evin içinde. Gitmem lazım anne."
Ayağa kalktı, dizlerindeki çamuru umursamadan üzerini düzeltti. Hırkasına sarındı. "Bir dahakine getiririm belki onu da. İster misin tanışmak torununla?" Yüzü aydınlandı bu fikri sesli dile getirince. "O ister muhtemelen, çok sevecendir benim kızım. Yabancılara utangaç biraz. Yanakları kızarır, saklanır arkama ama zamanla alışıyor. Görünce seni, senin hikâyelerini dinleyince yine de sever seni. Benim içimden kopup geldi o, kan çekiyor işte."
Adımlarını geri doğru atmadan evvel, yeniden eğildi. Eliyle annesinin mermerine son bir kez şefkatle dokundu.
"Sen de onu sev, olur mu anne?" dedi yalvarırcasına. "Oradan, olduğun yerden koru onu. Kızım kimsesiz olmasın benim gibi. Anasızlığın, köksüzlüğün ne demek olduğunu hiç bilmesin."
Uzandı ve mezar taşına uzun, sıcacık, veda dolu bir öpücük bıraktı. "Rüyalarıma gelmeyi bırakma, olur mu?" diye fısıldadı son kez. Toprağında elini usulca, bir saç telini okşar gibi gezdirdi.
Ardını dönüp mezarlıktan ağır ama kararlı adımlarla çıkarken arkasında sadece ıslak toprağın üzerine dökülmüş gözyaşlarını ve fısıldanmış sırlarını bıraktı. Yüzünü şehre, Karadeniz'in serin rüzgârına doğru çevirdiğinde, kalbindeki sızı yerini çoktan evine dönme telaşına bırakmıştı. Kızı uyanmadan o kapıdan içeri girmeliydi.
Eve ulaştığında arabasını yerine park edip adımlarını hızlandırdı. Yağmur çisentisi saçlarını hafifçe ıslatmış, sabahın dondurucu ayazı yanaklarını kızartmıştı. Çantasının dibinde anahtarı bulmak için aceleyle ellerini gezdirdi. İçindeki tarifsiz huzursuzluk, Neva'nın erkenden uyanmış olabileceği ihtimaliyle birleşince hareketleri iyice telaşlı bir hâl almıştı.
Kilit tok bir sesle açılıp dış kapı aralandığında içeriden yükselen ağlama sesi kalbine kızgın bir demir gibi saplandı. Tahmini doğru çıkmıştı. Kızı uyanmıştı ve avaz avaz ağlıyor, hıçkırıkları bütün evin duvarlarına çarpıp yankılanıyordu. İçeri adımını atar atmaz elindeki poşeti portmantoya bırakıp ayakkabılarını tekmeledi ve doğrudan salona koştu. İsmail salonun ortasında volta atıyor, bir elinde telefonu kulağına bastırmış, diğer eliyle kucağında çırpınan kızını sakinleştirmeye çalışıyordu. Adamın yüzü kireç gibiydi, alnında endişeden ter damlaları birikmiş, sesi çaresizlikten kısılmıştı.
Kapının açıldığını ve annesinin ıslak saçlarıyla eşikte belirdiğini fark eden minik kız kendini âdeta babasının kucağından boşluğa doğru fırlattı.
Fadime hemen dizlerinin üzerine çöktü, kollarını yavrusuna ardına kadar açtı. Neva annesinin boynuna öyle bir sarıldı ki ağlaması daha da içli, daha da parçalayıcı bir feryada dönüşmüştü. Minik elleriyle annesinin kabanını avuçluyor, yüzünü onun boynuna gömüp sarsıla sarsıla hıçkırıyordu.
İsmail derin bir nefes verip telefonu cebine indirdi. Endişeden, korkudan ve sabahtan beri süren çaresizlikten gerilmiş sinirleri sesine yansımıştı hemen. "Neredesin sen Fadime? Kaç defa aradım seni, neden açmıyorsun şu telefonu?!" diye çıkıştı adımlarını onlara doğru atarken. Sesi yüksek çıkmıştı ama içinde sadece karısını kaybetmenin veya ona bir şey olmuş olmasının getirdiği o devasa korku vardı.
Fadime kollarındaki kızını biraz olsun rahatlatmaya çalışırken kabanının ceplerine telaşla ellerini soktu. Sağ cebi, sol cebi... Telefonu yoktu. "Düşürdüm galiba..." dedi titrek bir sesle. "Arabada da olabilir, bilmiyorum, bakmadım hiç yolda. Sessizdeydi zaten."
Yüzünü kocasına doğru kaldırdığında İsmail karısının sadece yağmurdan ıslanmadığını fark etti. Burnunun ucu kıpkırmızı olmuş, ela gözleri ağlamaktan şişmişti. Sesindeki kırılganlık, üzerine çöken devasa ağırlık her hâlinden belli oluyordu. İsmail'in içindeki kızgınlık anında erirken yerini karısının ne yaşadığını çözmeye çalışan derin bir merhamete bırakmıştı.
Fadime kollarındaki küçük bedene daha sıkı sarıldı, Neva'nın boynuna burnunu gömüp bebek kokusunu ciğerlerine çekti. Kendi acısını bir kenara bırakıp tamamen kızına odaklandı. "N'oldu annem sana, niye bu kadar ağladın sen?" Sesi titriyordu ama dünyanın en güven veren ninnisi gibi çıkıyordu dudaklarından. "Bak geldim ben, uzağa gitmedim ki bebeğim. Sana taze simit aldım seviyorsun diye, o yüzden gittim..."
İsmail ellerini ensesinde birleştirip sıkıntıyla ofladı. Gözlerini tavana dikip derin bir nefes aldı. "Kâbus görmüş..." dedi sesi kısılarak, kelimeleri zor toparlayarak. "Abin götürüyormuş sanırım seni. Uyanıp da yatakta seni bulamayınca kâbusu gerçek sandı. Ne dediysem, ne yaptıysam ikna edemedim Fadime. Seni de defalarca arayıp ulaşamayınca işte... Aklını yitirdi çocuk korkudan."
Fadime'nin yüreğine bir taş daha oturdu. Adil'in ofisi bastığı gün minicik kızının zihninde ne kadar derin, ne kadar korkunç bir yara açmıştı böyle? Neva çevresindeki bu bitmek bilmeyen düşmanlıktan etkilenmeye, zehirlenmeye başlamıştı artık. İsmail'in de sinirleri iyice bozulmuştu belli ki. Adamcağız sabahın köründe kucağında ağlayan ve annesinin kaçırıldığına inanan bir çocukla bir başına kalmıştı.
Yavaşça ayağa kalkıp kızını kucağında taşıyarak salonun ortasındaki geniş koltuğa geçti Fadime. Neva'yı dizlerinin üzerine, tam karşısına oturttu. Küçük kızın yanakları ıslanmış, burnu tıpkı annesi gibi kızarmıştı. Hâlâ ince ince hıçkırıyor, minik göğsü hızla inip kalkıyordu. Fadime kendi acısını yutup elleriyle yavrusunun yaşlarını usul usul sildi.
"Bak bana boncuğum..." dedi kızının yüzünü avuçlarının arasına alarak. Neva yaşlı, masmavi gözlerini annesinin ela gözlerine dikti.
"Beni kimse alamaz senden." dedi Fadime, kelimelerin üzerine basa basa, sarsılmaz bir inançla. "Hiç kimse alamaz. Ben seni bırakıp uzaklara gider miyim hiç benim güzel kızım?"
Neva burnunu çekip küçük elleriyle annesinin kabanının yakasını tuttu. "Gitmezsin..." dedi fısıltıyla, annesinin onayıyla biraz olsun rahatlayarak.
"Gitmem tabii ki. Bırakmam seni."
Küçük kız dudaklarını büzdü, çocuksu ve son derece kırılgan bir mızmızlanmayla, "Ama ben sensiz uyanmayı hiç sevmiyorum!" dedi. Sesindeki o isyan salonun duvarlarında yankılanmıştı.
Fadime kızının saçlarına derin, sıcak bir öpücük kondurdu. "Ben de sensiz uyanmayı hiç sevmiyorum annem..."
"Ama uyanmışsın. Gitmişsin bensiz." diyerek diretti Neva, annesinin boynuna biraz daha sokulup onu suçlayarak.
"Aşkım, ben sensiz uyanmadım ki!" diyerek onu hafifçe gıdıkladı Fadime yüzünü güldürmeye çalışarak. "Seni öptüm, doya doya kokladım sabah... Ama sen hiç uyanmadın. Ben de dedim ki, benim boncuğumun çok uykusu var herhalde, rahatsız etmeyeyim, bugünlük onsuz gideyim markete hızlıca."
Neva bu açıklamayı küçük zihninde tarttı, sonra biraz daha sakinleşmiş bir hâlde yeniden annesinin göğsüne sokuldu. Hâlâ tam olarak neşesi yerine gelmemişti ama kâbusun etkisinden sıyrılmaya başlamıştı sonunda.
Fadime kabanının sol cebine atıp minik bir şey çıkardı. "Hem bak, ben sana ne aldım..."
Küçük kızın gözleri renkli jelatini görünce hafifçe parladı. Sürpriz yumurtaların içinden çıkan o minik oyuncaklarla oynamaya, onları birleştirmeye bayılıyordu. Yumurtayı annesinin elinden aldı ama hâlâ kucağından inmeye niyeti yoktu, başı Fadime'nin omzundaydı. Annnesinin kokusuna, sıcaklığına doymadan o kucaktan inmeyecekti.
Fadime kızının saçlarını bir süre daha okşadı. Onun tamamen güvende hissettiğinden emin olduktan sonra Neva'yı usulca kucağından kaldırıp koltuğun köşesine, yumuşak minderlerin arasına oturttu. "Şimdi sen burada otur, güzelce oyuncağını çıkar bakalım içinden ne çıkacakmış bugün. Anne de yukarı çıkıp üstünü değiştirsin gelsin, tamam mı biriciğim? Sonra da baba bize çok güzel bir kahvaltı hazırlar."
Neva başını sallayarak onaylayınca, Fadime kabanını çıkarıp merdivenlere doğru yöneldi. İsmail de hiçbir şey söylemeden, sessiz adımlarla karısının peşinden yukarı çıktı. Yatak odasının kapısı kapanır kapanmaz, İsmail kollarını göğsünde kavuşturup sırtını kapıya yasladı. Çakır gözleri soyunmaya başlayan karısının üzerindeydi. Karısının her zerresini ezbere bilen bir adam için yalanını yakalayamamak imkânsızdı.
"Markete gitmedin." dedi tok, kendinden emin bir sesle.
Fadime dolabın kapağını açıp ofiste giyeceği kıyafetleri seçmeye koyulmuştu, sırtı kocasına dönüktü. "Gittim ya İso, nasıl gitmedim? Simit aldım işte, poşeti aşağıda bıraktım görmedin mi?"
İsmail sırtını kapıdan ayırıp yavaş adımlarla karısına doğru yaklaştı. Sesinde suçlayıcı bir ton değil, aksine derin bir şefkat ve karısını her hâliyle tanımanın verdiği bir bilgelik vardı. "Tamam da sadece markete gidip gelmediğin o kadar belli ki güzelim..."
Fadime dolaptan çıkardığı beyaz gömleği sırtına geçirmiş, tam önünü iliklemek için parmaklarını düğmelere götürmüştü ki, İsmail arkasından yaklaşıp ellerini karısının ince beline iki yandan sıkıca, sahiplenici bir şekilde yerleştirdi. Adamın avuçlarının sıcaklığı buz gibi tenine işliyordu.
"N'oldu Fadime'm?" diye fısıldadı İsmail, çenesini karısının omzuna hafifçe yaslayarak. Aynadaki yansımalarından Fadime'nin kızarmış, yorgun ve hüzün dolu gözlerine bakıyordu. "Nereye gittin sabahın köründe? Söyle bana. Ağlamışsın, için dışına çıkmış resmen... Abin mi? Bir şey mi dedi yine? N'oldu?"
Fadime kocasının şefkatli sesi ve dokunuşu karşısında direncini tamamen kaybetmişti. Elleri gömleğinin düğmelerinden aşağı düştü, omuzları çöktü. Derin, titrek bir nefes aldı ciğerlerine.
"Hayır..." diye mırıldandı başını hafifçe İsmail'in göğsüne doğru geriye yaslayarak. Gözlerini kapattı. "Öyle bir şey değil. Abimi falan görmedim."
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra kelimeler dudaklarından dökülüverdi usulca. "Anama gittim."
İsmail'in belindeki elleri hafifçe kasıldı duyduğu cümleyle, ardından daha yumuşak bir hâl aldı.
"Gidemiyordum ya üç senedir..." diye devam etti Fadime, burnunu çekerek. Sesi titriyordu. "Rusya'dayken hep aklımdaydı. Bu sabah da birden aklıma düştü, perşembe ya bugün... Gittim işte. Kötü bir şey yok ortada. Sadece ağır geldi biraz bunca sene sonra karşısına geçip konuşmak. Dertleşmek..."
İsmail karısını yavaşça kendine doğru çevirdi. Kollarını onun sırtına dolayıp usulca, bütün dünyadan korumak istercesine geniş göğsüne bastırdı. Kendi yanağını onun saçlarına yasladı.
"Benim aklım çıktı sabah sana ulaşamayınca..." diye fısıldadı saçlarına derin bir öpücük bırakırken. "O yüzden endişem, sesimin yüksek çıkması... Yoksa git tabii anana güzelim, en büyük hakkın. Ama söyleseydin bana beraber giderdik. Elini tutardım senin, yalnız kalmazdın."
Fadime kocasının boynuna sarılıp derin bir iç çekti. "Yalnız konuşmak istedim biraz... Hem Neva uyanmadan hemen dönecektim, böyle olacağını hiç düşünmedim İso. Kâbusları çok arttı kızımın..."
İsmail karısından biraz uzaklaşıp ellerini onun yanaklarına yerleştirdi. Çakır gözlerinin içine en inandırıcı, en sakin bakışıyla baktı. Başparmaklarıyla karısının gözaltlarını okşadı usulca.
"Her şey çok yeni Fadime'm..." dedi güven veren bir tonda. "Rusya'daki sessiz hayatından bir anda bu kaosa, bilmediği bir şehre, tanımadığı insanların arasına geldi yavrum. Alışamadı daha kızımız, çok normal. Ufak tefek sarsıntılar olacak, rüyalarına girecek bunlar. Biz onun yanında oldukça, sevgimizi hissettirdikçe atlatacak bu korkuları."
Fadime'nin endişesi dinmek bilmiyordu. "Ama ya atlatamazsa? Ya kalıcı bir korkuya dönüşürse bu? Düşünsene, dayısını bir canavar gibi görüyor rüyalarında. Yazık değil mi çocuğa?"
"Gerekirse destek alırız, bir pedagogla görüşürüz." diye yatıştırdı onu İsmail hemen. "Biz sadece biraz daha zaman tanıyacağız ona, daha çok sarılacağız, daha çok yanında olduğumuzu hissettireceğiz. Abin de, başkası da onun dünyasına bir daha öyle destursuz giremeyecek, bunun sözünü verdim ben sana. Şimdi sil gözyaşlarını, asma güzel yüzünü."
