satranç | isfad kitap kapağı

17. bölüm / 19

satranç | isfad

çiftlik.

Vaveyla Yazarı: mery 🎀

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 19Şu an: çiftlik.

"Bir gece habersiz bize gel.
Merdivenler gıcırdamasın.
Öyle yorgunum ki hiç sorma.
Sen halimden anlarsın."
- Cahit Külebi

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

GÜNÜMÜZ, TRABZON

"Bebek mi var şimdi Tarçın'ın karnında?"

Neva'nın şaşkın bakışlarla baktığı atın yelesinden yavaşça çekti elini Defne. Hayvanın boynunu şefkatle okşarken yüzündeki şaşkınlık hâlâ silinmemişti. Kaşlarını hafifçe çatarak atın irileşmiş karnına inanamaz gözlerle bakıyordu. Çiftliğe uzun zamandır adım atmamış olmanın verdiği bilgisizlikle bu sürpriz gelişme genç kadının sinirlerini ufaktan bozmuştu.

"Ah be kızım..." diye mırıldandı atın kadifemsi burnuna kendi burnunu sürterek. Sesinde hem bir sevgi hem de tatlı bir sitem vardı. "Hangi ara, kimden hamile kaldın sen? Benden gizli ne işler çevirdin buralarda?"

Eyüphan kollarını ahşap çitlerin kenarına dayamış, bu manzarayı dudaklarında serseri bir tebessümle izliyordu. Köy yerinde büyümüş, gençliğini sokaklarda ve ahırlarda harcamış bir adam olarak hayvanların dilinden, hâlinden anlamak onun için çocuk oyuncağıydı. Tarçın'ın karnındaki belirgin şişliği, hayvanın ağırlaşan hareketlerini gördüğü an durumu şıp diye çözmüş, az evvel bu haberi vererek Defne'yi kelimenin tam anlamıyla dumura uğratmıştı.

"Yakındır doğurması." dedi uzanıp atın boynunu usulca okşayarak. "Karnı iyice inmiş aşağıya. Eli kulağındadır, bugün yarın alırsın tayını kucağına."

Neva minik elleriyle ahşap çitlere tutunmuş, mavi gözlerini kocaman açarak Tarçın'a bakıyordu. İçindeki o çocuksu heyecan yerini aniden hafif bir hüzne bıraktı. Alt dudağını büzerek başını kaldırdı. "Biz Tarçın'a binemeyecek miyiz şimdi?"

"Binemeyiz tabii fırtınam." dedi Eyüphan, dizlerinin üzerine çöküp küçük kızın hizasına gelerek. Minik burnunun ucuna parmağıyla hafifçe dokundu. "Onun karnında minicik bebek var, yorulmaması lazım. Ama sen hiç üzülme, içeride bir sürü at var. Biz sana en uslusundan, en güzelinden başka bir at seçeriz, ona binersin. Anlaştık mı?"

Neva bu mantıklı açıklamayı duyunca hızla başını salladı, hüznü saniyeler içinde buharlaşıp gitmişti. Hemen yan taraftaki kovadan kaptığı turuncu havucu küçük elleriyle Tarçın'ın ağzına doğru hevesle uzatmaya koyuldu.

Aslında bu sabahki planları çok daha farklıydı. Lakin günün ilk ışıklarıyla birlikte Fadime'nin midesi fena hâlde bulanmaya başlamış, genç kadın üst üste yaşadığı şiddetli kusma krizleriyle yatağa düşmüştü. İsmail karısının bitkin, rengi solmuş hâlini kızının görüp de yeniden korkuya kapılmasını, "Annem hasta mı?" diye paniğe sürüklenmesini istememişti. Neva'yı Defne'ye emanet edip onları yollamış, kendisi de karısının başucunda pervaneye dönmüştü.

Defne bakışlarını havucu kıtır kıtır yiyen Tarçın'dan çekip karşısındaki adama yöneltti. Gözlerinde gizleyemediği, hafif alaycı ama bir o kadar da hayranlık dolu bir ifade vardı.

"Sen nasıl anlıyorsun baytarlıktan?" diye sordu genç kadın, kollarını göğsünde kavuşturarak. "Sürekli yeni bir yeteneğin çıkıyor ortaya. Hastanede kapı kilitleri açmalar, güvenlik kameralarına sızmalar, şimdi de atların hamileliğini şıp diye anlamalar..."

Eyüphan yaslandığı yerden doğrulup geniş omuzlarını dikleştirdi. Yeşil gözlerinin içine yerleşen o çapkın, kendinden emin pırıltı Defne'nin kalp atışlarını hızlandırmaya yetmişti bile.

"Bizim de kendimize göre gizli yeteneklerimiz var Avukat Hanım." dedi Eyüphan ses tonunu hafifçe alçaltıp aralarındaki mesafeyi bir adım kapatarak. "Her şeyi ilk günden dökecek değiliz masaya. Biraz gizemimiz kalsın."

Defne dudaklarını birbirine bastırıp kıkırdamasını zor zapt etti. "Babam duysa bu gizli yeteneklerini, cidden etkilenir." diyerek laf attı. Fatih Furtuna'nın atlara olan zaafını ikisi de çok iyi biliyordu.

"Etkilenir tabii, zaten bayılıyor bana!" diye sırıttı Eyüphan, göğsünü kabartarak. "Canına yandığım... Bu gidişle yakında nüfusuna da alacak beni."

Genç kadın duyduğu bu sözler karşısında tek kaşını havaya kaldırdı, dudaklarının kenarında kışkırtıcı, muzip bir gülüş belirdi. "Eyüphan Furtuna..." diyerek ismin tınısını havada tarttı. "Fena durmuyor aslında."

Ancak Eyüphan bu alaycı pası havada öylesine tehlikeli, öylesine pervasız bir şekilde yakaladı ki sonucunun nereye varacağını kendi bile hesaplayamamıştı.

"Defne Bayar..." diyerek karşılık verdi saniyeler içinde. Sesindeki serseri tını birdenbire kaybolmuş, yerine insanın nefesini kesen, son derece sahiplenici ve ağır bir ciddiyet yerleşmişti.

Bu iki kelimenin ahırın duvarlarına çarpıp yankılanmasıyla birlikte ortamdaki o neşeli, flörtöz hava kelimenin tam anlamıyla bıçak gibi kesildi. Defne'nin alaycı tebessümü dudaklarında donakaldı. Eyüphan'ın soyadının dilinden, kendi isminin yanına eklenerek dökülmesi zihninde koca bir şimşek çaktırmıştı. Kalbi göğüs kafesini kırarcasına atmaya başlarken yanaklarına hücum eden sıcak, kırmızı alevi durdurması imkânsızdı. Eyüphan da ağzından çıkanı kulağı duyduğu an kaskatı kesilmişti. Yeşil gözlerini kadının şaşkın gözlerine kilitlemiş, az önce yarattığı bu devasa gerginliğin ortasında ne bir adım geri atabiliyor ne de ileri gidebiliyordu. Nefesleri havada asılı kalmıştı.

İkiliyi o boğucu, elektrik yüklü sessizliğin içinden çekip çıkaran şey hemen yanlarında duran Neva'nın bu incecik, merak dolu sesi oldu.

"Senin karnında da bebek olacak mı hala?"

Küçük kız elindeki havucu Tarçın'a tamamen yedirmiş, boncuk gibi masmavi gözlerini Defne'nin yüzüne dikmişti. Defne duyduğu bu soru karşısında adeta elektrik çarpmış gibi yerinde sıçradı, yutkunmaya çalışırken öksürük krizine girmekten son anda kurtuldu. Yüzündeki kırmızılık artık şakaklarına kadar yayılmışti.

"Ne... Ne alakası var halacığım ya?!" diye kekeledi genç kadın ellerini panikle iki yana sallayarak. "Nereden çıktı şimdi bu?"

Neva omuzlarını silkti. Kendi çocuksu dünyasında kurduğu kusursuz denklemi büyük bir ciddiyetle, tane tane açıklamaya başladı.

"Hani annemle babam birbirini çok sevmiş, evlenmişler, sonra ben annemin karnına gelmişim ya..." dedi minik kız, ellerini arkasında birleştirip bilmiş bilmiş konuşarak. Gözlerini Defne'den alıp Eyüphan'a çevirdi. "Sen de Eyüphan'la evlenince senin karnına da bebek gelir."

Eyüphan bu mantıklı ve bir o kadar da yıkıcı açıklama karşısında kendini daha fazla tutamayarak gür, sarsıla sarsıla bir kahkaha patlattı. Az önceki nefes kesen gerginlik yerini adamın omuzlarını titreten bu neşeli gülüşe bırakmıştı. Çocuğun bu masum, doğrudan hedefe vuran aklı inanılmaz hoşuna gitmişti.

"Kızım..." dedi Eyüphan, gülmekten yaşaran gözlerini silerken. Eğilip Neva'nın yanaklarını hafifçe sıktı. "Sen niye evlendirdin şimdi halanı benimle durduk yere? Kim dedi sana biz evleneceğiz diye?"

Neva kaşlarını derinden çatarak adamın bu rahat tavrına kızdı. "Evlenmeyecek misin sen halamla?!" diye diklendi küçük kız ellerini beline koyarak. "Siz sevgili değil misiniz?!"

"Değiliz!" İkilini aynı saniye içinde, aynı panik ve yüksek sesle bu kelimeyi ahırın ortasında âdeta haykırmıştı. Defne'nin gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açılmıştı, Eyüphan ise ensesini kaşıyarak gözlerini kaçırıyordu.

Küçük kız bu eşzamanlı, şiddetli inkâr karşısında alt dudağını büzdü. Mavi gözlerini kısarak ikisini de baştan aşağı, son derece yargılayıcı bir ifadeyle süzdü.

"Yalancısınız..." dedi sesine çocuksu küskünlüğü ve sitemi katarak. "Yalan söylemek çok kötü bir şey. Annem dedi ki yalan söyleyenlerin burnu uzarmış!"

Defne tam ağzını açıp durumu kurtarmaya, aralarında öyle bir şey olmadığına yeminler etmeye hazırlanıyordu ki, Neva sözünü henüz bitirmediğini belli edercesine elini havaya kaldırdı.

"Sizin bebekleriniz olduğunda ben onlarla oynayacağım." diye kestirip attı küçük kız.

"Bebek... Bebekler?!" diye isyan etti Defne. Gözleri dehşetle büyümüş, elleriyle kendi saçlarını çekiştirmemek için zor duruyordu. Durum giderek daha da içinden çıkılmaz, daha da utanç verici bir hâl alıyordu. "Sayısı niye arttı şimdi bunun?!"

Neva, halasının bu gergin hâlinden inanılmaz bir keyif almaya başlamıştı. Kendi minicik elini havaya kaldırıp iki parmağını gururla gösterdi. "İki tane bebek." dedi inatla. "Birisi kız olsun, birisi erkek olsun..."

"Neva!" diye inledi Defne, yüzünü ellerinin arasına saklayarak. Utançtan kelimenin tam anlamıyla eriyip bitmek üzereydi.

Eyüphan Defne'nin bu çaresiz çırpınışlarına daha fazla dayanamadı. İçindeki korumacı damar sevdiği kadını bu minik fırtınanın elinden kurtarmak için anında devreye girdi. Yüzüne tatlı tebessümünü yerleştirip yeniden Neva'nın hizasına çömeldi.

"Kızım..." dedi sesini olabildiğince yumuşak, ikna edici bir tona büründürerek. "Sen o kadar bebek istiyorsan, bebeklerle oynamayı bu kadar çok seviyorsan söylesene ananla babana, yapsınlar sana bir kardeş. Ne diye sıkıştırıyorsun halanı köşeye?"

Eyüphan attığı adımla durumu kurtardığını, hedefin yönünü değiştirdiğini sanmıştı lakin bu cümle Neva'nın minik, korunaklı dünyasına sıkılmış en acımasız kurşunlardan biriydi.

Küçük kızın yüzündeki neşeli ifade saniyeler içinde paramparça oldu. Havaya kaldırdığı iki parmağı usulca aşağı düştü. Boncuk gibi masmavi gözleri anında yaşlarla dolarken, alt dudağı kontrolsüz bir şekilde titremeye başladı. Annesiyle babasının sevgisini, onların bütün ilgisini başka bir çocukla paylaşma fikri Neva'nın en büyük, en tahammül edilemez kâbusuydu. Kendisinden başka bir bebeğin evlerine gelmesi ihtimali küçük kalbini kederle doldurmuştu.

"Kardeş yok, istemem!" diye bağırdı Neva sesi acı dolu bir feryat gibi yankılanırken. Gözyaşları yanaklarından sel olup akmaya başlamıştı bile. Hızla arkasını dönüp kollarını göğsünde sımsıkı kavuşturdu. Omuzları sarsıla sarsıla ağlarken küskünlüğünü bütün bedeniyle belli ediyordu.

Eyüphan ve Defne işlerin bir anda nasıl bu kadar tersine döndüğünü, yapılan hatayı saniyeler içinde idrak etmişlerdi. Birbirlerine dehşet ve suçluluk dolu gözlerle baktıktan sonra, ikisi birden aynı anda dizlerinin üzerine çöküp ağlayan kızın etrafında pervane olmaya başladılar.

"Boncuğum... Kurban olurum sana ağlama, ben şaka yaptım!" diye çırpınıyordu Eyüphan ne yapacağını bilemez bir hâlde kızın sırtını okşayarak. "Yok kardeş mardeş, nereden çıksın? Sen teksin, bir tanesin."

"Halacığım, n'olur sil gözyaşlarını..." diye yalvarıyordu Defne de diğer taraftan küçük kızın kollarını nazikçe çözmeye çabalayarak. "Dayın patavatsızlık etti sadece. Kimse gelmiyor, ağlama lütfen."

İkisi de Neva'nın kırılan minik kalbini onarmak, Eyüphan'ın dudaklarından dökülen talihsiz kelimeleri geri almak için ahırın ortasında ecel terleri dökerken çiftlik evinin üst katında, İsmail ve Fadime'nin odasında yaşanan kriz çok daha ciddiydi.

Ebeveyn banyosunun soğuk, beyaz fayanslarında yankılanan acı dolu öğürme sesleri sabahın sessiz ve puslu havasını bıçak gibi kesiyordu. Klozetin kenarına çökmüş, iki büklüm olmuş Fadime'nin bedeni her kasılmada şiddetle sarsılıyor, midesindeki dayanılmaz bulantı bir türlü yakasını bırakmıyordu. Sabahtan beri defalarca kusmaktan midesinde dışarı atacak tek bir lokma dahi kalmamıştı. Artık boğazını yakan, genzinde iğrenç, acımsı tadı bırakan safradan başka çıkarabildiği hiçbir şey yoktu.

İsmail karısının hemen arkasında dizlerinin üzerine çökmüş hâlde bir an olsun onu yalnız bırakmıyordu. Ellerinden biri Fadime'nin terden sırılsıklam olmuş saçlarını özenle ensesinde toplamış, diğer ise kadının sırtında usul usul, şefkatli daireler çiziyordu.

"Geçti güzelim... Tamam, buradayım ben." diye fısıldıyordu İsmail sesindeki çaresiz endişeyi gizlemeye çalışarak. Kendi göğsündeki kurşun yarasının sızısı umurunda bile değildi, bütün dünyası karısının bu perişan hâline kilitlenmişti.

Fadime çiftlik evine ayak bastıkları ilk andan beri kendini tuhaf, ağır bir kırgınlığın içinde bulmuştu. Dün gece saatlerce süren, şakaklarını zonklatan bir baş ağrısı ve kasıklarına saplanan ince sızılarla boğuşmuş, sırf Neva huysuzlanmasın, korkmasın diye dişini sıkarak ecel terleri dökmüştü. Ancak sabahın ilk ışıklarıyla birlikte midesine oturan yumru, artık gizlenebilecek veya bastırılabilecek bir boyutu çoktan aşmıştı. Yataktan adeta bir ok gibi fırlayıp kendini bu banyoya zor atmıştı.

Annesinin o ani, panik dolu fırlayışıyla uykusundan sıçrayan Neva'nın neye uğradığını şaşırdığını gören İsmail durumu saniyeler içinde toparlamak zorunda kalmıştı. Küçük kızı yataktan aldığı gibi kapıya koşmuş, koridorda tesadüfen karşılaştığı Defne'nin kucağına tutuşturarak onları aşağı yollamış ve karısıyla birlikte banyoya kapanmıştı.

Öğürme krizleri nihayet yavaşlayıp sadece kesik, yorgun nefeslere dönüştüğünde Fadime titreyen kollarıyla klozete tutunarak başını geriye doğru attı. Gözlerini kapattığında yanaklarından süzülen soğuk ter damlaları çenesinden aşağı damlıyordu. İsmail hemen uzanıp tezgâhın üzerindeki havluyu ılık suyla ıslattı. Kadının yüzünü, alnını ve boynunu büyük bir özenle sildi. Ardından kollarını karısının koltuk altlarından geçirerek onu yavaşça ayağa kaldırdı. Bacaklarında zerre kadar derman kalmayan genç kadın bütün ağırlığını kocasına bırakmak zorunda kalmıştı.

Birlikte ağır adımlarla yatak odasına geçtiler. İsmail karısını kalın yorganların arasına usulca yatırdı. Yastıkları sırtına destek olacak şekilde ayarladıktan sonra çiftlikteki çalışanlardan rica edip getirttiği tansiyon aletini komodinin üzerinden aldı. Fadime'nin pijamasının kolunu dirseğine kadar sıyırıp cırt cırtlı bandı narin koluna sardı. Makinenin tuşuna bastığında odanın içini dolduran mekanik ses ikisinin de sessizliğini perçinliyordu.

İsmail'in çakır gözleri ekranda beliren rakamları gördüğü an endişeyle kısıldı. Tansiyon dokuza beşlere kadar inmişti.

"Fadime, bu böyle olmayacak." dedi aletin bandını çözerken sesine yansıyan o ciddi, itiraz kabul etmez tonla. Yatağın kenarına oturup karısının buz gibi olmuş ellerini kendi sıcak avuçlarının arasına aldı. "Rengin kireç gibi oldu, tansiyonun yerlerde sürünüyor. Hastaneye gidelim. Bir serum taksınlar, tahlil yapsınlar. Zehirlendin mi n'oldun belli değil."

Genç kadın "hastane" kelimesini duyduğu an kaşlarını derinden çatarak başını yastığa daha da gömdü.

"İstemiyorum İso, lütfen..." diye mırıldandı, sesi bitkinlikten fısıltı hâlinde çıkıyordu. "Buradan merkeze inmek en az bir saat sürer, o kadar yolu bu mideyle hayatta çekemem. Yollarda perişan olurum." Gözlerini usulca açıp kocasının o telaşlı yüzüne baktı. "Hem bıktım hastane kokusundan, karmaşasından... Sadece dinlenmek istiyorum. Üşüttüm herhalde, geçer akşama doğru."

"Güzelim, üşütme böyle mi olur? Safra kusuyorsun sabahtan beri." diye üsteledi İsmail. Karısının inatçı damarını çok iyi bilse de sağlığı söz konusu olduğunda geri adım atmak istemiyordu.

"Geçer diyorum..." diyerek gözlerini yeniden kapattı Fadime. İtiraz edecek, tartışacak dermanı bile yoktu.

Karısının hâli karşısında İsmail derin bir iç çekerek pes etmek zorunda kaldı. Haklıydı da Fadime. Son dönemde yaşadıkları ikisinin de zihninde hâlâ taptazeydi. İsmail yerinden kalkmak yerine karısının yanına, yatağın kenarına biraz daha sokuldu. Sağ elini yorganın altından geçirip Fadime'nin pijamasının üzerinden karnına doğru yerleştirdi. Belki sıcak tutarsa midesindeki feci kasılmalar bir nebze olsun hafifler diye düşünerek avucuyla o bölgeyi usul usul, dairesel hareketlerle ovalamaya başladı.

İsmail'in bu şefkatli, masum dokunuşu Fadime'nin teninde sıcak bir his bırakırken genç kadının zihninde aniden, öylesine korkunç bir şimşek çaktı ki bedeni istemsizce kaskatı kesildi.

Karnının üzerinde dolaşan el, gece boyunca kasıklarında hissettiği o ince, tuhaf sızılar, sabahın köründe başlayan şiddetli kusma krizi, yorgunluktan ve stresten geciktiğini sandığı, üzerine hiç düşmediği döngüsü...

Parçalar, zihninin en karanlık odalarında birer birer birleşmeye başladığında Fadime'nin nefesi göğüs kafesinde adeta düğümlenmişti.

Gözlerini fal taşı gibi açıp karnını ovalayan kocasının yüzüne baktı. İsmail tamamen habersizdi. Çakır gözlerinde sadece karısının acısını hafifletmeye çalışan saf, şefkatli bir endişe vardı. Oysa Fadime'nin kalbi şu an aklına düşen ihtimalin dehşetiyle deli gibi çarpıyordu.

Gebelik.

Aklından geçirdiği kelime bile genç kadının midesine yeni bir krampın girmesine yetmişti. Ne İsmail'in ne de kendisinin zihninin en ufak bir köşesinde bile yer almayan, tamamen rafa kaldırdıkları bir ihtimaldi bu. Çevrelerindeki birçok insan için yeni bir bebek müjdesi dünyaların verilmesi anlamına gelebilirdi lakin onların hikâyesinde durum çok farklıydı.

Onlar Neva'yı hayatta tutabilmek için kelimenin tam anlamıyla cehennemin içinden geçmişlerdi. Rusya'ds bir başlarına geçirdikleri riskli ayların, minicik bir bedenin yaşamla ölüm arasında gidip gelişini kırk üç gün boyunca çaresizce camın ardından izlemenin travması ikisinin de ruhuna silinmez bir damga gibi vurulmuştu. Kızlarını kucaklarına sağ salim aldıkları gün birbirlerinin gözlerine bakıp sessiz bir yemin etmişlerdi sanki. Başka bir çocuk düşüncesi, o korkuları yeniden yaşama ihtimali ikisinin de lügatinden tamamen silinmişti. Aileleri tamdı. Neva onların mucizesi, fırtınası, her şeyiydi ve bu üç kişilik çekirdek dünya onlara sonuna kadar yetiyordu.

Şimdi bunca karmaşanın, kocasının ölümden yeni döndüğü bu ağır dönemin ortasında yeniden o başa sarma ihtimali Fadime'yi dehşete düşürüyordu. Olamazdım mümkün değildi. Stresten olmalıydı. Yaşadıkları o kanlı pusunun vücudunda yarattığı sarsıntıdandı. Kesinlikle üşütmüştü.

Zihninde inkâr cümlelerini peş peşe sıralarken İsmail'in elinin karnındaki ritmik hareketi birden durdu. Karısının aniden büyüyen gözlerini, kireç gibi olan yüzüne çöken tuhaf ifadeyi anında yakalamıştı.

"Fadime?" dedi İsmail kaşlarını derinden çatarak. Elini yavaşça çekip kadının buz gibi olmuş yanaklarına dokundu. "Bitanem, n'oldu? Daha mı kötü oldun? Yüzünün şekli değişti birden."

Genç kadın hızla yutkunarak bakışlarını kaçırdı. Dudaklarına dökülmek üzere olan şüpheyi, içini kemirmeye başlayan o kurdu kocasına söyleyemezdi. Henüz emin olmadan, sadece bir varsayımdan ibaretken adamın aklına bu ateşi düşürmek haksızlık olurdu. Hele ki göğsündeki yara daha yeni kapanmaya başlamışken.

"Yok..." diye mırıldandı Fadime sesini olabildiğince düz tutmaya çabalayarak. Yalan söylemek, o gözlerden bir şey gizlemek her zaman dünyanın en zor işiydi onun için. "Karnıma aniden kramp girdi sadece. Ondan öyle irkildim. İyiyim ben."

İsmail bu açıklamaya tam olarak ikna olmamış gibi gözlerini kısarak karısını süzdü. Lakin üzerine gitmek yerine yorganı omuzlarına kadar dikkatlice çekti. "Senin aklın bende kaldı hastanede..." diye fısıldadı adam kendi kendine bir sebep bularak. Uzanıp karısının alnına uzun, sıcak bir öpücük bıraktı. "Çok korktun, Neva'yla da bir başına kaldın. Vücudun bütün stresin acısını şimdi çıkarıyor. Haklısın güzelim."

Fadime kocasının bu yorumu karşısında sadece sessizce başını sallamakla yetindi. Yorganın altında kalan elleriyle karnının üzerine usulca dokunurken içinden durmaksızın dua ediyordu. İsmail'in haklı olmasını, bütün bu fiziksel çöküşün sadece stresten ibaret olmasını diliyordu. Aksi bir gerçeğin, hiç istemedikleri, tamamen kapattıkları o defterin yeniden açılması fikri şu an savaşamayacağı kadar büyük bir ağırlıktı.

Odanın sessizliği yeniden aralarına çökerken İsmail yatağın kenarından ayrılmayıp karısının nefesleri düzene girene dek saçlarını okşamaya devam etti. Lakin Fadime'nin zihnine düşen o zehirli tohum gözlerini kapattığı karanlıkta bile filizlenmeye, onu içten içe yiyip bitirmeye çoktan başlamıştı.

Yorganın ağır dokusunun altına gizlenmiş olan Fadime zihninde yankılanıp duran korkunç ihtimalin ağırlığıyla boğuşurken aniden gözlerini fal taşı gibi araladı. Kendi midesinin derdine düşmüş, bedenini esir alan feci bulantıyla savaşırken dünyadaki en önemli varlığını, kızını saniyelik bile olsa aklından çıkarmıştı. Sabahın puslu, kâbus gibi anlarında yataktan nasıl bir panikle fırladığını, kendini banyoya nasıl zor attığını hatırladıkça nefesi yeniden hızlandı.

"İso..." diye mırıldandı yastıktan başını hafifçe kaldırmaya çabalayarak. Sesi, bitkinlikten çatlamış, endişeyle titreyen incecik bir fısıltı hâlindeydi. "Neva... Neva nerede? Sabah ben öyle yataktan fırlayınca uyandı mı? Gördü mü beni?"

Küçük kızının annesini klozete sarılmış, acı içinde kıvranarak kusarken görmesi Fadime'nin şu hayatta isteyeceği en son şey bile değildi. Yaşananların ardından kızının zihni zaten darmadağın olmuştu. Bir de annesinin bu hasta, tükenmiş suretine şahit olması Neva'nın küçücük kalbindeki yeni yeni onarılmaya başlayan güven duvarlarını tamamen yerle yeksan edebilirdi.

İsmail karısının ani paniğini, ela gözlerinde beliren yoğun korkuyu gördüğü an uzanıp kadının omuzlarından nazikçe kavradı. Onu yatağa, yastıkların arasına geri yatırırken yüzüne dünyanın en şefkatli, en yatıştırıcı tebessümünü yerleştirmişti.

"Sshh... Sakin ol güzelim, telaş yapma durduk yere." dedi parmaklarının tersiyle Fadime'nin alnını usulca okşayarak. "Görmedi seni. Sen yataktan öyle bir hışımla fırlayınca sıçrayıp uyandı tabii, gözlerini ovuşturuyordu daha ne olduğunu anlamadan. Ben hemen kucakladığım gibi kapıya koştum. Tesadüf bu ya, Defne de koridordan geçiyordu o sıra. Tuttuşturdum eline, kapıyı da çektim hemen."

Fadime duyduğu bu açıklamayla birlikte derin, titrek bir nefes alarak başını yastığa tamamen bıraktı. Göğüs kafesindeki amansız sıkışma bir nebze olsun gevşemişti lakin içindeki vicdan azabı yakasını bırakmıyordu.

"Söz vermiştim ben ona..." diye mırıldandı alt dudağını suçlulukla dişleyerek. Gözleri yeniden dolmuştu. "Dün gece zor uyudu biliyorsun, sırf heveslensin de neşesi yerine gelsin diye 'Sabah kahvaltıdan sonra seni ahıra, atların yanına götüreceğim' demiştim. Şimdi bensiz indiler aşağıya... Boynu bükük kalmıştır yavrumun, gözleri beni aramıştır."

"Yok be güzelim, ne boynu bükük kalması?" dedi İsmail yatıştırıcı bir tonla. Karısının bu yersiz kuruntularını dağıtmak istercesine yatağın kenarına biraz daha yerleşti. "Defne ile mesajlaştık biz. Fatih abim masada binbir türlü oyun çevirmiş, şaklabanlık yapmış bizim kıza. Biliyorsun onun Neva'yı nasıl güldürdüğünü, doyurmuş karnını da. Şimdi de Defne ve Eyüphan almışlar bizim boncuğu, atların yanına inmişler. Keyfi yerindeymiş, atlarla oynuyorlarmış."

Fadime kocasının anlattığı bu neşeli tabloyu zihninde canlandırdığında dudaklarında buruk ama rahatlamış bir gülümseme belirdi. Kızının güvende olduğunu, güldüğünü bilmek içini ferahlatmıştı lakin zihninin en kuytu köşesinde filizlenmeye başlayan korkunç şüphe, yalnız kalıp düşünmeye, kendi bedeniyle baş başa kalıp bu ihtimali tartmaya fena hâlde ihtiyaç duyuyordu. İsmail'in gözleri üzerindeyken sağlıklı düşünemiyor, her an yakalanacakmış gibi panikliyordu.

Elini yorganın altından çıkarıp İsmail'in dizine usulca dokundu.

"İso..." dedi Fadime, sesine çaresizliğini katarak. "Sen bir gitsen mi yanına? Aklım kalıyor benim."

İsmail bu teklif karşısında kaşlarını derinden çatarak karısının yüzüne baktı. "Ne gitmesi Fadime? Sen bu hâlde yatarken, sabahtan beri canın çıkmışken ben seni burada tek başına bırakıp nereye gidiyorum?"

"Gözünü seveyim git bak n'olur..." diye üsteledi kocasının elini parmaklarının arasına alıp hafifçe sıkarak. "Ben iyiyim, yemin ederim iyiyim. Sadece uyuyacağım, dinleneceğim. Ama sen böyle başımda dikildikçe benim aklım hep aşağıda, Neva'da kalıyor. Ya huysuzlanırsa? Ya 'Annemi istiyorum' diye tutturup ağlarsa? Defne ile Eyüphan baş edemezler onunla, biliyorsun."

İsmail karısının bu telaşlı, ısrarcı hâli karşısında sıkıntılı bir iç çekti. Bir yanı bu odadan zerre kadar ayrılmak istemiyor, başında nöbet tutmak istiyordu. Fakat diğer yanı karısının Neva söz konusu olduğunda ne kadar evham yaptığını çok iyi biliyordu. Eğer aşağı inip kızlarına bakmazsa Fadime'nin stresten kendini daha da yiyip bitireceği gün gibi ortadaydı.

"Tamam..." diyerek pes etti ellerini teslim olurcasına havaya kaldırıp yataktan ağır ağır doğrulurken. "Tamam, gidip bakacağım. Ama sen de söz ver, ben kapıdan çıktığım an gözlerini kapatıp uyuyacaksın. Zırt pırt kalkmak, dolanmak yok. Yemin ediyorum döner gelirim Neva'yla dikilirim tepene."

"Söz." diyerek gülümsedi Fadime başını yastığa iyice yerleştirip gözlerini kapatarak. "Kımıldamayacağım bile yerimden. Hadi git sen, yalnız bırakma kızımızı."

İsmail eğilip karısının alnına uzun, şefkatli bir öpücük bıraktı. Ardından odanın çıkışına doğru yönelerek ahşap kapıyı arkasından usulca kapattı.

Kapı kapanma sesini duyduğu an Fadime'nin kapalı olan gözleri hızla aralandı. Yüzündeki tebessüm saniyeler içinde silinmiş, yerini saf, katıksız bir dehşete bırakmıştı. Yorganın altındaki elleri titreyerek karnının üzerine gitti. Odadaki sessizlik genç kadının zihninde patlayan gebelik ihtimalinin yankılarıyla sağır edici bir gürültüye dönüşmüştü bile.

Bu sırada karısının ısrarıyla evden çıkan İsmail kabanına sarılarak ahıra doğru hızlıca ilerledi. Ahşap kapıyı iterek içeri girdiğinde ise karşısında gördüğü manzara içler acısı, bir yandan ise oldukça komikti.

Girişin hemen sağındaki geniş saman balyalarından birinin üzerine tünemiş olan Neva kollarını göğsünde sımsıkı kavuşturmuş, alt dudağını neredeyse çenesine kadar sarkıtmış bir hâlde yeri izliyordu. Etrafında ise dünyanın en büyük suçunu işlemiş gibi ecel terleri döken Eyüphan ve Defne kızın karşısında eğilip bükülerek bu minik fırtınayı sakinleştirmeye çabalıyordu.

İsmail'in dudaklarında kızının bu küsmüş, inatçı hâlini görmenin verdiği tarifsiz şefkatle bir tebessüm belirdi. Adımlarını sertleştirip yüzüne son derece inandırıcı, sahte bir kızgınlık maskesi yerleştirerek ahşap zeminde tok sesler çıkararak onlara doğru yaklaştı.

"Ula ne ettiniz kızıma?!" diye gürledi sesi ahırda yankılanırken.

Eyüphan ve Defne duydukları gürlemeyle yerlerinde sıçrayıp arkalarına döndüklerinde İsmail çoktan saman balyasının önüne ulaşmıştı bile. Hiç tereddüt etmeden, zerre kadar duraksamadan eğildi. İki koca elini kızının koltuk altlarına yerleştirip minik bedenini tek bir hamlede, büyük bir güçle havaya kaldırdı.

"İso, dur! Yaran!"

"İso n'apıyorsun, dikişlerin!"

Defne ve Eyüphan'ın aynı saniye içinde kopan panik dolu itirazları adamın kulaklarına ulaşsa da zihninde hiçbir karşılık bulmadı. Sol göğsündeki deliğin kapanmasının üzerinden koca bir ay geçmiş, dikişleri çoktan alınmış, yarası büyük oranda iyileşmişti. Arada sırada ters bir hareket yaptığında sızlasa da tekrar açılma veya kanama gibi bir riski kalmamıştı. Doktoru çiftliğe gelmeden önceki son kontrolde ağır kaldırmaması konusunda, kaslarını alıştıra alıştıra kullanması gerektiği yönünde uyarılarda bulunmuştu elbette. Lakin bütün bu tıbbi tavsiyeler İsmail'in pek umrunda değildi.

Kızının o gece karanlıkta yanına gelip "Kalbin acıyor, artık beni kucağına alamazsın" diyerek boynunu büktüğü an, İsmail'in içine dert olmuş, yüreğine taş gibi oturmuştu. Günlerdir bu anı bekliyor, kızına o yıkılmaz dağı, sarsılmaz babasını geri vermenin hasretini çekiyordu. Havaya kaldırdığı kızını kendi göğsüne sımsıkı bastırdı.

"Susun bakayım, karışmayın bana!" diye çıkıştı, gözlerini kısarak karşısındaki iki telaşlı yetişkine ters bir bakış fırlattı. "Benim kızımın nesi ağır? Pamuk gibi benim yavrum, kuş kadar ağırlığı var. Size ne oluyor?"

Neva babasının kucağına yerleştiği an bütün küskünlüğünü bir anlığına unutup kollarını adamın boynuna sımsıkı doladı. Yüzünü İsmail'in boynuna gömdüğünde koca adam burnunu kızının sapsarı lülelerine daldırıp derin, abartılı bir nefes çekti. Saçlarına, yanaklarına, boynuna peş peşe, doya doya öpücükler kondurdu.

"N'oldu babam? Anlat bakayım bana." dedi İsmail sesini o gürleyen tondan çıkarıp dünyanın en yumuşak ninnisine dönüştürerek. Göz ucuyla hâlâ ecel terleri döken ikiliye bakıyordu. "Bunlar mı ağlattı seni? Üzdüler mi?"

Küçük kız babasının boynuna sarılı hâlde başını usulca aşağı yukarı salladı. Şikâyet etmenin, babasına sığınmanın verdiği çocuksu güvenle alt dudağını yeniden büzmüştü.

"İso vallahi bilerek olmadı, lafın gelişi-" diye savunmaya geçmek için atıldı Eyüphan lakin İsmail boştaki elini havaya kaldırarak onu anında susturdu.

"Şşşt, size söz hakkı vermedim." diyerek yalandan azarladı onları. Sonra tekrar kızına döndü. "Anlat boncuğum, dinliyorum seni. Eğer seni üzdülerse çok fena kızacağım ben onlara, kulaklarını çekeceğim ikisinin de."

Neva babasının bu tam destek veren tavrıyla birlikte içindeki bütün dertleri dökmeye başladı. Hüzünlü, incecik sesiyle "Eyüphan bana 'Ananla baban sana kardeş yapsın' dedi baba!" diyerek şikayet etti dayısını, sesi son derece trajikti, gözleri yine dolmuştu. "Ben kardeş istemiyorum!"

İsmail duyduğu hikâyeyle birlikte kahkaha atmamak için yanaklarının içini ısırmak zorunda kaldı. Gözleri şaşkınlık ve utançla yere bakan Eyüphan'ı bulduğunda adamın içine düştüğü bu feci durumu saniyeler içinde analiz etmişti. Ancak şimdi önceliği kızının küçük dünyasındaki kâbusu silip atmaktı.

"Yok bitanem..." dedi İsmail, sesine sarsılmaz, yemin gibi bir ciddiyet katarak. Elini kızının sırtında usul usul gezdirdi. "Kardeş falan yok. Bak ben sana ne diyorum? 'Bitanem' diyorum. Bu ne demek biliyor musun? Dünyada senden sadece bir tane var, sen benim tek bir tanemsin demek. İkincisi yok babacığım..."

Neva babasının açıklamasıyla biraz olsun rahatlasa da içindeki şüphe tohumu henüz tamamen kurumamıştı. Başını hafifçe kaldırıp masmavi, yaşlı gözlerini babasının çakır gözlerine dikti.

"Yok annemin karnında bebek?" diye sordu, emin olmak istercesine.

İsmail karısının şu an zihnini kemiren karanlık şüphelerden tamamen habersizdi. Kendi doğrularından, planladıkları üç kişilik hayattan zerre kadar şüphesi yoktu.

"Yok babacığım." dedi yüzüne sıcacık, kocaman bir gülümseme yerleştirerek. "Ben sabah evden çıkmadan evvel baktım annenin karnına. Yok bebek falan."

Neva'nın gözlerindeki o hüzün bulutu yavaş yavaş dağılırken, minik serçe parmağını babasına doğru uzattı. "Söz mü?"

İsmail hiç tereddüt etmeden kendi serçe parmağını kızının minicik parmağına doladı. "Söz bebeğim. Yemin ederim yok."

Bu kesin, inkâr edilemez yeminin ardından Neva'nın yüzünde nihayet o pırıl pırıl güneş açtı. Kollarını yeniden babasının boynuna dolayıp kıkırdayarak yüzünü sakladı.

Kızının sakinleştiğinden emin olan İsmail bakışlarını yeniden köşede dikilen ikiliye çevirdi. Yüzüne o sahte, asabi maskeyi yeniden takıp kaşlarını çattı.

"Siz ikiniz..." dedi İsmail işaret parmağını önce Eyüphan'a sonra Defne'ye sallayarak. "Bir daha benim kızımın aklına böyle abuk subuk fikirler sokmayacaksınız. Kendi işinize bakın, çocuğun damarına basıp durmayın! Alırım ikinizi de ayağımın altına, abim bile kurtaramaz sizi elimden!"

Eyüphan ve Defne bu yalandan azar karşısında uslu uslu başlarını sallarken, Defne fırsattan istifade edip İsmail'e doğru bir adım attı. Gözleriyle Neva'ya çaktırmadan evin olduğu tarafı işaret ederek, dudaklarını belli belirsiz kıpırdattı.

"Fadime nasıl?" diye sordu fısıltıyla. Arkadaşının sabahki perişan hâli hâlâ aklındaydı, Neva'ya kıyafet almak için odaya girdiğinde görmüştü.

İsmail Defne'nin sorusu karşısında hafifçe iç çekti. "Hâlâ aynı." diye mırıldandı kızının duymayacağı bir tonda. "Midesi çok fena, yatırdım ama aklım onda kaldı. Sen bir eve geçsen diyorum Defne. Bir nane limon mu kaynatırsın, yanında mı durursun... Ben kızı oyalayayım buralarda."

"Tamam, hiç merak etme sen." dedi Defne, hızla kabanının önünü ilikleyerek. "Ben gidip ilgilenirim hemen. Siz takılın."

Genç kadın arkasını dönüp ahırın büyük ahşap kapısına doğru yürümeye başladığı an İsmail'in boynuna sarılı olan Neva başını aniden kaldırdı. Az evvelki bütün gözyaşlarını, küskünlüğünü tamamen unutmuş, gözlerindeki o saf, çocuksu yaramazlıkla arkası dönük olan halasına bakıyordu.

"Eyüphan'la halam bebek yapacakmış."

Bu tek, masum ama yıkıcı derecede absürt cümle ahırın ortasına düştüğü an Defne'nin adımları olduğu yerde bıçak gibi kesildi. Genç kadın sırtından vurulmuş gibi donakalırken, omuzları utançla kulaklarına kadar çekilmişti. Usulca, yüzünde dünyadaki bütün acıları çekiyormuş gibi bir ifadeyle geriye döndü.

"NEVA!" diye inledi Defne, sesi sızlanarak yankılanırken. Elleriyle kızaran yüzünü tüm dünyadan istiyordu.

Eyüphan ise olduğu yerde taş kesilmişti. Ensesindeki saçları hırsla karıştırıyor, gözlerini tavana, yerdeki samanlara, atlara, kısacası İsmail'in yüzü hariç her yere dikmeye çalışıyordu. Kulaklarına kadar kızardığını hissetmek genç adam için tam bir felaketti.

İsmail duyduğu bu bombanın ardından saniyelerce sessiz kaldı. Çakır gözleri önce kapıda ecel terleri döken Defne'ye, ardından pancar gibi kızarmış Eyüphan'a kaydı. Göğüs kafesinde biriken kahkahayı zapt etmek artık imkânsızdı. Sarsıla sarsıla, bütün ahırı inletecek kadar gür bir kahkaha patlattı.

Gülmekten yaşaran gözlerini kapatıp, hızla elini kızının ağzına siper etti. Neva'nın saçlarına derin bir öpücük kondurup gülüşünün arasından fısıldadı. "Babam, bu söylenmez öyle uluorta. İnsanların gizlisi saklısı var, ayıp olur!"

"İSO!" diye ciyakladı Defne ayaklarını yere vurarak. Utancından daha fazla orada duramayacağını anladığı an arkasını dönüp haranın kapısından kelimenin tam anlamıyla koşarak gözden kayboldu.

Defne'nin kaçışının ardından İsmail kahkahalarını yavaş yavaş dizginledi. Neva'yı kucağında biraz daha rahat bir pozisyona yerleştirip saman balyasının üzerine yavaşça oturdu. Yüzündeki alaycı, eğlenen tebessümle, az ötede hâlâ yerin dibine girmek için dua eden Eyüphan'a dikti gözlerini.

"Eee..." dedi İsmail, sesindeki o imalı tınıyı saklama gereği duymadan. "Dökül bakalım datlum. Siz ne iş?"

Eyüphan boğazını gürültülü bir şekilde temizledi. Kollarını göğsünde kavuşturup çizmelerinin ucuyla yerdeki samanları eşelemeye başladı. Bir kavgada, bir silahlı çatışmada zerre kadar tereddüt etmeyecek olan bu adam konu kendi kalbi olduğunda kelimeleri toparlamakta fena hâlde zorlanıyordu.

"Ne işi olacak İso, çocuk kendi kendine uyduruyor işte..." diye mırıldandı ilk başta inkâr yolunu seçerek.

Fakat İsmail bu numaraları yutacak adam değildi. "Bana masal anlatma ula!" diyerek güldü. "Eyüphan, ben seni tanıyorum oğlum, bakışların değişti senin. Az evvel kız buradayken etrafında nasıl pervane olduğunu, gözlerini ondan nasıl alamadığını Ezel'in kör anası olsa koklayarak hisseder. Çıkar ağzındaki baklayı, ne iş?"

Genç adam omuzlarını düşürüp derin bir iç çekti. İsmail'e yalan söylemenin, bu saatten sonra inkâr etmenin bir mantığı kalmamıştı. Kollarını çözüp ellerini kabanının ceplerine soktu. Başını hafifçe kaldırıp arkadaşının çakır gözlerine son derece samimi, bir o kadar da çaresiz bir ifadeyle baktı.

"Öyle bildiğin gibi, planlı programlı bir şey değil..." diye başladı söze, kelimeleri ağzında geveleyerek. "Nasıl oldu, ne ara oldu ben de anlamadım. Birbirimize tutunduk. O benim yarama merhem oldu, ben onun korkularına siper oldum. Adını koymadık bir türlü ama..."

Sözlerine kısa bir es verip yutkundu. Sesini daha da alçaltarak, itirafın en ağır kısmını dile getirdi. "Gönlüm kaydı işte İso, yalan yok. Görüşüyoruz, konuşuyoruz. İçim titriyor ulan görünce, bildiğin gibi değil. Her şeyiyle benim olsun istiyorum, seviyorum ben Defne'yi."

İsmail duyduğu dürüst itiraf karşısında başını yavaşça salladı. Yüzündeki alaycı tebessüm yerini şefkatli, kardeşçe bir gurura bırakmıştı. Eyüphan gibi bir adamın kalbini bir kadına böyle cesurca açması, üstelik bu kadının Fatih abisinin kızı olması son derece hassas ama bir o kadar da kıymetli bir durumdu.

"Düğün mü yapacağız?"

İkilinin arasındaki bu ağır, romantik sohbet babasının kucağında sessizce oturan Neva'nın hevesli sorusuyla anında bölünmüştü. Küçük kız duyduğu konuşmalardan fazla şey anlamasa da detayları atlayıp işin en eğlenceli kısmına odaklanmıştı.

"Yok babam, daha düğün falan yok." diyerek kahkaha attı İsmail, kızının burnunu hafifçe sıkarak. "Senin bu dayın önce Fatih amcanı aşacak, onun onayını alacak. Sonra düşünürüz düğünü."

Eyüphan duyduğu bu gerçeklikle birlikte yüzünü buruşturup başını ellerinin arasına aldı. "Ulan Fatih abi beni kurşuna dizmese iyidir..." diye homurdandı. "Adam bana emanet diye bıraktı, ben kızı gözüme kestirdim. Vallahi sonum hiç iyi değil."

"Korkma lan!" diyerek teselli etti İsmail arkadaşının hâline acıyarak. "Sen adam gibi durduktan, kızı üzmedikten sonra abim senin alnından öper. Zor olur, eziyetli olur ama sonunda müsaade eder size."

Neva, amcasının kurşuna dizilme ihtimalini kendi küçük dünyasında bambaşka bir yere çekmişti. Minik elini havaya kaldırıp Eyüphan'a doğru şefkatle uzattı.

"Ama Eyüphan'ın gözleri uyumasın..." dedi Neva son derece ciddi, korumacı bir tavırla. Dudakları büzülmüştü yine.

İsmail ve Eyüphan duydukları bu masum ama bir o kadar da yürek burkan cümle karşısında aynı anda donup kaldılar. İsmail, kızının o küçük zihninden silinmeyen korkuyu bir kez daha acı bir şekilde fark etmişti. Gözleri hafifçe dolarken, kızını göğsüne biraz daha sıkı bastırdı.

"Kimsenin gözleri uyumayacak babam." diye fısıldadı kızının saçlarına uzun, derin bir öpücük bırakarak. "Biz hepimiz yan yana duracağız. Kimse düşmeyecek, kimse yara almayacak. Sen düşünme bunları."

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

Ahırın kapısından kendini dışarı atıp eve doğru yürümeye başladığında Defne'nin yanakları dışarıdaki soğuğa kafa tutarcasına yanıyordu. Rusya'nın keskin, insanın yüzünü bıçak gibi çizen dondurucu ayazı bile tenindeki bu utanç yangınını söndürmeye yetmemişti. Az önce yaşananlar zihninde döndükçe nefesi kesiliyor, adımlarını biraz daha hızlandırıyordu. Ancak içindeki tuhaf, kan kaynatan gerginliği bir an evvel atıp tamamen başka bir şeye odaklanmak zorundaydı.

Evin sıcak ve sessiz antresine adımını attığında derin, titrek bir iç çekti. Kabanını portmantoya asarken zihnini zorla toparladı. Yukarıda sabahtan beri midesiyle savaşan arkadaşının durumu şu an her şeyden önemliydi. Ahşap merdivenleri hızlı ama sessiz adımlarla tırmanıp onun yatak odasının kapısına ulaştı.

Parmaklarının ucuyla kapının pervazını usulca tıklattı. İçeriden herhangi bir ses gelmesini beklemeden pirinç kulpu aşağı indirip kapıyı yavaşça araladı. Karşılaştığı manzara genç kadının göğüs kafesine devasa bir taşın oturmasına sebep olmuştu.

Fadime yatağın ayakucundaki halının üzerine tamamen çökmüş, sırtını yatağın kenarına yaslamıştı. Dizlerini göğsüne doğru çekmiş, başını ellerinin arasına almış bir hâlde sarsıla sarsıla ağlıyordu. Hıçkırıkları boğuk, çaresiz ve kelimenin tam anlamıyla parçalayıcıydı. Genç kadının bu denli yıkılmış, bütün savunma kalkanlarını indirmiş hâli Defne'nin yüreğini ağzına getirdi.

"Fadime!" diye seslendi Defne panikle. Kapıyı arkasından hızla kapatıp kilitledi, adımlarını koşarcasına atarak arkadaşının yanına ulaştı ve dizlerinin üzerine çöktü. "N'oldu? Çok mu kötüsün, sancın mı var?"

Başını ellerinin arasından kaldıran Fadime'nin yüzü gözyaşlarından sırılsıklam olmuştu. Ela gözlerindeki saf dehşet, çaresizlik ve panik öylesine büyüktü ki Defne bir an için ölümcül bir şey olduğunu zannetti. Fadime titreyen kollarıyla öne atılıp doğrudan Defne'nin boynuna sarıldı. Kendini tamamen onun omuzlarına bırakırken boğazından kopan acı dolu inlemeyle birlikte odanın içindeki oksijeni tüketecek sırrı dile getirdi.

"Defne..." diye hıçkırdı, kelimeler dudaklarından adeta kanayarak dökülüyordu. "Ben... Hamileyim galiba."

Defne'nin zihni bu cümlenin ağırlığı altında kelimenin tam anlamıyla felç olmuştu. Bedeni kaskatı kesilmiş, elleri arkadaşının sırtında havada asılı kalmıştı. İsmail ve Fadime'nin ikinci bir çocuk fikrine ne kadar uzak olduklarını, o defteri nasıl bir şekilde kapattıklarını herkesten çok daha iyi biliyordu.

"Nasıl yani?" diye fısıldayabildi Defne şokun etkisinden zar zor sıyrılarak. Fadime'nin omuzlarını usulca tutup onu biraz geriye çekti ve yaşlı gözlerinin içine baktı. "Fadime emin misin? Nereden çıktı bu birdenbire? Belki strestendir..."

Fadime başını çaresizce, şiddetle iki yana salladı. Gözyaşları çenesinden pijamasının yakasına damlıyordu.

"İki ay oldu..." diye mırıldandı, sesi titremekten neredeyse duyulmaz bir hâldeydi. "İki aydır gecikiyorum. Önce İsmail vuruldu, sonra hastane süreci, Neva'nın hâli derken aklımın ucundan bile geçmedi. Strestendir, korkudandır dedim, zaten düzensizdi diye hep geçiştirdim. Ama bugün... Bulantılarım başladı, kasıklarımda günlerdir sızı var, göğüslerim hassaslaştı. Ben bu bedeni tanıyorum Defne, ben bu belirtileri biliyorum!"

Genç kadın duyduklarını sindirmeye çalışırken yutkundu. "Ama sen... Yani, siz korunmuyor muydunuz? Dikkatliydiniz..."

"Dikkatliydik! Hem de deliler gibi dikkatliydik!" diye isyan etti Fadime elleriyle yüzünü yeniden kapatarak. Sesi kendi bedenine duyduğu öfkeyle çatallaşmıştı. "Zerre kadar risk almadık bugüne kadar. Nasıl oldu, nasıl ihtimal dâhilinde olabilir aklım almıyor. Yemin ederim aklımı kaçıracağım!"

Defne ahırda "Kardeş istemem!" diye yeri göğü inleten, küsüp ağlayan küçük Neva'nın yüzünü hatırladıkça işlerin ne kadar içinden çıkılmaz bir hâl aldığını daha net görüyordu. Fakat şu an arkadaşını kendi kızının bu tepkisiyle germek, ona bu vicdan azabını da yüklemek yapılabilecek en büyük kötülüktü. Bu gerçeği zihninin en derin köşesine gömüp tamamen Fadime'nin duygularına odaklanmak zorundaydı.

"Tamam canım, tamam bir sakin ol n'olur..." diyerek Fadime'nin buz gibi olmuş ellerini kendi avuçlarının arasına aldı. Başparmaklarıyla tenini şefkatle okşadı. "Derin bir nefes al. Ne hissediyorsun? Korkunu, paniğini anlıyorum ama en derininde ne var? İstemiyor musun?"

Fadime yaşlı gözlerini Defne'ye diktiğinde içindeki o katıksız, tavizsiz reddediş bütün çıplaklığıyla ortadaydı.

"İstemiyorum." dedi genç kadın, tek bir an bile düşünmeden. Sesindeki sarsılmaz netlik, bir kadının dudaklarından dökülebilecek en dürüst itiraftı. "Gerçekten istemiyorum Defne. Bu sadece ikinci bir çocuğun sorumluluğundan kaçmak değil... Benim bu ihtimali düşünmek bile nefesimi kesiyor."

Burnunu hızla çekip, gözlerinde karanlık, travmatik hatıraların belirmesine izin verdi.

"Neva doğduğunda Aylin abla benimle uzun uzun konuştu..." diye anlatmaya başladı Fadime. Kelimeler boğazına batan cam kırıkları gibiydi. "Bedenimin o hamilelikte ne kadar yıprandığını, doğum öncesi ve sonrası sürecin sadece Neva'yı değil beni de tükettiğini söyledi. Rahim duvarım incelmiş, zaten yaralı bir yer varmış... 'İkinci bir hamilelik senin için hayati risk taşır' dedi bana. 'Rahmin bir kez daha böyle bir yükü kaldırmayabilir. Hamilelik ilerledikçe o bölge daha da zorlanır, doğum sırasında da ciddi bir sorun çıkabilir.' dedi. Bebeği de beni de tehlikeye atacağını söyledi. Bir daha hamile kalırsam beni kaybetmekten korktuğunu bile söyledi!"

Defne duyduğu gerçekler karşısında dehşete düşerek arkadaşının ellerini biraz daha sıkı kavradı. Durum sadece psikolojik bir reddedişten ibaret değildi. Ortada ciddi, ölümcül bir sağlık riski vardı ve Fadime'nin bu kadar paniklemesinin asıl sebebi buydu.

"Ben bu riski nasıl alırım Defne?" diye feryat etti Fadime çaresizlikle başını iki yana sallayarak. Gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarında iz bırakıyordu. "Sırf bir can daha dünyaya getireceğim diye Neva'yı annesiz bırakma ihtimalini nasıl göze alırım? İso'yu bir başına, yarım bırakma riskine nasıl girerim? Benim kızımın bana ihtiyacı var. O daha bebek ya, bebek! Ben onun hakkına girip kendi canımı tehlikeye atamam!"