Fadime kocasının gözlerindeki iradeyi görünce başını sallayarak onayladı, gömleğinin düğmelerini iliklemeye geri döndü. İçindeki o kasvet yavaş yavaş dağılıyordu. İsmail ona sevgiyle bakıp kapıya doğru yöneldi.
"Sen hazırlan, rahatça giyin." dedi gülümseyerek odadan çıkmadan hemen önce. "Ben ineyim bizim boncuğun yanına, bakalım yumurtadan ne çıkmış. Oyalarım onu biraz, sonra da kahvaltımızı hazırlarız."
Huzur içinde edilen kahvaltının ardından sabahın erken saatlerindeki kriz havası evin içinden tamamen dağılıp gitmişti. Neva'nın saçları annesi tarafından özenle taranıp renkli boncuklarıyla örülmüş, kıyafetleri giydirilmiş, üzerine sarı yağmurluğu geçirilmişti. Trabzon göğü bugün bir türlü aydınlanmak bilmiyor, sabah başlayan çisenti yerini yavaş yavaş iri ve hırçın yağmur damlalarına bırakıyordu.
Üçlü evden çıkıp hızla evin önündeki arabaya yerleştiler. Fadime kızının sabahki kâbusunun etkisini tamamen üzerinden atabilmesi ve kendini tamamen güvende hissetmesi için ön koltuğa geçmek yerine Neva ile birlikte arka koltuğa oturmuştu. İsmail direksiyon başına geçip motoru çalıştırdığında, silecekler ön camdaki ıslaklığı ritmik bir sesle temizlemeye başladı. Aracın içini saran ısıtıcının tatlı sıcaklığı dışarıdaki gri ve dondurucu havaya tezat, sıcacık bir koza yaratmıştı.
İsmail arabayı yavaşça yola çıkarırken, arkadan gelen hışırtı sesleriyle dikiz aynasına göz attı. Fadime çantasının içini tamamen boşaltmış, koltuğun kenarlarına, paspasların üzerine doğru eğilip telaşlı hareketlerle bir şeyler arıyordu. "Bulamadın mı telefonunu?" diye seslendi gözünü yoldan ayırmamaya çalışarak.
"Yok." diyerek başını kaldırdı Fadime, sıkıntıyla oflayarak. Eline geçen ıslak mendil paketini ve anahtarlığı tekrar çantasına tıkıştırdı. "Arabada düşürdüm herhalde diye düşünmüştüm, koltuğun arasına falan kaymıştır diye umut ettim ama buralarda görünmüyor."
İsmail vites değiştirirken hafifçe omuz silkti. "Dışarıda falan düşürmüşsündür belki. Cebinden kaymıştır, fark etmemişsindir." dedi mezarlığı kastederek.
Fadime dudaklarını büzüp yağmurun acımasızca dövdüğü cama doğru baktı. "Düşürdüysem şimdiye sırılsıklam olup çoktan bozulmuştur İso. Ben eve girdikten sonra yağmur iyice bastırdı, gök delindi resmen. Su içinde kalmıştır toprağın üzerinde."
"Boşver, cana geleceğine mala gelsin." dedi İsmail zerre kadar umursamayan, rahat bir ses tonuyla. "Gideriz bugün yenisini alırız bir ara, mühim bir şey değil."
Kocasının rahat tavrı Fadime'nin de içini ferahlatmıştı. Gerçekten de bir telefon için can sıkmanın hiçbir anlamı yoktu. Zaten zihni sabahtan beri fazlasıyla doluydu. Mezarlıkta bıraktığı gözyaşları, annesiyle ettiği karşılıksız sohbet ruhunu hafifletmiş olsa da bir yorgunluk bırakmıştı üzerinde. Arkasına yaslanıp kızına doğru döndü.
Neva sabahki modundan tamamen sıyrılmıştı. Kucağında tavşanıyla oynuyor, minik ayaklarını hafif hafif sallıyordu. Annesinin ona bakmasıyla başını kaldırıp kocaman, güneş gibi bir tebessüm sundu. İsmail bu sırada teybe uzanıp radyodaki kanalları hızlıca geçmeye başlamıştı. Sessizliği kırmak, arabayı tamamen kendi dünyalarının neşesiyle doldurmak istiyordu. Kırmızı ışıkta durdurkları sırada kendi telefonunu eline alıp hoparlöre bağladı. Arabanın içinde tanıdık, kıpır kıpır bir melodinin ilk notaları yükseldi. Neva tavşanının kulaklarıyla oynamayı bırakıp heyecanla çığlık attı.
"Bizim şarkımız!" diye şakıdı küçük kız, minik ellerini birbirine vurarak.
"Nasıl anlatsam bilemiyorum, içim içime sığmıyor..."
Fadime'nin yüzündeki bütün yorgunluk izleri saniyeler içinde silinip gitmişti sanki. Rusya'da geçirdikleri günlerde ara sıra radyoda denk gelirlerdi bu şarkıya. Hamileyken çokça kez dinlemiş, her çaldığında minik kızı karnında kıpır kıpır olmuştu. Neva henüz yürümeye yeni başladığında İsmail salonun ortasında bu şarkıyı açar, kızını kucaklayıp onunla deli gibi dans ederdi. Üçünün diline pelesenk olmuş, en karanlık günlerinde bile onları gülümsetmeyi başarmış özel bir ritimdi bu.
"Evet bebeğim, bizim şarkımız." diyerek Neva'nın minik ellerini tuttu Fadime, şarkının ritmine uygun şekilde hareket ettirdi.
İsmail direksiyonu tutan parmaklarıyla ritim tutuyor, dikiz aynasından karısının ve kızının o neşe dolu hâllerini izledikçe göğüs kafesi tarif edilmez bir huzurla kaplanıyordu. Dünyanın bütün serveti, bütün gücü şu an dikiz aynasından gördüğü manzaraya değişilmezdi.
"Dışarısı buz gibi, lapa lapa kar var, benim içim yanıyor..."
"Hadi babası, sen de söyle!" diye seslendi Fadime öne doğru uzanarak kocasının omzuna hafifçe vururken.
İsmail gülerek nakarata kendi gür, kalın sesiyle eşlik etmeye başladı. Neva ise kelimeleri tam toparlayamamanın verdiği o sevimli, peltek bebek sesiyle avaz avaz bağırıyordu.
"Kara sevda! Kara sevda, dedikleri daha ne olabilir ki?"
Bebeğinin hevesle şarkıya eşlik edişi, dilinin tam dönmediği kelimeleri Fadime'yi kahkahalara boğmuştu. Kızının yanaklarından sıkıp onu gıdıklamaya başladı. Neva annesinin ellerinden kaçmaya çalışarak kıkırdıyor, bir yandan da şarkıya eşlik etme çabasından hiç taviz vermiyordu.
Şarkı bittiğinde, arkasından çalan hareketli tınılara mırıldanarak eşlik etmeye devam ettiler. Fabrikaya yaklaştıklarında Karadeniz'in deli dalgaları sağ taraflarında kendini göstermeye başlamıştı. Liman bölgesini geçip Atmaca'nın idari binasının otoparkına yavaşça giriş yaptılar. Geniş otopark her zamanki gibi kalabalıktı. İsmail'in aracı için ayrılan özel yere yanaştıklarında etrafta bir tuhaflık olduğu anlaşılabiliyordu. Genellikle sabahları koşturmaca içinde olan güvenlik görevlileri ve çalışanlar, kendi aralarında toplanmış, fısır fısır bir şeyler konuşuyordu.
İsmail motoru durdurup araçtan indiğinde etraftaki bakışlar anında onlara yöneldi. Saygıyla başlarını eğip selam verseler de yüzlerindeki o gizleyemedikleri şaşkınlık ve gerginlik apaçık ortadaydı. Fadime arka kapıyı açıp Neva'nın inmesine yardım ederken bu durumu fark edip kaşlarını hafifçe çattı.
"Bir şey mi olmuş?" diye fısıldadı Fadime, Neva'nın yağmurluğunun kapüşonunu kapatıp kocasının yanına adımlayarak. "Herkes bir tuhaf bakıyor bugün."
İsmail ellerini kabanının ceplerine sokup etrafı hızlıca gözden geçirdi. Herkesin yüzünde tereddütlü bir ifade vardı. "Bilmiyorum..." dedi sakinliğini korumaya çalışarak. "Yukarı çıkınca anlarız, mühim bir şey olsaydı Eyüphan arardı çoktan."
Birlikte binanın geniş kapısından içeri girdiler. Resepsiyondaki görevlilerden tutun da asansör bekleyen çalışanlara kadar herkesin üzerinde aynı tarif edilemez, fısıltılı hava hâkimdi. Asansöre binip en üst kata, yönetici ofisinin bulunduğu bölüme doğru yükselirken içerideki sessizlik biraz daha ağırlaşmıştı.
Asansörün kapıları açılıp da kendi ofislerinin bulunduğu koridora adım attıklarında asıl şoku yaşayacaklarından henüz habersizdiler. Eyüphan ortalarda görünmüyordu. Kendi odalarının önünde dikilen iki özel koruma, onları gördüklerinde hızla toparlanıp saygıyla geri çekildi. Korumaların yüzünde de diğer çalışanlardakine benzer, hatta daha yoğun bir telaş vardı.
İsmail kimseye bir şey sormaya lüzum görmeden ofisin ağır, çift kanatlı kapısının kulpuna uzandı. Kapıyı yavaşça aşağı indirip iki yana doğru genişçe araladığında, içeri adım atar atmaz gördüğü manzara karşısında olduğu yere çakılıp kalmıştı. Fadime de hemen arkasında, kocasının duraksamasıyla ona çarpıp içeriye doğru baktığında nefesini tuttu.
Patron masasının arkasındaki koltukta biri oturuyordu. Parmaklarını masanın üzerinde birleştirmiş, hafifçe geriye yaslanmış, pencereden içeri sızan o loş ışığın altında son derece rahat ve hâkim bir tavırla onları bekliyordu.
Fatih Furtuna.
Tam yirmi üç yıl. Trabzon toprağına, bu şehre, Karadeniz'in havasına adım atmayalı dile kolay yirmi üç koca yıl geçmişti. Ailesini, geçmişini, Furtuna'nın kanlı mirasını reddedip arkasına bile bakmadan giden o meşhur, asi adam şimdi tam karşılarındaydı. Gözlerinde yılların getirdiği o keskin güç, saçlarındaki tek tük aklar ve duruşundaki sarsılmaz heybetle doğrudan ailesine bakıyordu.
İsmail'in çakır gözlerinde öfke yoktu. Rusya'daki hararetli yüzleşmeden, Fatih'in onları korumak için yaptıklarından sonra aralarındaki buzlar erimiş, abi-kardeş ilişkisi üç yıl içinde sessiz sedasız sağlam bir zemine oturmuştu. Ancak şaşkınlık devasaydı. Fatih'in Türkiye'ye, hele hele Trabzon'a dönmesi ihtimaller dâhilinde bile olmayan bir konuydu.
Fadime de şok içinde kocasının yanından sıyrılıp içeri bir adım daha attı. Ağzı hafifçe aralanmıştı. "Fatih abi?" diye fısıldayabilmişti sadece.
Masada oturan adam yüzündeki ciddi ifade saniyeler içinde bozulurken yerini sıcak, deli dolu bir gülümseme aldı. Tam ağzını açıp onlara bir şey söylemeye hazırlanıyordu ki, ikisinin bacaklarının arasından sıyrılan sarı yağmurluklu küçük fırtına. "AMCAAAAA!" diye heyecanla bağırarak ofisin zemininde patır patır koşturmaya başladı. Masanın etrafından hızla dolanıp kendini doğrudan Fatih'in kucağına fırlattı.
Fatih koca bir kahkaha atarak koltuğundan hafifçe doğruldu ve yeğenini havada yakaladı. Kendi devasa cüssesine inat Neva'yı narinlikle sarıp sarmalamıştı. Yüzünü küçük kızın sapsarı saçlarına gömüp boynundan öpe öpe kokladı.
"Ohhh, benim fırtınam!" diye şakıdı Fatih yeğenini kucağında hoplatarak. Neva kıkır kıkır gülerek minik kollarını amcasının boynuna doladı. Babasından sonra bu dünyada en güvendiği adamdı o, çok seviyordu amcasını.
Neva kıkırdamalarının arasından başını hafifçe geriye çekip, boncuk gibi mavi gözlerini kocaman açarak amcasının yüzüne baktı. Yüzünde dünyanın en masum, en saf merakı vardı. "Amca sen niye geldin buraya?" diye sordu incecik, meraklı sesiyle. Küçük parmağıyla adamın yanağına dokundu. "Rusya'da kalmadın mı? Evini mi özledin bizim gibi?"
"Evimi değil bebeğim..." dedi Fatih, sesi şimdi çok daha derin, çok daha anlamlı çıkıyordu. "Ailemi özledim.."
Neva kıkır kıkır gülerek amcasının geniş omuzlarına tekrardan sıkıca sarılırken odanın içindeki boğucu gerginlik bir nebze olsun dağılmıştı. Fatih yeğenini kucağında sıkıca tutuyor, minik kızın saçlarını doya doya öpüp kokluyordu. İsmail ise kapının pervazında donup kalmış bedenini nihayet hareket ettirdi. Yavaş adımlarla masaya doğru yaklaştı. Yirmi üç koca yıl... Dile kolaydı ama yaşanan ayrılık, araya giren mesafeler ve devasa sessizlik dağlar kadar büyüktü.
İsmail ellerini masanın kenarına dayadı. Sesinde hasretle karışık belirgin bir sorgulama vardı. Çakır gözlerini doğrudan karşısındaki adamın gözlerine dikti. "Abi... Niye geldin?"
Fatih kucağındaki Neva'nın saçlarını sevmeye devam ederken, kardeşinin bu dümdüz, sorgulayıcı tavrına karşılık yüzündeki sıcak gülümsemeyi yavaşça sildi. Yalandan kaşlarını çattı, abi otoritesini takınarak hafifçe gürledi. "Ulan böyle mi sorulur pezevenk!"
Ağzından bir anda kaçıvermişti kelime. Fatih lafın nereye gideceğini hesaplamadan, tamamen alışkanlıkla savurmuştu küfrü.
Neva, amcasının kucağında başını aniden kaldırdı. Mavi gözlerini kocaman açarak önce amcasına, sonra annesine baktı. Minik zihninde kelimeyi tarttı, dudaklarını büzerek anlamını çözmeye çalıştı. "Anne..." dedi pırıl pırıl, meraklı sesiyle. "Pezezenk ne demek?"
Fadime'nin gözleri fal taşı gibi açılırken Fatih'e döndü, kollarını göğsünde kavuşturup kaşlarını çattı. "Ne biçim konuşuyorsun çocuğun yanında abi!" diye çıkıştı, ses tonunu düşük tutmaya çalışarak. "Zaten her şeyi sünger gibi çekiyor, bir de senin ağzından küfür mü öğrensin?"
Fatih yaptığı hatanın farkına varıp mahcup bir şekilde ensesini kaşıdı. Dudaklarını birbirine bastırarak suçlu bir çocuk gibi omuz silkti. Yeğenine dönüp durumu kurtarmaya çalışacaktı ki Neva pes etmedi, inatla tekrarladı sorusunu. "Anne, ne demek?"
Fadime derin bir nefes alıp yüzüne dünyanın en tatlı, en ikna edici gülümsemesini yerleştirdi. "Kötü bir şey annem." dedi. "Sen boşver onu. Amcan yanlışlıkla söyledi."
Neva duyduğu açıklamayla birlikte yüzünü astı. Madem kötü bir şeydi neden babasına söyleniyordu? Minik kaşlarını olabildiğince derinden çattı, dudaklarını büzüp kollarını göğsünde kavuşturdu. Başını hızla Fatih'e çevirdi, mavi gözlerinden resmen minik şimşekler çakıyordu. "Babama niye kötü şey söylüyorsun?!" diye diklendi. "Benim babam çok iyi!"
Fatih yeğeninin aslan kesilmiş hâli karşısında kendini daha fazla tutamamış, göğsü sarsıla sarsıla, gür bir kahkaha koparmıştı. Uzanıp Neva'nın çatılmış kaşlarının ortasına sıcak bir öpücük bıraktı. "Yemedik babanı sarı fırtına, kızma hemen." dedi eğlenerek. "Amcalar bazen babalara böyle şaka yapar, biz babanla şakalaşıyoruz sadece."
Neva hâlâ tam ikna olmamış gibi kollarını çözmeden amcasına ters ters bakmaya devam ediyordu.
İsmail ise, kızının kendisini savunmasına içi gitse de, bu tatlı atışmanın dağıttığı ciddiyeti yeniden toplamak niyetindeydi. Gözlerini abisinin üzerinden bir saniye bile ayırmamıştı. "Konuyu kaynatma abi." dedi net bir ifadeyle. "Rusya'daki düzenini, işini gücünü bırakıp Trabzon'a dönmenin sıradan bir ziyaret olmadığını ikimiz de biliyoruz. Ne hesabı bu?"
Fatih tam ağzını açıp cevap verecekti ki, koridorun sessizliğini paramparça eden bir gürültü koptu. Kalın duvarlara rağmen sesler ofisin içine kadar net bir şekilde sızıyordu. Biri bağırıyor, diğeri ondan aşağı kalmayacak bir şiddetle karşılık veriyordu.
"Ulan çekil de önce ben bir geçeyim!" Eyüphan'ın öfkeli, tahammülsüz sesiydi bu. Karadeniz damarı çoktan atmış, belli ki karşısındakiyle ciddi bir krizin içine girmişti.
Hemen ardından en az Eyüphan'ınki kadar kendinden emin ve öfkeli bir kadın sesi duyuldu. "Ben niye çekiliyorum? Asıl sen çekil!"
İsmail ve Fadime birbirlerine baktılar. Şirkette Eyüphan'a bu tonda, böylesine sert kelimelerle karşılık verecek, ona diklenecek bir çalışan kesinlikle yoktu. Ses tamamen yabancıydı.
"Allahümme Salli ver bana teselli!" diye kükredi Eyüphan kapının hemen ardında, sabrının son damlalarını harcayarak. "Kızım sen kimsin?! Giremezsin bu odaya böyle, destur diye bir şey var!"
"Asıl sen kimsin de bana engel oluyorsun?!" diye yükseldi kadın sesi, adım sesleri kapıya iyice yaklaşmıştı. "Çekil şuradan, Fatih Bey beni bekliyor diyorum sana! Ne laftan anlamaz adamsın!"
"Ben ne bileceğim senin doğru söyleyip söylemediğini?! Dağ başı mı burası, elini kolunu sallaya sallaya patron odasına dalacaksın?"
"Ya sen paranoyak falan mısın, çekil şuradan diyorum!"
Cümlenin hemen bitiminde ofisin ağır çift kanatlı kapısı âdeta menteşelerinden sökülürcesine içeri doğru açıldı. Kapıdan ilk giren üzerinde koyu renkli bir takım ve elinde birkaç kalın dosya olan genç bir kadındı. Saçları sımsıkı toplanmıştı, yüzündeki keskin hatlar ve kararlı bakışlar en ufak bir tereddüt barındırmıyordu. Eyüphan'ı eliyle resmen kenara iteklemiş, kimseden destur almadan doğrudan masaya doğru yürümeye başlamıştı.
Hemen arkasından, ceketinin önü açılmış, saçları dağılmış ve öfkeden burnundan soluyan Eyüphan içeri daldı. "Abi!" diye isyan etti doğrudan Fatih'e bakarak. "Abi sen bu kadını tanıyor musun?! Kapıya dayanmış, ne laftan anlıyor ne söz dinliyor delireceğim yemin ediyorum!"
Fatih, masadaki rahat pozisyonunu hiç bozmadı. Elini havaya kaldırıp Eyüphan'a sakin olmasını işaret etti. "Söndür ateşini delikanlı." dedi yüzünde hafif, keyifli bir gülümsemeyle. "Kızım o benim."
Eyüphan'ın bütün öfkesi, havada asılı kalan elleriyle birlikte anında dondu. Gözleri irileşti, sesi çatallandı. "Kızın?"
Genç kadın masanın kenarında durup Fatih'in yanına geçti. Elindeki dosyaları masanın üzerine bırakırken kollarını göğsünde çaprazladı. Başını hafifçe Eyüphan'a doğru çevirip gözlerinin içine baka baka gülümsedi. "N'oldu, aldın mı ağzının payını?" diyen, son derece alaycı, galip bir sırıtıştı bu.
Fatih genç kadına bakarken gözlerinde tarifsiz bir gurur parlıyordu. "Kızım ya..." dedi göğsünü kabartarak. "Defne."
Eyüphan ne diyeceğini bilemez hâlde, şaşkınlıkla bir kadına bir Fatih'e bakıyordu. Ortamdaki garip gerginliği dağıtmak yine Fadime'ye düşmüştü. Hafifçe öksürüp araya girdi.
"Siz önceden denk gelemediniz tabii..." dedi yüzüne yatıştırıcı bir gülümseme yerleştirerek. Gözleriyle Eyüphan'ı işaret etti. "Defne, Eyüphan benim kardeşim sayılır." Sonra Eyüphan'a döndü. "Eyüphan, Defne de Fatih abimin manevi kızı. Birbirinize güvenebilirsiniz yani, didişmenize lüzum yok."
Eyüphan ensesini kaşıyarak boğazını temizledi, mahcup bir tavırla geri adım attı ama Defne'nin alaycı gülüşü hâlâ sinirini bozuyordu. Sadece başını sallamakla yetindi.
Fatih, kucağındaki Neva'nın saçlarına son bir öpücük bırakıp masanın üzerinde duran dosyaları önüne doğru çekerken yüzündeki keyifli ifade tamamen silinmiş, yerini keskin bir ciddiyet almıştı.
"Tanışma faslınız bittiyse..." diyerek Defne ve Eyüphan'a kısa bir bakış attı. Ardından doğrudan Eyüphan'ın gözlerinin içine baktı. "Senin de kafanda başka soru kalmadıysa konumuza dönelim."
Bakışlarını yavaşça kaldırıp kardeşinin çakır gözlerine kenetledi. "Rusya'dan müdahale edemeyeceğim bazı meseleler var diyelim aslanım." dedi parmaklarını masanın üzerinde birleştirirken. Duruşu dikleşmişti. "Uzaktan izlemekle, sadece para ve eleman yollamakla çözülmeyecek, bizzat el atılması gereken köklenmiş zehirler var."
Defne hızlı hareketlerle az önce masaya bıraktığı dosyaların kapaklarını araladı. İçerisinden dökülen kâğıtlar, haritalar ve lojistik raporları onun bu işe ne kadar hazırlıklı geldiğinin en net göstergesiydi. Masanın etrafında toplanan yüzlerdeki ciddiyeti süzdükten sonra bakışlarını doğrudan Fadime'ye sabitledi.
"Adil Koçari'nin senin ona karşı açacağın savaşın sinyallerini çoktan aldığını düşünüyoruz Fadime." diyerek söze girdi Defne. Parmağının ucuyla rapordaki birkaç satırı işaret etti. "Bize verdiğin talimat netti; hayvanlara hiçbir şekilde zarar gelmeyecek, sadece liman üzerinden ticaretini ve lojistik ağını baltalayacağız demiştin. Fikir kâğıt üzerinde mantıklı ancak limandaki ilişkileri, taşeronları ve gümrük yetkililerini incelediğimizde tablonun hiç de kolay olmadığını gördük."
Dosyanın sayfasını çevirirken kısa bir es verdi. "Limandakiler Adil'e ve Koçari ismine sandığımızdan çok daha büyük bir hürmet duyuyorlar. Sadece korku değil, köklü bir saygı var ortada. Yani karşımızda Oruç Furtuna gibi pasif bir isim yok. Adil'le savaşmamız çok daha zor."
Gözlerini Fadime'den ayırıp İsmail'in çakır gözlerine dikti.
"Türkiye'deki limanlarda onun önünü kesmemiz, adamları ikna edip malların yüklenmesini geciktirmemiz şu aşamada pek mümkün görünmüyor. Kimse Koçari'yi karşısına almak istemez. Rusya'daki limanlarda şansımız daha yüksek. Oradaki ağımız kuvvetli, sözümüz daha çok geçiyor. Gelen yük gemilerini gümrükte bekletebilmemiz, malların Rusya'daki soğuk hava depolarına ulaşmasını engelleyebilmemiz gayet mümkün."
Defne kollarını göğsünde kavuşturdu, yüzüne gerçekçi ve acımasız bir ifade oturtarak devam etti. "Ancak onun burada yaşayacağı maddi kayıp uzun vadede ne bize stratejik bir kazanç sağlar ne de ona kapatamayacağı, belini bükecek bir zarar verir. Adil için sadece ufak bir sinek ısırığı olarak kalır."
Fadime kaşlarını çatarak kollarını bağladı. Bütün planlarının daha başlamadan böyle bir duvara çarpması canını sıkmıştı. Düşünceli bir şekilde Defne'nin gözlerinin içine baktı. "Ne önerirsin peki?"
Defne zerre kadar tereddüt etmeden, kendinden emin bir şekilde yanıtladı. "Damarına basmamamız gerektiğini düşünüyorum. Dediğim gibi Oruç kadar hata yapmaya müsait, fevri ve pasif bir karakter yok karşımızda. Adil Koçari'yi kışkırtmamız sadece onun değil bizim de aleyhimize olabilir. Bizim limandakilerle zemin yokladığımızdan, adamlarla görüştüğümüzden çok hızlı haberi oldu mesela. Kulağı delik, şimdiden önlemlerini almaya başlamıştır bile. Ona karşı çok daha gizli, çok daha yavaş ve derinden yürümemiz gerekiyor. Net, vurucu bir plan oluşturmadan önce tüm potansiyel seçeneklerimizi ve zaaflarını değerlendirmem lazım. Acele edersek kaybederiz."
İsmail masaya iyice yaklaşıp öne doğru hafifçe eğildi. Sesini alçaltarak sordu. "Bahsettiğin 'bazı meseleler' sadece bunlardan ibaret değildir diye düşünüyorum?"
Fatih kardeşinin bu şüphesiz sezgileri karşısında hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme gözlerine ulaşmadı. Bakışları İsmail'den kayıp kucağında oturan, büyüklerin sohbetinden sıkıldığı için sessiz sessiz tavşanıyla oynayan Neva'ya takıldı. Derin, sıkıntılı bir iç çekti.
"Değil..." dedi Fatih tok bir sesle. Kaşlarıyla belli belirsiz Neva'yı işaret etti. Söylenmeyen kelimeler havadaydı. Çocuğun yanında konuşulacak şeyler değildi bunlar.
Fadime iki kardeş arasındaki bu sessiz iletişimi anında yakalamıştı. Anaç içgüdüleri devreye girmiş, kızını bu zehirli konuşmaların tamamen dışında tutması gerektiğini bir kez daha hatırlamıştı. Hızla toparlanıp masaya doğru yöneldi. "Toplantı odasına geçelim biz." dedi durumu kontrol altına alarak.
Fatih itiraz etmeden başını salladı. Yerinden kalkarken kucağında uslu uslu bekleyen Neva'yı masaya oturttu, alnına sıcak bir öpücük bıraktı. Yeğeninin saçlarını şefkatle okşadıktan sonra "Olur yengem, geçelim." diyerek kapıya doğru adımladı.
İsmail de onların peşinden gitmeden evvel, ofisin ortasında hâlâ birbirlerine ters ters bakan Eyüphan ve Defne'ye döndü. "Eyüphan, Defne... Neva'yla kalırsınız değil mi burada?"
Bir soru değildi bu. Düpedüz, itiraz kabul etmeyen bir emirdi. İsmail ikisinin de cevap vermesini beklemeden, hatta ağızlarını açmalarına bile fırsat tanımadan arkasını dönüp Fadime ve Fatih'in peşinden toplantı odasına geçti. Kapı arkalarından tok bir sesle kapandığında ofis bir anda tuhaf, rahatsız edici bir sessizliğe bürünmüştü.
Neva masanın üzerinde oturmuş mavi gözleriyle odada kalan iki yetişkine merakla bakıyordu. Defne derin, bıkkın bir nefes alıp masanın üzerindeki dosyalarını toparlamaya başladı. Gözleriyle koca ofisi tararken, yüzündeki profesyonel maske yavaş yavaş yerini tahammülsüzlüğe bırakıyordu.
"Benim çalışma odam neresi olacak?" diye sordu bakışlarını Eyüphan'a çevirmeden, sadece ortaya konuşuyormuş gibi bir tavırla.
Eyüphan zaten sabahki kapı krizinden beri kadına bilenmiş durumdaydı. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, duvara yaslanmış hâlde ters ters Defne'yi izliyordu. Kadının sorusu üzerine kaşlarını alayla havaya kaldırdı.
"Odadasın ya işte." dedi umursamaz bir tavırla. Eliyle ofisin ortasındaki koltukları işaret etti. "Geç şu kenarda çalış ne çalışıyorsan."
Defne dosyalarını üst üste tolamayı bırakıp başını hızla Eyüphan'a çevirdi. Gözlerinde saf bir inanamamazlık vardı. Etrafına, patron masasına ve deri koltuklara bir kez daha baktı.
"Burası patron odası değil mi?" diye sordu Defne sesini biraz yükselterek. "Toplama kampı gibi hepimiz burada mı çalışacağız? Nasıl odaklanmayı planlıyorsunuz böyle?"
Eyüphan yaslandığı duvardan ayrılıp kadının üzerine doğru birkaç adım attı. Yüzündeki alaycı ifade yerini sinir bozucu bir ciddiyete bırakmıştı.
"Ne bekliyorsun kızım?" diye sordu ellerini iki yana açarak. "Masa var, sandalye var. Geç otur çalış işte. Sana özel oda mı açacağız bir de? Şatafat mı bekliyordun?"
Defne'nin çenesi kasıldı. Bu adamın kaba saba tavırları, onun disiplinli dünyasına taban tabana zıttı. "Evet?" diyerek başını dikleştirdi Defne. "Senin odan yok mu? Herkesin kendine ait bir çalışma alanı olması gerekmez mi?"