Genç kadıniçindeki diğer bir dürüst itirafı da masaya koymaktan çekinmedi. "Üstelik sevmek bile istemiyorum ben. Doğal bir şey bu, kötü bir anne olduğum anlamına gelmez, değil mi? Ben şu an başka bir bebeği sevemem, ona o şefkati veremem. Bütün ruhum, bütün sevgim Neva'ya aitken içimden gelmiyor başka bir çocuğu kabullenmek!"

Defne paramparça olmuş isyanı karşısında gözyaşlarına daha fazla engel olamadı. Uzanıp Fadime'yi omuzlarından kendine doğru çekerek sımsıkı sarıldı.

"Değilsin tabii ki balım, asla kötü bir anne değilsin!" diye fısıldadı Defne, kendi çenesini arkadaşının saçlarına yaslayarak. "Sen benim tanıdığım en güçlü, en fedakâr kadınsın. Kendi hayatını, kendi canını Neva için bu kadar düşünmen senin ne kadar muazzam bir anne olduğunu gösteriyor zaten. Hissettiklerinde o kadar haklısın ki... Kendini suçlamayı bırak n'olur."

Bir süre sadece birbirlerine sarılı kalarak, Fadime'nin o hıçkırıklarının yavaş yavaş dinmesini beklediler. Defne soğukkanlılığını toparlamak, pratik bir çözüm üretmek zorundaydı. Arkadaşını bu şüphelerin karanlığında yalnız bırakamazdı.
Usulca geri çekilip Fadime'nin yüzünü avuçlarının arasına aldı. Gözlerinden dökülen yaşları şefkatle sildi.

"Şimdi dinle beni." dedi sesine sarsılmaz bir güven katarak. "Şu an sadece korkularımızın ve belirtilerin üzerinden konuşuyoruz. Belki de gerçekten stres bedeninle böyle bir oyun oynuyor. Önce emin olmamız lazım. Yüzde yüz emin olmadan ne İso'ya bir şey hissettireceğiz ne de kendi kendimizi yiyip bitireceğiz."

Fadime burnunu çekerek umutsuz, yaşlı gözlerle arkadaşına baktı. "Test mi yapacağız?"

"Test yapacağız." diyerek gülümsedi Defne güven veren bir ifadeyle. "Ben İso'yla konuşurum. Sana hava değişikliği olsun diye çıkıyormuş gibi yapar merkeze ineriz. Eczaneden test alıp beraber hep gittiğimiz kafede yaparız. Olur mu?"

Genç kadın duyduğu bu mantıklı ve somut plan karşısında bir nebze olsun rahatladığını hissetti. Belirsizlik her zaman en büyük işkenceydi. Derin bir nefes alarak başını usulca aşağı yukarı salladı. "Olur..." diye mırıldandı. "Olur, yapalım. Dayanamıyorum çünkü bu şüpheyle aynı odada nefes almaya."

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

3 YIL ÖNCE, RUSYA

Karadeniz'in bitmek bilmeyen kaosundan, ailelerin bitmek bilmeyen kan davasından uzakta, Rusya'nın soğuk ama güvenli dağ evinde sıradan bir kış gecesiydi. İstanbul'da hukuk fakültesinde okuyan yirmi bir yaşındaki Defne kış tatili için babası Fatih'in yanına gelmişti. Evdeki herkes derin bir uykuya teslim olmuşken onun İstanbul'daki hareketli hayatına alışık bedeni uykuya direniyordu.

Gecenin bir yarısı mutfağa inmiş, geniş ahşap adanın bar sandalyelerinden birine tünemişti. Bir yandan önündeki büyük dilim meyveli pastasını büyük bir keyifle yiyor, diğer yandan da telefonunun ekranında hızlı hızlı kaydırarak bir şeylere bakıyordu. Son derece rahat, kendi hâlinde bir ortamdaydı.

Ta ki koridorun ahşap zemininde yankılanan hafif ayak seslerini duyana kadar.

Defne'nin kaşları anında çatıldı. Elindeki tatlı çatalını havada durdurup daha rahat duyabilmek için nefesini tutarak bütün hareketlerini kesti. Babasının ayak sesleri değildi bu, çok daha hafif, zemine adeta sürünerek atılan adımlardı. Nazan anne bu saatte uyanmaz, korumalar evin içinde dolanmazlardı. Gecenin bu saatinde, üstelik dağın başındaki bu korunaklı evde kim olabilirdi ki?

O sırada mutfağın kapısında bir karaltı belirdi.

Fadime yarı uykulu yarı uyanık bir hâlde, gözlerini elleriyle ovuştura ovuştura mutfağa doğru süzülmüştü. Altında bol, mavi bir pijama altı, üstünde ise İsmail'in omuzlarından düşecek kadar büyük duran kapüşonlu hırkası vardı. Sağ eli refleks olarak belirginleşmeye başlamış karnının üzerinde duruyordu. Susuzluktan kurumuş boğazını ıslatmak için mutfağa inmiş, evde başkalarının, üstelik Fatih'in kızının olduğunu tamamen unutmuştu. Akşamüstü Defne eve geldiğinde Fadime uyuduğu için henüz hiç karşılaşmamışlardı.

Defne mutfağın loş ışığına giren bu yabancı silüeti gördüğü an kalbi ağzına geldi. Yerinden bir ok gibi fırlayarak ayağa kalkarken, elindeki tatlı çatalını adeta bir silahmış gibi karşısındaki kadına doğru doğrulttu.

"Sen kimsin?! Nasıl girdin eve?!" diye çıkıştı. Sesi korkudan ve adrenalinden dolayı fazlasıyla gür ve tiz çıkmıştı. Ardından hiç vakit kaybetmeden koridora doğru başını çevirip avaz avaz bağırdı. "Babaaa!"

Fadime uykunun tatlı mahmurluğu içindeyken karşısında aniden beliren, kendisine çatal doğrultan bu kızı gördüğü an şoktan olduğu yerde çivilendi. Uykulu hâli saniyeler içinde buharlaşıp gitmiş, kalbi göğüs kafesini kıracakmış gibi atmaya başlamıştı. Panikle elini kalbinin üzerine bastırıp derin ve kesik bir nefes aldı.

"Yüreğime indirdin, manyak mısın?!" diye isyan etti. Bir yandan kalbini tutarken diğer eliyle havayı dövercesine bir hareket yaptı. "İndir şu... çatalı!"

Defne karşısındaki kadının şaşkın ve dehşet dolu tepkisi karşısında duraksadı. Çatalı tutan eli yavaşça aşağı inerken bakışları kadının yüzünden aşağıya, bol hırkanın altından hafifçe belirginleşmiş karnına kaydı. Hamile bir kadındı bu. Lakin evlerine gecenin bir yarısı giren hamile bir kadının kim olabileceğine dair zihninde hiçbir mantıklı açıklama yoktu.

"Asıl sen manyak mısın?!" diye çıkıştı Defne yine de savunmasını tam olarak indirmeden. "Kimsin diyorum sana?! Bak polisi ararım!"

"Ne polisi ula!" diye parladı Fadime, bu absürt tehdit karşısında sinirleri gerilmişti. Ellerini iki yana açarak inanamaz gözlerle kıza baktı. "Zorla girdim sanki eve! Yengesiyim ben Fatih abinin!"

Defne'nin gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açıldı. Kaşları havalanırken dudaklarından şaşkın bir mırıltı döküldü. "Yengesi mi?"

"Kardeşinin karısıyım işte!" diye kestirip attı Fadime, derin derin nefes alarak kalbinin ritmini yavaşlatmaya çalışıyordu.

Defne, duyduğu bu bilgiyle birlikte zihnindeki parçaları hızla birleştirdi. Babasının günlerdir bahsettiği, Trabzon'daki o kanlı karışıklıktan kaçırıp buraya getirdiği kardeşi İsmail ve hamile karısı Fadime... Aklına tamamen çıkmıştı onların burada olduğu.

"Onu şey ettim de ben..." diye kekeledi Defne, yüzüne yayılan o devasa utançla birlikte. Elindeki çatalı tezgâhın üzerine sessizce bıraktı ve omuzları suçlulukla aşağı düştü. "Ay kusura bakma... Çok özür dilerim gerçekten. Gece gece yabancı biri sanınca birden panikledim."

Fadime de tehlikenin geçtiğini anladığında ellerini iki yanına indirdi lakin sağ eli yine o refleksif, korumacı hareketle karnının üzerine gitti.

"Ne kusuru estağfurullah da..." diye sitem etti Fadime, hâlâ nefes nefese bir hâlde. "Yüreğime indi yani!"

Defne, kadının elinin karnına gidişini görünce içini saran vicdan azabıyla panikledi. Kendi saçmalığı yüzünden hamile bir kadını korkutmuş, bebeğe bir zarar vermiş olabileceği ihtimali aklına gelince gözleri büyüdü.

"Şey misin... Eee... İyi misin sen?" diye sordu telaşla, adımlarını kadına doğru hızlandırarak. "Korkuttum seni..."

"İyiyim..." diye mırıldandı Fadime. Gözlerini hafifçe kısıp loş ışıkta Defne'nin yüzünü daha dikkatli inceledi. Çerçevelerdeki fotoğraflardan Fatih'in sevgiyle bahsettiği kızı anımsamaya çalışıyordu. "Sen şeysin galiba..."

İsmi dilinin ucundaydı lakin o anki heyecan ve uykunun etkisiyle aklından tamamen uçup gitmişti.

Defne kadının kendisini hatırlamaya çalışan tatlı hâli karşısında sıcacık, içten bir şekilde gülümsedi. Birkaç adım daha yaklaşıp elini nezaketle uzattı.

"Defne ben."

"Heh, Defne!" diyerek parmaklarını şıklattı Fadime. Uzatılan o ince, zarif eli kavrayıp dostça sıktı. "Baban söylemişti 'kızım gelecek' diye ama ben bu sıra kendi adımı zor hatırladığım için aklımdan çıkmış. Fadime ben de."

"Memnun oldum Fadime." dedi Defne de aynı sıcaklıkla. "Babam bana da söylemişti sizin geleceğinizi ama ben de tamamen unuttum sanırım. Yoldan yeni geldim, kafa kalmadı." Defne elini geri çektikten sonra hemen yanı başındaki bar sandalyesini gösterdi. "Gel, ayakta kalma lütfen. Otur şöyle."

Fadime biraz utanarak karşısında aylar sonra ilk defa İsmail dışında sohbet edebileceği genç bir kadın olmasının heyecanıyla sandalyeye doğru ilerledi. Otururken hafifçe yüzünü buruşturup zorlansa da yerleşmeyi başardı.

Defne hemen tezgâhın üzerindeki sürahiden bir bardak su doldurup kadının önüne bıraktı. Ardından buzdolabına doğru yönelerek kapağını açtı. Arkası dönükken omzunun üzerinden Fadime'ye doğru seslendi.

"Meyveli pasta sever misin?"

Fadime "meyveli pasta" kelimelerini duyduğu an midesinde o tatlı, karşı konulamaz hamilelik aşermelerinden birinin filizlendiğini hissetti.

"Severim..." diye mırıldandı, sesindeki o iştahlı tınıyı gizleyemeden.

"Harika!" diyerek dolabın kapağını kapattı Defne, elindeki büyük pasta kutusuyla masaya dönerken. Gözlerinin içi gülüyordu. "Ben de çok severim. Gecenin bu saatinde yenmez derler ama bence en güzel bu saatte yenir."

Temiz, geniş bir tabağa oldukça cömert, büyükçe bir dilim meyveli pasta kesip Fadime'nin önüne bıraktı. "Meyve suyu içer misin yanında?" diye sorduğunda Fadime, ellerini hafifçe havaya kaldırarak kibarca reddetti. "Yok, su yeter bana, teşekkür ederim."

"Peki..." diyerek az önceki yerine, kadının tam karşısına oturdu.

Mutfakta sadece çatal seslerinin duyulduğu kısa, tuhaf bir sessizlik oldu. Fadime konuşmak, bir şeyler sormak istiyordu lakin nereden başlayacağını, nasıl bir sınır çizeceğini bilemiyordu. Üzerindeki kalın kapüşonlu hırka mutfağın sıcağı ve hissettiği tatlı gerginlikle birleşince iyice daralmasına sebep oldu. Fermuarını yavaşça aşağı indirip hırkayı omuzlarından sıyırarak boş sandalyelerden birine bıraktı.

"Sıcakladın mı?" diye sordu Defne, kadının bu hareketini fark ederek. "Üstündeki de çok kalınmış... Sana benim pijamalarımdan verebilirim istersen? Pamukludur, rahat edersin."

Fadime önce Defne'nin o incecik bedenine ardından da kendi pijamasının altından iyice belirginleşen karnına bakarak hafifçe güldü.

"Çok tatlısın ama şu an senin pijamalarına sığabileceğimi hiç düşünmüyorum..."

"Aşk olsun!" diyerek güldü Defne de. "Kesin dolabımda bol bir şeyler bulurum senin için, yeter ki iste."

Fadime'nin kalbi bu içten teklif karşısında hızla atmaya başladı. Lakin bu heyecanın sebebi kıyafet teklifi değildi elbette. Aylar sonra, o karanlık konaktan, korku dolu günlerden sonra ilk defa karşısında kendi yaşlarına yakın, tatlı dilli, düşmanlıktan uzak bir kadın, bir arkadaş ihtimali duruyordu.

"Hem..." diye devam etti Defne, gözlerini kısarak Fadime'yi alıcı gözle süzdükten sonra. "Gördüğüm en fit hamile sensin."

Fadime bu açık sözlü ve güzel iltifat karşısında yanaklarının anında ısındığını hissetti. Bakışlarını utangaç bir tavırla pastasına indirirken dudaklarını ısırdı. "Yaaa... Teşekkür ederim..." diye mırıldandı.

"Hem de en tatlı..." diye ekledi Defne, kadının bu utangaç hâli daha da hoşuna gitmişken.

Fadime'nin yanaklarındaki kırmızılık artık elma şekerini andırıyordu. Karşısındaki bu cana yakın kıza karşı içindeki bütün savunma duvarları saniyeler içinde eriyip gitmişti.

Defne ellerini çenesinin altında birleştirip masaya biraz daha eğildi. Gözleri o kadar parlak, o kadar heyecan doluydu ki bu enerji anında Fadime'ye de geçti.

"Şey sormak istiyorum..." diye fısıldadı heyecanla. "Kız mı? Kız mı bebiş?"

Fadime kızın bu tahmini karşısında kocaman, aydınlık bir kahkaha attı. "Kız." diyerek başını salladı. "Nereden anladın?"

"Ayyy! Allah bağışlasın!" diye şakıdı Defne ellerini birbirine çarparak. "Müneccim değilim tabii de... Benim kız bebek zaafım var galiba. Hamile gördüğüm herkes kız doğursun istiyorum. Erkekler de tatlı tabii ama kızlar bir başka oluyor bence."

Fadime de bu neşeli tespit karşısında gülümsemesini saklayamadı. "Yalan yok..." dedi samimiyetle, çatalıyla pastanın kremasıyla oynarken. "Ben de kız olmasını çok istemiştim. Daha cinsiyeti belli olmadan evvel bile, rüyalarımda falan da hep kız bebek görüyordum."

"Yaaa, rüyanda mı gördün?" Defne'nin gözleri duyduğu bu detayla daha da irileşti. "Ay çok tatlı! İnsanın içine doğuyor demek ki."

"Birkaç kere gördüm." diyerek başını salladı Fadime rüyaların anısı yüzüne huzurlu bir ifade bırakırken. "Böyle sapsarı saçlı, minicik bir kız çocuğu görüyordum hep Yüzünü unutuyorum ama uyandığımda."

"Ben de isterdim yani..." diyerek arkasına yaslandı Defne hayallere dalar gibi bir ifadeyle tavana bakarak. "Henüz erken tabii ama... İleride olacaksa benim de kızım olsun isterdim kesin."

Fadime bu sözlerin üzerine hafifçe kaşlarını kaldırdı. "Kaç yaşındasın sen Defne?"

"Yirmi bir." diye yanıtladı genç kadın gururla. "Sen?"

"Yirmi üç." dedi Fadime. Konunun yönünü değiştirmek, bu tatlı kızı biraz daha tanımak istediğinden çatalını bırakıp kollarını masaya dayadı. "Ne okuyorsun sen üniversitede? İstanbul'daymışsın sanırım."

"İstanbul'dayım, evet." diyerek başını salladı Defne, göğsünü hafifçe kabartarak. "Hukuk okuyorum."

"Hukuk mu?" Fadime kaşlarını etkilenmiş bir şekilde havaya kaldırdı. "Ne güzel... Seviyor musun peki? Güzel mi İstanbul? Ben son gittiğimde biraz tıklım tıklımdı sanki."

Defne bu "tıklım tıklım" tanımına abartılı bir yüz ifadesiyle, ellerini havaya kaldırarak karşılık verdi. "Seviyorum ama evet, çok kalabalık! Bazen adım atacak yer bulamıyorsun." dedi gülerek. Ardından yüzüne hayalperest, huzurlu bir ifade yerleşti. "Ama akşamüstü çok güzel oluyor. Güneş batarken vapura binmek kadar zevk veren bir şey yok İstanbul'da. Sen ne zaman gitmiştin?"

Fadime zihnini geçmişe doğru zorlayarak düşündü. Son yaşananlar zaman algısını biraz köreltmişti. "İki, üç yıl kadar önceydi galiba..." diye mırıldandı. "Abimin bir toplantısı vardı, onun için gitmiştim. İş güç koşturmacasından pek gezme fırsatım olmamıştı açıkçası."

"Ne iş yapıyorsun?" diye sordu Defne merakla.

"Şu anlık hiçbir şey tabii." diyerek karnını işaret etti Fadime tebessümle. "Ama önceden abimin yanında çalışıyordum, hayvancılık yapıyorduk, o işlerin başındaydım." Geçmişin ve abisinnin ağırlığı bir anlığına omuzlarına çökünce yüzündeki tebessüm hafifçe soldu. Bakışlarını kaçırarak hızla toparladı. "Sonra çay fabrikasına geçtim işte bir sene kadar önce, İso'yla beraber çalışmıştık."

Defne kadının sesindeki o ani düşüşü fark etse de onu rahatsız etmemek adına üstelemedi. "Trabzon'daydı şirketiniz değil mi?" diye sordu sadece onaylamak istercesine.

"Evet..." diye fısıldadı Fadime. Yutkundu, o kasvetli havayı dağıtmak için yüzüne zoraki ama sıcak bir gülümseme yerleştirdi. "Peki sen avukatlık mı düşünüyorsun yoksa hâkimlik, savcılık falan mı?"

"Avukatlık düşünüyorum." diyerek yanıtladı Defne. "Babamın işlerine bakarım, şirket avukatı olurum büyük ihtimalle."

Fadime bu cıvıl cıvıl, hayat dolu kıza ne soracağını bilemeyerek içindeki bitmek bilmeyen sohbet etme hevesiyle gülümsedi. Bir sürü şey konuşmak, günlerini, hayallerini sormak istiyordu lakin aralarındaki görünmez sınırları aşmaktan çekiniyordu.

"Babam da Trabzonlu ama..." diye devam etti Defne konunun tıkandığını fark edip yeni bir pencere açarak. "Beni hiç götürmedi. Güzel mi oralar?"

Fadime'nin ela gözleri, "Trabzon" kelimesini duyduğu an tarifsiz bir özlemle parladı. Ne kadar kaçmış olsa da, ne kadar canı yanmış olsa da o topraklar onun eviydi. Rusya'nın bu dondurucu soğuğuna hâlâ alışamamışlardı.

"Güzel tabii..." diye fısıldadı genç kadın, sesi uzak diyarlara dalmış gibiydi. "Çok güzel hem de. Rüzgârı bile bir başka eser oranın. Toprağı hırçındır ama insanın içini ısıtır. Denizi öyle bir köpürür ki izlerken bütün dertlerini alır götürür."

Defne kadının bu tutku dolu, özlem kokan tasviri karşısında hayranlıkla gülümsedi. "Bir gün beraber gezmek isterim o zaman?" dedi içten bir istekle.

Lakin bu teklif Fadime'nin yüzüne acı, buruk bir tebessümün yerleşmesine sebep olmuştu. Gözpınarlarında ince bir sızı birikmeye başlamıştı bile.

"Biz bir daha döner miyiz bilmiyorum..." diye mırıldandı Fadime, sesinin titremesine engel olamayarak. "Ama dönersek seni gezdirmek çok isterdim."

Defne kaşlarını çatarak hafifçe öne eğildi. "Neden dönmeyeceksiniz ki?"

Fadime derin, acı dolu bir iç çekti. "Aileler..." dedi sadece. Kelimelerin gerisini getirmekte zorlanıyordu. "Düşmanlıklar, kan davası... Bitmeyen bir ateş var orada."

"Biliyorum..." diye fısıldadı Defne, anlayışla başını sallayarak. "Babamdan duyduğum kadarıyla sizin için ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliyorum."

"Zor." diyerek onayladı Fadime. "Onunla büyümek de, o korkuyla yaşamak da çok zor maalesef. Elbet bir şekilde yaşıyorsun, alışıyorsun o karanlığa ama... Ben kızım da bu düşmanlıkla, bu silah sesleriyle büyüsün istemiyorum Defne. O yüzden biz kocamla her şeyi geride bırakıp buraya, bu dağ başına sığındık."

"Anlıyorum." dedi Defne, gözlerindeki o saf empatiyle. "En doğal hakkın, bir anne olarak onu korumak istemen çok normal. Belki... Bir gün son bulur bütün bu düşmanlık, ha? Bir gün silahlar susar, herkes evine geri döner."

Fadime buruk, çaresiz bir gülümsemeyle başını iki yana salladı. "Ben o karanlığın hiç son bulduğunu görmedim Defne." dedi. "Ama görmeyi, o barışı yaşamayı dünyadaki her şeyden çok isterdim."

Defne kadının bu tükenmiş, umutsuz hâline dayanamadı. Uzanıp masanın üzerinden Fadime'nin ellerini kendi avuçlarının arasına aldı. Başparmağıyla kadının tenini şefkatle okşarken gözlerinin içine büyük bir inançla baktı.

"Hiçbir şey sonsuza kadar sürmez Fadime." diye fısıldadı. "Karanlık da dâhil."

Bu içten, umut dolu temas ve sözler, zaten günlerdir hormonların ve korkuların esiri olmuş olan Fadime'nin son direncini de kırmıştı. Gözpınarlarında biriken sıcak yaşlar saniyeler içinde yanaklarından aşağı süzülmeye başladı.

"Üzülme lütfen." dedi Defne panikle, kadının ağladığını görünce ellerini daha sıkı kavrayarak. "Ben seni üzmek için söylemedim, gerçekten!"

"Üzülmekten değil de..." diyerek kıkırdadı Fadime bir eliyle yanaklarındaki yaşları hızla silmeye çalışırken. "Ben bu ara her şeye ağlıyorum, ondan. İnanılmaz sulugöz bir şeye dönüştüm."

Defne de bu tatlı itiraf karşısında rahatlayarak güldü. "Normal tabii, hamilelik sonuçta. Benimki de laf işte." Gözlerindeki heyecanlı parıltı yeniden yerine geldi. "Hem dur bir dakika... Şimdi bu ufaklık benim kuzenim mi oluyor?!" diye sordu sesine abartılı bir neşe katarak. "Hiç kuzenim olmamıştı benim!"

Fadime gözyaşlarının arasından gülerek başını salladı. "Evet, kuzenin oluyor." Lakin sonra kaşlarını hafifçe çatarak duraksadı. Zihninde akrabalık derecelerini hesaplamaya çalışıyordu. "Bir dakika, sen benim neyim oluyorsun tam olarak? Kocamın abisinin kızısın... Kocamın yeğeni?"

Defne bu karmaşık hesaba daha fazla dayanamayarak sesli bir kahkaha patlattı.

"Bu durumda." diye devam etti Fadime de kahkahalara katılarak. "Ben de senin yengen oluyorum... Allah'ım, ben niye herkesin yengesiyim ya?! Kimse adımını söylemiyor, adım yenge olarak kaldı!"

"Benim hiç yengem de olmamıştı!" diye şakıdı Defne ellerini birbirine çırparak. "Harika bir şeymiş bu akraba işleri!"

Tam o neşeli kahkahaların ortasında Fadime'nin karnına öyle ani ve sert bir tekme geldi ki genç kadın sözünü yarıda kesip yüzünü buruşturarak hafifçe öne doğru eğilmek zorunda kaldı. Eli anında karnının sızlayan noktasına gitti.

Defne bu ani kasılmayı gördüğü an sandalyesinde dikleşip dehşetle kadına baktı. "Ne oldu?! İyi misin, ağrın mı var?"

"İyiyim, iyiyim." diyerek eliyle havayı salladı Fadime yüzündeki ifade saniyeler içinde tatlı bir tebessüme dönüşürken. "Tekme attı sadece, bayağı sert vuruyor bazen hanımefendi."

Defne'nin gözleri kelimenin tam anlamıyla yuvalarından fırlayacak gibi açıldı. Bütün o panik, yerini saf, katıksız bir mucizeye tanıklık etme hevesine bırakmıştı. "Yaaa..." diye fısıldadı, bakışları kadının karnına kilitlenmişti. İçinden deli gibi sormak, dokunmak geçiyordu ama haddini aşmaktan çekiniyordu. Yine de dayanamadı. "Dokunabilir miyim?"

Fadime önce hafifçe duraksadı. Bugüne kadar karnına İsmail'den başka kimsenin eli değmemiş, bu mucizeyi sadece ikisi paylaşmıştı. Ama karşısındaki bu kızın gözlerindeki masum, hevesli ışıltıyı kırmak istemedi. Üstelik birisinin kızına böyle sevgiyle, merakla yaklaşması içini sıcacık yapmıştı.

"Tabii ki!" dedi kocaman, davetkâr bir gülümsemeyle.

Defne hiç vakit kaybetmeden sandalyesini sürükleyerek Fadime'nin tam önüne, diz dize gelecek şekilde yanaştı. Nefesini tutmuş, bütün dikkatiyle elini havaya kaldırmıştı. İncecik parmaklarını, biraz da korkarak, kadının karnının sağ tarafına usulca, tüy gibi yerleştirdi.

"Elini biraz bastırırsan avucuna tekme atabilir." diyerek yol gösterdi Fadime kızın bu ürkek hâline kıkırdayarak.

"Acırsa?" diye sordu Defne endişeyle, elini geri çekmeye yeltenerek. "Seni incitmek istemiyorum."

"Acımaz, korkma."

"Tamam o zaman..." diye fısıldadı ve avuç içini kadının karnına hafifçe, nazikçe bastırdı.

Saniyeler süren sessizliğin ardından, Defne'nin avucunun tam ortasına, içeriden dışarıya doğru minicik ama inanılmaz net, ittirir gibi bir darbe geldi.

"OHA!"

Defne'nin ağzından kaçan bu yüksek sesli, şok dolu nida mutfağın duvarlarında yankılandı. Genç kadın elini anında geri çekerken gözleri irileşmiş bir hâlde karnın o noktasına bakıyordu. Sonra aniden ne kadar bağırdığını fark edip elleriyle ağzını kapattı.

"Ay... Pardon!" diye fısıldadı. Sesi bu kez çok daha kısıktı. Yüzündeki şaşkınlık yerini tarifsiz bir gülümsemeye bırakmıştı. "Resmen hareket ediyor!"

"Çok değişik değil mi?" diye kıkırdadı Fadime kendi de bu mucizeye her defasında yeniden hayran kalarak. "Ben hâlâ alışamadım o hisse!"

"Çok değişik... Çok güzel de." diye mırıldandı Defne elini bu kez çok daha rahat, çok daha sevgiyle kadının karnına yeniden yerleştirerek. Başını hafifçe aşağı eğdi, dudaklarını karnın hizasına getirip fısıltıyla konuşmaya başladı.