Eyüphan güldü ama bu neşeli bir gülüş değildi. Sinir bozukluğunun getirdiği, sabrın sınırlarında gezinen bir sesti. "Yok tabii ki! Plaza mı burası? Çay fabrikası, farkında değilsen, çay fabrikası! Beyaz yakalı triplerini bırak da geç çalış ne çalışıyorsan."
Arkasını dönüp pencereye doğru yürürken kendi kendine mırıldanmaya başladı ama ses tonunu bilerek Defne'nin duyabileceği bir seviyede tutmuştu. "Sanki insanlığı kurtaracak... Masası eksikmiş."
Defne sinirle derin bir nefes alıp gözlerini tavana dikti. Dizüstü bilgisayarını alıp odanın ortasındaki koltuklara doğru yürümeye başladı. "Ya sabır ya, çattık!" diye söylendi kendi kendine. Kendini koltuğa bırakıp bilgisayarını dizlerinin üzerine yerleştirdi, ekranı sertçe açarak hıncını klavyeden çıkarmaya hazırlandı.
Masanın üzerinde, bütün bu atışmayı büyük bir sükûnetle izleyen Neva, oyuncağını bir kenara bırakıp kollarını öne doğru uzattı. "Eyüphan!"
Küçük kızın şen, pırıl pırıl sesi ofisin gergin havasını bir anda bıçak gibi kesmişti.
Eyüphan'ın yüzündeki sert ifade saniyeler içinde buharlaşıp gitmişti. Gözlerindeki karanlık yerini dünyaları aydınlatan bir sevgiye bıraktı. Adımlarını hızlandırıp masaya yaklaştı ve minik kızı belinden kavradığı gibi havaya kaldırdı. Neva kıkırdayarak boşlukta süzüldükten sonra adamın göğsüne yerleşti.
"Boncuk..." diye fısıldadı Eyüphan, sesini dünyanın en yumuşak, en tatlı tonuna ayarlayarak. Küçük kızın yanaklarına peş peşe öpücükler kondurdu. "Sen sıkıldın mı sanki biraz?"
Neva kollarını Eyüphan'ın boynuna dolayıp minik parmaklarını adamın hafif karışık sakallarına daldırdı. Saçlarını karıştırıp sakallarıyla oynamak aralarındaki en eski oyunlardan biriydi.
"Benim yeni odam yapılıyor biliyor musun?" diyerek bıcır bıcır anlatmaya başladı Neva, mavi gözleri heyecanla parlıyordu. Sakalları biraz daha asılırken yüzüne kocaman bir gülümseme yerleşmişti. "Kocaman yatacağım var ama babam daha kurmadı."
"Öyle mi?" dedi Eyüphan kızı kollarında hafifçe zıplatarak pencere kenarına doğru yürürken. Yatak yerine "yatacak" demesi oldukça komik gelse de sesini ciddi tutmaya çalıştı. Arkalarından gelen Defne'nin sert, ritmik klavye seslerini tamamen duymazdan geliyordu. "Kocaman yatağın mı olacak senin? E sen düşersin o kocaman yataktan!"
Neva kaşlarını çatıp dudaklarını büzdü, minik eliyle Eyüphan'ın göğsüne hafifçe vurdu. "Düşmem ben! Annem yastık koyacak kenarlarına. Babam da yastık koyacak. Hem oyuncaklarım da benimle uyuyacak, koruyacaklar beni."
Eyüphan gür bir kahkaha attı, kızın burnunun ucunu hafifçe sıktı. "Desene Neva Hanım kocaman olmuş da haberimiz yok! Ben hafta sonu geleyim de şu babana yardım edeyim o zaman, kuralım yatacağını."
Defne koltukta bilgisayar ekranına bakıyor olsa da gözleri sürekli satırların arasında kayıp gidiyor, dikkatini bir türlü toplayamıyordu. Eyüphan'ın Neva ile olan bu yumuşacık iletişimi, az önce kendisine bağıran adamla aynı bedende nasıl barınabiliyordu anlam veremiyordu. Ama yine de sessizliğini koruyup sertçe klavyenin tuşlarına basmaya devam etti. Çıkardığı tıkırtılar odanın içindeki neşeli atmosfere adeta bir başkaldırı gibiydi.
Eyüphan omzunun üzerinden geriye doğru bir bakış attı. Kadının klavyeyle olan bu öfkeli savaşı sinirlerini yeniden zıplatmaya başlamıştı.
"Çok mu ses yaptık Defne Hanım?" diye sordu Eyüphan sesindeki alaycı vurguyu hiç saklamadan. "Kusura bakma, insanlığı kurtarma projelerin sekteye uğramasın bizim yüzümüzden."
Defne gözlerini ekrandan ayırmadan, parmaklarını klavyeden çekip derin bir nefes aldı. Başını yavaşça kaldırıp soğuk, yeşil gözlerini Eyüphan'ın yüzüne sabitledi.
"Çocukla uğraştığın için sesimi çıkarmıyorum." dedi buz gibi bir tonla. "Yoksa senin lüzumsuz gürültüne tahammül etmek gerçekten ayrı bir mesai istiyor."
Eyüphan'ın çenesi kasıldı. Neva'yı kollarında biraz daha yukarı taşıyarak yüzünü kadına doğru tam olarak çevirdi. "Benim konuşmam mı lüzumsuz?" diye sordu, sesi tehlikeli bir şekilde alçalmıştı. "Kızım sen gökten zembille mi indin buraya? Kapıdan girdiğin saniyeden beri atarlı giderli takılıyorsun. Hayırdır? Bi' dünyayı kurtarma modundasın?"
Defne bilgisayarının ekranını hafifçe aralık bırakarak kapağını indirdi. Gözlerindeki o profesyonel sınırları yavaş yavaş kaldırıyor, kendi içindeki kavgacı ruhu serbest bırakıyordu.
"Ben sadece işimi yapıyorum." dedi ayağa kalkıp koltuğun kenarına yaslanarak. "Limandaki adamların kimin adamı olduğunu bile derinlemesine araştırmadan iş yapmaya kalkarsanız, Adil Koçari'nin kucağına öyle bir düşersiniz ki ne olduğunu anlayamazsınız. Babam dahil olmasa bu savaşta ne yapacaktınız çok merak ediyorum doğrusu."
Eyüphan'ın yüzündeki bütün kaslar seğirmeye başlamıştı. Adımlarını koltuklara doğru atacakken kucağındaki Neva'yı hatırlayıp olduğu yere çivilendi. Sadece kelimeleriyle saldırmayı seçti.
"Biz ne fırtınalar atlattık senin haberin var mı?" dedi Eyüphan dişlerinin arasından. Sesi, geçmişteki bütün kanlı savaşların, sadakatinin ağırlığını taşıyordu. "Sen Rusya'da babanla evcilik oynarken biz burada mermi yiyorduk, can veriyorduk. Aklımız da var, yüreğimiz de. Biz buralara kendi tırnaklarımızla kazıyarak geldik. Senin babana da, süslü dosyalarına da kalmadık anlayacağın."
Defne hafifçe omuz silkti. Dudaklarında yine o sinir bozucu, alaycı tebessüm yerleşmişti fakat gözlerinin derinlerinde bir yerde tarifi olmayan bir acı vardı.
"Belli oluyor." dedi taviz vermeden, Eyüphan'ın baştan aşağıya süzerek. "Dosyalarım süslü değil, gerçekçi. Rakamlar yalan söylemez. Aramızdaki fark da bu zaten. Sen belli ki öfkenle, duygularınla hareket ediyorsun. Ben verilerle, ihtimallerle ve sonuçlarla ilgileniyorum. Duygular savaş kazandırmaz, planlar kazandırır."
Eyüphan tam ağzını açıp çok daha sert bir karşılık verecekti ki, kucağındaki Neva küçük elleriyle adamın yanaklarını sıktı.
"Eyüphan!" dedi Neva ikisinin arasındaki o yükselen ses tonundan rahatsız olmuş gibi kaşlarını çatarak. Ardından bakışlarını Defne'ye de çevirdi. "Niye kavga ediyorsunuz?! Kafam şişti!"
Eyüphan'ın bütün öfkesi minik kızın saf azarıyla bir kez daha darmadağın oldu. Derin bir nefes alıp gözlerini kapattı, içinden ona kadar saydı. Gözlerini açtığında Defne'ye bakmaktan vazgeçip tamamen yeğenine odaklandı.
"Kavga etmiyoruz boncuk, özür dileriz..." dedi sesini yumuşatarak. "Biz iş konuşuyoruz ablayla. Sen boşver bizi, anlat bakalım sen şu yeni odana hangi oyuncaklarını koyacaksın?"
Defne, adamın çocuk karşısındaki bu inanılmaz değişimi karşısında sessizce yerine oturdu. Bilgisayarının kapağını tekrar kaldırırken, göz ucuyla Eyüphan ve Neva'yı izlemekten kendini alamamıştı. Bu kaba saba adamın küçücük bir kız çocuğu için anında nasıl şekil değiştirdiğini görmek kafasındaki bazı ön yargıları sarsıyor olsa da ikisinin yıldızının asla barışmayacağı gerçeği gün gibi ortadaydı. İşine devam etti, ofisin içi yeniden klavye sesleri ve Neva'nın neşeli kıkırdamalarıyla dolmuştu.
Bu sırada tolantı odasında da yine aynı şekilde gergin bir hava hakimdi.
İsmail daha kapı kapanır kapanmaz kravatını hafifçe gevşetip sabırsız bir şekilde masanın etrafında adımlamaya başlamıştı. Bedeni yay gibi gerilmişti. Çakır gözlerinde belirsizliğin verdiği keskin bir huzursuzluk dalgalanıyordu. Abisi Fatih'in yirmi üç koca yıl sonra bu topraklara ayak basması sıradan bir ziyaret yahut basit bir hasret giderme meselesi olamazdı. Aralarındaki buzlar Rusya'da erimiş olsa da Fatih Furtuna'nın bir yere bizzat gelmesi, meselenin ölümcül bir ciddiyet taşıdığına işaretti.
Fatih, kardeşinin bu sabırsız ve etrafı yıkan bakışlarını sakin bir sükûnetle karşıladı. Masanın başındaki geniş koltuğa yönelmeden önce adımlarını yavaşlatıp doğrudan Fadime'ye çevirdi bakışlarını. Gözlerindeki o sert ve hesapçı ifade, yengesine bakarken yerini derin bir koruma içgüdüsüne bırakmıştı. Söyleyeceği şeylerin en çok bu kadının yüreğini yakacağını, uykusuz gecelerine bir kâbus daha ekleyeceğini çok iyi biliyordu.
"Yengem, otur bi'..." dedi elini masanın kenarındaki koltuğa doğru uzatarak. Ses tonu yaklaşan bir fırtına öncesi aldatıcı dinginliği andırıyordu.
Fadime itiraz etmeden, adeta bacaklarındaki dermanın yavaş yavaş çekildiğini hissederek koltuğa yerleşti. Elleri istemsizce kucağında birleşmiş, parmakları birbirine kenetlenmişti. İsmail ise oturmayı reddederek Fatih'in tam karşısında, ayakta dikilmeye devam etti.
Fatih derin bir nefes alıp masaya iki elini dayadı. "Şerif sizin bu döndüğünüzü duymuş." diyerek konuya doğrudan girdi, Şerif Furtuna'nın hapishane duvarlarını aşan o karanlık gölgesini odanın tam ortasına bırakarak.
İsmail'in çenesi duyduğu isimle anında kasıldı
"Oruç mu gidip görüştü, yoksa içeriden dışarıya kurduğu eski haber akışı mı hâlâ çalışıyor tam emin değilim." diye devam etti Fatih, kelimeleri özenle seçerek. "Ama ne olursa olsun, bütün Trabzon'un diline düştü dönüşünüz. Şerif Furtuna burada olduğunuzdan da, Oruç'un koca fabrikayı nasıl batırdığından da, Atmaca adıyla Furtuna tahtını nasıl yerle yeksan ettiğinizden de haberdar. Benim sizin arkanızda olduğumu da çoktan tahmin ediyordur. Ama asıl olay, şirketin batması veya intikam almanız değil..."
"Neva."
İsmail'in dudaklarından dökülen isim, odanın içindeki bütün oksijeni bir anda yutmuştu. Gözleri alev alev yanarak abisinin gözlerine kilitlendi. Başka hiçbir ihtimal yoktu. Asıl hedef her zaman en zayıf, en kıymetli yerden vurulurdu. "Neva'dan haberi var."
Fatih başını yavaşça öne eğip sıkıntıyla onayladı.
Fadime'nin kalbi göğüs kafesinde korkunç bir hızla çarpmaya, sanki kaburgalarını kırıp dışarı çıkmak istercesine çırpınmaya başlamıştı. İçini öyle bir korku salmıştı ki nefes alamadığını hissetti. Kızını kaybetme düşüncesinin getirdiği o dehşet verici ürperti yeniden iliklerine kadar işlemişti.
"Deli raporu aldırmaya çalışıyormuş kendisine." dedi Fatih ortamdaki ölümcül sessizliği bıçak gibi keserek, yüzünde tiksinti dolu bir ifade belirdi. "İçerideki bağlantılarımla soruşturdum biraz. Şerif iti rüşvet ağını çoktan kurmuş. Heyet raporu olumlu yönde ilerliyor gibi görünüyor."
"Siktir!" İsmail'in ağzından kopan küfürle birlikte odanın içindeki gerilim patlama noktasına ulaştı. Ellerini saçlarına geçirip masanın etrafında hırsla volta atmaya başladı. Adımları o kadar sertti ki, parkeler gıcırdıyordu. "Dışarı çıkmanın yolunu arıyor pezevenk!"
Fadime titreyen elleriyle masanın kenarına tutundu. Sesini sabit tutmakta zorlanıyordu. "Abi..." dedi kelimeler boğazını yırtarcasına çıkarken. "Mümkün mü peki raporu aldırıp çıkması?"
"Mümkün yengem." diye cevap verdi Fatih acı bir dürüstlükle. Gerçekleri saklamanın, onlara yalan umutlar vermenin zamanı değildi. "Önce kurulu kafalayıp raporu aldıracak. Ardından güya tedavi için tam teşekküllü bir akıl hastanesine sevk edilecek. Orada da rüşvetle işini bağlarsa, tedaviye olumlu yanıt verdiğini, artık toplum için bir tehlike arz etmediğini onaylatması an meselesi. Nereden baksan... Altı aya kalmaz o kapıdan elini kolunu sallayarak dışarıda olacak."
Fadime'nin gözleri dehşetle irileşti. "Kızım tehlikede yani?" diye fısıldadı. Sesi o kadar cılız, o kadar paramparçaydı ki, odanın köşesinde volta atan kocasının bile adımlarını durdurmasına sebep olmuştu.
"Furtuna fabrikalarını batırdınız. Şerif'in yıllarca kanla, zorbalıkla kurduğu düzeni yerle yeksan ettiniz." diye açıkladı Fatih durumu bütün çıplaklığıyla masaya sererek. "Zaten sizden önce Adil Koçari sikti belasını herifin. Şerif dışarı çıktığı gibi kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış, kibrinden delirmiş bir adam olarak potansiyel ilk hedefine yönelecek. Saldıracağı ilk yer de ikinizin de en zayıf noktanız olacak. Adil Koçari için ne planlıyor bilmiyorum, umurumda da değil. Ama Neva'yı araştırmaya başlamış bile."
"Ne diyosun lan sen, ne demek araştırmaya başlamış?!"
İsmail bir anda abisinin üzerine doğru atıldı. İki elini masaya öyle bir şiddetle çarptı ki ahşap zemin sarsıldı. Gözlerinden resmen ateş fışkırıyordu. Evladına uzanan kirli elleri fark ettiği anki vahşi, kontrol edilemez öfkesi damarlarını çatlatacak seviyeye gelmişti. Yüzü kıpkırmızı olmuştu. "Benim kızıma, benim yavruma nasıl uzanır o şerefsiz?! Nasıl araştırır?!"
"Aslanım bi' sakin ol!" diye kükredi Fatih kardeşinin bu kontrolsüz patlamasına karşılık olarak. "Bana saldırarak, bu masayı yumruklayarak çözüm bulamazsın! Aklını başına topla! Neva'nın tehlikede olduğunu düşündüğüm için yirmi üç yıllık yeminimi bozup döndüm ben bu şehre, bizim de elimiz armut toplamıyor herhalde! Koruyacağız elbet onu. Ben bir yandan o raporu alamaması, içeride çürümesi için de uğraşacağım zaten. Ama sen böyle delirmeye devam edersen hata yaparsın."
İsmail derin, hırslı nefesler alarak masadan birkaç adım geri çekildi. Öfkesi dinmemişti ama abisinin haklı olduğunu içten içe biliyordu. Şerif Furtuna gibi kurnaz bir tilkiyle ancak soğukkanlılıkla savaşılırdı.
Fatih kardeşinin biraz olsun durulduğunu görünce bakışlarını yeniden Fadime'ye çevirdi. "Abinle de konuşmamız lazım." dedi asıl bombayı şimdi kucağına bırakarak. "Şerif onun da düşmanı. Bu savaşta cepheleri birleştirmemiz, ortak hareket etmemiz gerekebilir."
"Bize ne ulan Koçari'den?!" diye patladı İsmail anında. "O herifin adını bile duymak istemiyorum bu ofiste!"
"Bir yandan Adil'le, bir yandan Şerif'le uğraşamayız İsmail!" diye diretti Fatih, sesini kardeşine duyurabilmek için biraz daha yükselterek. "Gözünü kör etme! Adil bir tehdit değil şu an. Şerif dışarı dönerse, kaybedecek bir şeyi kalmadığı için ikinize birden saldıracak. Onun kızını da, Neva'yı da hedef alacak. Biliyorum Adil senin dostun değil, eyvallah. Ama o da bir baba. Kızını korumak için bizimle masaya oturmak zorunda."
İsmail acı, sinir bozucu bir kahkaha attı.
"O benim ofisime kadar gelip, kızımın karşısında bana silah çekerken ben de babaydım!" diye kükredi işaret parmağını kendi göğsüne sertçe vurarak. "Kızım korkudan titreyerek arkama saklarken ben de babaydım! O benim kızımı zerre kadar düşünmüyorsa, onun masum zihninde nasıl bir travma açacağını hesaplamadan silahına sarılıyorsa... Kusura bakmasın abi ama ben de onun kızının derdine düşemem! O şerefsiz yüzünden benim kızım her gece ağlayarak uyanıyor."
İsmail arkasını dönüp kapıya doğru yürüdü. Her bir adımı ofisin zemininde bir balyoz gibi yankılanıyordu. Kapının kulpuna elini attığında, omzunun üzerinden son bir kez abisine baktı. "Ben kendi kızımı korurum. Herkes kendi evladını korusun. Beni o adamla aynı masaya oturtamazsın."
Ağır kapı büyük bir gürültüyle açılıp kapanırken, İsmail kızının yanına dönmek, onu kollarının arasına alıp dünyadaki tüm kötülüklerden saklamak için ofisi terk etmişti. Mantıklı bir yere varamayacaklarını, şu anki öfkesiyle sadece yakıp yıkacağını çok iyi biliyordu.
Toplantı odasında yağan yağmurun camlara vuran ritmik sesi dışında hiçbir şey kalmamıştı. Fatih derin bir iç çekip ellerini yüzüne sürttü. Kardeşinin bu inatçı öfkesi işleri zorlaştırıyordu ama İsmail'i de çok iyi anlıyordu.
Sandalyesinden kalkıp yavaş adımlarla masanın etrafından dolandı ve Fadime'nin yanına yaklaştı. Yengesinin yüzü hâlâ kireç gibi bembeyazdı. Titreyen elleriyle dizlerini sıkıyordu.
"İyi misin yengem?" diye sordu Fatih sesindeki bütün sertliği soyup atarak. Sadece merhamet dolu bir abi olarak eğildi kadının yanına.
Fadime yaşlı, korku dolu gözlerini yavaşça Fatih'e kaldırdı. Ela gözlerinde yalnızca çaresizliği vardı. Dudakları titreyerek konuştu. "Abi..." dedi fısıltıyla, kelimeler boğazına dizilirken. "Kızımı koruruz değil mi?"
Fatih'in göğsüne koca bir taş oturdu. Kadının bu masum, her şeyini ona emanet eden yakarışı karşısında dizlerinin üzerine, Fadime'nin hizasına çöktü. Koca, nasırlı elleriyle yengesinin titreyen ellerini avuçlarının içine aldı.
"Koruruz tabii ya, o nasıl soru öyle?" dedi sarsılmaz bir inançla. Yüzünde gram şüphe yoktu.
"Ben bir intikam uğruna kızıma zarar gelsin istemiyorum abi..." diye ağlamaya başladı Fadime, gözyaşları yanaklarından özgürce süzülürken. "Bunu en iyi sen biliyorsun. Ben kızımı ne zorluklarla kucağıma aldım en iyi sen biliyorsun. Ben bu oyunun bir parçası olmak istemedim hiç."
"Biliyorum kızım..." dedi Fatih, başparmaklarıyla Fadime'nin ellerini şefkatle okşayarak. "Neva'ya zarar gelmesine izin verir miyim ben hiç? Dünyayı ateşe veririm yine de onun kılına zarar getirmem."
"Vermezsin biliyorum ama..." Fadime sözünü bitiremedi, hıçkırığı kelimelerini yuttu. Korkusu o kadar devasaydı ki, hiçbir güvence kalbini tamamen ferahlatmaya yetmiyordu.
"Aması yok Fadime." diye kesti Fatih onun sözünü. Ses tonu şimdi bir yemin niteliğindeydi. Gözlerini doğrudan Fadime'nin ela gözlerine dikti. "Ben yirmi üç yıl sonra bu siktiğimin şehrine, kan kustuğum topraklara döndüysem onun bir tel saçına zarar gelmesin diye döndüm. Sizin kurduğunuz tertemiz yuva yıkılmasın diye geldim."
Fatih yavaşça ayağa kalktı, ama ellerini Fadime'nin omuzlarına koyarak ona güç vermeye devam etti. "Ömrümü yoluna sererim de bu kızı onların o kirli oyunlarına, kana kurban vermem."
Gülümsedi hafifçe. "Sil korkunu..." dedi sesine bir komutanın sarsılmaz iradesini katarak. "Dik dur Fadime, anasın sen. Sen düşersen, korkuya teslim olursan bu oyunda mat oluruz. Topla kendini, çıkalım dışarı. Benim yeğenime korku değil güven lazım."
Fatih'in omuzlarına dokunup verdiği güven dolu sözlerin ardından toplantı odasının ağır ahşap kapısı usulca aralandı. Fadime derin bir nefes alıp koridora adımını attığı an yüzündeki yaşları çoktan silmiş, duruşunu dikleştirmişti. Fatih de hemen arkasından çıkıp ceketinin düğmelerini ilikledi.
Ofisin havası az önceki fırtınalı sessizlikten sıyrılmış, klavye sesleri ve uzaklardan gelen uğultularla normal rutinine dönmeye çalışıyordu. Kapının önünde bekleyen asistan kız ikisini gördüğü an elindeki tableti göğsüne bastırarak telaşlı adımlarla yanlarına yaklaştı. Yüzünde gizleyemediği, panik dolu bir ifade vardı. Topuklu ayakkabılarının zeminde çıkardığı boğuk sesler bile kızın ne kadar gergin olduğunu ele veriyordu.
"Fadime Hanım..." dedi nefes nefese, yutkunarak. Bakışları saniyeler içinde Fatih'e kayıp tekrar Fadime'yi buldu. "Adil Bey geldi. Sizinle görüşmek istiyor."
Bunu duymasıyla Fatih'in yüzündeki yatıştırıcı tavrı saniyeler içinde buharlaşmıştı. Kaşları şiddetle çatıldı, çenesi kasıldı. Gözlerinde beliren karanlık öfkeyle elini hemen ceketinin iç cebine doğru götürdü, belli ki kapıdaki güvenliklere veya kendi adamlarına anında müdahale emri verecekti. Yirmi üç yıl sonra döndüğü bu şehirde, kardeşinin ofisine destursuz girmeye kalkan Koçari'ye haddini bildirmek için saniyeleri sayıyordu.
Fadime durumu anında fark edip elini hızla kaldırarak Fatih'in kolunu tuttu. "Dur abi."
Fatih duraksadı. Yengesine saygısı sonsuzdu ancak bu herifin daha geçen hafta kardeşine silah çektiği gerçeğini unutmuş değildi. "Bırak yengem." dedi dişlerinin arasından, gözleri asansörlerin olduğu yöne kilitlenmişken. "Şu herifi kapıdan girmeden paketleyeyim. Bakalım-"
"Sıkıntı yok." dedi Fadime, sesi beklediğinden çok daha net ve sarsılmaz çıkmıştı. Fatih'in gözlerinin içine kararlılıkla baktı. "Karışma lütfen. Bırakalım gelsin, Şerif meselesini de konuşmuş olurum."
Fatih derin bir nefes alıp ciğerlerini havayla doldurdu. Abi kardeşin, aynı kanı taşıyan iki insanın arasına ne olursa olsun girmek, bu hesabı onların yerine kesmek doğru değildi. Fadime'nin gözlerindeki karalılığı gördüğünde başını usulca salladı. Daha fazla sorgulamadı. Elini ceketinden çekip geri adım attı.
Fadime asistan kıza döndü. "Toplantı odasına alabilirsiniz."
Asistan kız aldığı talimatla rahatlayıp hızla başını salladı ve resepsiyon kısmına doğru koşturarak uzaklaştı. Fadime toplantı odasının kapı kulpuna elini attığında, omzunun üzerinden Fatih'e döndü son kez.
"Abi..." dedi fısıltıyla. "İso'ya mukayyet ol. Duyar duymaz delirecek, biliyorum. Gelip odayı falan basmasın Allah aşkına."
"Merak etme sen." dedi Fatih başını hafifçe eğerek. "Buradayım ben. İçeride sesin yarım perde yükselirse odayı Adil'in başına yıkarım ama, bilesin."
Fadime sadece yorgun bir tebessümle karşılık verip kapıyı açtı ve toplantı odasına geri döndü. Kapı arkasından kapandığında içerideki ağır sessizlik onu yeniden kucaklamıştı. Geniş masanın en ucundaki koltuğa geçti. Yağmur damlaları camı kırarcasına döverken, zihninde binbir türlü senaryo dönüyordu. Adil neden gelmişti? Dakikalar asırlar gibi sürüklendi. Nihayet toplantı odasının kapısı yavaşça, uyarıcı bir tıkırtıyla açıldı.
Adil Koçari eşikte belirdiğinde etrafına ateş saçan, kibrinden yanına yaklaşılmayan adamdan eser yoktu. Üzerindeki siyah kabanın omuzları yağmurdan sırılsıklam olmuştu. Islak saçları alnına yapışmış, yüzündeki yorgunluğu ve uykusuzluğu garip bir şekilde daha da belirginleştirmişti. Gözaltları çökmüş, çehresine garip, gri bir gölge düşmüştü. Bakışları anında masanın ucunda dimdik oturan kız kardeşini buldu.
İçeri adımını atıp kapıyı arkasından sıkıca kapattı. Adımları yavaştı. Masaya doğru yaklaştıkça havadaki gerilim elle tutulur bir yoğunluğa ulaşıyordu.
Fadime yerinden kıpırdamadı. Kollarını göğsünde kavuşturmuştu, gözlerini abisinin üzerinden bir saniye bile ayırmadan yerinde oturmaya devam etti.
Adil masanın tam karşısına geçtiğinde elini kabanının cebine atıp çıkardığı şeyi fazla beklemeden ahşap masanın üzerine doğru fırlattı. Bu bir telefondu. Islanmıştı, kenarlarına ve arka kapağına biraz çamur bulaşmıştı.
Fadime kaşlarını çatarak önce telefona, sonra yavaşça abisinin yüzüne baktı. "Bu ne?" diye sordu sesinde gram duygu kırıntısı barındırmamaya özen göstererek
"Telefonun." dedi Adil. Ses tonu kalın, pürüzlü ve genzinden geliyordu. Dışarıdaki soğuğu âdeta kelimelerine taşımıştı. "Anamın mezarında buldum. Sahip çık eşyalarına."
Fadime'nin kalbi bir anlığına teklemişti. Demek ki o gittikten hemen sonra abisi gitmişti annesinin mezarına. Zaten çiçeklerin bakımından, toprağın tazeliğinden belli değil miydi Adil'in orayı mesken tuttuğu? Üstelik bugün perşembeydi. Anası öldüğünden beri abisiyle her perşembe mezarlığa giderlerdi.
Parmaklarının ucuyla çamurlu telefona dokunup hafifçe kendinden uzağa itti. Başını kaldırıp meydan okuyan ela gözlerini abisinin yorgun gözlerine dikti. "Sana mı kaldı eşyalarımın bekçiliği?"
Adil'in çenesi kasıldı. Yüzündeki yorgun ifade bir anlığına yerini tanıdık bir öfkeye bıraktı ama tuttu kendisini. Sadece ellerini kabanının ceplerine sokup omuzlarını dikleştirdi. "Ulan insanlık ettik getirdik, bulmuşsun da bunuyorsun!"
Fadime alaycı, buz gibi bir tebessümle güldü. Kolları hâlâ göğsünde çaprazlıydı. "İnsanlık ha?" dedi kelimenin üzerini basa basa çizerek. "Senin lügatında o kelimenin yeri var mıydı sahi? Bahane olmuştur sana da bu telefon. İçeri girmek, yine kırıp dökmek için bir sebep?"
Gözleriyle Adil'in arkasındaki boşluğu işaret etti. "Ama hayret... Bu sefer getirmemişsin kuyruklarını? Arkandan kabadayılık taslayan Oruç'la Gezep nerede? Silahşörlerin olmadan geziyor musun sen?"
Adil'in yüz kasları seğirmeye başladı. Kardeşinin bu zehir zemberek dili, alaycı tavrı tahammül sınırlarını zorluyordu. Ellerini ceplerinden çıkarıp masanın kenarına dayandı, gövdesini Fadime'ye doğru eğdi.