"Merhaba..." dedi sesini o henüz doğmamış sabiye duyurmak istercesine yumuşacık tutarak. "Ben Defne, senin kuzeninim. Gerçi aramızda yirmi bir yaş var, orasını hiç sorma ama olsun. Biz seninle yine de çok güzel oyunlar oynarız. Benim bir sürü bebeğim var kutularda sakladığım, söz veriyorum hepsini sana vereceğim."

Fadime Defne'nin karnına eğilmiş, şefkatle konuşan hâlini izlerken gözlerinin yeniden dolu dolu olduğunu hissetti. Bu kızın içindeki saf sevgi, hiç tanımadığı bir bebeğe sunduğu koca yürek Fadime'nin ruhunu derinden etkilemişti.

"Seni şimdiden çok seviyorum." diyerek başını kaldırdı Defne, gözlerinin içi gülerek Fadime'ye baktı. "Çok heyecanlandım, yemin ederim. Hayatımda ilk defa böyle bir şeye şahit oluyorum, böyle bir şey yaşıyorum."

Fadime, karnının sağ tarafına içeriden hafifçe bir baskı uygulayarak kızına tatlı bir sitem yolladı. "Bak." dedi gülerek. "Kaptın kendine en güzel, en tatlı ablayı, şanslısın vallahi!"

"Abla..." diye tekrarladı Defne, kelimenin ağırlığını zihninde tartarak. Başını hafifçe yana eğip duraksadı. "Abla da oldum ben şimdi değil mi? Hiç abla da olmamıştım ben."

Fadime karşısındaki kızın bu çocuksu, sevgi dolu hâlini gördükçe kalbinin sızladığını hissetti. Zaten hormonlarının esiri olan bedeni bu tatlı itiraf karşısında tamamen pes etti.

"Yaaa ama sen çok tatlısın!" diye inledi Fadime, dudaklarını büzerek ve saniyeler içinde yeniden sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Gözyaşları durdurulamaz bir şekilde yanaklarından süzülüyordu.

Defne onun bir anda böyle hıçkırıklara boğulması karşısında ne yapacağını bilemeyerek fena hâlde panikledi. "Ay hayır! Sen de çok tatlısın ama ağlama lütfen!" diyerek ellerini iki yana salladı. Masanın üzerindeki pasta dilimini hızla Fadime'nin önüne doğru itti. "Al, pasta ye! Lütfen pasta ye ve ağlama!"

"Ben susamıyorum ki!" diyerek daha sesli bir şekilde ağlamaya devam etti Fadime. Omuzları sarsılıyordu. "Sen çok iyi bir kızsın, bana pasta bile çıkardın gecenin köründe!"

Defne, karşısındaki kadına bakarken kendi içinde büyük bir çelişki yaşıyordu. Ona sarılmayı, onu teselli etmeyi deliler gibi istiyordu lakin aralarındaki kısa süreli tanışıklık, sınırları aşma korkusu onu durduruyordu. Fadime de aynı şekilde sarılmak için içten içe can atıyor, ancak ilk adımı atmaktan çekiniyordu.

"Paniklemene gerek yok gerçekten..." dedi Fadime burnunu hızla çekip ellerinin tersiyle yanaklarındaki yaşları kabaca silmeye çalışarak. "Ben gerçekten sürekli, durduk yere ağlıyorum. İnanır mısın, daha bu sabah İso'nun gözleri çok güzel diye oturup hüngür hüngür ağladım."

"Ne?!" Defne bu son derece absürt ve komik itiraf karşısında boşluğuna gelerek koca bir kahkaha patlattı. Ardından hemen elini ağzına kapattı mahcup bir şekilde. "Çok özür dilerim, gülmemem lazımdı ama..."

"Gül, gül..." diyerek Fadime de kendi gözyaşlarının arasından kıkırdamaya başladı. "Çok saçma zaten, ben de kendime gülüyorum düşününce."

"Niye saçma olsun ya?" diyerek omuz silkti Defne gülümsemesini koruyarak. "Ağlamanın kendince bir sebebi vardır bence o an. İnsan her şeye ağlayabilir, hele ki içinde bir insan büyütüyorsa."

"Ama ben hiç bu kadar sulugöz olmamıştım hayatım boyunca." diye iç çekti Fadime. "Sert kızdım ben, şimdi bir kedi yavrusu görsem ağlıyorum."

"Gözlerin çok güzel ama..." dedi Defne kadının yaşlı, ela gözlerine samimiyetle bakarak. "Eminim kuruyken daha da güzeldir."

"Teşekkür ederim..." diyerek utangaç bir şekilde gülümsedi Fadime. "Seninkiler de çok güzel. Kocaman, böyle ceylan gözü gibi."

Defne bu iltifat karşısında yanaklarının hafifçe kızardığını hissetti, nazikçe teşekkür etti. Ardından bakışlarını yeniden Fadime'nin karnına çevirdi. "Bebeğin ela gözlü mü olacak acaba senin gibi?" diye sordu heyecanla.

Fadime dudaklarını hafifçe büzüp omuz silkti. "Bilmiyorum ki..."

Defnee içindeki coşkulu havaya kapılıp masanın üzerinde hafifçe tempo tutarak aklına gelen şarkıyı neşeyle mırıldandı. "Gözleri sendeeen, sürmesi bendeen... Ela gözlü küçük hanım, ayrılamam ben sendeeen!"

Fadime duyduğu bu tatlı melodi karşısında kıkırdadı. "Ne kadar güzel sesin var senin öyle!" diyerek övgüde bulundu.

"Teşekkür ederim." diyerek kıkırdadı Defne de. Sonra sorusunu daha farklı bir şekilde yeniledi. "Nasıl canlanıyor gözünde bebiş?"

"Bilmiyorum ama..." diye fısıldadı Fadime, gözleri dalarak hayalini kurduğu minik yüzü zihninde canlandırmaya çabaladı. "Tipini hayal etmek, kime benzeyeceğini düşünmek çok hoşuma gidiyor. Ben biraz babası gibi mavi gözlü, böyle sapsarı bir şey hayal ediyorum galiba." Eliyle karnını usulca okşadı. "Hiç bebeğim olmadı ki benim. Geçen gün otururken şu an resmen kendi bebeğimi kendim oluşturuyor olduğum aklıma geldi birden. Resmen içimde büyüyor, etten kemikten bir insan oluyor. O kadar tuhaf bir şey ki..."

"Epey garip olmalı gerçekten..." diyerek güldü Defne, durumu zihninde canlandırmaya çalışarak. "Sıfırdan bir insan yapmak, onu inşa etmek... Şu an senin içinde oluşuyor olması, nereden baksan mucize gibi bir şey. Büyü gibi."

Fadime'nin gözleri bu tasvirle birlikte daha da parladı, içindeki o anne heyecanı doruk noktasına ulaşmıştı. "Evet!" dedi coşkuyla. "İlk defa ultrasonda gördüğümde minicik, limon kadardı sadece. Kalbi atıyordu." Bakışlarını yeniden karnına indirdi. "Sanırım şu an küçük bir kavun kadar."

Defne'nin içi ısındı bu benzetmeyle birlikte bir kez daha. Ellerini masanın üzerinde birbirine hizalayarak gözlerini kısıp küçük kavun boyutunu kendi kendine hesaplamaya, zihninde o minik bedeni canlandırmaya çalıştı.

Konunun o tatlı büyüsünden sıyrıldıklarında, Defne aklına gelen yeni bir detayla heyecanla öne atıldı.

"Ben sizin düğün fotoğrafınızı görmüştüm biliyor musun?" dedi gözleri parlayarak. "Babamın çalışma odasında duruyordu. Çok yakışıyorsunuz gerçekten, tam birbiriniz için yaratılmış gibisiniz."

Fadime duyduğu bu cümle karşısında hafifçe kıkırdadı. "Ayy, Allah bilir hangisini gördün..." dedi gülerek. "Kesin ilk düğündendir o."

"İkincisi de mi var?!" diye sordu Defne şaşkınlıktan gözlerini kocaman açarak. Fadime başını usulca aşağı yukarı sallayarak onayladı.

"Böyle..." diyerek eliyle kendi üzerini işaret etti Defne fotoğrafı hatırlamaya çalışarak. "Sen kuyumcu dükkânı gibiydin resmen, her yerin altın doluydu. Başını da bir adamın omzuna yaslamıştın."

Fadime "başını bir adamın omzuna yaslamıştın" detayını duyduğu an yüzündeki neşeli ifade saniyeler içinde soldu. O fotoğrafın İsmail'in annesi ve kendi abisi ile çekilen kare olduğunu anında anlamıştı. Yutkundu zorlukla, çöken kasveti dağıtmak için hızla toparlandı. "Saçlarım da çok kısaydı hatta değil mi?" diye ekledi.

"Evet, evet!" dedi Defne neşeyle. "Çoook tatlıydınnn, hele o yanakların, gülüşün çok masumdu!"

Fadime dudaklarını birbirine bastırarak hafifçe güldü, "O düğün sahteydi." dedi sesini düz tutmaya çalışarak.

"Nasıl sahteydi?" diye sordu Defne kaşlarını derinden çatarak. "Bir dakika yani nilah, düğün, organizasyon... Hepsi sahte miydi?! Altınların da mı sahteydi?!"

"Yok, öyle değil, altınlar gerçekti tabii! Nikah da gerçekti!" diyerek kahkaha attı Fadime Defne'nin bu absürt çıkarımına dayanamayarak. "Biz İso'yla öyle âşık olup, isteyerek evlenmedik en başında. Evlenmek zorunda kaldık." Derin bir iç çekti. "Düşmandık. Biz evlenince, iki aile arasında barış edildi bir süre."

"NE?!" Defne'nin ağzı kelimenin tam anlamıyla bir karış açık kalmıştı. "Siz barış için mi evlendiniz?!"

"Yani... Gibi gibi diyelim." diyerek omuz silkti Fadime.

"Resmen kullanmışlar sizi!" diye isyan etti Defne, içindeki o hukukçu, hak savunucusu damar anında kabarmıştı.

"O kadar da değil." dedi Fadime, durumu biraz daha netleştirmek adına. "İso'nun amcası beni öldürmesin diye... Yani İso'yu tehdit etmişti. Öyle olunca mecburen gizlice evlendik ki bana dokunamasınlar. Sonra geri dönünce, laf söz olmasın, düşmanlık bitsin diye o düğünü yaptılar."

"NE?! YUH! OHA!"

Defne duyduğu bu art arda şok edici, aksiyon filmlerini aratmayan bilgiler karşısında tamamen donakalmıştı. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi. Fadime ise kızın bu abartılı, şok dolu tepkileri karşısında daha fazla dayanamayarak, karnını tuta tuta, gözünden yaşlar gelene kadar gülmeye başladı.

"Ama tabii..." diye devam etti Fadime, gülmekten kesilen nefesini toparlamaya çalışırken. "Dışarıdan herkes bizi çok âşık, gizli gizli sevdalık etmiş bir çift sanıyor. Hâlbuki zerre kadar değiliz, birbirimizin boğazını sıkmak istiyorduk o zamanlar."

"Bana yıllardır birbirinize körkütük âşıkmışsınız gibi gelmişti yemin ederim..." diye mırıldandı Defne, hâlâ duyduklarını sindiremeyerek.

"Sonradan çok âşık olduk." diye düzeltti Fadime sesine İsmail'e duyduğu sarsılmaz sevda yerleşirken. Gözlerinin içi parlıyordu. "İmam nikâhı kıydığımız zaman, ben gelinliği yeniden, bu kez isteyerek giymek istedim. Tekrardan böyle kına gecesiyle düğün karması bir şey daha yaptık kendi aramızda. Bak hatta..."

Fadime hırkasının geniş cebinden çıkardığı telefonunun ekranını açıp fotoğraf galerisinden o özel gecenin karesini buldu ve Defne'ye doğru uzattı.

Defne telefonu eline alıp ekrandaki o mutlu, gözlerinin içi gülen çifte baktığında yüzüne tarifsiz, sıcacık bir tebessüm yerleşti. "Çok güzelmişsiniz..." diye fısıldadı hayranlıkla. Lakin saniyeler sonra omuzları hafifçe düştü, telefonu geri verirken sesine o buruk, isyankâr ton geri döndü. "Yine de, bir kadının bu düşmanlığa, kan davasına kurban edilmesi sinirimi çok bozdu."

Fadime telefonu cebine geri koyarken derin bir iç çekti. "Bu düşmanlığa birçok kadın kurban oldu zaten Defne." dedi, sesindeki o ağır, yaşanmışlık kokan teslimiyetle. "Erkekler yedi içti, hesabı her zaman kadınlar, çocuklar ödedi. Baban seni bu dünyanın içine sokmadığı, seni o karanlıktan uzak tuttuğu için o kadar sevindim ki..."

Hafifçe iç çekti Defne. Babasının onu korumak için ördüğü o duvarların kalınlığını şimdi çok daha net anlıyordu.

"Baban sana gerçekten çok değer veriyor." diyerek gülümsedi Fadime, konuyu o ağır havadan çıkarmak isteyerek. "Gözünden bile sakınıyor seni. Sen geleceksin diye birkaç gündür deli oldu evin içinde. Odanı hazırlattı, ne seversin ne yersin diye ortalığı birbirine kattı resmen."

"İstanbul'a okumaya gidiyorum diye de mırın kırın etmişti zaten en başında." diye kıkırdadı Defne, babasının o korumacı hâllerini hatırlayarak. "Zor ikna ettim. 'Benim yanımda oku, gözümün önünde ol' diye tutturmuştu."

"Zordur tabii." diyerek onayladı Fadime, bir anne adayı olarak Fatih'in hislerini az çok anlıyordu. "Bırakmak istemez seni uzağa. Ama iyi yapmışsın Defne, ne güzel okuyorsun, kendi hayatını, kendi mesleğini eline alıyorsun işte."

"Yani, memnunum hayatımdan." dedi Defne, omuzlarını hafifçe silkerek. "Okulumu da seviyorum, İstanbul'un karmaşasını da... Daha geçen hafta, kulüple beraber kimsesiz çocuklar için kocaman bir festival düzenledik. Sabahtan akşama kadar onlarlaydım, yüzlerini boyadım rengârenk, oyunlar oynadık."

Fadime "kimsesiz çocuklar" kelimesini duyduğu an boğazına o tanıdık, devasa yumrunun oturduğunu hissetti. Hamileliğin getirdiği o inanılmaz hassasiyet, bir çocuğun kendisi gibi annesiz, babasız kalma fikriyle birleşince alt dudağı anında titremeye başladı.

Defne kadının gözlerinin dolduğunu, burnunun ucunun saniyeler içinde kızardığını fark ettiğinde dehşetle ellerini masaya vurdu. "Bak sakın!" diye uyardı işaret parmağını sallayarak. "Sakın ağlama, vallahi dayanamam!"

"Ya ama..." diye mızmızlandı Fadime omuzlarını bükerek. Gözyaşları çoktan kirpiklerinden dökülmek üzereydi. "Hamileyim ben! Benim elimde değil ki!"

"Offf tamam ya tamam!" diyerek pes etti Defne, çaresizce ellerini havaya kaldırarak. "Az ağla bari, çok ağlayıp da kendini yorma."

Fadime, aldığı bu tuhaf izinle birlikte hıçkırıklarını serbest bıraktı. Omuzları sarsılarak, burnunu çekerek ağlamaya başladı. "Kıyamam ki ben onlara ya!" diye inledi. "Annesiz babasız nasıl yaşıyor o yavrular, kim saçlarını okşuyor onların?!"

Defne hızla tezgâhın üzerindeki rulo peçeteden koca bir parça koparıp Fadime'ye uzattı. "Onlara biraz olsun iyi gelebilmek, o yüzlerindeki kısacık gülümsemeyi görmek o kadar iyi bir his ki..." diye mırıldandı kendi de bu duygusal havaya girerek.

Fadime peçeteyi alıp yüzüne bastırdı. Bir süre sadece o peçeteye gömülü kalarak, hıçkırıklarının yavaş yavaş dinmesini, ağlama krizinin geçmesini bekledi. Nihayet sakinleşip yüzünü açtığında, gözleri kızarmış ama ferahlamış bir hâldeydi. "Sen hemen mi döneceksin İstanbul'a?"

"İki hafta daha buradayım." diye yanıtladı Defne, sandalyesinde geriye yaslanırken.

Fadime'nin gözleri bu cevabı duyar duymaz hevesle parlamıştı. Defne'nin bir süre daha burada olması etrafında konuşup arkadaşlık edeceği birinin olması demekti ve Fadime ilkokula yeni başlamış, sıra arkadaşıyla yeni tanışmış gibi bir heyecan taşıyordu.

"Bol bol vakit geçiririz!" dedi Defne de aynı hevesle. "Hatta istersen çıkıp gezeriz de?"

"İsterim tabii!" diyerek başını salladı Fadime. Bu teklif ona dünyalar gibi gelmişti. "Ben daha buraları hiç gezemedim, hiçbir yeri bilmiyorum."

"Ben seni götürürüm her yere, favori pastaneme götürürüm hatta!" dedi Defne kafasında planlar kurmaya başlarken. "Oranın damla sakızlı bir kahvesi var, yanında da efsane tatlılar yapıyorlar, inanamazsın. Bak ağzım sulandı şimdiden!"

"Bayılırım!"

"Bebeğe de kıyafet alırız!" dedi Defne, gözleri parlayarak. "Buralarda çok güzel bebek mağazaları vardı."

Bu coşkulu teklif Fadime'nin omuzlarının hafifçe aşağı düşmesine sebep oldu. Bakışlarını elindeki çatala sabitleyip dudaklarını büzdü. "Ben daha hiç almadım ona kıyafet..." diye mırıldandı sesine çöken hüzünlü ve çekingen tınıyı gizleyemeyerek. "Ne alınır, nasıl seçilir bilemedim."

Defne kadının bu boynu bükük hâlini görünce yüzüne son derece anlayışlı bir ifade yerleştirdi. "İlk kıyafetini eşinle almak istersen, o heyecanı beraber yaşamak istersen çok iyi anlarım. Hiç sorun değil, biz başka şeyler bakarız."

"Yok, ondan değil." diyerek başını iki yana salladı Fadime. Yüzündeki o mahcup ifade yerini hafif bir çaresizliğe bıraktı. "Ben sadece... Bir kere bebek mağazasına girdim, aklım durdu inanamazsın." Lakin saniyeler içinde o çaresizliğin yerini buruk da olsa bir annelik hevesi aldı. "Ama patik almıştım!" dedi coşkuyla gülümseyerek.

Defne kadının bu tatlı tezatlığına kıkırdadı. "Çok fazla seçenek var, kafan karıştı diye mi alamadın?"

"Evet!" diye onayladı Fadime, ellerini havaya kaldırarak. "Bir de o kadar minikler ki, bu küçücük bebek ne giyer, içine nasıl sığar bilemedim. Kafam çok karıştı öyle olunca, cesaret edip alamadım hiçbir şey."

Defne bu pratik sorun karşısında dudaklarını büzüp omuz silkti. "Ben de bilmiyorum ki..." dedi dürüstçe. "Zıbın falan giyer herhalde? Onlar rahat oluyor diye biliyorum."

"Yani herhalde..."

Fadime'nin sesi yeniden mırıltıya dönüştüğünde Defne genç kadının bu konuda ne kadar gerildiğini anında fark etmişti. Hamileydi, anne olacaktı lakin kendi bilmeyişi, etrafında akıl danışacağı kimsesi olmayışı onun bu tatlı heyecanını hep bir korkuya dönüştürüyordu.

"Bakarız internetten!" diye atıldı hemen kadının o yalnızlık hissine kapılmasına izin vermeyerek. Sesine büyük bir enerji ve güven katmıştı. "Yazarız arama motoruna 'yeni doğan bebek ne giyer?' diye, liste yapar öyle çıkarız alışverişe. Sen hiç dert etme."

Fadime'nin gözlerindeki o gergin bulut saniyeler içinde dağıldı. "Doğru..." diye fısıldadı önce, ardından sesini biraz daha yükseltti. "Doğru ya! Bakarız, internetten bakarız!" Kendini hızla toparlamaya çalışarak derin bir nefes aldı. "Offf! Geriliyorum bazen. Hiçbir şey bilmiyorum sanki, çok yetersizmişim gibi geliyor."

"Çok normal yani, senin de ilk seferin." dedi Defne, kadına son derece destekleyici ve hak veren bir bakış atarak. "Sen de hiç anne olmamıştın ki bugüne kadar. Her şeyi bir anda nasıl bilebilirsin? Yeni baştan etten kemikten bir insan yapmak kolay mı öyle?"

Fadime Defne'nin bu anlayışlı, yargılamayan ve son derece haklı savunması karşısında yutkundu. Gözpınarlarında az evvel zorla kuruttuğu yakıcı ıslaklık, hormonların dalgasıyla birlikte yine ve yeniden hücum etmişti. Alt dudağı titrerken yaşlı gözlerini Defne'ye dikti.

Defne kadının o dolan gözlerini gördüğü an ne yapacağını bilemeyerek ellerini iki yana açtı. Sonra pes etmiş gibi başını salladı. "Hadi ağla tamam... Serbest."

Defne'nin bu teslimiyet dolu izniyle birlikte Fadime hıçkırıklarını serbest bıraktı. Omuzları sarsılarak ağlamaya başladığında elleriyle yüzünü kapattı.

Defne, kadının bu trajikomik hâline daha fazla dayanamayarak koca bir kahkaha patlattı. "Allah'ım ya..." diye mırıldandı yeni bir peçeteyi Fadime'ye doğru uzatırken.

"Ya ben hiç güzel bir imaj çizemedim sana karşı..." diye isyan etti Fadime peçeteyle gözyaşlarını ve akan burnunu temizleyerek sakinleşmeye çalışırken. "Her şeye ağlıyorum karşında, rezil oldum."

"Ne olacakmış canım?" diye güldü Defne, omuz silkerek. "Ağla, dökül, ferahla. Ne imajı?"

Tam o sırada Fadime'nin karnına sert bir tekme daha geldi ki genç kadın nefesini tutup yüzünü buruşturdu. Peçeteyi masaya bırakıp parmak uçlarını tekmenin geldiği yere bastırarak bebeğini dürttü.

"Hesaplaşacağız seninle..." diye söylendi karnındaki bebeğe doğru, tatlı ama sahte bir tehditkârlıkla. "İnsan anasına böyle mi yapar? Ağlıyorum burada ben vuruyorsun bir de, arsız!"

"Anne-kız kavganıza da şahit oldum şu an." diyerek kıkırdadı Defne, bu manzarayı inanılmaz keyifli bularak.

"İnatlaşıyor benimle, babası kılıklı." dedi Fadime, gözyaşlarının arasından gülümseyerek. O karanlık günlerde tek sığınağı karnındaki minik yavrusuydu.

Defne karşısındaki kadının bu saf, içten ve sevgi dolu anne hâlini izlerken kendi gözlerinin de dolduğunu hissetti. Ellerini çenesinin altında birleştirip hayranlıkla Fadime'ye baktı. "Çok tatlısınız gerçekten, yemin ederim ben de ağlayacağım şimdi. Allah mutluluğunuzu hiç bozmasın."

"Dur, sen ağlarsan ben daha çok ağlarım!" diyerek güldü Fadime kızın bu duygusal tepkisine takılarak. "Senin mutluluğunu da hiç bozmasın Allah. Hep böyle yüzün gülsün."

Defne dudaklarını hafifçe büzüp başını yana eğdi. "Yani hayatımda kimse yok ama... Kendi kendime mutluyum, bozmasın tabii."

"Gönlüne göre versin diyelim o zaman." diyerek gülümsedi Fadime, genç kıza yürekten bir dua yollayarak.

"Versin versin!" dedi Defne birden, sesine abartılı bir heves katarak. "Aşk lazım sonuçta, ama doğru kişiyle. Bekliyoruz ki bizi bulsun ama nerede? Nerede it kopuk, nerede serseri, onlar denk geliyor hep! Ne diyorduk... Bezdum!"

Fadime, Defne'nin isyanına kocaman, neşeli bir kahkaha atarak karşılık verdi. Aralarındaki resmiyet çoktan buharlaşıp gitmiş, yerine iki kız arkadaşın o sıcaklıpı çabucak yerleşmişti.

"Yengen olarak aşk hayatını fena hâlde merak etmeye başladım mesela."

Defne gözlerini devirip ofladı. "Yani o kadar saçma ve boş ki..." dedi bıkkınlıkla. "Kimsenin gittiğine arkasından ağlamadım mesela şu zamana kadar. Düzgün, kalbimi hızlandıran bir ilişkim olmadı hiç. Çabalamadım da gerçi, öyle bir arayışım yoktu... Ama artık aşk beni gelip bulsun istiyorum."

Fadime ellerini karnında birleştirmiş, karşısındaki kızın o hayalperest, tatlı itiraflarını yüzünde sıcacık bir tebessümle, hiç lafını bölmeden dinliyordu.

"Gören de beni koca hasretiyle yanıyorum sanacak." diye kıkırdadı Defne kendi söylediklerine kendi de gülerken. "Ama yemin ederim öyle değil. Ben koca değil aşk istiyorum. Sanırım kafamdan birini uydurdum, yıllardır onu bekliyorum."

"Biraz romantiğiz sanırım?" diyerek tek kaşını havaya kaldırdı Fadime kızın bu masalsı beklentisine gülümseyerek.

"Yani..." diyerek gözlerini kaçırdı Defne. "Biraz sanırım."

Fadime kızın bu utangaç itirafı karşısında sağ elini havaya kaldırdı. Başparmağıyla işaret parmağını birbirine iyice yaklaştırıp aralarında milimetrik bir boşluk bıraktı.

Defne de hemen karşılık vererek aynı el hareketini yapıp o minicik boşluğu gösterdi. "Birazcık..."

Bu sessiz, komik anlaşma ikisinin de koca bir kahkaha patlatmasına sebep oldu.

"Kafandaki kişi gelir de bulur umarım seni." dedi Fadime içtenlikle. "Beklediğine değer inşallah."

"AY İNŞALLAH!" diye bağırdı Defne aniden ellerini masaya vurarak. Ancak sesinin mutfağın duvarlarında ne kadar yüksek yankılandığını fark ettiği an hızla iki eliyle ağzını kapattı. Gözleri dehşetle büyümüştü. "Ay... Çok bağırdım. Coştum, çok coştum..."

"Biz bu gidişle bütün evi uyandıracağız." diyerek fısıltıyla güldü Fadime.

"Sorma, car car konuşurum ben, biraz böyleyim." diyerek omuz silkti Defne tebessümle. "Çok konuşuyorum. Başın ağrımadı inşallah?"

"Yooo, ne ağrıması?" diyerek başını iki yana salladı Fadime. Bu sohbet ona ilaç gibi gelmişti. "Aksine, çok hoşuma gitti. Ben severim dinlemeyi."

"Küçükken sırf konuşmak, bir şeyler anlatmak için babamı gecenin köründe uykusundan kaldırıyordum." diye anlattı Defne, geçmişin o şımarık anılarıyla kıkırdayarak. "Adam da yazık ne yapsın? Kızamıyordu, hep uyanıp yarım açık gözüyle, uyku sersemi hâliyle dinliyordu beni. Aklıma bir şey geldiğinde onu hemen, o saniye konuşmam lazım sanki, yoksa çatlarım."

Fadime'nin gözleri babasının kızına duyduğu bu devasa, sabırlı sevgi karşısında hayranlıkla parladı. "Yaaaa, ama uyanıp seni dinlemesi çok tatlı bir şey!" dedi içi giderek. Bir an için duraksadı. Kendi zihninde İsmail'in gecenin bir yarısı kızı için uyanıp uyanmayacağını, onun da Fatih gibi o uykulu gözlerle kızını dinleyip dinlemeyeceğini düşündü.

"Hep konuşayım istiyor, yanından ayrılmayayım istiyor..." diye devam etti Defne sevgiyle. "Bir kere bile 'Yeter, sus artık' dememiştir bana."

"Çok seviyor seni." dedi Fadime, o sevdanın büyüklüğünü takdir ederek.