"Sen çok güvendiğin kocan arkanda olmadan nasıl geziyorsan ben de öyle geldim!" diye tısladı Adil. Sesinde hem bir sitem hem de bastırmaya çalıştığı bir hiddet vardı. "Kuyruk arıyorsan kendine bakacaksın! Şimdi de kaçak Fatih'i mi ettin kendine kuyruk? Furtuna kardeşlerin gölgesinde bana aslan mı kesiliyorsun?!"
"Ben kimsenin gölgesine sığınmadım." dedi Fadime sakinliğini korumaya devam ederken. Kollarını çözüp masaya doğru eğilerek abisinin alanına girdi. "Bahsettiğin adamlar benim ailem! Biri kocam, biri abim. Ben kendi ayaklarımın üzerinde, kendi doğrularımla duruyorum senin karşında."
Adil dişlerini öyle bir sıktı ki, şakaklarındaki damarların atışı uzaktan bile seçiliyebiliyordu. "Kanına ihanet etmek mi senin doğrun, Fadime Furtuna?"
"Kes!"
Fadime elini masaya sertçe vurarak tartışmayı bıçak gibi kesti. Gözlerinden saçılan kıvılcımlar, Adil'in kelimelerini boğazına dizmeye yetmişti. Konunun uzaması, aynı kısır döngüde dönüp durmaları ikisine de zarar vermekten başka bir işe yaramayacaktı. Ortada konuşulması gereken çok daha karanlık, çok daha acil bir bela vardı.
"Sen kendi kibrinin zehrinde boğulmaya devam edebilirsin ama benim seninle eski defterleri açıp didişecek vaktim yok. Hazır gelmişken, asıl duyman gerekeni sana ben söyleyeyim, sonra da defol git ofisimden."
Adil kaşlarını çattı. Kardeşinin yüzündeki bu ani ciddiyet, o öfkeli kadının yerini birdenbire stratejik bir lidere bırakması onu afallatmıştı. Geri çekilip kollarını bağladı. "Ne geveliyorsun sen?"
Fadime derin bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi. "Şerif Furtuna." dedi tek nefeste. İsmi telaffuz ederken bile midesi bulanmıştı.
Adil'in yüzündeki ifade anında değişti. Yorgunluk veya öfke tamamen silinmiş, yerini saf bir tiksinti ve düşmanlık almıştı. "Ne olmuş ona?"
"Çıkıyor."
Kelime odanın içinde yankılandı. Adil'in gözleri kısıldı, inanmaz bir ifadeyle güldü. Ama bu gülüşte neşe değil delice bir inkâr vardı. "Saçmalama. Müebbet yedi o it. Karadeniz'in dibini boylasa yüzeye daha kolay çıkar da o hapishaneden çıkamaz."
"Deli raporu alıyormuş." diyerek gerçeği bütün ağırlığıyla masaya bıraktı Fadime. Adil'in gülüşü yüzünde dondu. "Heyetle işi bağlamışlar. Rüşvetler dağıtılmış, düzenek kurulmuş. Hastaneye sevk edilip tedavi gördüğü belgelenirse, birkaç aya kalmaz elini kolunu sallayarak dışarı adımını atacak. Bütün o işlediği cinayetlerin, yaptığı kaçakçılıkların, yirmi yılın hesabını delilik maskesinin ardına saklanarak sıfırlayacak."
Adil'in elleri iki yanında yumruk hâline geldi. Bütün bedeni yay gibi gerilmiş, soluduğu hava burnundan sert rüzgârlar gibi çıkmaya başlamıştı. Şerif Furtuna'nın adını duymak bile onun için yeterince tahammül edilmezken bu canavarın dışarı çıkma ihtimali beynine kan sıçratmıştı.
"Nasıl ulan?! Nasıl olur böyle bir şey?!" diye gürledi Adil, ellerini masaya çarparak. "O kadar hâkim, savcı var! Her şeyi belgeli, delilli sunduk biz! Kim tutuyor bunun elinden?!"
"Bilmiyorum." dedi Fadime istifini bozmadan. "Ama kimin uğraştığının, nasıl olduğunun bir önemi yok artık. Gerçek şu ki, Şerif çıkmanın yolunu buldu. O kapıdan çıktığı an, kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış bir kuduz köpekten farksız olacak. Fabrikaları battı, adı yerle yeksan oldu. Dışarı adım attığı saniye kan dökmek için hedef arayacak."
Adil odayı turlamaya başladı. Nerede olduğunu unutmuş, beyninin içinde dönen cinayet planlarıyla boğuşuyordu. "Çıksın..." diye mırıldandı tehlikeli bir fısıltıyla. "Çıksın da görelim. Hapishane duvarları onu benden koruyordu. Kendi ayağıyla dışarı gelsin, leşini kendi ellerimle Karadeniz'in dibine gömmezsem şerefsizim!"
Fadime abisinin bu alışıldık, mafyavari kabadayılık gösterisine sadece başını iki yana sallayarak karşılık verdi. Olayın vahametini hâlâ anlayamamıştı belli ki.
"Mesele senin onu gömüp gömmemen değil." dedi Fadime, sesini yükselterek abisinin adımlarını durdurdu. "Mesele onun kime, nasıl saldıracağı. Sen sanıyor musun ki o adam gelip seninle göğüs göğüse mertçe çarpışacak? Yirmi yıl önce senin öz kızını anasının kucağına koymadan satan adam senin karşına çıkıp silah mı çekecek sanıyorsun?"
Adil olduğu yerde donakaldı. Sırtı Fadime'ye dönüktü. Omuzlarının nasıl çöktüğünü, nefesinin nasıl kesildiğini görebiliyordu Fadime. Yavaşça ayağa kalktı. Masanın etrafından dolanıp abisinin birkaç adım gerisinde durdu. Ses tonundaki o kavgacı hava tamamen kaybolmuştu.
"Ben sana bunları bir düşman olarak söylemiyorum." dedi Fadime kelimeleri özenle seçerek. "Umrumda olduğunuzdan, ailenizin başına ne geleceğinden endişe ettiğimden de değil. Bana, kocama ve kızıma yaşattıklarınızı unutmadım, unutmam. Ama..."
Derin bir nefes aldı. İçindeki o devasa anne içgüdüsü kan bağından öte bir vicdanla konuşmasına sebep oluyordu.
"Bir anne olarak söylüyorum." diye devam etti Fadime. "Evlat kaybetme korkusunun, o acının ne demek olduğunu ciğerlerimde hissettiğim için söylüyorum. Kızına dikkat et."
Adil yavaşça başını çevirip kardeşinin yüzüne baktı. Gözlerinde sadece öfke değil, ruhunu kemiren o devasa çaresizlik de vardı.
"Şerif Neva'yı araştırmaya başlamış bile." dedi Fadime buz gibi bir gerçeklikle, canı yanarak. "Senin kızını da hedef alacak. Eleni'yi... Aleyna'yı. Yirmi yıl önce hayatını çaldığı kızı, sana acı çektirmek için bir kez daha kullanmaktan zerre çekinmeyecektir. Bizi canevimizden vurmaya kalkacak."
Adil'in gözpınarlarında beliren ıslaklık koca adamın içindeki yıkılmış babayı ele veriyordu. Yutkundu, Adem elması aşağı yukarı hareket etti.
"Senin aklın benim kızıma kalmasın." dedi sesini sabit tutmaya çalışarak. "Ben kendi kanımı korumasını bilirim. Kimse benim kızıma bir daha el uzatamaz."
Fadime acı bir tebessümle başını salladı. "İnşallah." dedi fısıltıyla. "İnşallah korursun. Çünkü o acı insanın kibrine de, soyadına da, intikam yeminlerine de benzemez. Evlat acısı adamı toprağa girmeden diri diri çürütür, bunu sen de çok iyi biliyorsun."
Toplantı odasının içindeki ağır, boğucu hava tam biraz olsun dağılacak gibiydi ki meşe kapı usulca, ince bir gıcırtıyla aralandı. İkisinin de bakışları anında kapıya döndü.
Eşikte Neva duruyordu. Defne ve Eyüphan'ın atışmasından, babasının gerginliğinden sıkılmış olacak ki annesini aramaya çıkmış, korumaların bacakları arasından sessizce süzülüp buraya kadar gelmişti belli ki. Küçük kızın yüzündeki aydınlık ifade, içeride dikilen iri yarı adamı gördüğü saniye bıçak gibi kesildi.
Geçen haftaki korkunç baskının izleri, minik zihninde hâlâ taptazeydi. Neva'nın mavi gözleri irileşti, ardından kaşları derinden çatıldı. Boncuk gözlerini koca adamın üzerine dikmiş, onu adeta göz hapsine almıştı. Adımını eşikten içeri atmıyor lakin geri de çekilmiyordu. Sadece durmuş, düşmanını tartar gibi bakıyordu.
Fadime kızının o gergin bedeni karşısında kalbinin sızladığını hissetti. "Annem, gelebilirsin." dedi, sesini dünyanın en yumuşak, en güven veren tonuna ayarlayarak.
Neva yerinden kıpırdamadı. Gözlerini Adil'den bir milim bile ayırmadan öylece durmaya devam etti.
"Neva? Gel bebeğim, korkacak bir şey yok." diyerek elini uzattı Fadime.
Minik kız göğsünü kabarttı. Küçücük bedeniyle koca bir dağa kafa tutuyormuş gibi çenesini dikleştirdi. "Korkmadım." dedi yalan da olsa. Sesi titriyordu ama inatçıydı.
Adil kapı eşiğinde duran bu küçük kıza bakarken nefes almayı unuttuğunu fark etti. Kendi annesinin adını taşıyan, kız kardeşinin çocukluğunun tıpatıp aynısı olan bu çocuğun kendisine böylesine kinle, böylesine korkuyla bakması ciğerine saplanan paslı bir bıçak gibiydi. Geçen hafta duyduğu o "kötüsün" lafı zaten günlerdir kulaklarında yankılanıyordu. Koca adamın omuzları istemsizce çöktü. Gözlerindeki bütün Koçari kibri silinip gitti.
"Zarar vermem ki ben sana..." diye fısıldadı. Sesi o kadar kısık, o kadar kırılgandı ki, Karadeniz'i titreten adamın boğazında cam kırıkları birikmiş gibiydi. "Korkma benden."
Neva adamın bu yumuşak sesine kanmadı. Geri adım atmak yerine küçük adımlarıyla odaya girdi. "Ben sana gelme demiştim." dedi kelimelerin üzerine basa basa. "Niye geldin yine?"
Fadime hızla kızının yanına ulaşıp onun küçük ellerini tuttu. "Kızım, öyle denmez büyüklere..." diyerek onu usulca uyarmaya çalıştı ama Neva'nın susmaya hiç niyeti yoktu.
"O ağlattı ama seni!" diye karşı çıktı küçük kız, annesinin ellerinden sıyrılıp onun tam önüne geçerek. Küçücük bedeniyle Fadime'ye siper olmuştu adeta.
Başını kaldırıp doğrudan Adil'in kanlanmış gözlerinin içine baktı.
"Hem ben senin kim olduğunu biliyorum." dedi Neva çocuksu ama bir o kadar da keskin, net bir ifadeyle. "Babam söyledi bana. Sen annemin abisiymişsin."
Adil'in kalbi göğüs kafesinde tekledi. Yutkundu, elleri kabanının ceplerinde yumruk olmuştu. Küçük kızın onu amcası Fatih gibi sevmese de en azından bir dayı, bir kan bağı olarak kabullendiğini sanarak bir anlığına umutlandı. Ancak Neva'nın dudaklarından dökülen son cümleler, o umudu anında darağacına çekti.
"Ama kötüsün sen." dedi kaşlarını biraz daha çatarak. "Abiler kardeşlerini ağlatmaz çünkü. Kötü abisin sen. Benim dayım da değilsin."
Odanın içine düşen bu kelimeler binlerce kurşundan daha ağır, daha ölümcüldü. Adil Koçari, yıllar önce babasının kanlı gömleğini kucağına aldığında hissettiği devasa çaresizliği ve yıkımı şimdi bu iki buçuk yaşındaki çocuğun karşısında tekrardan iliklerine kadar hissediyordu. Bir zamanlar saçını okşadığı, üzerine titrediği kız kardeşini öyle bir ağlatmış, öyle bir kanatmıştı ki Fadime onu affetse bile bu küçük kız çocuğu onu asla affetmeyecekti.
Minik kıın cümleleri bir kez daha bütün o sözde haklı sebeplerini, intikam yeminlerini yerle yeksan etmişti.
Adil'in gözleri doldu. Koca adam, yüz kasları seğirirken yutkunmaya çalıştı ama başaramadı. Çaresiz, paramparça olmuş gözlerle Fadime'ye baktı. Kardeşinden bir merhamet, durumu kurtaracak bir müdahale bekledi belki de. Ancak Fadime sadece sessizce, kızının arkasından ona bakmakla yetindi.
Bu sessizlik, Adil için verilecek en büyük cezaydı.
"Eyvallah." dedi sadece. Boğazından kopan tek kelime buydu.
Başını öne eğdi. Yavaşça arkasını dönüp, ağır ve tükenmiş adımlarla toplantı odasının kapısına yöneldi. Kapıyı usulca açıp koridorun kalabalığına karışırken yıkılmış bir gurur bırakmıştı.
Kapı kapandığı an Neva hemen arkasındaki annesine döndü. "Gitti." dedi derin bir nefes vererek. "Ağlatmayacak seni bir daha."
Fadime dizlerinin üzerine çöktü ve kızını sımsıkı göğsüne bastırdı. "Benim bebeğim..." dedi titrek bir sesle, Neva'nın saçlarını öpücük yağmuruna tutarken. "Ağlamıyorum ben, geçti annem, bitti."
Çok geçmeden kapı bir kez daha, bu sefer hızla ve panikle açıldı. İsmail, nefes nefese eşikte belirdiğinde gözleri anında yerde birbirine sarılmış karısı ve kızına kilitlendi.
"Fadime'm? İyi misiniz?!" İsmail hemen yanlarına çöktü. Yüzünde tarifsiz bir endişe vardı. "Niye gelmiş o şerefsiz buraya? Neva ne arıyor burada, kim bıraktı ulan çocuğu?!" diye kükredi omzunun üzerinden Eyüphan ve Defne'ye bakarak.
"Gözümüzün önündeydi İso, bir saniye arkamı döndüm çıkmış odadan!" diye kendini savundu Eyüphan, mahcup bir şekilde. Defne de kollarını kavuşturmuş, dudaklarını kemirerek suçlu suçlu yere bakıyordu.
"İyiyiz, sıkıntı yok. Haberim vardı geldiğinden, konuştuk sadece." dedi Fadime, kocasının yanağını okşayarak.
Neva gurula gülümsedi bu sırada. "Ben ona git dedim baba. Annemi ağlatamazsın dedim, gitti."
İsmail'in çakır gözlerindeki hırçınlık kızının sözleriyle anında eriyip yerini devasa bir şefkate bıraktı. Kızının minik yüzünü ellerinin arasına alıp alnından uzun uzun öptü. "Aferin benim kızıma. İyi yapmışsın! Kimse benim iki prensesimi de üzemez."