"Ben de onu..." diye iç çekti Defne. Sonra hafifçe gülerek ekledi. "Hem zaten başka kim dinlerdi beni uykusundan uyanıp? Kim katlanırdı çeneme?"

Fadime gözlerindeki muzip parıltıyla öne doğru eğildi. "Belki o çok beklediğin 'aşkın' da dinler seni uykusundan uyanıp?" diyerek dalga geçti.

Defne bu yorum üzerine çatalını tabağına bırakıp son derece ciddi, tavizsiz bir ifadeye büründü. İşaret parmağını kaldırıp Fadime'ye doğru uzattı. "Bir şey diyeyim mi sana?"

"Hmm?" diyerek çenesini avucuna yasladı Fadime merakla, dinlemeye hazır bir hâlde.

"Evlenirim onunla." dedi gözlerinde zerre kadar şaka kırıntısı barındırmadan. "Gecenin köründe uyanıp beni dinleyen o adamı bulursam tak diye evlenirim. Evlenmezsem benim ayıbım olsun!"

Fadime kızın bu kadar net, abartılı çıkışı karşısında dayanamayarak koca bir kahkaha patlattı.

"Ne yaa?!" diye isyan etti Defne.

"Öyle 'tak diye evlenirim' deyince çok komik geldi." diyerek nefes nefese güldü Fadime.

"Kaçırmam öyle adamı vallahi!" diyerek kıkırdadı Defne de. "Hayali bile güzel baksana."

"Baban senin bu standartlarının bu kadar yüksek olma sebebi olabilir." diyerek tespitini sundu Fadime. "Adam sana öyle bir çıta koymuş ki altındakiler kesmiyor seni."

Defne bu yoruma şaşkınlıkla duraksadı. Başını hafifçe yana eğip düşündü. "Olabilir..." diye mırıldandı, bunu daha önce hiç bu açıdan değerlendirmemişti.

Fadime bu sözler üzerine dudaklarını ısırdı, içindeki o çocuksu hevesi ve sosyalleşme arzusunu daha fazla bastıramadı. Ellerini masanın üzerinde birleştirip biraz çekingence, biraz da büyük bir umutla Defne'ye doğru eğildi.

"Şeyy..." diye mırıldandı. "Sabah evde olacaksın değil mi? Bir yere gitmiyorsun?"

Defne başını hızla aşağı yukarı sallayarak onaylayınca Fadime'nin gözlerindeki o umut ışığı pırıl pırıl parlamaya başladı yeniden.

"O zaman..." dedi Fadime, sesi heyecandan hafifçe titreyerek. "Kahvaltıdan sonra çıkalım mı beraber?"

"Çıkalım tabii!" dedi Defne büyük bir hevesle. O karanlık konakta hapis kalan, dış dünyadan bihaber yaşayan bu genç kadına biraz olsun nefes aldırmak, onu mutlu etmek fikri inanılmaz hoşuna gitmişti.

"Tamam o zaman..." diye kıkırdadı Fadime. "Şey yaparız... Beni gezdirirsin? O anlattığın pastaneye de gideriz?"

"Gezdiririm elbet!" diyerek ellerini birbirine vurdu Defne. Zihninde şimdiden yarınki rotayı, nerelere gideceklerini planlamaya başlamıştı bile.

"O zaman ben yavaş yavaş odaya döneyim." diyerek sandalyesinden doğrulmaya yeltendi Fadime lakin Defne hızla yerinden fırlayıp onu durdurdu.

"Dur dur, bekle!" diyerek kadının koluna hafifçe dokundu. "Gel benimle, sana pijama vereceğim."

Fadime bu içten teklifi geri çevirmek istemeyerek başını salladı. Birlikte mutfaktan çıkıp ahşap merdivenleri ağır ağır tırmandılar ve üst kata, Defne'nin odasına doğru yöneldiler.

Odanın kapısı açılıp da içeri adım attıklarında Fadime karşılaştığı cıvıl cıvıl, yaşam enerjisi fışkıran manzaraya hayranlıkla baktı. Oda kelimenin tam anlamıyla rengârenkti. Duvarlarda tablolar, raflarda çocukluktan kalma oyuncaklar ve anılarla dolu çerçeveler vardı. Bu odanın derme çatma, misafir için hazırlanmış bir yer olmadığı, yıllardır Defne'ye ait, onun ruhunu taşıyan bir yuva olduğu her köşesinden belliydi.

"Odan ne tatlı, rengârenk..." diye mırıldandı etrafı incelerken gözleri parlayarak.

Defne büyük gardırobuna doğru yürürken omzunun üzerinden dönüp gülümsedi. "Gerçekten mi? Beğendin mi?"

"Evet, çok hoş."

"Ben çok seviyorum böyle cıvıl cıvıl dekorasyonları." dedi Defne, dolabın kapaklarını ardına kadar açıp rafları karıştırmaya başlarken. "Gri, siyah falan sevmem pek. İçim daralır."

Fadime kızın bu neşeli tercihlerini dinlerken gözleri dolabın kenarındaki o minik, renkli detaylara takıldı. "Ben hiç kendim oda düzenlemedim." diye mırıldandı sesine çöken o hüzünlü gerçekle. Konağın soğuk, kendisine ait olmayan duvarları geldi aklına. Lakin hemen toparlandı, ellerini karnına koyup gülümsedi. "Kendi evimize dönebilirsek bu bebişin odası benim tasarladığım ilk oda olacak gibi."

"Eminim çok güzel olur." dedi Defne içtenlikle, dolabın derinliklerinden bir şeyler ararken sesini kadına destek olacak şekilde yükselterek. "Kendi zevkine göre döşersin her yerini." Kısa bir süre sonra, aradığı şeyi bulmanın zaferiyle bir nida kopardı. "Heh! Buldum!"

Dolabın içinden bebek mavisi, pamuklu bir pijama takımı çıkardı. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle Fadime'ye dönüp pijamanın üstünü kadının bedenine doğru tuttu.

"Bak bu sana olur bence." dedi Defne hevesle. "Bol kesim gibi. Olur değil mi?"

Fadime, pijamanın yumuşacık kumaşını ve rengini son derece sevimli bulmuştu. Lakin gözleriyle pijamanın göğüs kısmını tarttığında, yüzündeki o minnettar gülümseme yerini hafif bir umutsuzluğa bıraktı.

"Yani... Dürüst olayım." diyerek kıkırdadı Fadime, eliyle mahcup bir şekilde kazağının yakasını çekiştirerek. "Baban sağ olsun, bizim için dolaba bir sürü kıyafetler aldırmış. Altların çoğu oluyor, karnım sığıyor. Ama..."

Genç kadın kısa bir es verip, bakışlarını kendi göğüslerine indirdi. "Ben bunları bir yere sığdıramıyorum Defne."

Defne duyduğu itiraf karşısında pijamanın üstünü yavaşça aşağı indirirken, gözleri dehşet ve inanamazlıkla fal taşı gibi açıldı.

"Hamilelikte onlar da mı büyüyor?!" diye sordu Defne, sesine yansıyan o saf, korku dolu şaşkınlıkla. "İçinde süt var diye mi?"

"Üç katına falan çıktılar!" diyerek güldü Fadime, kızın bu dehşete düşmüş hâli inanılmaz komiğine gitmişti. "Patlayacaklar yakında."

"NEEE?!" diye tiz bir çığlık kopardı Defne. Ancak hemen ardından, odanın sessizliğini ve gecenin o geç saatini hatırlayarak sesini fısıltı seviyesine indirdi. Yüzü acı çeker gibi buruşmuştu. "Acımıyor mu?"

"Acıyor." dedi Fadime hiç saklamadan.

Defne, kadının bu sözleri üzerine omuzlarını büküp yüzünü daha da buruşturdu. "Hissettim yemin ederim... Kendi göğsüm sızladı."

İkili arasında bu trajikomik, kadın kadına sohbetin ardından kısa, huzurlu bir sessizlik oldu. Fadime kızın o saf, iyi niyetli çabasına minnet duyarak pijama takımını nazikçe Defne'nin elinden aldı.

"Çok teşekkür ederim her şey için Defne." dedi Fadime, sesindeki bütün samimiyeti o kelimelere yükleyerek.

"Ne demek, lafı bile olmaz. İşine yarar umarım." diyerek gülümsedi Defne. "Başka bir ihtiyacın olursa, canın bir şey çekerse falan mutlaka söyle lütfen. Ben seninle tanıştığıma çok memnun oldum."

"Ben de çok memnun oldum." diyerek başını salladı Fadime. Yorgunluğu yeniden sinyallerini vermeye başlamıştı. "Yatmaya gideyim ben artık, sen de uyu dinlen, yorma kendini daha fazla."

"Tamam, sabah kahvaltıda görüşürüz o zaman?" diyerek kapıya kadar eşlik etti Defne.

"Görüşürüz, Allah rahatlık versin."

"Sana da..."

Fadime Defne'nin rengârenk odasından çıkıp koridorun loş ışığına adım attığında, elindeki bebek mavisi pijamaya uzun uzun baktı. Bir sıcak cümleye hasret geçen ayların ardından burada gördüğü bu sıcaklık ve şefkat gözlerini bir kez daha yaşartmıştı. Sevinç gözyaşlarını elinin tersiyle silip dudaklarına yayılan huzurlu tebessümle adımlarını kendi odasına doğru yönlendirdi.

Yatak odasının kapısından içeri süzüldüğünde odanın içindeki loş ışık ve sessizlik onu huzurlu bir şekilde sarmaladı. Gözleri anında yatağın sol tarafında, derin ve düzenli nefesler eşliğinde uyuyan kocasına kaydı.

Elindeki pijamayı usulca yatağın ayakucundaki pufa bıraktı. Kendi yattığı tarafa geçip yorganı usulca aralayarak yatağa süzüldü. Lakin uzanmak yerine İsmail'in hemen dibine oturup bacaklarını kendine doğru çekti. Kocasına uzun uzun, içi giderek baktı. Defne'yle ettiği sohbet, İstanbul'dan gelen bu hayat dolu kızın babasına duyduğu hayranlık ve babasının ona olan sevgisi Fadime'nin kendi kocasından beklentilerini, içindeki küçük kız çocuğunun şımarma isteğini fena hâlde körüklemişti.

Uzanıp parmaklarının ucuyla kocasının omzuna hafifçe dokundu.

"İso?" diye fısıldadı karanlığın içinde. Ses gelmeyince hafifçe dürterek sesini biraz daha yükseltti. "İsoooo?"

İsmail'in kaşları uykunun içinde hafifçe çatıldı, bedeni yatakta usulca kıpırdandı lakin gözlerini açmadı.

Fadime pes etmeye zerre kadar niyetli değildi. Elini adamın göğsüne doğru kaydırıp, bu kez daha ısrarcı bir şekilde dürttü. "İso'm?"

"Ha?" diye inledi İsmail nihayet sesindeki kalın, uykulu mahmurlukla. Gözlerini zar zor, yarım bir şekilde aralayıp yan tarafında oturan karısına baktı. "Bitanem? N'oldu? Gel yat, niye ayaktasın bu saatte?"

"Su içmeye kalkmıştım da..." diye mırıldandı Fadime.

İsmail bu bahaneyi duyar duymaz uyku sersemi hâliyle dirseklerinden güç alarak doğrulmaya çalıştı. "Getireyim mi sana? Soğuk mu istersin, ılık mı?"

"Yok, ben içip geldim zaten." diyerek adamı durdurdu genç kadın.

"Tamam aşkım, afiyet olsun." diyerek omuzlarını yeniden yastığa bıraktı İsmail. Gözleri çoktan kapanmıştı bile. Uzanıp sağ eliyle karısının kolunu hafifçe kavradı ve onu yatağa doğru çekmeye çalıştı. "Gel yat hadi, üşüyeceksin."

Fadime adamın bu çekişi karşısında kolunu hızla geri çekip direndi. Defne'nin "Babam uykusundan uyanıp beni saatlerce dinlerdi" sözleri aklında yankılanırken kocasının böyle hemen uykuya dalma çabası onu fena hâlde bozmuştu.

"Ya çekme beni, oturacağım ben!" diye çıkıştı Fadime sesine huysuzluğunu katarak. Omuzlarını silkip dikleşti. "Sen de kalk. Kalk konuşalım biraz."

İsmail aldığı emirle birlikte yorganın altından sadece başını çıkarıp, tek gözünü aralayarak karısına çaresiz bir bakış attı. "Sabah konuşsak ya balım?" diye mırıldandı, sesi uykudan peltekleşmişti. "Gecenin bu körü ne konuşacağız?"

"Ne demek ne konuşacağız ya?!"

Fadime'nin sesindeki ani yükseliş, titreyen çenesi ve anında dolan gözleri odanın içindeki havayı saniyeler içinde değiştirdi. İsmail onunla uyanıp konuşmaz mıydı yani? Defne'nin babası dinliyordu da, kendi kocası onu dinlemez miydi? İleride kızları doğduğunda onu da mı dinlemeyecekti? Zihninde kurduğu bu felaket senaryoları hamileliğin getirdiği inanılmaz alınganlıkla birleşince Fadime'nin alt dudağı şiddetle titremeye başladı.

"İso, sen benimle konuşmak istemiyor musun?" diye fısıldadı. Sesi ağlamaklı, kalbi kırık bir kız çocuğu gibi çıkmıştı.

İsmail bu titrek, ağlamaklı sesi duyduğu an gözleri fal taşı gibi açılarak uykudan kelimenin tam anlamıyla koptu. Yatakta bir ok gibi fırlayıp saniyeler içinde oturur pozisyona geçti. Karanlığa alışan gözleri, karısının yanaklarından süzülmeye başlayan yaşları anında yakalamıştı.

"Ula n'oldu şimdi?" diye sordu panikle, iki eliyle birden kadının yanaklarını kavrayarak. Uyku sersemliği tamamen buharlaşıp gitmişti. "Ağlama güzelim benim, dur... Ben seninle neden konuşmak istemeyeyim? Kurban olurum o gözyaşlarına, n'oldu sana birden?"

Fadime burnunu çekerek omuzlarını silkti, kocasının ellerinden hafifçe kurtuldu. "Sen eskisi kadar sevmiyorsun beni artık..." diye suçladı adamı, kollarını göğsünde kavuşturarak.

"Taş olursun taş!" diye feryat etti İsmail duyduğu bu akıl almaz iftira karşısında dehşete düşerek. "Ne demek sevmiyorsun ula? Ben seni dünden az, yarından çok seviyorum!"

Uykunun verdiği feci sersemlikle lafı nasıl toparlayacağını bilemeden, ne söylediğinin zerre kadar farkında olmadan dünyanın en yanlış, en hatalı kelime dizilimini kurmuştu.

Fadime bu cümleyi duyduğu an gözlerini irice açtı. Gözyaşları durmak bir yana, daha da şiddetlendi.

"Dünden daha az niye seviyorsun beni İso?!" diye feryat etti genç kadın. "Ben n'aptım sana dünden bugüne de sevgin azaldı bana karşı, ha?! Yarın daha da az seveceksin yani, öyle mi? Her geçen gün sevgini azaltacaksın!"

İsmail karısının isyanıyla birlikte beyninden vurulmuşa döndü. Ağzından çıkan cümleyi saniyeler sonra idrak ettiğinde kendi dilini koparmak istemişti.

"Azalmadı sevgim Fadime'm!" diye çırpındı ellerini panikle iki yana sallayarak. "Öyle demek istemedim ben, yemin ederim lafım karıştı!"

"İtiraf da ettin, harikaymış ya!" diye hıçkırdı Fadime kocasının bu çaresiz savunmasını zerre kadar dinlemeyerek. "Kendi ağzınla söyledin işte, 'dünden az seviyorum' dedin!"

"Ula ben uyku sersemiyim ya, yanlış söyledim diyorum!" diye inledi İsmail ne yapacağını bilemez bir hâlde yatağın üzerinde kıvranarak. "Dünden çok yarından az diyecektim bitanem, dilim sürçtü sadece. Kurban olayım ağlama, canımı alıyor o yaşlar!"

Fadime bu acemi düzeltmeyi duymazdan gelerek yatağın üzerinde dizlerini karnının imkan verdiğince kendine doğru çekip içli içli, sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Gecenin bir yarısı o kadar trajikomik bir manzaraydı ki bu, İsmail yanlış kurduğu bir cümlenin bedelini hamile karısına hesap vererek, ter dökerek ödüyordu.

"Ula... Kıyamam, nasıl ağlıyor." diye mırıldandı karısının titreyen omuzlarına bakarak çaresizce. Adeta kendi canı yanıyordu. Kollarını ardına kadar açıp, yüzüne en masum, en şefkatli ifadeyi yerleştirdi. "Gel sarılayım sana, ha? Gel, affet şu eşek kocanı, olur mu?"

"İstemem!" diyerek küskünce omuz silkti Fadime. Kollarını göğsünde inatla çaprazlayıp adamın kucağından uzaklaşmaya çalıştı. "Ben sevgisi her gün azalan koca istemiyorum. Konuşmak da istemedin benimle zaten, uyu sen!"

"Fadime'm, tamam gel, küseceksen burada küs." diyerek ısrar etti İsmail, kollarını havada tutmaya devam edip kendi göğsünü işaret ederek. "Ben seni hep çok seviyorum, hep en çok ben seviyorum. Gel vur göğsüme ama uzak durma benden."

Lakin Fadime, o meşhur inadıyla yatağın en ucuna, köşeye kadar çekildi. "Ula..." diye mırıldandı İsmail karısının bu sarsılmaz inadı karşısında pes etmek üzereyken.

"Sen benimle uyumak da istemezsin artık." diye söylendi Fadime, köşeden kocasına ters ve acıklı bir bakış fırlatarak.

"NE?!"

İsmail duyduğu ikinci iftira dalgası karşısında şokla, ellerini dizlerine vurarak bağırdı. "Rabb'im kuru iftiradan korusun! Tövbe de ula! Ben seninle nasıl uyumak istemem? Sen benim güneşimsin ya! Gündüzüm seninle, gecem seninle, aldığım nefesimsin, her şeyimsin ya yavrum benim?!"

Fadime, burnunu çekerek bu romantik tiradı anında kendi alıngan zihnine uyarladı.

"Güneş gece olmaz ki işte!" diye parladı gözyaşlarının arasından hırsla bağırarak. "Güneş batar gider! Demek ki geceleri istemiyorsun sen beni!"

"Fadime'm..." diye inledi İsmail. Kelimenin tam anlamıyla tükenmişti. Söylediği her güzel laf, attığı her adım karısının savunma mekanizmasına çarpıp kendine dönüyordu. Karısının karşısında kıvranıyor, ne yapacağını bilememenin çaresizliğini bütün vücuduyla yaşıyordu.

"Ya ben senin çocuğunu taşıyorum ya!" diye feryat etti Fadime elleriyle karnını kavrayıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ederek. Bu seferki gözyaşları gerçekten kederli, ağır ve içtendi. "Ben burada karnımda insan büyütüyorum, sen bana ne laflar ediyorsun!"

İsmail'in kalbi bu cümleyle birlikte sızım sızım sızladı. Karısının acı çeken hâli, hamileliğin getirdiği o fiziksel ve ruhsal yükün ağırlığı adamın ciğerini dağlıyordu.

"Keşke ben taşıyabilsem de sen bu acıları, bu yorgunluğu çekmesen..." diye fısıldadı İsmail, sesindeki o dipsiz şefkatle. "Yemin ederim alırdım o yükü senden."

Fadime bu masum, destek dolu cümleyi duyduğu an başını hızla kaldırdı. Gözlerindeki yaşlar yerini anında öfkeli kıvılcımlara bırakmıştı.

"He onu da al benden!" diye bağırdı Fadime sinirle, işaret parmağını adamın yüzüne doğru sallayarak. "Aşkını aldın, onu da al! Benim hiçbir şeyim kalmasın, oh ne âlâ!"

"ULA AŞKIMI NASIL ALAYIM?!" diye feryat etti İsmail, iyice paniğe kapılarak ellerini kendi saçlarından geçirdi. Cinnetin kıyısındaydı. "Sen benim aşkımın vücut bulmuş hâlisin be kadın! Aha bak, bir de yenisini doğuruyorsun! Benim aşkım matruşka gibi, hep doğuyor, iç içe büyüyor, çoğalıyor... Siz varsınız ula hep!"

Fadime bu romantik krizin ortasında duyduğu o yabancı kelimeyle aniden duraksadı. Gözyaşları yanaklarında asılı kalırken, kaşlarını derinden çattı.

"Matruşka mı?" diye sordu şaşkınca. "Ne matruşkası?"

"He, matruşka..." dedi İsmail, bulduğu bu benzetmeyle durumu kurtardığını düşünerek başını salladı. "Hani o Rus bebekleri var ya, iç içe geçen, doğuran..."

Fadime'nin yüzündeki o şaşkınlık, saniyeler içinde yebiden bir öfkeye dönüştü. "Sensin ula matruşka!" diye bağırarak, hemen yanındaki yastığı kaptığı gibi bütün gücüyle İsmail'in kafasına geçirdi.

Yastık koca adamın suratında patlarken İsmail neye uğradığını şaşırmıştı. "Yine ne dedim ya?!" diye isyan etti yastığı yüzünden çekerken. "Aşkıma matruşka dedim bitanem ben, mecaz ula mecaz! Kötü bir şey demedim ki!"

"Ya İso, seni uyandıranda kabahat!" diyerek elleriyle karnını destekleye destekleye yataktan kalktı Fadime. "Yat zıbar tamam! Ben gidiyorum, sen uyu!"

"Yatmam! Olmaz!" diyerek fırladı İsmail de yataktan. "Nereye gidiyorsun sen gecenin köründe?"

"Sana ne?" dedi Fadime huysuz, tavizsiz bir tonda. Arkasını dönüp ebeveyn banyosuna doğru yürümeye başladı.

"Ne demek sana ne kızım?" diyerek adımlarını hızlandırıp kadının peşine takıldı İsmail. "Kocanım ya ben senin!"

"He kocam..." diyerek alaycı bir şekilde güldü Fadime ona ters bir bakış atarak. "Beni 'dünden az' seven kocam, bildim."

"Ha da laf!" diye söylendi İsmail, ellerini havaya kaldırarak. "Yeminle çarpılacaksın Fadime. Vallahi taş olacaksın bu dediklerinden sonra!"

"Niye çarpılacakmışım ben?! Sen kendin dedin o lafları!" diye parladı Fadime. "Bağırtma beni gece gece, git yat uyu!"

"Bağır!" dedi İsmail, o da inada bindirip kollarını göğsünde kavuşturdu ve olduğu yere çakıldı. "Ben bir şey demedim! Dediysem gideyim aha şuracıkta hık diye gideyim!" Birkaç saniye öylece, dimdik durdu. Sonra ellerini iki yana açarak karısına baktı. "Hani gitmedim?! Bak, sapasağlamım! Demek ki doğruyu söylüyorum, sevdamda yalan yok!"

"Ya sus, ne diyorsun ya?!" diye inledi Fadime kocasının ölümü dile getirmesi karşısında yeniden ağlamaya başlayarak. Sinirleri iyice bozulmuştu.

"Yavrum..." diyerek inadı hemen bırakan İsmail, hızla karısının yanına yaklaşıp onu belinden nazikçe kavradı. "Bitanem, bak bana bir kerecik n'olur."

"Bakmıyorum!" diyerek omuz silkti Fadime, yüzünü duvara doğru çevirerek inatla başını eğdi.

"Ama senin bana kesinlikle bakman lazım..." diye fısıldadı İsmail sesini büyüleyici, derin bir tona büründürerek.

"Niyeymiş?"

"Çok özledim." dedi koca adam, nefesi karısının boynuna çarparken. "Uyudum ya, saatlerce göremedim seni. Işıkta seni bir görmem lazım, şu yüzüne bir bakıp hasret gidermem lazım..."

Fadime bu romantik atağı içindeki huysuzluk kalkanıyla ustaca savuşturdu. "Uyanasın yoktu senin, git geri yat! Çekil önümden." diyerek adamın göğsünden hafifçe itti.

"Ula uyandın, uyandım işte!" diye isyan etti İsmail.

"Bağırma bana!"

"Bağırmıyorum güzelim, estağfurullah. Ne haddime?" diyerek hemen sesini kıstı İsmail, ellerini teslim olurcasına kaldırdı.

"Çekilir misin önümden İso?" diye sızlandı Fadime bacaklarını hafifçe birbirine bastırarak.

İsmail konuyu dağıtmak, karısının huysuzluğunu kırmak için aklına gelen en alakasız, en mantıksız silahı devreye soktu. "Sen lahana turşusunu çok seversin..." dedi gözlerini kısarak. "Alayım mı yarın sana?"

Fadime duyduğu bu cümleyle birlikte afalladı. Gecenin bir yarısı lahana turşusunun ne alakası vardı? Ancak midesindeki o ekşime ve hamilelik aşermesi anında devreye girdi. "Alma, istemiyorum." dedi inatla ama içinden feci hâlde canı çekmişti. Ağzı sulanmıştı bile.

"Alacağım." dedi İsmail, karısının o gözündeki parıltıyı anında yakalayarak. "Havuç da alayım mı?"

"İso cidden çekil!" diyerek isyan etti Fadime, bacaklarını bu kez daha sıkı birbirine bastırarak yüzünü buruşturdu.

"Essahtan mı Fadime'm?" diye sordu İsmail, konunun ciddiyetini anlamadan.

"İso!" diye feryat etti genç kadın.

"Çekilemem, kusura bakma." dedi İsmail son derece ciddi, muhafız gibi bir tavırla kollarını kavuşturarak. "Benim görevim senin yanında olmak."

"Ula çekil!"

"Nereye gidiyorsun?"

"Ne edeceksin nereye gittiğimi?!"

"Karımı merak ediyorum, hamilesin sen!"

"Sen her yere benimle mi geleceksin İso?!" diye patladı Fadime.

"Evet!" dedi İsmail, sesine o sarsılmaz kararlılığı katarak. "Her yere gelirim seninle, dünyanın öbür ucuna da gitsen peşinden gelirim."

"Gelme, n'olur çekil, dayanamıyorum artık." diye sızlandı Fadime, eliyle karnının alt kısmını tutarak.

"Fadime'm..." İsmail kadının bu acı çeker gibi buruşan yüzünü gördüğünde anında ciddileşti. Omuzlarından tutup endişeyle eğildi. "Sen iyi misin? Sancın mı var? Korkutma beni."

"ULA Bİ' ÇEKİL!" diye yükseltti sesini Fadime, dayanacak zerre kadar gücü kalmamıştı.

"Hastaneye gidelim!" dedi İsmail telaşla, kadının koluna girerek onu odanın dışına doğru çekiştirmeye çalıştı. "Kesin bir şey oldu sana, hadi güzelim."

"İso sen salak mısın?!" diye kükredi Fadime, kocasının kolundan kurtulup yüzüne dehşetle bakarak. "Tuvalete gideceğim! Çişim geldi, tutamıyorum, çekil!"

"He..." diye mırıldandı, kollarını yavaşça aşağı indirerek. Geriye doğru bir adım atıp yolu açtı. "Git yavrum, pardon."

"Gerizekâlı..." diye söylene söylene, paytak adımlarla banyoya doğru yürümeye başladı Fadime. "İki saattir dikiliyorsun önümde yalı kazığı gibi, senin yüzünden buraya yapacaktım şimdi ya!"

Fadime banyoya girdiğinde, İsmail de kapının hemen önünde dikilmeye başladı. İçeriden gelen sifon sesinin ardından Fadime ellerini yıkayıp kapıyı açtığında, karşısında yine aynı sadık muhafızı buldu.

"Ula ne bekliyorsun burada?!" diye isyan etti genç kadın, gözlerini devirerek.

"Belki benim de geldi?" diyerek savunmaya geçti İsmail omuz silkerek. "Sıra bekliyorum kapıda, olamaz mı?"

"Ya sabır ya!" diyerek başını iki yana salladı Fadime. Adamın o arsız, kurnaz hâline daha fazla direnemeyerek adımlarını yeniden yatağa doğru yönlendirdi. İsmail de kuyruğu gibi hemen peşine takıldı.

Fadime yatağa yerleşti, yorganı omuzlarına kadar çekip inatla arkasını dönerek duvara doğru yattı. İsmail de kendi tarafına geçip yorganın altına girdi, dirseğinin üzerinde doğrularak karısının kendisine çevrilen sırtına baktı.

"Uyuyacak mısın?" diye sordu sesine tatlı bir şikâyet tonu katarak.

"Uyudum bile." dedi Fadime huysuz huysuz, gözlerini sımsıkı kapatarak.

"Hani konuşacaktık?"

"İstemedin."

"İstiyorum!" diye bağırdı İsmail hevesle, sonra sesinin yüksekliğini fark edip hemen boğazını temizleyerek fısıltı seviyesine indi. "Yani istiyorum... Çok istiyorum, yemin ederim. Sabaha kadar anlat, dinlerim."

"Hayır, küstüm diye öyle diyorsun. İçinden gelmedi en başında." dedi Fadime. Karnının o şişkinliği el verdiğince cenin pozisyonunda kıvrıldı yatakta. Burnuna kadar çektiği yorganın altından bu kez daha sessiz, masum ve gerçekten kalbi kırık bir şekilde ağlamaya başladı.

"Sana yemin ederim öyle bir şey varsa beter olayım, taş olayım aha şu yatakta!" diye çırpındı İsmail kadının sessiz ağlayışını fark edince içinin nasıl yandığını tarif edemezdi.

"Beddua edip durma kendine." diye mırıldandı Fadime, burnunu çekerek.

"Ama ben seni çok seviyorum bitanem..." diye fısıldadı adam, elini uzatıp kadının omuzuna şefkatle dokundu.

"Biliyorum."

"Sana nasıl öyle yaparım? Nasıl kırarım seni?"

Fadime derin bir iç çekip karnının ağırlığıyla zar zor da olsa kocasının tarafına doğru döndü. Yaşlı ela gözlerini adamın o çaresiz, sevgi dolu çakır gözlerine dikti. "Yapmazsın değil mi?"

"Yapmam tabii, güzeller güzelim benim." dedi elini kadının dağılmış saçlarına daldırıp usul usul okşarken. Yüzünde bu kadına duyduğu sevdanın en çıplak hâli vardı. "Bana dünyaları veren biriciğim, en değerlimsin sen benim. Kurban olurum senin o akan tek damla yaşına."

Fadime adamın içten sözleri karşısında yatakta doğrulmaya yeltendi lakin hamileliğin verdiği ağırlıkla tek seferde beceremedi. İsmail hemen ellerini kadının beline yerleştirip ona destek oldu, onu yastıklara rahatça yaslanması için yukarı çekti.

"İso..." diye mırıldandı Fadime elleriyle kendi pijamasının uçlarıyla oynarken.

"Fadime'm..." diyerek kadının ıslak yanağını başparmağıyla sildi İsmail.

"Sen kızımıza hiç 'sus' demezsin değil mi?" diye sordu genç kadın. Sesindeki titreklik kendi babasızlığından besleniyordu.

İsmail bu soru karşısında şaşkınlıkla duraksadı. "Demem bitanem..." dedi, kaşlarını hafifçe çatarak. "Sana da demem ki, nereden çıktı şimdi bu?"

"Gece seni öylesine, çok saçma sapan bir şey için uyandırırsa da..." diye devam etti Fadime İsmail'in sorusunu duymazdan gelerek. Gözleri umutla adamın yüzüne odaklanmıştı. "Oturup saatlerce dinler misin onu?"

"Dinlerim elbet." dedi İsmail hiç düşünmeden, sesine sarsılmaz bir yemin ediyormuş gibi ciddiyet katarak. Ellerini kadının yanaklarına yerleştirdi. "Hep dinlerim. İkinizi de dinlerim. Benim bu dünyada sizden başka neyim var ki? Son nefesimi verirken bile aklımda sadece siz olacaksınız Fadime. Benim dünyam sizin etrafınızda dönüyor."

"Ya bak..." diyerek alt dudağını büzdü Fadime. Gözleri yeniden dolmuş, o 'son nefes' vurgusu yeniden tetiklemişti kaybetme korkusunu. "Mevzuyu her şekilde şuna getirme işte İso! Yapma ula, ben düşünmek istemiyorum bunu!"

"Özür dilerim bitanem, çok özür dilerim." diyerek uzanıp karısının saçlarına, alnına art arda, derin öpücükler kondurdu İsmail. "Dilimi eşek arısı soksun, bir daha demeyeceğim öyle şeyler. Korkutmayacağım seni."

Fadime burnunu çekip, başını usulca kocasının göğsüne yasladı. İsmail'in kolları anında onu sımsıkı sardı. Bir süre odanın sessizliğinde, sadece İsmail'in düzenli kalp atışlarını dinleyerek sakinleşti genç kadın. İsmail ise derin derin nefesler alarak, karısının saçlarının çiçek kokusunu ciğerlerine çekiyordu. Kendi canından öte sevdiği bu kadın şu an göğsünde dinleniyor, içindeki küçük canla birlikte ona dünyaları veriyordu ve bu onun en büyük şükür sebebiydi.

Bir süre sonra Fadime başını hafifçe kocasının göğsünden kaldırdı ve arkasına, yastıklara doğru yaslandı. İçerideki ufaklık öylesine hareketliydi ki Fadime'nin yüzü her sert tekmede hafifçe buruşuyordu.

"Kızın durmuyor..." diye mırıldandı ellerini karnının üzerine yerleştirerek.

"Canın mı acıyor?" diye sordu İsmail anında panikleyerek. Elini karnına koyup şefkatle okşamaya başladı.

"Yok, acıdığından değil de..." dedi Fadime derin bir nefes alarak. "Bir saattir falan hiç durmadı içeride, sürekli dönüyor. Gerçi bu gece hiç durmaz gibi."

"Niye durmazmış? N'oldu?" diye sordu İsmail kaşlarını derinden çatarak. Gözlerinde o tanıdık, korumacı endişe parlamıştı. "Sen iyisin değil mi? Bir yerin ağrımıyor?"

Fadime kocasının bu telaşlı hâline karşı yüzüne kocaman bir tebessüm yerleştirdi. "Pasta yedim." dedi sadece.

"Pasta mı yedin?" İsmail duyduğu bu basit cevapla birlikte derin bir oh çekerek rahatladı. Omuzları aşağı düştü. "Afiyet olsun Fadime'm, yarasın kızıma da sana da. E söyleseydin ya bana?"

"Neyi?"

"Canının pasta çektiğini." dedi, sesinde tatlı bir sitem vardı. "Nereden buldun gece gece pastayı? Uyandırsaydın beni, söyleseydin 'Canım çekiyor' diye, ben gider alırdım sana hemen."

"Canım çekmedi ki."

"He... Durduk yere mi yedin o zaman?" diyerek güldü İsmail de. "Afiyet olsun yavrum, iyi yapmışsın."

"Defne'yle tanıştım ben." dedi Fadime omuzlarını heyecanla dikleştirerek. Gözleri parlıyordu. "O koydu pastayı, beraber oturduk yedik mutfakta. Sohbet ettik."

"Defne?" İsmail ismi duyduğunda zihninde kısa bir an tarama yaptı. "Ha, abimin kızı... Tanıştınız mı? Ne ara tanıştınız ula?"

"Ben su içmeye inmiştim işte mutfağa..." diyerek anlatmaya başladı Fadime hevesle. "Uykum vardı, tam ayılamamıştım, hayalet gibi yürüyordum. Defne de mutfaktaymış, beni görünce hırsız falan sandı herhalde, bana çatal kaldırdı!"

"Ne?! Nasıl yani?!" İsmail'in çakır gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açıldı. Elleri anında karısının kollarını, omuzlarını yoklamaya başladı. "İyi misin sen, bir şey yapmadı değil mi?"

"Ula manyak mısın?" diyerek kocasının ellerini hafifçe itti Fadime adamın bu abartılı paniğine kahkaha atarak. "Yok bir şeyim, sakin ol. İndirdi zaten hemen, durumu anlayınca özür diledi, üstüme atlamadı kız çatalı alıp!"

İsmail duyduğu açıklamayla birlikte rahat bir nefes alıp geriye yaslandı. "Allah'ım ya, aklımı alıyorsun Fadime... Ee, nasıl geçti? İyi biri mi, sevdin mi bari?"

"Eveeet, çok tatlı!" diyerek uzattı kelimeleri Fadime, yüzünde güller açıyordu. "Hemen bana pasta koydu, oturduk beraber uzun uzun sohbet ettik. İstanbul'u anlattı, okuduğu okulu anlattı. Bebekler hakkında konuştuk, benim karnıma falan dokundu, tekme atınca nasıl heyecanlandı inanamazsın!"

Fadime kelimeleri ardı ardına, nefes almadan sıralarken İsmail onu büyük bir hayranlık ve tebessümle izliyordu. Karısının günlerdir süren sessiz, durgun hâlinden sonra böyle cıvıl cıvıl, heyecanla bir şeyler anlatması adamın dünyalarını aydınlatmıştı.

"Ohhh, iyi yapmışsınız." dedi içtenlikle. "İyi gelmiş sana onunla sohbet etmek, yüzüne renk gelmiş."

"Yarın beraber gezeceğiz." dedi Fadime, sesine o hevesli tınıyı katarak. "Bana buraları gezdirecek, bir de çok güzel bir pastane varmış, oraya gideceğiz."

İsmail bu planı duyduğunda yüzündeki gülümseme hafifçe soldu. Çakır gözlerine korumacı bir ifade yerleşti. "Sen çok yürümesen mi yavrum ya..." diye mırıldandı endişeyle. "Biliyorsun durumunu, riskli senin için fazla hareket."

"Ama..." Fadime'nin yüzü anında düştü, omuzları çöktü. Aylar sonra dışarı çıkma, normal bir insan gibi sosyalleşme ihtimali elinden alınacak diye fena hâlde korkmuştu.

"Aması maması yok Fadime'm." diyerek karısının elini kavradı İsmail şefkatle. "Yorulmaman, ayakta fazla kalmaman lazım senin. Aylin abla ne dedi son kontrolde? 'İstirahat edecek, ayaklarını uzatıp yatacak' dedi. Senin için diyorum, yoksa istemez miyim senin güzel vakit geçirmeni?"

"Dinlene dinlene yürüyeyim, olmaz mı?" diye sordu Fadime gözlerini kocaman açarak, dudaklarını büzüp adeta yavru bir kedi gibi bakarak. "Hiç yormam kendimi söz veriyorum, hemen otururuz yorulunca."

İsmail karısının bu kadar hevesli, bu kadar heyecanlı hâlini görünce içindeki korumacı duvarları daha fazla dik tutamadı. Onu kırmak, o gözlerindeki pırıltıyı söndürmek isteyeceği en son şey bile değildi.

"Her aradığımda açacaksın o zaman." dedi sesine tatlı, tavizsiz bir otorite katarak. "Sen de arayacaksın beni sık sık, aklım sende kalır yoksa buralarda. Her aradığımda da bir yerde oturuyor olacaksın."

"Tamam söz! Vallahi söz, merakta bırakmayacağım seni zerre kadar." dedi Fadime, ellerini birbirine çırparak. Sevinci bütün beden diline yansımış, omuzlarındaki ağırlık bir anda uçup gitmişti.

"Söz verdin bak." diyerek uyardı İsmail, parmağını sallayarak lakin gözleri gülüyordu.

"Verdim ula tamam, başımın etini yeme!" diyerek güldü Fadime.

İsmail kadının bu neşeli hâlini izlerken uzanıp onun o tatlı, kızarmış yanağına dudaklarını bastırdı. "Seni çok seviyorum." diye fısıldadı.

"Ben de seni çok seviyorum." diyerek karşılık verdi Fadime, adamın kollarının arasına biraz daha sokularak.

"Hani sana bir kere şey demiştim, hatırlıyor musun? 'Seni göğüs kafesime sokmak istiyorum' diye..."

"Sokacaksan gireceğim, söylüyorsun anca. Haniyadu eylem?" diyerek takıldı kocasına Fadime, tek kaşını havaya kaldırarak meydan okudu.

"Ula yapabilsem yapacağım!" diyerek kahkaha attı İsmail bu sözlerin üzerine. Hiç beklemeden karısını kendine doğru çekti. Karnını sıkıştırmamaya, zerre kadar baskı yapmamaya büyük bir özen göstererek kollarını onun bedenine dolayıp sımsıkı, adeta kaburgalarını kıracakmış gibi sevgiyle sarıldı.

"Ula-" diye inledi Fadime kahkahalarının arasından. "Tamam ula, inandım! Sıkıştırma beni!"

"Sıkıştın mı..." diye fısıldadı İsmail kollarını zerre kadar gevşetmeden, dudakları karısının boynunda gezinirken.

"Yok, sıkışmadım." diyerek adamın göğsüne yüzünü gömdü Fadime, bu sarmalanma hissinden inanılmaz bir huzur bularak.

İsmail bir süre sonra kollarını hafifçe gevşetip geri çekildiğinde, Fadime hafifçe omuzlarını silkti ve yüzünü buruşturdu. "Göğüslerim fena ağrıyor bugün..." diye sızlandı ellerini göğüslerinin üzerine koyarak.

İsmail'in çakır gözlerinde şefkatli ifade yerini arsız, muzip bir pırıltıya bıraktı. "Yaaa! Aç bakayım nesi varmış, kontrol edeyim." diyerek sırıttı.

"Yuh!" diye bağırdı Fadime, adamın omzuna hafifçe vurarak. "Hayvansın İso!"

"Ne dedim ula?" diyerek masum ayağına yattı İsmail ellerini havaya kaldırarak. "Aç da bakayım dedim alt tarafı!"

"Ne açacakmışım ben sana göğüslerimi?" diyerek burun kıvırdı Fadime. "Ebbedi açmam."

"Ne demek 'ebbedi açmam' ula?!" diye abartılı bir tepki verdi İsmail, gözlerini yuvalarından fırlayacak gibi açarak. "Ben senin kocanım be, kocan!"

"Açmam!" dedi Fadime inatla, çenesini dikleştirerek. "Çocuğumun rızkı onlar, sen göz koyarsın."

"Ula o doğana kadar benim rızkım onlar, bana ne?!" diye itiraz etti İsmail, çocuk gibi inada bindirerek. "Sonra duruma göre paylaşırız aslanlar gibi, şimdilik hepsi benim."

Fadime, kocasının bu arsız hâllerine kahkaha atarak konuyu ustaca değiştirdi. "Defne bana pijama verdi biliyor musun?"

"Bu harika bir haber karıcığım ama konuyu değiştirme." diyerek sırıttı İsmail yüzünü kadının yüzüne doğru iyice yaklaştırarak. Nefesi Fadime'nin dudaklarına çarpıyordu. "Bir kerecik öpeyim? Söz, sadece öpeceğim."

Fadime adamın bu ısrarcı, tatlı ve baştan çıkarıcı hâli karşısında biraz utandı, yanakları hafifçe ısındı lakin geri çekilmedi. Gözlerini usulca kapatıp teklifini sessizce kabul etti.

İsmail, karısının bu teslimiyetiyle birlikte eğildi. Önce dudaklarının etrafında, yanaklarında, burnunun ucunda tüy kadar hafif, insanın içini gıdıklayan birkaç öpücükle gezindi. Her bir öpücük kadının teninde tatlı bir ürperti bırakıyordu. Ardından dudaklarını yavaşça aşağıya, göğüslerine indirdi. Atletini sıyırmadan ikisinin de üzerine hafif öpücükler bırakıp en sonunda kalbinin tam üzerine bastırdı dudaklarını. Orada, ritmik atışın üzerinde uzunca bir süre kaldı.

"Acıdı mı?" diye sordu dudakları hâlâ kadının göğsündeyken fısıltıyla.

"Yok, acımadı..." diye mırıldandı Fadime, içi giderek, nefesi kesilerek adamın saçlarını okşadı.

"Güzelim benim..." diyerek geri çekildi İsmail, elleriyle göğüslerinin kenarlarını usulca, şefkatle okşadı.

Fadime nazlanarak "Yirmi beden falan büyüdü bunlar he!" dedi. "Defne'nin verdiği pijamalara da sığmayacak dedim ona zaten. Yarın üstüme başıma bir şeyler mi alsam diyorum? Böyle olmayacak, nefes alamıyorum kendi kıyafetlerimin içinde." Evlerinden aniden geldikleri için yanlarında doğru düzgün hiçbir eşyaları yoktu hâlâ.

"Al yavrum, ne istiyorsan al tabii." dedi İsmail onaylayarak. "Ama sen taşıma sakın paketleri, poşetleri. Yorma kendini, arabayla gidin. Ben sizi almaya gelirim ya da, siz işinizi bitirince arayın beni."

"Geliriz biz Defne'yle." dedi Fadime hızla.

"Ben yine de geleyim ya, aklım kalmasın." diye üsteledi İsmail.

"İso..." diye iç çekti Fadime adama bıkkın ama tatlı bir bakış atarak. "Kız kıza gezeceğiz biz. Gelme, arkamızda koruma gibi dikilme."

İsmail duyduğu bu "kız kıza" vurgusuyla birlikte hafifçe afalladı. "Ha..." diye mırıldandı, zihninde kısa bir aydınlanma yaşayarak. Karısının aylardır tek bir kız arkadaşı olmadan nasıl yapayalnız kaldığını, nasıl bir sohbete, hemcinsine hasret kaldığını o an bütün çıplaklığıyla fark etmişti. Doğal olarak da bu geziye kocasının dahil olmasını istememesi, sadece o kız kıza havayı solumak istemesi son derece hakkıydı.

"Doğru..." dedi sesine çöken o mahcup, pişman tınıyla. Başını hafifçe eğdi. "Tamam bitanem, çok haklısın. Düşüncesizlik ettim ben, kusura bakma. Özür dilerim, gidin gezin siz gönlünüzce."

Fadime kocasının bu durumu anında büyütmesi, yüzünün düşüp özür dilemesi karşısında panikledi. "Tamam İso, abartma ne dedim ben alt tarafı 'Gelme' dedim." dedi gözleri saniyeler içinde dolarken. Kocasının bu kadar çabuk kırılması, kendini geri çekmesi onu inanılmaz suçlu hissettirmişti. "Suçlu hissettirme beni şimdi, sanki seni istemiyormuşum gibi..."

"Hayır hayır!" diyerek karısının yanaklarını avuçladı İsmail, o yaşlı gözleri görünce içi yanmıştı. "Ne bileyim Fadime'm, konu sen olunca benim mantığım uçup gidiyor, her şeyi iki katı korumacı, iki katı abartılı yapasım geliyor. Seni sakınmak istiyorum her şeyden."

"Olsun, kovmuşum gibi oldu zaten..." dedi Fadime üzgünce.

"Kovmadın bitanem, haklısın diyorum ben de sana." diyerek alnından öptü. "Sizin baş başa kalmaya, kafanızı dağıtmaya ihtiyacınız var."

"Zaten geleceğiz ki geri, akşam yine seninle olacağım." dedi Fadime ayrılık fikrini kendi içinde yumuşatmaya çalışarak. Uzun zamandır o kadar yapışık, o kadar sadece 'ikisi' yaşıyorlardı ki birkaç saatlik ayrılık bile tuhaf hissettiriyordu.

İsmail ellerini karısının yüzünden çekmeden, gözlerinin ta içine büyük bir sevdayla baktı. "Hep benimle olsan olmaz mı?" diye fısıldadı ve eğilip kadının dudaklarına uzun, sıcak bir öpücük bıraktı.

"Hep seninleyim ya zaten?" diyerek güldü Fadime öpücüğün ardından geri çekilirken.

"Fadime..."

"Hmm?"

"Keşke şu gün yirmi beş saat falan olsa da..." diye mırıldandı İsmail, kadının ela gözlerinde kaybolurken. "Bir saat daha fazla benimle olsan, bir saat daha fazla görebilsem şu güzel yüzünü."

Fadime'nin kalbi bu eşsiz, romantik itiraf karşısında göğüs kafesini kıracakmış gibi çarptı. "Kocam... Canım kocam." diye fısıldadı, adamın boynuna kollarını dolayarak.

"Karım, canım karım." diyerek kucakladı onu İsmail.

"Bitanecik kocam."

"Biricik karım."

"Ben de yirmi beş saat seninle olmak isterim." Fadime kocasının göğsüne yaslanırken yüzündeki muzip gülümsemeyle devam etti. "Ama yarın değil. Yarın Defne'yle gezeceğim, kusura bakma."

İsmail bu tatlı red karşısında gür bir kahkaha attı. "Eyvallah bitanem." dedi, karısının saçlarını severken. "Seni böyle mutlu görüyorum ya, yemin ederim benim bütün dertlerim, bütün o karanlığım silinip gidiyor. Benim tek ilacım senin şu gülüşün."

Fadime başını kaldırıp kocasının çakır gözlerine umutla baktı. "O da benimle arkadaş olmak ister değil mi?" diye sordu, içindeki çekingenliği gizleyemeden. Bu yeni kurduğu arkadaşlık konusunda, Defne'nin onunla gerçekten vakit geçirmek isteyip istemeyeceği konusunda inanılmaz heyecanlı ve biraz da endişeliydi.

"İstemez mi ula?!" diye atıldı İsmail karısının bu yersiz şüphesine şaşırarak. "İster tabii ki! Neden istemesin?"

"İstemeyebilir İso, dünyalarımız çok farklı sonuçta." dedi Fadime biraz üzgünce. "O cıvıl cıvıl, genç bir kız. Ben düşmanlığın içinde büyüdüm. Evli barklı, hamile bir kadınım. Belki de sıkılır benden."

"Anlattığına göre öyle kibirli, öyle şekilci biri değil Fadime'm." diyerek karısının yüzünü ellerinin arasına aldı İsmail. "Tanışın, gezin, sohbet edin. Eminim çok iyi anlaşacaksınız. Hem sana bir şey diyeyim mi?" Adamın gözlerinde karısına duyduğu devasa güven pırıldadı. "Eğer arkadaşlık edemeyeceğin, seni küçümseyecek birisi olsaydı bence sen onu ilk saniyede anlardın. Sen öyle şeyleri çok iyi anlıyorsun. Boşuna sevmemiştir benim karım o kızı."

"Bilmiyorum ki, ben çok salaklaştım." dedi Fadime, omuzlarını düşürerek. Hamileliğin getirdiği o inanılmaz unutkanlık, dalgınlık ve yorgunluk yüzünden kendine olan güveni fena hâlde zedelenmişti.

"Yuh!" diye yükseldi İsmail gözlerini fal taşı gibi açarak. "Karıma salak deme ula, bozuşuruz!"

"Ya ama öyle!" diyerek ısrar etti Fadime adamın bu ciddi tepkisine gülerek. "Kendi adımı unutacağım az kaldı, her şeye ağlıyorum, beynim pelte gibi oldu..."

"Değil." dedi İsmail son derece net, tavizsiz bir şekilde. "Sen benim akıllımsın. Hatta..." Uzanıp karısının iki yanağını birden çocuk sever gibi, tatlı tatlı sıktı. "Sen benim akıllı bıdığımsın!"

"Bıdık ne ula?" diye isyan etti Fadime, yanakları adamın elleri arasında ezilirken. "İyice yerin dibine soktun beni. Küçülüp cebine de gireyim mi, tam olsun?"

"Valla hiç fena olmaz." diyerek sırıttı İsmail, kadının yanaklarını bırakıp ellerini yeniden karnının üzerine yerleştirdi. Bakışları anında o mucizeye odaklanmış, sesi sevgiyle yumuşamıştı. "Kızımız sana benzese ne güzel olur he..."

"Bence sana benzeyecek." dedi Fadime hiç düşünmeden.

"Yok, sana benzesin." diye itiraz etti İsmail, gözleri hayallere dalarak. "Senin gibi elaları olsun. Tam şurasında..." Parmağının ucuyla karısının yanağındaki çukura dokundu. "Şurasında senin gamzenden olsun. Şelale gibi dökülsün saçları, ipek gibi bembeyaz olsun teni... Komple sen olsun Fadime'm. Baştan aşağı, her zerresi sen olsun."

"Ama ben de istiyorum ki sen olsun İso'm..." diyerek kocasının yanağını okşamaya başladı Fadime, gözleri o hayalle pırıl pırıl parlarken. "Boncuk boncuk gözleri olsun. Sapsarı saçları, kırmızı kırmızı yanakları olsun..." Fadime o anı zihninde canlandırırken derin bir iç çekti. "Hem bak, büyükler der ki hamileyken en çok kime bakarsan, kimi görürsen bebek ona benzermiş. Ben de seni görüyorum sürekli, sabah akşam."

"Ayna mı koysak senin karşına bütün gün?" diye sordu İsmail, son derece ciddi bir çözüm üretmiş gibi.

"Ha illa ben olacak yani?" diyerek güldü Fadime, adamın bu inadına.

"E yani!" dedi İsmail omuz silkerek. "Düşünsene ula, o kadar ay karnında taşıyorsun, eziyetini sen çekiyorsun, canından can veriyorsun... Sonra çocuk gidip başkasına benziyor! Ben kadın olsam yemin ederim oturur bir tur da buna ağlarım, bu ne haksızlık diye."

"Sen başkası mısın?" diyerek kaşlarını çattı Fadime, adamın göğsüne hafifçe vurarak. "Babasısın ula sen onun!"

"Misal yavrum." diyerek savunmaya geçti İsmail.

"Sana benzemeyecek de kime benzeyecek İso?" diye çıkıştı Fadime. "Furtuna'daki tüpçüye mi benzeyecek?"

"Tüpçü ne alaka ula?!" İsmail'in gözleri anında irileşti, sesi şaşkınlık ve hafif bir panikle yükselmişti.

"Misal yavrum." diyerek az evvel adamın kurduğu cümleyi onun ses tonunu taklit ederek harfi harfine ona iade etti Fadime.

"Tövbe estağfurullah..." diyerek başını iki yana salladı İsmail. Karısının bu zekâsına ve hazırcevaplığına bir kez daha hayran kalmıştı lakin konunun gittiği yer hiç hoşuna gitmemişti.

"Tüpçü çocuğa benzeyecekmiş kızımız." diyerek kıkırdadı Fadime İsmail'in damarına basmanın, onu kıskandırmanın ne kadar zevkli olduğunu bir kez daha hatırlayarak. "Neydi o uşağın adı? Baran mıydı?"

"Sen o herifin adını nereden biliyorsun ula, hayırdır?!" İsmail yatakta bir anda dikleşti, çakır gözlerinde kıskanç bir ateş harlanmıştı bile.

"Bilirim ben." diyerek omuz silkti Fadime, son derece rahat, umursamaz bir tavırla tırnaklarına bakarak.

"Fadime'm, söyle nereden biliyorsun?" diye üsteledi adam sesi giderek daha da gerginleşiyordu.

"Ula nereden bileceğim?!" diyerek patladı Fadime. "Tüpçüyü aramıştık konakta geçen sene, adam telefonda 'Baran'ı gönderiyorum hemen abla' dedi, e o çocuk geldi! O zaman Baran odur diye düşünüyorum herhalde, çok da zeki olmaya gerek yok yani!"

"Tövbe yâ Rabb'im..." diye söylendi İsmail dişlerini sıkarak kendi kendine, içindeki kıskançlık kurdu susmuyordu. "Ha sen de hatırlıyorsun yani taa o zamanki çocuğun adını, tipini?!"

"Yani... Bilemeyeceğim artık orasını." diye mırıldandı Fadime adama eziyet etmeye devam ederek.

"Ne demek 'bilemeyeceğim'?!" İsmail'in sesi artık bir kükremeye dönüşmek üzereydi.

"Tüpçüye de benzeeer, sütçüye deee..." dedi Fadime yorganın içine biraz daha sokulmuş kıkırdıyordu.

"Ula... Fadime, etme n'olur!" diye sızlandı İsmail karısının bu bitmek bilmeyen eziyeti karşısında çaresizce omuzlarını düşürerek.