Fatih kapıyı arkalarından kapatıp onlara doğru yaklaştı. Yüzünde ciddi, hesapçı bir ifade vardı. Bakışlarını Fadime'ye çevirdi. "Şerif mevzusunu anlattın mı?"
Fadime kızını kucaklayıp ayağa kalktı. İsmail de onunla birlikte doğruldu. "Anlattım." dedi başını sallayarak. "Kendi kızı için de tehlike olduğunu, Şerif'in hedefinde Aleyna'nın da olabileceğini söyledim. İnkâr etmeye çalıştı başta ama içten içe anladı işin ciddiyetini. Artık top onda."
"Güzel." diye mırıldandı Fatih. Masanın etrafından dolanıp sandalyelerden birini çekti ve oturdu. "Bizim de kendi tarafımıza odaklanmamız lazım. Defne, şu rapor meselesiyle ilgili son durum ne?"
Defne hızla toparlanıp masaya doğru adımladı, elindeki tableti açıp ekranı kaydırdı. "Şerif'in dosyası şu an Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin psikiyatri kurulunda bekliyor. İşlemleri hızlandırmak için içeriden iki doktora ciddi meblağlar aktarıldığına dair şüphem var kimliklerini tespit etmeye çalışıyorum. Eğer bu isimlere ulaşırsak, kurulu Şerif'in aleyhine çevirmemiz için elimizde bir koz olur."
İsmail çenesini kaşıyarak masaya yaslandı. "Rüşvet yiyen adamı tehditle yola getiremezsin." dedi net bir şekilde. "Bizim o raporun tamamen sahte olduğunu kanıtlayacak sağlam bir delile ihtiyacımız var. Şerif Furtuna'nın delirmek bir yana, içeriden hâlâ iş yönetebilecek kadar aklı başında olduğunu belgelendirmemiz lazım."
Eyüphan kollarını göğsünde kavuşturdu. "İçerideki koğuş arkadaşlarına ya da gardiyanlara sızsak? Sonuçta bu adam sürekli talimat veriyor, birileriyle görüşüyor. Mutlaka bir açık vermiştir."
"Çoktan düşündüm onu." dedi Defne, Eyüphan'ın fikrine hafifçe burun kıvırarak. "Ama adam müebbet yattığı için özel bir hücrede tutuluyormuş. Yanına kimseyi yaklaştırmıyorlar. Temas kurduğu sadece avukatı var, o da muhtemelen elebaşı zaten."
"O avukatı alalım o zaman?" dedi Fadime gözlerinde tehlikeli bir parıltıyla, İsmail de hemen onayladı bu fikri.
"Bir gece misafirimiz olsun. Benzeteyim ben onu, bakalım kaç dakikada ötüyor Şerif'in bütün tezgâhını." dedi karısının önerisini destekleyerek.
"Ben gidip bulayım mı şerefsizi?" diye sordu Eyüphan da hemen.
"Al benim adamlardan da yanına, paketleyin. Kapatın limandaki depolardan birine." dedi Fatih. Eyüphan aldığı onayla kapıya yönelmişti ki Defne kolundan tutarak durdurdu onu.
Genç kadın dehşetle onlara bakıyordu. Her aman böyle fevri miydi bunlar? "Siz sıkıntılı falan mısınız? Ortalığı ateşe vermeden, sessizce çözeceğiz bu işi. Adam kaçırıp işkence ederek, savcının önüne 'Biz bunu dövdük o da anlattı.' diye giderek o raporu iptal ettiremeyiz. Daha zekice hareket etmemiz lazım. Kudurmayacaksınız. Benim isimleri bulmamı bekleyeceksiniz. O doktorların açıklarını bulup raporun çıkmasına engel olacağız."
Odada kısa bir sessizlik oldu. Herkesin zihninde aynı karanlık ihtimalin ağırlığı vardı. Defne haklıydı. Neva'nın hayatı söz konusuyken en ufak bir hata yapma lüksleri yoktu.
Fatih ayağa kalktı, derin bir iç çekti. "Defne, o aman sen hastanedeki bağlantılarını sıkıştır. Eyüphan sen de Defne'nin yanında ol, bir yandan da bu avukat kimmiş, kimlerdenmiş öğren." dedi. Sonra bakışlarını kardeşine ve yengesine çevirdi. Gözlerindeki abi şefkati yüzüne yansımıştı. "Siz de alın yeğenimi, gidin evinize. Ben de geleceğim akşama doğru. Bugünlük yeter bu kadar gerilim çocuğa."
───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───
Atmaca'nın idari binasından dışarı adımını attığında, Karadeniz'in acımasız yağmuru Trabzon sokaklarını soğuk bir örtüyle çoktan kaplamıştı. Adil Koçari ıslak asfaltta yürürken bedeninin kendi ağırlığını bile taşıyamayacak kadar bitkin ve tükenmiş olduğunu hissediyordu. Kendi aracına ulaştığında kapıyı sertçe çekip dış dünyayla arasındaki bütün bağı kesti. Sessizlik karanlık bir kâbus gibi saniyeler içinde üzerine çöktü.
Direksiyonu öyle sıkı kavradı ki iri ellerinin parmak boğumları bembeyaz kesildi. Bir anda içindeki zehirli öfke, boğucu çaresizlik ve devasa pişmanlık göğüs kafesini yırtarcasına patlak verdi. Yumruğunu direksiyona büyük, kontrolsüz bir şiddetle vurdu. Boğazından kopan yırtıcı inilti aracın camlarına çarpıp yankılandı. Gözpınarlarında sabahtan beri biriken yaşlar artık taşmış, görüşünü tamamen bulandırmıştı.
Motoru çalıştırmadan evvel sağ elini titreyerek kabanının cebine daldırdı. Sabahın erken saatlerinde, annesinin mezarındaki ıslak toprağın üzerinde bulduğu telefonun şeffaf kılıfının arkasından gizlice çekip aldığı minik fotoğrafı parmaklarının ucuyla kavradı. O fotoğrafı neden aldığını, kardeşinin anısını neden çaldığını kendisine bile açıklayamıyordu. Sadece basit bir hırsızlıktı bu. Kalbini cayır cayır yakan ama bakmadan da nefes alamadığı bir vicdan cezasıydı hatta.
Fotoğrafı direksiyonun üzerine koyup yaşlı, kanlanmış gözleriyle incelemeye başladı. Karedeki minik kız çocuğu, iki avucunun arasına aldığı sapsarı bir civcivi dudaklarının hizzasına kadar getirmişti. Yüzünde öyle büyük, öyle heyecanlı ve aydınlık bir neşe vardı ki dünyadaki bütün kötülükleri, bütün karanlıkları tek bir saniyede silebilirdi. Güneş gibi parlayan saçları, boncuk gibi masmavi gözleri, o minicik burnu... Kardeşinin, canından çok sevdiği, çocukluğunda üzerine titrediği, uğruna dünyaları yakmaya yemin ettiği Tattara'sının kusursuz bir kopyasıydı bu çocuk.
Yüreğinin tam ortasına kızgın, paslı bir bıçak saplandığını hissetti Adil.
"Tattara'm..." diye fısıldadı çatlak, acıdan tanınmaz hâle gelmiş bir sesle.
Kardeşi anne olmuştu. Büyümüştü. O gencecik, korumaya söz verdiği narin kız çocuğu gitmiş yerine evladını korumak için aslan kesilen, acılarla, ihanetlerle yoğrulmuş bir anne gelmişti. Ve Adil bu mucizenin hiçbir saniyesinde onun yanında olmamıştı. Aksine bu çocuğun dünyasına bir canavar, bir gölge, bir kâbus olarak girmişti. Fotoğraftaki neşeyle parlayan boncuk gözlerin az önce toplantı odasında kendisine nasıl bir nefretle, nasıl saf bir korkuyla baktığını hatırladıkça nefesi boğazında düğümleniyordu. Ciğerleri eziliyor, aldığı her soluk göğsüne batıyordu. Çocuğun korkusu, minicik kalbindeki düşmanlık hissi, tamamen kendi elleriyle inşa ettiği bu acımasız cehennemin eseriydi.
Gözyaşları artık yanaklarından serbestçe süzülürken koca adam aracın yalnızlığında hıçkırıklarına engel olamadı. Bir süre daha baktıktan sonra fotoğrafı büyük bir özenle, sanki dokunursa incinip kırılacakmış gibi yeniden kabanının cebine yerleştirdi. Ellerinin titremesini durdurmaya çalışarak ıslak yanaklarını sildi. Kontağı çevirdiğinde motorun gürlemesi bile içindeki sessiz feryadı bastırmaya yetmemişti. Araç, Trabzon'un hırçın yağmurunu yararak, dik yokuşlardan yukarı, Koçari konağına doğru ağır ağır, cenaze arabası gibi tırmanmaya başladı.
İhtişamlı konağının önüne arabasını park ettiğinde etraftaki sessizlik her zamankinden daha sağır edici geldi. Eskiden arabası yokuşu aştığı an kız kardeşi çıkardı kapının önüne, karşılardı abisini. Fakat Fadime'nin neşeli sesi, cıvıl cıvıl adımları çoktan silinmiş, yerine sadece soğuk, ruhsuz bir taş yığını kalmıştı.
Kabanını çıkarıp koridordaki askıya astıktan sonra adımları onu istemsizce mutfağa doğru yönlendirdi.
Mutfağın kapısından içeri girdiğinde içeriyi saran yemek kokusu burnuna doldu. Tezgâhın başında duran Esme kocasının ayak seslerini duyduğu an başını çevirdi. Yüzünde önce hafif bir şaşkınlık, ardından sıcacık, evi yuva yapan o tebessüm belirdi.
"Erken geldin..." dedi elindeki bezi kenara bırakıp adımlarını kocasına doğru atarken. Adil'in koca gövdesine kollarını doladı, başını onun göğsüne yasladı.
Ancak kocasının bedenindeki o kaskatı gerginliği, omuzlarının çöküklüğünü ve nefes alışlarındaki titrek düzensizliği saniyeler içinde fark etmişti. Geri çekilip iki eliyle Adil'in yorgun yüzünü avuçlarının arasına aldı. Gözlerinin içine derin derin baktı.
"İyi misin sen? N'oldu?" diye sordu endişeli, şefkatli bir tonla. "Yüzünün rengi atmış, gözlerin kan çanağı gibi."
Adil bakışlarını kaçırdı. Karısının bu şefkati bile içindeki kanayan yarayı sarmaya yetmiyordu. "Yok bir şey..." diye mırıldandı, sesini düz, duygusuz tutmaya çalışarak.
Esme'nin ellerinden usulca sıyrılıp mutfağın ortasındaki geniş ahşap masaya doğru yürüdü. Sandalyeyi çekip omuzlarındaki görünmez dağları bırakır gibi ağır bir şekilde oturdu. Ellerini masanın üzerinde birleştirirken sıkıntılı, derin bir iç çekti. Sükûneti dağıtmak istercesine "Aleyna yok mu?" diye sordu.
"Yok." diyerek kocasının hemen yanındaki sandalyeye ilişti Esme. "Oruç'la Trabzon merkeze geçeceklerdi iş çıkışı. Beraber yiyeceklermiş, gecikirler herhalde."
Esme bir an duraksadı. Kocasının ellerindeki titremeyi, masaya sabitlenmiş o boş, yıkılmış bakışları okumaya çalıştı. Kendini kandırmanın, kocasının bu sahte sağlamlığına inanmanın bir lüzumu yoktu, bu adamın ruhunda korkunç bir fırtına kopmuştu. Koluna usulca dokundu.
"Bir şey olmuş." dedi kesin, itiraz kabul etmeyen ama anlayışlı bir dille. "Saklama benden. Nereden geliyorsun sen?"
Adil bir süre masanın ahşap damarlarına boş gözlerle baktı. Sırrını kendi içinde tutacak, o ağır taşı tek başına sırtlanacak gücü kalmamıştı. Yutkundu, ademelması aşağı yukarı hareket etti.
"Fadime'nin yanından geliyorum." dedi nihayet. Sesi bir fısıltı kadar cılız, yıllarca savaşmış yaşlı bir asker kadar yorgundu.
Esme duyduğu ismin ağırlığıyla hafifçe irkildi ama yüzündeki o yargılamayan ifadeyi özenle korudu. "Niye gittin yine?" diye sordu yumuşak bir sesle. Karadeniz inadıyla kilitlenmiş bu abi-kardeşin her yan yana gelişi büyük yangınlara sebep oluyordu, bunu ezbere biliyordu artık.
"Anamın mezarına gitmiş herhalde sabah." diye anlatmaya başladı Adil, bakışlarını hâlâ masadan ayırmadan. "Ben de malum, perşembe bugün... Baktım telefonunu düşürmüş toprağın üzerine, sırılsıklam olmuş. Onu vermeye gittim ofislerine."
"Atıştınız mı yine?" diye sordu Esme. Sonucun farklı olmayacağını, barış çubuklarının tütmeyeceğini tahmin etmek zor değildi.
Adil belli belirsiz, çaresizce başını salladı. Atışmak... Atışmak az kalırdı yaşananların yanında. Kelimelerle ifade edemeyeceği enkazı, yeğeninin kalbine saplanan sözlerini nasıl anlatacağını bilemiyordu. Eli ağır ağır tekrar kabanının cebine gitti. Sabah çaldığı o minik, kenarları hafifçe kıvrılmış fotoğrafı parmaklarının arasına sıkıştırıp masanın üzerine, karısının tam önüne bıraktı.
Esme kaşlarını hafifçe çatarak masadaki fotoğrafa uzandı. Eline alıp baktığında gördüğü küçük kız çocuğu karşısında yüzünde bir anlık şaşkınlık, ardından derin bir şefkat belirdi. "Bu kim?" diye sordu istemsizce.
Adil'in çenesi titremeye başladı. Gözpınarlarında sabahtan beri biriktirdiği, arabada döktüğü acı yaşlar yeniden hücum etti. "Fadime'nin kızı." dedi. Sesi öyle bir kırıldı ki mutfağın sessizliğinde cam gibi paramparça oldu adeta.
Esme'nin nefesi kesilmiş, gözleri irileşmişti. Fadime'nin İsmail'den bir çocuğu olduğunu, Trabzon'a üç kişi döndüklerini zaten biliyordu ama bu minik kızın yüzünü ilk defa görüyordu. Fotoğraftaki o saf neşe, Fadime'nin çocukluk hâllerine olan acımasız benzerliği Esme'nin de yüreğini sızlatmış, gözlerini doldurmuştu.
"Tattara'm..." diye hıçkırdı Adil bir anda. Herkese korku salan Adil Koçari, karısının karşısında ellerini yüzüne kapatarak sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Gözyaşları nasırlı parmaklarının arasından süzülüyordu. "Tattara'm anne olmuş Esme... Bu da minik Tattara'sı."
Esme'nin yüreği sızladı. Kocasının bu yıkılmış, un ufak olmuş perişan hâlini görmek, onun yıllardır kalbinde taşıdığı pişmanlığın nihayet taştığına şahit olmak çok ağırdı. Hızla yerinden kalkıp Adil'in yanına geçti, narin kollarını onun sarsılan, geniş omuzlarına doladı. "Adil..." diye fısıldadı çaresizce, onun acısını dindirebilmeyi umarak saçlarını okşadı.