"Ne etmişim?" diye sordu genç kadın, dünyanın en masum insanı gibi kocaman, saf gözlerle adama bakarak.

"Yap yap, sonra 'Ne yapmışım?' de, oyna kocanın sinirleriyle!" diyerek başını yastığa vurdu İsmail.

"Kocam?" diye seslendi Fadime yumuşacık bir sesle.

"Karım?"

"Şöyle bi minik... Şu kadarcık." diyerek başparmağı ve işaret parmağı arasında milimetrik bir boşluk bıraktı Fadime. "Kıskanmış olabilir misin sen beni?"

İsmail karısının parmak aralığına bakıp kendi ellerini kaldırdı ve tıpkı onun gibi aynı minik mesafeyi gösterdi. "Şu kadarcık mı diyorsun?"

"Küçük?" diyerek onayladı Fadime gülerek.

İsmail kollarını aniden iki yana ardına kadar açarak "Ben 'bu kadarcık' kıskandım Fadime!" dedi.

"Tüpçüyü mü?"

"Seni ula seni!" diye isyan etti İsmail. "Seni kıskandım!"

"Aşkımmmm..." diye eridi Fadime uzanıp kocasının yanağını okşayarak.

"Yavrummmm..." diyerek yanağını okşayan elin içini öptü İsmail.

"Sen delisin."

"Nereden çıkmış benim deli olduğum?"

"Tüpçüden kıskandın beni İso, daha ne olsun?"

"Ben seni aha şu yastıktan bile kıskanıyorum!" diye itiraf etti İsmail elini vurduğu yastığı işaret ederek. "Saçların ona değiyor, senin kokunu üstüne çekiyor diye ben onu bile kıskanıyorum ula!"

"Sonra da 'deli değilim' diyorsun bana." diyerek kahkaha attı Fadime.

"Tamam..." diyerek pes etti omuz silkerek. "Yani biraz deli olabilirim. Ama biraz. Sadece sana karşı biraz deliyim."

"Tamam, birazcık delisin." diyerek onayladı onu Fadime.

"Sana deliyim ben." diye fısıldadı İsmail.

"He, bir de başkasına olaydın İso?!" diye parladı Fadime bu kez. "Tövbe yâ Rabb'im!"

İsmail karısının ani somurtuşu ve kıskançlık çıkışı karşısında gür bir kahkaha atarak onu kendine doğru çekti. "Pişt, bak bakayım bana." dedi.

"Yok, bakmıyorum." diyerek inatla başını çevirdi Fadime.

İsmail ellerini kadının yanaklarına yerleştirip onun güzel yüzü yavaşça kendi yüzüne doğru çevirdi. Gözleriyle karısının yüzünün her bir milimetresini, adeta bir sanat eserini inceler gibi uzun uzun süzdü. "Oyyy, ne güzel yüzü varmış benim karımın..." diye mırıldandı hayranlıkla. "Ne güzel kaşları, ne güzel gözleri varmış... Hele şu burnu, Karadeniz fındığı gibi maşallah. Ağzı desen kahve fincanı... Ben seni komple yemek istiyorum yemin ederim."

"Ye." diyerek uzattı yanağını Fadime kocasının bu sevgi seli karşısında mest olmuş bir hâlde. "Hadi başla."

İsmail zerre kadar tereddüt etmeden eğilip karısının yanağını acıtmadan, hafifçe ısırdı. "Mmmhhh!" diye sesler çıkardı ağzının içinden. "Bu ne tatlı bir şeymiş ya! Biraz da şuradan alayım..." diyerek dudaklarını kadının diğer yanağına kaydırıp aynı tatlı, şefkatli ısırığı oraya da bıraktı.

Fadime kıkırdayarak adamın omuzlarına tutunurken İsmail yavaşça geri çekildi. Bakışları yeniden karısının karnına kaydığında yüzündeki arsız ifade tamamen silindi. Yerini derin, kutsal bir sevda aldı. Koca adam eğilip dudaklarını doğrudan karnının tam ortasına bastırdı.

"Kızım..." diye fısıldadı İsmail, karnı büyük bir özenle okşarken. Dudaklarını tekrar tekrar, uzun uzun bastırdı oraya. "Benim güzel kızım... Dilimin şekeri, tuzu... Ömrümün baharı, yazı... Ruhumun sözü, avazı... En güzel alın yazım... Kızım..."

Koca adamın dudaklarından dökülen bu şiir gibi, dua gibi kelimeler odanın sessizliğinde yankılanırken Fadime'nin karnından, tam da İsmail'in ellerinin durduğu yere doğru net bir tekme geldi.

"Ula..." diye mırıldandı İsmail gözleri şaşkınlık ve muazzam bir mutlulukla irileşirken. Tekmenin geldiği yeri usulca sevip oraya bir öpücük daha kondurdu. "Yavrum benim... Babasının prensesi, duyuyor babasını."

"Tanıyor bence artık senin sesini." dedi Fadime gözleri dolu dolu, bu mucizevi baba-kız anını izlerken. "Duyunca hemen sakinleşiyor, sana tepki veriyor."

"Tanısın bence de." diyerek güldü İsmail başını karnının üzerinden kaldırmadan. "Öğrendiğim ilk günden beri car car konuşuyorum tepesinde. Nasıl tanımasın babasını?"

"Çok hoşuma gidiyor bu hâliniz." diye fısıldadı Fadime parmaklarını adamın saçlarına daldırıp okşarken.

"Essahtan mı?" diye sordu İsmail, başını kaldırıp karısının yüzüne bakarak.

"Essahtan tabii." dedi Fadime. "Ben hayatımda daha güzel bir şey izlemedim İso."

"İyi ki benimsin." diye fısıldadı İsmail, uzanıp kadının dudaklarına kapanmadan hemen evvel. "İyi ki benim olmuşsun. Hayatımdaki en büyük şansım sensin."

"Sen de iyi ki bizimsin, iyi ki bizim olmuşsun..." diyerek karşılık verdi Fadime adamın yanağını okşayarak. Eli yavaşça kendi karnına doğru kaydı. "Ben anne olmayı, bu sorumluluğu almayı hiç hayal etmemiştim. Ama şimdi ikimizin bebeğine anne olmak için o kadar heyecanlıyım ki içim içime sığmıyor."

"Ben de baba olmayı hiç hayal etmemiştim." diye itiraf etti İsmail. Gözleri pırıl pırıldı, sesi titriyordu konuşurken. Bütün dikkati, bütün dünyası karısının karnındaki minik cana kilitlenmişti. "Ama şimdi içim içime sığmıyor yemin ederim. Dünyama bir kişi daha geliyor... Hâlâ mucize gibi. Sanki ilk kez nefes alıyorum gibi. Yıllarca körmüşüm de, dünyayı ilk kez görüyormuşum gibi. Denizin kıyısında doğup büyümüşüm ama o suya daha yeni girmişim gibi... O kadar güzel, o kadar eşsiz ki Fadime'm."

Fadime daha fazla dayanamayarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı bir kez daha. Gözyaşları yanaklarından sel olup akıyordu. İsmail hemen doğrulup karısını göğsüne çekti, sımsıkı sarıldı. Onun da çakır gözlerinden süzülen birkaç damla yaş karısının saçlarına karışıp kayboldu.

"Sana söz." diye fısıldadı karısının saçlarını okşarken. "Biz onun ilk gülümsediği günü bile kutlayacağız. Her anını, her saniyesini bayram edeceğiz."

"Bizim kızımız hiç görünmez hissetmeyecek." dedi Fadime dolu gözlerle kocasının göğsüne daha da sokularak. Ailelerinin savaşında hiç sayıldıkları günlerin acısını çıkaracak, kızlarına dünyaları vereceklerdi.

"Hiç ıssız hissetmeyecek." diye tamamladı İsmail, karısının bu yeminine kendi canını katarak. "Hep bir dağı olacak arkasında."

"Seni essahtan çok seviyorum." diye fısıldadı Fadime, kollarını adamın beline sımsıkı dolayarak.

"Ben de seni..." dedi İsmail, karısının alnına o son, en derin öpücüğü kondururken. "Harbi harbi, essahtan çok seviyorum."

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

GÜNÜMÜZ, TRABZON

Kahve ve taze pişmiş kurabiye kokularının sindiği meşhur kafenin kadınlar tuvaletinde zaman kelimenin tam anlamıyla buz kesmişti. Mermer tezgâhın üzerinde, beyaz kâğıt havlunun tam ortasına ters çevrilerek bırakılmış plastik çubuk iki kadının bütün dünyasını avucunun içine almış, saniyeleri acımasızca eritiyordu. Defne'nin telefonunun ekranında geriye doğru akan beş dakikalık kronometre, sessizliğin içinde adeta sağır edici bir bomba gibi tıkırdıyordu.

Fadime sırtını soğuk fayanslara yaslamış, kollarını göğsünde sımsıkı kavuşturmuş bir hâlde gözlerini tezgâhtaki plastik çubuğa dikmişti. Nefes alışverişleri sık ve düzensizdi. Zihni bu mermer tezgâhın başından kopup büyük bir hızla üç yıl öncesine, Koçari konağının banyosuna doğru savruldu.

Gün daha yeni ağarıyordu o sabah. Konağın kalın duvarları dondurucu bir ayazla kaplıyken, yirmili yaşlarının başındaki o yapayalnız, kimsesiz kız çocuğu fayansların üzerine çökmüş, elindeki teste bakarken tir tir titriyordu. Abisinin gazabından, o evdeki esaretinden, karnında düşmanının kanını taşıyor olmanın getirdiği korkudan nefesi kesilmişti. Genç kadının elleri refleksle, sanki dünyadaki en kıymetli hazineyi korumak istercesine henüz dümdüz olan karnına sarılmıştı. Neva'nın varlığını hiçbir zaman planlamamış, böyle bir karanlığın içinde anne olmayı aklının ucundan bile geçirmemişti ama o iki çizgiyi gördüğü ilk saniye, içindeki o kız çocuğunu ruhunun en derinlerinden, bütün hücreleriyle istemişti. Onu korumak için dünyayı yakmaya o banyonun zemininde yemin etmişti.

Şimdi ise aynı iki çizgiyi görme ihtimali karnına sarılma içgüdüsünü değil, adeta bir uçurumdan aşağı itilme dehşetini yaşatıyordu ona.

"Ne hâle geldim Defne..." diye fısıldadı Fadime sırtını fayanslardan kaydırarak yavaşça tezgâha doğru bükülürken. Sesi kendi tükenmişliğine duyduğu isyanla çatallanmıştı. Gözpınarlarında biriken yaşlar yanaklarından süzülüp çenesinde birleşiyordu. "Kendi bedenimi bile taşıyamıyorum günlerdir. Neva'ya da yetemiyorum zaten. Kendimi o kadar eksik, o kadar işe yaramaz hissediyorum ki çıldıracağım!"

Defne arkadaşının bu kahredici isyanını duyduğu an telefonun ekranından gözlerini çekip hızla kadının yanına yaklaştı. Fadime'nin kollarını usulca çözüp ellerini kendi sıcak avuçlarının arasına aldı.

"Yapma böyle Fadime, n'olur haksızlık etme kendine." dedi sesini dünyanın en güvenli şefkatine büründürerek. "Senin yaşadıklarını kim yaşasa bu kadar dayanırdı? Asfaltta kocasının kanına bulanan sensin, günlerdir hastane köşelerinde nöbet tutan sensin. Ayrıca Neva'ya yetememek ne demek? Sen o kızın bütün dünyasısın!"

"Yetemiyorum!" diye hıçkırdı Fadime, başını iki yana sallayarak arkadaşının tesellisini reddetti. Boğazındaki düğüm kelimeleri adeta parçalayarak dışarı itiyordu. "Benim kızım korkuyor Defne! Geceleri gözlerini kapatmaya korkuyor, uykusunda tir tir titreyip yatağını ıslatıyor. Babasına dokunmaya çekiniyordu canı yanacak diye. Ve ben... Ben pışpışlamaktan, sırtını sıvazlamaktan başka hiçbir şey yapamıyorum! Çocuğumun hâline bakıp sadece ağlıyorum. Ben ona nasıl şifa olacağımı, nasıl yeteceğimi bilmiyorken başka bir tanesine nasıl bakacağım?"

Genç avukat, arkadaşının omuzlarına binen bu devasa çaresizliği iliklerine kadar hissediyordu. Ellerini daha da sıkı kavradı. "Geçecek..." diye mırıldandı inançla. "İso iyileşiyor, Neva da zamanla o güveni yeniden hissedecek. Bu dönemi atlatacaksınız. Sen tek başına değilsin ki, hepimiz buradayız."

Lakin Fadime'nin zihnindeki en karanlık korku henüz dudaklarından dökülmemişti. Ellerini Defne'nin avuçlarından kurtarıp yüzünü kapattı. Göğüs kafesi şiddetle sarsılıyor, tuvaletin soğuk duvarları hıçkırıklarına dar geliyordu.

"Benim annem öldüğünde..." diye fısıldadı kelimelerin arasından zar zor nefes alarak. Yüzünü açıp kızarmış, dehşet dolu ela gözlerini Defne'nin kahverengi gözlerine dikti. "Öksüz kaldığımda ben tam Neva kadardım Defne. İki buçuk, üç yaşlarındaydım."

Defne yutkundu. Arkadaşının durmaksızın kanayan yarasına ilk defa bu kadar yakından şahit oluyordu.

"Ben o hissi, annesiz kalmanın ne demek olduğunu hücrelerime kadar biliyorum!" diyerek devam etti. Adeta kendi zihniyle, kendi bedeniyle kavga ediyordu. "Ben kızımı o karanlığa, o annesizliğe mahkûm edemem. Benim bedenim yeni bir bebeği kaldıramaz. Masada kalırım, nefesim yetmez... Anlıyor musun beni?"

Fadime dizlerinin bağının çözüldüğünü hissederek hafifçe öne doğru sendelediğinde Defne hızla uzanıp onu omuzlarından yakaladı ve kendine doğru çekerek sımsıkı sarıldı.

"Ölmeyeceğim ya ben!" diye avaz avaz, içli içli ağlamaya başladı Fadime başını Defne'nin omzuna gömerken. Elleriyle arkadaşının kazağını öyle bir sıkıyordu ki parmakları bembeyaz kesilmişti. Bir çocuk gibi, hayata tutunmaya çalışan yaralı bir kuş gibi isyan ediyordu. "Benim kızıma sözüm var! Onu o karanlıkta tek başına bırakmam, ölmeyeceğim ben Defne! Ölmek istemiyorum!"

Defne'nin gözlerinden süzülen yaşlar arkadaşının saçlarına karışıyordu. Çenesini onun başının üzerine yaslayıp kollarını kadının etrafına aşılmaz bir zırh gibi doladı.

"Ölmeyeceksin tabii ki..." diye fısıldadı sesi ağlamaktan çatallansa da inancından zerre taviz vermeden. "Saçmalama n'olur, sen yaşayacaksın Fadime. İso ile, Neva ile çok istediğiniz, barış dolu evinizde yaşlanacaksınız. Sen bırakmayacaksın bizi, izin vermem buna!"

Tuvaletin o daracık, gözyaşı ve kederle dolup taşan havasının ortasında, mermer tezgâhın üzerinde duran telefonun alarmı aniden keskin, dijital bir sesle ötmeye başladı.

Beş dakika dolmuştu.

İki kadının da bedeni aynı saniye içinde kaskatı kesildi. Hıçkırıklar bıçak gibi kesilmiş, içeriye sadece alarmın sesi hâkim olmuştu. Fadime'nin elleri Defne'nin kazağından usulca kayıp düştü. Genç kadın geri çekildiğinde yüzü kireç gibi bembeyazdı, nefes almayı bile unutmuştu sanki.

Defne titreyen parmaklarıyla uzanıp telefonun ekranını kaydırarak sinir bozucu alarm sesini susturdu. Ardından derin, sarsak bir nefes alarak tezgâhın üzerindeki beyaz kâğıt havluya doğru uzandı. Plastik çubuk hâlâ ters bir şekilde duruyordu.
"Ben bakıyorum..." diye fısıldadı gözlerini Fadime'nin dehşet dolu yüzüne dikerek.

Fadime sadece başını sallayabildi. Gözlerini sımsıkı kapatmış, dudaklarını birbirine bastırarak adeta idam fermanını bekleyen bir mahkûm gibi çivilenmişti olduğu yere.

Defne uzanıp plastik çubuğu başparmağı ve işaret parmağının ucuyla dikkatlice kavradı. Yavaşça havaya kaldırıp çevirdi ve minik ekrandaki sonuca baktı. Kahverengi gözleri saniyeler içinde irileşti, tuttuğu nefesi göğüs kafesinden koca bir şükür nidasiyla dışarı verdi. Yüzüne dünyadaki bütün aydınlığı barındıran devasa bir tebessüm yerleşmişti.

"Tek çizgi." dedi Defne sesindeki coşkuyu, derin ferahlamayı zerre kadar saklamadan. Elindeki testi doğrudan arkadaşının göz hizasına doğru uzattı. "Tek çizgi var Fadime, negatif."

Fadime sımsıkı kapattığı gözlerini usulca araladı. Titreyen kirpiklerinin arasından tam karşısında duran plastik pencereye baktı. Ekranda oldukça net ve keskin, tek bir kırmızı çizgi duruyordu. İkinci bir izin, hiçbir silik gölgenin emaresi bile yoktu.

O an genç kadının omuzlarında haftalardır taşıdığı, son birkaç saattir onu nefessiz bırakan ezici dağ saniyeler içinde tuzla buz olup yıkıldı. İçinde ufacık, minicik bir burukluk, bir "acaba" ya da "keşke" kırıntısı dahi yoktu. Zerre kadar bir üzüntü kalbini yoklamamıştı. Yerini alan tek duygu saf, katıksız ve iliklerine kadar işleyen bir kurtuluş hissiydi. Hayatını, kızını, geleceğini geri almıştı sanki.

Dizlerinin bağı tamamen çözüldü. Bu kez acıdan veya dehşetten değil, yaşadığı inanılmaz rahatlamanın getirdiği güçsüzlükle mermer tezgâha tutunarak derin, upuzun bir nefes verdi.

"Şükürler olsun..." diye fısıldadı başını geriye doğru atarak tavana bakarken. Gözlerinden süzülen o son yaş damlası, korkunun değil, muazzam bir minnetin eseriydi. "Allah'ım şükürler olsun."

Defne de aynı rahatlamayla testi tezgâhın altındaki çöp kutusuna fırlatıp attığı gibi kollarını yeniden arkadaşına doladı. İki kadın kafenin tuvaletinde o ağır korku bulutunu tamamen dağıtmış bir hâlde birbirlerine tutundular.

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

Rusya'nın soğuk ama pırıl pırıl parlayan güneşi çiftlik evinin hemen arkasındaki geniş, yeşil çimenlik alanın üzerine vururken ayazı bir nebze olsun kırmaya yetiyordu. Karların artık eridiği bu hafif eğimli düzlükte İsmail Furtuna'nın gür, içten kahkahaları ile Neva'nın incecik kıkırdamaları birbirine karışıyordu.

İsmail göğsündeki yaranın sızısını ve doktorun "kendini zorlama" uyarılarını çoktan Karadeniz'in serin sularına fırlatıp atmıştı. Üzerine geçirdiği kalın montunun kirlenmesine, çimenlerin ıslaklığına zerre kadar aldırış etmeden kendini kızının hizasına, toprağın üzerine bırakmıştı. Günlerdir bu anın hasretiyle yanıp tutuşmuştu. Şimdi yavrusunun kokusunu içine çekmek, onun neşesiyle kendi karanlıklarını dağıtmak dünyadaki bütün mucizelerden daha kıymetliydi.

"Geliyor canavar! Kaçamazsın!" diye kükredi İsmail ellerini pençe gibi yapıp kızına doğru sahte bir hışımla emekleyerek.

Neva kıkır kıkır gülerek, küçük bacaklarının yettiği kadar hızlı bir şekilde çimenlerin üzerinde babasından kaçmaya çabalıyordu. Ancak İsmail tek bir hamlede kızını belinden yakalayıp kucağına aldı. Onu çimenlerin üzerine usulca devirip yüzünü boynuna gömdü. Bebek kokusunu içine çekerken küçük kızın boynunu öpüyor, abartılı nefesler alarak onu "yiyormuş" gibi yapıyordu.

"Yakalandın işte! Şimdi bu minik elleri, ha bu yanakları yeme zamanı!" diyerek Neva'nın karnına ve koltuk altlarına ardı ardına gıdıklamalar kondurdu.

Küçük kız kahkahalar atarak babasının ellerinden kurtulmaya, iki yana kıvranmaya çalışıyordu. "Baba dur! Baba gıdıklanıyoruuum!" diye ciyaklıyor lakin bir yandan da adamın boynuna sarılıp kıkırdamaktan kendini alamıyordu.

İsmail kızını biraz daha öpüp kokladıktan sonra gıdıklamayı bırakıp onu kendi göğsüne doğru çekti. Kollarını kızının etrafına sımsıkı dolarken başını geriye, toprağa yaslayıp derin, huzurlu bir nefes aldı. Gözleri masmavi gökyüzüne dikilmişti.

Bu oyunlar, şakalaşmalar sadece hasret gidermek için değildi elbet. İsmail'in gizli amacı sabahtan beri ayrı kaldığı annesini sormaya, etrafında onu aranmaya başlayan Neva'yı oyalamaktı. Özellikle de öğle uykusu saati yaklaştıkça küçük kızın huysuz mızmızlıkları ufaktan kendini belli etmeye başlamıştı.

Fadime ve Defne'nin merkeze inmek, biraz dışarı çıkmak için evden ayrılmış olmaları İsmail'in aslında başlarda pek içine sinmemişti. Karısının sabahki solgun, bitkin hâlini, midesindeki feci savaşı gördükten sonra onun dinlenmesini, gözünün önünde olmasını istemişti. Fakat mantığı devreye girdiğinde, itiraz etmekten vazgeçmişti.

Fadime uzun zamandır kendi dünyasına bir saat bile vakit ayıramamıştı. Hastanede kocasının başucunda beklemekten, korkuyla nöbet tutmaktan nefes almayı unutmuştu. Defne ile dışarı çıkmak, oturup bir kahve içmek, o kadın kadına edilen sohbet belki de karısına dünyadaki bütün ilaçlardan daha iyi gelecekti. İsmail'in aklı hâlâ ondaydı elbet, sürekli arayıp "Nasılsın, miden nasıl?" diye sormak istiyor fakat sırf onu bunaltmamak, kısacık özgürlüğünü bölmemek için telefonuna uzanan elini zorla durduruyordu.

"Baba..." diye mırıldandı Neva başını babasının montuna yaslamış bir hâlde. Eliyle küçük gözlerini ovuşturan kızın sesi, yorgunluğun ve uykunun peltek tınısını taşıyordu. "Annem ne zaman gelecek?"

İsmail hafifçe doğrulup kızını da kendisiyle birlikte oturur pozisyona getirdi. Parmağının tersiyle Neva'nın yanağını okşadı. "Gelir yakında, işlerini bitirince. O gelene kadar biz seninle başka bir iş halledeceğiz ama."

Neva kaşlarını çatarak babasına baktı. "Ne işi?"

"Yemek işi." dedi İsmail son derece ciddi bir ifade takınarak. Bakışlarını kızının üzerinde gezdirdi, yüzündeki yalancı ciddiyeti bozmamaya çabalıyordu. "Sen benim gözüme fena hâlde küçülmüşsün gibi geldin fırtınam. Kahvaltıda da bir şey yememişsin doğru düzgün, tabağındakilerle oynamışsın hep. Boyun uzamıyor bak, hep aynı kalmışsın."

Küçük kız bu iddia karşısında omuzlarını silkti, gözlerini kaçırarak savunmaya geçti. "Yedim ben kahvaltıda! Amcam yedirdi bana uçak yaptı, tren yaptı..."

"Yemişsin de kuş kadar yemişsin!" diyerek kıkırdadı İsmail. "Bak benim kollarıma, bacaklarıma... Ne kadar koca adamım değil mi? Senin gibi kuş kadar yeseydim ben bu kadar güçlü olur muydum? Atlara nasıl bineceksin sen böyle aç aç, havuçları nasıl taşıyacaksın?"

Neva alt dudağını büzdü, babasının bu mantıklı argümanı karşısında verecek cevap bulamadı. Karnı da gerçekten ufaktan guruldamaya başlamıştı ama huysuzluğu daha ağır basıyordu.

"Hadi bakalım." diyerek tek bir hamlede ayağa kalktı İsmail. Eğilip kızını kucakladı. "Hava da serinlemeye başladı, üşütmeyelim seni. İçeri geçelim de sana bir şeyler hazırlayalım. Sonra da güzel bir uyku çekeriz."

Baba kız ahşap evin sıcak, odun ateşi kokan antresine adım attıklarında ikisinin de yüzünde soğuktan pembeye dönmüş tatlı bir renk vardı. İsmail kızının montunu, atkısını ve küçük çizmelerini özenle çıkarıp portmantoya yerleştirdi. Neva'yı salona yollamadan evvel doğrudan mutfağa doğru yönlendirdi adımlarını.

Mutfak Nazan annenin bitmek bilmeyen enerjisi ve şefkatiyle dolup taşıyordu. Tezgâhın üzerinde hazırlanan yemeklerin kokusu bütün evi sarmıştı. Yaşlı kadın, ocağın başında bir tencerenin kapağını açıp kapatırken İsmail'in mutfağa girdiğini fark etti. "Hoş geldiniz!"

"Nazan anne, kolay gelsin." diyerek tezgâhın kenarına yaslandı koca adam, kucağında kızıyla birlikte. "Bizim mutfakta boncuk makarnamız var mı, bulabilir miyiz?"

Nazan anne elindeki tahta kaşığı bırakıp şaşkınlıkla İsmail'e döndü. "Var tabii oğlum da... Ne edeceksin sen boncuk makarnayı şimdi? Yemeğimiz var bugüne."

"Neva'ya yapacağım." dedi İsmail kızının saçlarına şefkatli bir öpücük kondurarak. "Öğle uykusuna yatacak birazdan benim kızım, öncesinde şöyle güzel, yoğurtlu bir şeyler yesin ki midesi rahat etsin."

Nazan anne hemen ellerini önlüğüne silerek telaşla öne atıldı. "İlahi oğlum, sen yorulma uğraşma hiç! Dikişlerin var, ayakta dikilme öyle. Bak mis gibi şehriye çorbası yaptım, tavuk sulu. Ondan içsin yavrum, şifa olur hem."

İsmail bu teklif karşısında hafifçe başını iki yana salladı. Kendi kızının seçici iştahını, inatçı tavrını çok iyi biliyordu. "Yok Nazan annem, sağ ol. Çorba istemez, huysuzlanır şimdi uyku öncesi, mızmızlık eder. Makarna seviyor bu sıpa, onu yesin daha iyi."

"İyi, tamam, madem öyle istiyor fırtına... Ben yapayım o zaman, haşlayayım hemen sana iki dakikada." diyerek dolaplara yöneldi yaşlı kadın.

"Yok annem, estağfurullah." diyerek durdurdu onu İsmail yüzündeki samimi tebessümle. "Sen sabahtan beri ayaktasın, yordun kendini. Git dinlen biraz. Ben kızıma makarna mı haşlayamayacağım Allah aşkına? Hallederim ben, sen sadece yerini göster."

Nazan anne koca adamın bu inatçı, babacan tavrı karşısında daha fazla direnemedi. Gülümseyerek dolaptan çıkardığı boncuk makarnayı İsmail'in önüne bıraktı ve "Kolay gelsin size o zaman." diyerek mutfaktan ayrıldı.

İsmail kollarını sıvayıp hemen işe koyuldu. Suyu kaynattı, makarnaları özenle haşladı. Neva adanın sandalyelerinden birine tünemiş, babasının bu becerikli, hızlı hareketlerini büyük bir hayranlıkla izliyordu. Kısa süre sonra yoğurtlu boncuk makarna derin bir tabağın içinde hazırdı.