"İçim yanıyor Esme!" diye feryat etti Adil, ellerini yüzünden çekip yaşlı, kan çanağına dönmüş çaresiz gözleriyle karısına bakarak. "İçim cayır cayır yanıyor o çocuk bana öyle korkuyla, öyle kinle bakınca! Benim eserim... Onun o masum gözlerindeki korku benim eserim Esme! Kendi dayısına, öz kanına bir düşmana, bir canavara bakar gibi bakıyor!"
Burnunu çekip, başını iki yana salladı hırsla. Kendini, o kör edici intikam hırsını affedemiyordu. "Bugün ne dedi bana biliyor musun? Yüzüme baka baka ne dedi?" Hıçkırıkları kelimelerini kesiyor, göğüs kafesini daraltıyordu.
"Abiler kardeşlerini ağlatmaz, sen kötü abisin dedi. Küçücük çocuk, daha dünyayı bilmeyen, konuşmayı yeni sökmüş sabî, yine kötü dedi bana Esme. Kendi kanım, kendi canım beni bir canavar bellemiş! Haklı ulan, sonuna kadar haklı!"
Omuzları daha da şiddetle sarsılırken kollarını masaya dayayıp başını eğdi. Yılların birikimi, yıkılmış bir ailenin enkazı gözlerinden akıp masaya damlıyordu.
"Ulan zaten Fadime'yi çekip sarılamıyorum..." diye inledi, sesi tükenmişti. "Gidip karşısına adam gibi 'Özür dilerim kardeşim, kurban olayım affet' diyemiyorum, yüzüm yok! Şu evin içinde ne sesi kaldı kızın, ne kokusu... Odası buz gibi, bomboş. Şimdi şu kızı da çekip bağrıma basamıyorum ya, saçını okşayıp 'dayın kurban olsun sana' diyemiyorum ya..."
Sağ yumruğunu göğsüne, kalbinin tam üzerine sertçe, cezalandırırcasına vurdu. "Çok koyuyor be Esme. Çok koyuyor!"
Esme kocasının sırtını sıvazlıyor, kendi gözlerinden akan yaşlarla ona omuz vermeye çalışıyordu. Adil'in bu cehennemvari vicdan azabı kendi ruhunu da eziyor, paramparça ediyordu.
"Anamın, babamın kemikleri sızlıyordur mezarda..." diye mırıldandı Adil, acıdan nefesi kesilirken. Başı hâlâ öne eğikti. "Emanetlerine sahip çıkmadım diye. Ben onu koruyacaktım dünyadaki herkesten... Ulan canımın canı oldu, gurbet ellerde ana oldu, ben yanında değildim!"
Gözlerini sıkıca kapattı, yaşadığı derin pişmanlık yüz hatlarını kasmıştı. "O kız anasız babasız, kimsesiz kim bilir ne hâlde doğurdu o çocuğu... Benim yüzümden düşman bellediğim heriflerin merhametine, Fatih'in insafına muhtaç kaldı... Ben nasıl bir abiyim ulan? Ben nasıl bir insanım?"
Kelimeler artık boğazında tamamen tükenmiş, geriye sadece mutfağın fayans duvarlarına çarpan acı dolu, boğuk hıçkırıklar kalmıştı. Yılların kibri, öfkesi ve kan davası bir küçük kız çocuğunun masum ama keskin sözleriyle tamamen yerle yeksan olmuş, koca adamı kendi cehenneminin külleri arasında yapayalnız bırakmıştı.
Esme'nin parmakları kocasının ıslak yanaklarında şefkatle gezinerek yılların biriktirdiği ağır yükü silmeye çalıştı. Koca adam mutfak masasına sığınmış, bütün kibrinden sıyrılmış yaralı bir aslandan farksızdı. Esme kocasının saçlarını usulca okşadıktan sonra bakışlarını masanın üzerinde duran minik, kenarları hafifçe kıvrılmış fotoğrafa çevirdi. Fotoğrafı parmaklarının ucuyla dikkatlice aldı. Dudaklarında hüzün dolu, sıcacık bir tebessüm belirdi.
"Ne güzel bebek bu..." diye mırıldandı. Gözleri fotoğraftaki o sapsarı saçlı, boncuk gözlü kız çocuğunun gülüşüne takılıp kalmıştı. İçindeki o devasa anaç duygu, yıllardır süren düşmanlıkları ve kan davalarını bir saniyede silip atmıştı. "Su damlası gibi, maşallah..."
Adil karısının şefkatli sözleri üzerine burnunu çekip başını kaldırdı. Yaşlı, kızarmış gözlerini Esme'nin elindeki fotoğrafa diktiğinde yüzündeki paramparça olmuş ifadeye rağmen dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Acıyla harmanlanmış çaresiz bir gurur vardı duruşunda.
"Saçlar, gözler babadan..." dedi Adil sesindeki kalın, pürüzlü tınıyı yumuşatmaya çalışarak. "Ama aynı Fadime. Baksana şuna Esme. Mimikleri, hareketleri, o kaşını hafifçe çatışı, ağzı burnu... Her şeyi aynı Fadime'nin küçüklüğü. Sanki zaman geriye sarmış da benim Tattara'm yeniden küçücük kız çocuğu olup gelmiş karşıma."
Esme başını hafifçe sallayarak kocasını onayladı. Fotoğraftaki civcivi tutan küçük ellere, o pırıl pırıl tebessüme bakarken kendi gözleri de dolmuştu. İki düşman ailenin ortasında, Karadeniz'in en sert fırtınalarının arasında açmış, günahsız, tertemiz bir kardelendi bu çocuk. "Çok güzel..."
"Sen bir de yakından gör." diye fısıldadı Adil. Uzaktan uzağa, gizli saklı izlediği yeğeninin hâlleri zihninde canlandıkça göğüs kafesine ılık bir sızı yayılıyordu. "Kutu bebek sanki. Porselen gibi bembeyaz yüzü var. Sesini duy, öyle bıcır bıcır, öyle konuşkan bir şey ki... Cıvıl cıvıl ötüyor. Nasıl akıllı Esme, görmen lazım. Gözleriyle etrafı bir tarıyor, koca insan gibi anlıyor her şeyi. Bakışlarında öyle bir derinlik var ki karşısına geçip konuşmaya çekinirsin."
Esme kocasının bu tarifsiz hayranlığını dinlerken elini uzatıp Adil'in masanın üzerinde duran elini tuttu. Yeğeninden bahsederken yüzüne yansıyan o saf sevgi, yıllardır görmediği kadar gerçek, bir o kadar da iç burkucuydu. "İsmi ne?" diye sordu usulca.
"Neva." dedi Adil, ismi dudaklarında adeta bir dua gibi telaffuz ederek. "Fatma Neva koymuşlar."
Esme'nin yüreğindeki sızı artarken derin bir sessizlik oluştu mutfakta. Bu ismin ağırlığı altında bir süre ikisi de konuşamadı.
Mutfaktaki hüzünlü hava bir süre daha sürdürdü varlığını. Kan bağının ne kadar güçlü ve sökülüp atılamaz bir şey olduğu bu daracık mutfağın içine tamamen sinmişti. Ancak Adil'in zihnindeki karanlık dehlizler, Fadime ile yaptığı konuşmanın ağırlığıyla yeniden su yüzüne çıkmaya başladı. Yeğeninin güzelliği bir anda yaklaşan devasa bir tehlikenin gölgesinde karardı.
Derin, sıkıntılı bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi. Kocasının yüzündeki ani değişimi fark eden Esme, elindeki fotoğrafı yavaşça masaya bırakıp kaşlarını çattı. Kocasının gözlerindeki hüzünlü baba tavrı gitmiş, yerine savaşa hazırlanan merhametsiz bakışları gelmişti.
"Fadime bugün bana bir şey söyledi." dedi Adil, sesini alçaltarak ama her kelimenin üzerine basa basa. "Ofise gittiğimde, bana bir haber verdi. Dünyayı başıma yıkacak cinsten bir haber."
Esme'nin kalbi göğüs kafesinde tekledi. "Ne haberi? Ne olmuş?"
"Şerif Furtuna."
İsim mutfağın ortasına pimi çekilmiş bir el bombası gibi düşmüştü. Esme'nin rengi saniyeler içinde kireç gibi bembeyaz oldu. Elleri titremeye başladı, masanın kenarını sımsıkı kavradı. Hayatını cehenneme çeviren o iblisin adını duymak bile kadının kanını dondurmaya yetmişti.
"İçeride çürümüyor mu o? Müebbet yemedi mi?"
Adil çenesini hırsla sıktı. "Çürümüyormuş. Çıkmanın yolunu bulmuş şerefsiz. Deli raporu aldırmaya çalışıyormuş kendisine. Hastane heyetini rüşvetle bağlamışlar. Kısa bir süre tedavi görüyor gibi yapıp, birkaç aya kalmadan elini kolunu sallayarak dışarı adımını atacakmış."
Esme duyduklarını idrak etmeye çalışırken midesine korkunç bir kramp girdi. Oturduğu sandalyede küçücük kaldı. Gözleri dehşetle, fal taşı gibi açılmıştı. "Nasıl çıkar?!" diye feryat etti aniden, sesindeki panik bütün konağı inletecek seviyedeydi.
"Benim kızımı benden çalan, beni yirmi yıl kızıma hasret bırakan adam nasıl çıkar Adil?! Çıkarsa saldıracak bize, kızımı yine benden alacak!"
Adil hızla yerinden kalkıp karısının yanına çöktü. İki eliyle Esme'nin titreyen omuzlarını sımsıkı kavrayıp gözlerinin içine doğrudan, sarsılmaz bir inançla baktı.
"Benim kızıma kimse dokunamaz!" diye gürledi. Karısının panik dolu gözlerine cesaret aşılamak istercesine sesini yükseltmişti. "Ben kızımı korurum Esme! O it benim evladıma bir milim bile yaklaşamaz. Etrafına etten duvar örerim, gerekirse Karadeniz'i ateşe veririm ama Aleyna'nın saçının teline rüzgâr değdirtmem!"
Esme burnunu çekerek kocasının kollarına tutundu. Söylenenler bir nebze olsun yüreğine su serpse de Şerif Furtuna'nın ne kadar acımasız ve sinsi bir şeytan olduğunu çok iyi biliyordu. "Ama o adam durmaz Adil... Kin güdüyor bize. Her şeyini elinden aldın onun."
Adil karısının omuzlarını usulca bırakıp ayağa kalktı. Mutfak penceresine doğru ağır adımlarla yürüyüp dışarıdaki karanlık ve yağmurlu havaya baktı. Elleri ceplerinde, sırtı Esme'ye dönük bir hâlde derin bir iç çekti.
"Durmayacak zaten." dedi buz gibi bir sesle. "Çıktığı an kan dökmek, intikam almak için etrafa saldıracak. Ama Aleyna'yı değil, Neva'yı hedef alacak o it çıktığında."
Esme duyduğu şeyle yerinde sıçradı. Masanın üzerindeki fotoğrafa kaydı bakışları. "Niye?" diye sordu şaşkınlıkla. "Onun düşmanı biziz, neden o sabi yavruya saldırsın?"
Pencerenin önünden dönüp tekrar karısına baktı Adil. Yüzündeki ifade tamamen hesapçı bir ciddiyete bürünmüştü. Zihninde dönen çarkları Esme'ye anlatmaya başladı.
"Fadime'yle İsmail, Oruç'u mahvettiler Esme." dedi kelimelerin üzerine basarak. "Tamam, bizim müstakbel damadımız, Aleyna'nın nişanlısı, eyvallah. Ama kibri boyunu aşmış, beceriksiz, çapsız bir adam. Şerif hapisteyken imparatorluğu ona emanet etti ama Oruç koca Furtuna fabrikalarını kendi elleriyle batırdı. Bunlar Oruç'un elindeki her şeyi, bütün gücü, bütün işçileri söküp aldılar."
Masanın etrafında volta atmaya devam etti Adil. "Bu da yetmezmiş gibi, Şerif'in elinde avucunda hiçbir şey kalmamasına sebep oldular. Adı iki paralık edildi bu şehirde, kahvehanelerde alay konusu oldu."
Esme kocasının sözlerini dikkatle dinliyor, yapbozun parçalarının nasıl yerine oturduğunu korkuyla izliyordu.
"Benimle yıllarca savaştı Şerif." diye devam etti Adil, sesinde karanlık bir gurur vardı. "Karımı çaldı, kızımı sattı, canımı yaktı ama günün sonunda beni yenemedi. Ayaktayım, buradayım. Ama İso... İso zamanında benim yanımda olup ona ihanet etti. Şerif'in köpeği olmayı reddetti, sonra da Fadime'yi alıp kaçtı. Şerif bana kinli, evet. Ama İsmail'e duyduğu kin çok başka. Kendi yeğeninin ona ihanet edip, sonra dönüp bütün krallığını başına yıkmasını hazmedemez. İntikam alacak."
Adil adımlarını durdurup masanın üzerindeki fotoğrafa baktı. Neva bu kanlı savaşın tam ortasına doğmuş en savunmasız hedefti.
"Bu yüzden..." dedi sesi boğazında düğümlenerek. "Dışarı çıktığında benim yerime, İso'ya saldırması çok daha olası. Onun canını yakmak için Neva'yı seçecek. İntikamını en zayıf noktadan, evlat acısıyla alacak."
Esme dehşet içinde ellerini ağzına kapattı. "Allah korusun..." diye fısıldadı titreyerek.
Adil masaya yaklaşıp Neva'nın fotoğrafını cebine koymak tekrardan eline aldı. Kendi kanından, kendi canından olan bu çocuğun Şerif Furtuna gibi bir iblisin hedef tahtasında olduğunu bilmek damarlarındaki bütün kanı kaynatıyor, sabah ofiste hissettiği çaresizlik yerini yavaş yavaş devasa bir koruma içgüdüsüne bırakıyordu.
"Neva'yı korumam lazım." dedi kendi kendine söz verircesine fısıldayarak. Çenesi kasılmış, gözlerinde ölümcül bir kararlılık parlamaya başlamıştı. "Tattara'm bana ne kadar kin kusarsa kussun, yavrusu benden ne kadar korkarsa korksun... Kendi kanımı o itin insafına bırakmam ben. Gerekirse uzaktan, gölge gibi peşlerinde dolanırım ama Şerif'in kirli ellerinin kızımdan sonra bir de Neva'ya uzanmasına izin vermem."
───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───
Ucube Adil'in ceplediği fotoğraf😔
SELAMLAR YA NASILSINIZ BÖLÜMÜ ÇOK GECİKTİRDİM DİYE BENDEN NEFRET Mİ EDİYORSUNUZ YOKSA 😛
Yazarınız kalktı gitti Bursalara sonra geri dönemedi yollarda kaldı bi de göz nezlesi oldu (ya da Şerif tarım ilacıyla zehirledi emin değiliz) bu bölüm zor şartlar altında yazıldı yani gecikme için özür... 😔💔
Bu bölüm için #eydef diyor başka da bir şey demiyorum efendim.
Yeni bölümde görüşmek üzere, o zamana kadar yorumlarda buluşalım. Sizi seviyorum 🤍
Bölüm etkileşimi