"Gel bakalım bitanem..." diyerek tabağı ve kaşığı eline aldı İsmail. "Dışarıda biraz üşüdük, şöminenin başında yiyelim yemeğimizi de içimiz ısınsın."

Salona geçtiklerinde şömine harıl harıl yanıyor, alevlerin kızıl ışığı odanın loş havasını ısıtıyordu. İsmail geniş koltuğun köşesine rahatça yerleşti, Neva'yı da hemen yanına oturttu. Tabağı dizine koyup kaşığa bir miktar makarna doldurdu.

"Aç bakalım kocaman." dedi İsmail, kaşığı kızının dudaklarına uzatırken. Neva ağzını kocaman açarak ilk lokmasını keyifle midesine indirdi.

"Nasıl olmuş? Sevdin mi bebeğim?" diye sordu koca adam, gururla gülümseyerek.

"Çok güzel!" diyerek başını salladı küçük kız. Omuzlarını hafifçe silkerek ikinci kaşığı beklemeye başladı.

"Eee, boşuna demiyoruz biz..." diyerek kaşığı yeniden doldurdu İsmail. "Senin baban her şeyi becerir kızım, anan boş uşak almadı!"

Aralarındaki bu tatlı, oyunlu yemek faslı devam ederken salonun kapısından gelen ayak sesleriyle ikisi de başlarını o yöne çevirdi. Fatih elindeki kalın dosyalar ve yüzündeki yoğun, düşünceli ifadeyle salona adımını atmıştı ancak şöminenin başındaki manzarayı gördüğünde adımlarını yavaşlatıp gülümsedi.

"Ooo... N'apıyorsunuz siz burada baba kız?" diye sordu adımlarını onlara doğru yönlendirirken. Dosyaları orta sehpaya bırakıp İsmail'in hemen karşısındaki tekli koltuğa ilişti.

"Neva Hanım'ın karnını doyuruyoruz abi." diyerek güldü İsmail. Neva'nın ağzına bir kaşık daha uzattı.

Fatih eğilip Neva'nın yanağına kocaman, sesli bir öpücük kondurdu. "Ye tabii amcam, ye ki güçlenesin. Afiyet, şeker, bal olsun sana!" Başını kaldırıp İsmail'e baktı, yüzündeki gülümseme yerini daha ciddi, iş odaklı bir ifadeye bırakmıştı. "Aslanım, Eyüphan nerede, gördün mü sen onu? Sizinle miydi?"

İsmail başını iki yana salladı, kaşlarını hafifçe çatarak hatırlamaya çalıştı. "Yok abi, ahırda atlarla ilgileniyordu ben Neva'yı alırken ama... Bayağı oldu biz geleli. Çiftliğin diğer tarafına geçti herhalde o da. Bir şey mi vardı? Ben bakayım?"

"Önemli bir şey yok, birkaç evrak işi vardı onu konuşacaktım. Bozma sen keyfinizi." diyerek omuz silkti Fatih sehpaya bıraktığı dosyaları yeniden eline alırken. "Neyse, ben çalışma odasına çıkıyorum. Görürsen yanıma yolla onu, bir baksın bana."

"Tamamdır abi, söylerim ben görürsem." diyerek başını salladı İsmail.

Fatih adımlarını merdivenlere doğru yönlendirip yukarı çıkarken, İsmail odağını yeniden kızına ve bitmek üzere olan tabağa çevirdi. Neva o mızmız, iştahsız hâlinden tamamen sıyrılmış, babasının oyun dolu yedirişiyle tabağın dibini sıyırmıştı bile.

"Aferin benim fırtınama!" diyerek son kaşığı da kızına yedirdi, Peçeteyi alıp Neva'nın dudaklarına ve çenesine bulaşan yoğurt lekelerini özenle sildi.

Küçük kızın göz kapakları çoktan ağırlaşmış, uyku dolu hâli bütün bedenine çökmüştü. Sıcacık şömine ateşi, dolu bir mide ve babasının varlığı onu tamamen mayıştırmıştı. İsmail tabağı sehpaya bırakıp tek bir hamlede kızını kucağına aldı. Onu kendi göğsüne doğru yatırıp, omuzlarını dikleştirerek ayaklandı.

"Hadi bakalım, uyuyalım artık..." diye fısıldadı kızının saçlarını koklayıp merdivenlere doğru adımlarken. Evin sessizliği ve kızının düzenli nefesleri, günlerdir özlemini çektiği huzurun ta kendisiydi.

Ahşap merdivenleri ağır ağır tırmanıp yatak odasına girdiğinde İsmail'in nefesi hafifçe sıklaşmıştı. Bedenini yatağın kenarına usulca bıraktığı an, dudaklarının arasından derin, titrek bir iç çekiş koptu. Sol göğsündeki yara, merdivenleri çıkmanın ve ağırlık taşımanın bedeli olarak ufaktan sızlamaya, kendini hatırlatmaya başlamıştı. Ancak acıyı zerre kadar umursamadan bütün odağını kucağında mayışmış olan kızına verdi.

Minik bedeni yorganlarının üzerine bırakmak için kollarını hafifçe gevşetti. Ancak Neva babasının bu ayrılma hamlesini hissettiği an gözleri kapalı olmasına rağmen şiddetle itiraz etti. Küçük elleri birer kıskaç gibi İsmail'in kalın kazağının yakasına yapışmış, onu bırakmamak için var gücüyle direniyordu. Dudaklarından mızmız, uykulu bir inilti döküldü.

İsmail kızının bu inatçı ve sevgi dolu direnişi karşısında yorgunluğunu anında unutup sessizce kıkırdadı. Çakır gözleri göğsüne sokulmuş kızına tarifsiz bir aşkla bakıyordu.

"Tamam babacığım, tamam..." diye fısıldadı adam, kızının kazağını sıkan o minicik parmaklarını kendi büyük avucunun içine alıp şefkatle öperken. "Kucağımdasın, bırakmıyorum seni. Gel bakalım..."

Kızının terlememesi, uykusunda rahat etmesi için küçük ellerini usulca çözüp Neva'nın üzerindeki kalın, yünlü süveteri büyük bir dikkatle başından sıyırdı. Çıkan süveteri yatağın kenarına attıktan sonra kızının üzerindeki ince yakalı kıyafete baktı.

"Gömleğini de çıkaralım mı?" diye sordu fısıltıyla, kızının saçlarını alnından geriye doğru iterken. "Daralmasın benim güzelim yorganın altında."

Neva gözlerini hiç açmadan başını iki yana salladı, kollarını göğsünde toplayarak kıyafetinin çıkarılmasını istemediğini belli etti. İsmail bu minik itirazı hiç ikiletmeden kabul etti. Çocuğun zaten zar zor daldığı uyku evresini daha fazla bölmek istemiyordu. Gözleri, kızının uyurken yüzüne dökülen, boynunu terleten o darmadağınık sapsarı saçlarına takıldı.

Koca adamın sağ bileğinde her daim iki ince, siyah lastik toka bulunurdu. Biri canından çok sevdiği karısı, diğeri de dünyalar güzeli kızı içindi. Belki de dışarıdan bakan biri için bileğinde emanet gibi duran o tokalar aslında İsmail Furtuna'nın kalbini kimlerin esir aldığının en somut nişanesiydi. Bleğindeki tokalardan birini usulca sıyırdı. Neva'nın saçlarını incitmekten ölesiye korkan bir narinlikle toparlayıp ensesinde gevşek, rahat bir şekilde bağladı.

"Ne kadar uzamış benim bebeğimin saçları..." diye mırıldandı yüzünde o hayran, babacan tebessümle. Kızının başını usulca kendi göğsüne doğru çekerken burnunu mis kokulu saçlarına daldırdı. "Rapunzel olmuşsun ya sen."

Neva'yı tamamen sağlam olan sağ kolunun altına, göğsünün üzerine yatırdı. Küçük kızın renkli çoraplı ayaklarının dışarıdaki ayazın da etkisiyle hafifçe soğuduğunu fark edince kaşları çatıldı. Uzanıp yatağın ayakucunda duran kalın, yünlü battaniyeyi tek eliyle çekti ve üzerine, özellikle ayaklarını iyice saracak şekilde örttü.

Sıcaklığın ve güvenli alanın tamamen sağlandığından emin olduktan sonra İsmail'in eli Neva'nın sırtında usul usul, son derece ritmik ve mayıştırıcı bir tempoyla inip kalkmaya başladı. Neva'nın derin uykuya dalması sadece birkaç dakika sürdü. Kesik kesik olan nefesi tamamen düzene girmiş, minik omuzları babasının göğsünde pelte gibi gevşemişti.

İsmail ise pışpışlamaya devam ederken dudakları sessizce kıpırdıyor, kalbinden kopup gelen en içten, en koruyucu duaları kızının üzerine okuyordu. Duaları kızının o masum ruhunu kâbuslardan, kem gözlerden, dünyadaki bütün kötülüklerden sakınması için arka arkaya sıraladı. Duası bittiğinde dudaklarını hafifçe büzerek, Neva'nın melekleri andıran yüzüne ve saçlarına doğru sessizce, üç kere üfledi.

Kızının alnına uykusunu zerre kadar bölmeyecek kadar hafif, tüy gibi bir öpücük kondurdu. "Allah'a emanetsin babacığım..." diye fısıldadıktan sonra kollarındaki tatlı yükü büyük bir ustalıkla yatağın tam ortasına yerleştirdi.

Battaniyenin uçlarını çekip Neva'nın etrafına adeta kışlık bir koza örer gibi sımsıkı sardı. Kenarlarından soğuk hava girmeyeceğinden emin olduktan sonra, komodinin üzerinde duran bebek telsizini usulca eline aldı. Cihazın ışığının yandığını kontrol edip ahşap zeminde en ufak bir gıcırtı bile çıkarmamaya özen göstererek parmak uçlarında odadan dışarı süzüldü. Kapıyı arkasından sessizce kapattığında yüzünde görevini başarıyla tamamlamış bir babanın derin, tarifsiz huzuru vardı.

Odadan çıkıp merdivenlere doğru yöneldiğinde alt kattan yukarıya doğru çıkan ağır adımların sesini duydu.

Eyüphan ellerini ceplerine sokmuş, başı öne eğik, zihninde dönüp duran düşüncelerin ağırlığıyla merdivenleri tırmanıyordu. İsmail, merdivenlerin tam ortasında karşılaştığı arkadaşının bu dalgın, dünyadan kopuk hâlini gördüğünde dudaklarına sinsi sırıtışını yerleştirmeden edemedi. Çakır gözlerinde şeytani bir parıltı vardı.

"Nerelerdesin sen damat?"

Bu iki kelime ahşap merdivenlerin boşluğunda alaycı bir fısıltı gibi yankılandığı an Eyüphan'ın bedeni adeta elektrik çarpmış gibi olduğu yerde çivilendi. "Damat" kelimesi, koca adamın ensesinden aşağı kaynar sular dökülmesine, yüreğinin ağzına gelmesine yetmişti. Başını hızla kaldırıp gözlerini dehşetle İsmail'e dikti.

"Ne damadı lan?!" Sesini kimse duymasın diye fısıltıyla indirirken gözleriyle etrafı tarıyordu. "Ula İso, yapma şöyle şakalar yemin ediyorum kalbime inecek!"

İsmail kıkırdayarak arkadaşının omuz hizasına kadar indi. Yüzündeki ifadeyi zerre kadar bozmadan, başıyla üst katın koridorunun sonundaki çalışma odasını işaret etti.

"Şaka falan yapmıyorum oğlum, sen benim biricik yeğenimle gönül mü eğlendiriyorsun?" dedi İsmail sesine son derece inandırıcı, ciddiyet dolu bir ton katarak. "Abim seni bekliyordu ofisinde, yukarıya çıktı az evvel. Bayağı da düşünceli, gergin bir hâli vardı. Git bir bak istersen, adam seni aratıp durmasın."

Eyüphan duyduğu bu bilgiyle birlikte yutkundu. Fatih'in son günlerdeki tahammülsüzlüğü, Defne konusunda bakışlarıyla çizdiği sınır çizgisi zihninde şimşek gibi çakmıştı. Bu adamın ofisine çağrılmak Eyüphan için şu an bir mayın tarlasına gözü bağlı girmekle eşdeğerdi.

"Niye bekliyormuş ki?" diye sordu yeşil gözlerindeki saf paniği ve endişeyi gizleyemeyerek. Merdivenin tırabzanını sıkıca kavradı. "Durduk yere ne edecekmiş beni?"

İsmail arkadaşının ecel terleri döken hâlini, o sert, korkusuz adamın sevda uğruna nasıl köşeye sıkıştığını büyük bir keyifle izliyordu. Tam yanından geçerken duraksadı. Yüzüne o kışkırtıcı gülüşü yerleştirip Eyüphan'ın gözlerinin içine baktı.

"Orasını da kayınbabana sorarsın artık datlum."

Eyüphan'ın gözleri kelimenin tam anlamıyla yuvalarından fırlayacak gibi açıldı. Damarlarındaki bütün kanın çekildiğini, renginin bembeyaz kesildiğini hissetti. Fatih Furtuna'ya "kayınbaba" demek ölüm fermanını kendi elleriyle imzalamakla aynı şeydi.

"Ula-"

Eyüphan'ın ağzından kaçan çaresiz, isyankâr nida henüz tamamlanamadan İsmail eli arkadaşının geniş omzuna iki kere, teselli eder gibi ama tamamen alaycı bir şekilde vurdu.

"Hadi aslanım, Allah kurtarsın." diyerek kıkırdadı. Arkadaşının taş kesilmiş, dehşet içindeki hâlini merdivenlerin ortasında bırakarak, ellerini ceplerine sokup keyifle aşağıya, salonun sıcaklığına doğru ilerlemeye devam etti.

Eyüphan arkasından neşeyle uzaklaşan adama öfkeli bir bakış fırlattıktan sonra derin, sarsak bir nefes aldı. Omuzlarını dikleştirdi, boğazını temizleyip gömleğinin yakalarını düzeltti. Fatih Furtuna'nın ofisine giden kısa koridor, şu an ona dünyanın en uzun, en tehlikeli yolu gibi görünüyordu. Adımlarını ağır ağır, kalbi göğüs kafesini döverek atarken içeride onu neyin beklediğine dair zihninde dönen felaket senaryolarıyla birlikte çalışma odasının kapısına doğru ilerledi.

Atılan her bir adım Eyüphan'ın göğüs kafesinde adeta bir balyoz etkisi yaratıyordu. Ahşap zemin çizmelerinin altında hafifçe gıcırdarken adamın zihninde dönüp duran felaket senaryoları birbirini kovalıyordu. Ölümden, kurşundan, en karanlık pusulardan bile zerre kadar sakınmayan Eyüphan, konu içeride oturan adamın kızı olduğunda kelimenin tam anlamıyla ecel terleri döküyordu. Defne ile aralarındaki o isimsiz, incecik çizginin Fatih Furtuna tarafından yanlış anlaşılması, adamın gözünde bir "emanete hıyanet" tablosu çizmesi ihtimali Eyüphan'ın kanını dondurmaya yetiyordu.

Derin, ciğerlerini yakan bir nefes aldı. Çalışma odasının ağır, işlemeli ahşap kapısının önüne geldiğinde parmak boğumlarıyla kapıya iki kez, tok bir şekilde vurdu. İçeriden gelen "Gir!" komutuyla birlikte pirinç kulpu aşağı indirip odaya adımını attı.

İçerisi şömineden yayılan odun ateşi kokusu ve Fatih'in ağır, kasvetli duruşuyla doluydu. Geniş maun masanın ardında oturan koca adam önündeki birkaç açık dosyaya eğilmiş, yüzünde en ufak bir şaka veya alay kırıntısı barındırmayan kapkara bir ifadeyle duruyordu. Normalde Eyüphan odaya girdiğinde mutlaka bir laf atar, bir kabadayılık taslar veya samimi bir sataşmayla onu karşılardı. Lakin şimdi başını dosyalardan yavaşça kaldırıp, doğrudan karşısındaki adama bakarken yüzünde sadece ölümcül bir ciddiyet vardı.

"Gel Eyüphan." dedi elindeki kalemi masaya bırakarak. Karşısındaki deri koltuklardan birini işaret etti. "Geç otur."

Eyüphan yutkunarak adımlarını masaya doğru yöneltti. Deri koltuğa yerleştiğinde sırtını arkalığa dayamaktan kaçınıp dik, kaskatı bir pozisyonda durmayı seçti. Elleri dizlerinin üzerinde hafifçe yumruk olmuştu. Yeşil gözlerini Fatih'in delici bakışlarından kaçırmamaya çalışsa da duruşundaki bariz gerginlik odanın içindeki havayı bile titretiyordu.

Fatih karşısındaki adamın bu yay gibi gerilmiş, âdeta kurşuna dizilmeyi bekleyen bir mahkûm gibi duran hâlini saniyeler içinde fark etti. Kaşlarını hafifçe çatarak geriye yaslandı.

"Savaşa girmiyoruz oğlum, ne bu gerginlik?" diye sordu sesine hafif, sorgulayıcı bir tını katarak. "İçeri girdiğinden beri nefes almayı unuttun. Karşında düşman yok, rahatla biraz."

"Yok abi, ne gerginliği..." diye mırıldandı Eyüphan, boğazını hafifçe temizleyerek. Ellerini dizlerinden çekip kollarını gevşetmeye çalıştı. "Sadece seni böyle görünce ciddi bir mevzu var herhalde dedim. Seni dinliyorum."

Fatih bu açıklamayı yeterli bulmuş gibi başını ağır ağır salladı. Dirseklerini masaya dayayıp ellerini çenesinin altında birleştirirken, bakışlarındaki o karanlık ifade daha da derinleşti.

"Ciddi bir mevzu var, evet." diyerek söze başladı Fatih. "Adil Koçari ile alakalı."

Adil Koçari ismini duymak Eyüphan'ın omuzlarındaki ezici yükün saniyeler içinde buharlaşıp gitmesine yetmişti. İçinden o kadar büyük, o kadar ferahlatıcı bir nefes verdi ki az kalsın dudaklarından sesli bir şükür dökülecekti. Konu Defne değildi. Konu kendi hisleri, kendi haddini aşması değildi. Bütün hücrelerine kadar rahatladığını hisseden genç adam saniyeler içinde keskin ve tehlikeli kimliğine geri büründü.

"Ne oldu Koçari itine yine?" diye sordu Eyüphan, çenesini hafifçe dikleştirerek. "Yeni bir pislik mi tezgâhlıyor yoksa?"

Fatih başını iki yana salladı. Gözleri, geçmişin o karanlık uçurumlarına dalmış gibiydi. "Geçenlerde bir görüşme yaptık. Yarım kalan bir hesabımız vardı, onu kesmek için gittim." Koca adam yutkundu, çenesi yeniden kasılmıştı. "Bana öyle bir laf etti ki günlerdir beynimi kemiriyor. Uyku haram oldu... Ne demek istediğini, elinde ne tuttuğunu bulmam lazım. Bu yüzden senden yardım istiyorum."

Eyüphan kaşlarını derinden çatarak öne doğru eğildi. Fatih Furtuna'nın birinden yardım istemesi, üstelik bu yardımı sadece kendisine güvenerek talep etmesi aralarındaki bağın en büyük kanıtıydı. Eyüphan onun çalışanı değildi, yoldaşıydı ve Fatih de ona tam olarak böyle yaklaşıyordu.

"Ne lazımsa abim, söyle sen, çözeriz." dedi hiç tereddüt etmeden. "Ne dedi şerefsiz?"

"Boğazına yapışmıştım, gebertmek üzereydim onu." diye fısıldadı Fatih o anın cinnetini yeniden yaşayarak. "Tam nefesi kesilirken, yüzüme baka baka 'Bende sana ait bir şey var' dedi."

Bu gizemli, ucu açık ve son derece tehlikeli cümle odanın ortasına düştüğünde Eyüphan'ın gözleri kısıldı. Zihninde ihtimalleri, Koçari'nin eline geçmiş olabilecek maddi veya manevi değerleri hızla tartmaya başladı.

"Sana ait bir şey..." diye tekrarladı Eyüphan, çenesini sıvazlayarak. "Abi, şirketin hisseleri, tapular, kasalar... Her şey güvende. Sana ait olan neyi ele geçirmiş olabilir ki bu lavuk? Yoksa geçmişten kalan bir hesap falan mı?"

"Mesele kâğıt kürek değil Eyüphan." diyerek sözünü kesti Fatih. Gözlerini kaçırarak masanın üzerindeki ahşap kalemliğe dikti bakışlarını. "Defne ile bir alakası var muhtemelen."

Eyüphan duyduğu bu isimle birlikte oturduğu yerde yay gibi gerildi. Defne'nin adının Adil Koçari gibi bir karanlığın ağzına düşmesi, adamın elinde ona dair bir koz olması fikri damarlarındaki kanı kaynatmaya yetmişti.

"Defne mi?" diye sordu sesine yansıyan o ani, keskin öfkeyi bastıramadan. "Ne alakası var abi? Koçari'nin elinde Defne'yle alakalı ne olabilir ki?"

"Orayı deşme!"

Fatih'in aniden yükselen, keskin ve tahammülsüz sesi odanın duvarlarına çarptı. Koca adamın gözlerindeki karanlık kimseyle paylaşılamayacak kadar ağır bir mahzendi.

"Ne olduğu, nereden bulduğu önemli değil." diye devam etti Fatih, sesini biraz daha alçaltarak ama ciddiyetinden zerre taviz vermeden. "Önemli olan elindeki şeyi bulup çıkarmamız. Ne sakladığını öğrenmemiz lazım. Dışarıdan adam salarak, etrafında dolanarak çözemiyorum bu işi. Kapalı kutu gibi puşt!"

Eyüphan adamın bu konuyu kapatma şeklinden ortada çok daha derin, kanlı bir sır olduğunu anlamıştı lakin üstelemedi. Kendi önüne konulan hedefe, çözülmesi gereken asıl probleme odaklandı. Zihnindeki çarklar büyük bir hızla dönmeye başladı.

"Dışarıdan çözemiyorsak..." diye mırıldandı Eyüphan, yeşil gözlerini kısarak. "Bize içeriden bir adam gerekir. Koçari'nin yanından, onun sofrasından biri..."

Fatih bu mantıklı teklif karşısında hafifçe başını salladı. "Ben de onu düşündüm. Ama kim? O adamın etrafındaki herkes sadakatle bağlı ona, parayla pulla satın alınacak tipler değiller."

"Oruç bile mi?"

Bu ismin masaya düşmesiyle birlikte Fatih derin, sıkıntılı bir iç çekti. Kendi kanından, kendi canından olan ama yıllar önce Şerif amcasının zehriyle onlardan kopan kardeşi Oruç...

"Sence tarafımıza çekebileceğimiz bir isim mi Oruç?" diye sordu Eyüphan durumu tarafsız bir gözle tartarak. "Sonuçta senin kardeşin. Kan çeker belki."

Fatih arkasına yaslanıp ellerini karnının üzerinde birleştirdi. Gözlerinin önüne Oruç'un kibri kırılmış, paramparça olmuş, sığıntı gibi yaşayan silüeti geldi.

"İşlemesi kolay..." diye fısıldadı kardeşinin o acınası hâlini zihninde analiz ederek. "Ama zaman ister. Oruç öyle hemen bize güvenip de yanımıza geçmez. Gerçi, o şerefsizin yanında ne kadar eziklendiğinin, ne kadar ufalandığının da gayet tabii farkındayım."

"Eziklenmek ne kelime?" diyerek onayladı Eyüphan. "Adamın bütün hayatı yerle yeksan oldu. Aleyna meselesi ortaya döküldüğünde Adil ona da ceza kesti. Sadece kızı araya girdi diye affetti onu. Adamın bütün hayatı o kızın iki dudağının arasında şimdi."

"Sadece o da değil." diye devam etti. "Annesi, babaannesi... Kendi kanından olan kadınları sürgüne gönderdiler, Trabzon'un sınırından bile geçemiyorlar artık. Şerif desen zaten..."

Fatih yutkundu, masadaki ahşap yüzeyi parmaklarıyla hafifçe tıkırdattı. "Üstüne bir de İsmail, Oruç'un elinde kendine ait kalan o tek şeyi, koca fabrikayı batırdı. Piyasadan sildi attı... Şimdi ne bir gücü var ne bir söz hakkı."

"Aynen öyle!" diyerek başını salladı Eyüphan. "Adil'in yanında sığıntı gibi, işe yaramaz bir adam olarak kaldı. Ne o sofrada tam bir yeri var ne de gidecek başka bir kapısı." Ardından gözleri hafifçe kısıldı. "Ama eğer ona kaybettiklerini geri vereceğimizi hissederse..."

Fatih bu stratejiyi zihninde evirip çevirdi. Mantıklıydı. Oruç'un içindeki o kanayan yarayı, o eziklik hissini kullanmak, onu kendi saflarına çekmek için en doğru anahtardı.

"Ona öyle bir yaklaşmalıyız ki Oruç bize bizzat, kendi ayaklarıyla gelmeli." dedi Fatih, planın ana hatlarını çizerken. "Trabzon'a ayak bastığımız an Oruç ile gizli bir temas kuracaksın Eyüphan. Adamlarımı değil, bizzat seni yollayacağım. Onu öyle ince işleyeceğiz ki bize tüm kapıları açacak."

"Sen hiç merak etme abi." dedi Eyüphan son derece net ve kendinden emin bir tavırla. "Döner dönmez Oruç meselesini ben kendi ellerimle bağlayacağım. O sırrı ne yapıp edip çıkaracağız o karanlıktan."

Fatih memnuniyetle başını salladı. Karşısındaki bu adama duyduğu güven, yılların getirdiği omuz omuza çarpışmaların bir eseriydi. Ancak planlarını bitirmiş olmalarına rağmen Fatih'in yüzündeki o gerginlik tamamen silinmemişti. Ellerini masaya dayayıp öne doğru eğildi. Mavi gözlerini doğrudan Eyüphan'ın gözlerine dikti.

"Bir yandan da..." dedi Fatih, sesini bir tık daha alçaltarak. "Gözünü dört açmanı istiyorum Eyüphan. Sadece Trabzon'da değil, burada da. Şerif'in adamlarının nerede ne yapacağı, Adil'in elindeki kozu ne zaman masaya süreceği belli olmaz. Etrafımızdaki herkesin, özellikle kadınların ve çocukların güvenliği her şeyden önemli. En ufak bir şüphede, en ufak bir terslikte nefes aldırmayacaksın kimseye."

"Aklın kalmasın." diyerek başını salladı Eyüphan oturduğu koltuktan yavaşça doğrulurken. "Benim olduğum yerde kuş uçmaz. Gözüm hepsinin üzerinde, için rahat olsun."

Eyüphan görüşmenin başarıyla ve kazasız belasız bitmesinin verdiği rahatlamayla adımlarını kapıya doğru yönlendirdi. İçinden derin bir nefes alıyor, Defne konusunun açılmamış olmasının şükrünü yaşıyordu. Fakat elini kapının kulpuna attığı an arkasından gelen sesle birlikte adımları olduğu yerde bir kez daha çivilendi.

"Bekle bir dakika."

Genç adam yutkunarak omzunun üzerinden geriye, masada oturan Fatih Furtuna'ya doğru döndü.

Fati ellerini çenesinin altında birleştirmiş o delici, her şeyi okuyan bakışlarını doğrudan Eyüphan'ın gözlerinin ta içine dikmişti. Yüzünde ne bir tehdit ne de bir düşmanlık vardı. Eyüphan'ın açıklayamadığı, daha tehlikeli bir ifadeydi yüzündeki.

"Kızımı sana emanet ederek bir hata yapmıyorum değil mi Eyüphan?" dedi Fatih, kelimelerin her birini özenle, ağır ağır seçerek. Sesi odanın içinde incecik ama ölümcül bir ok gibi süzüldü

Bu soru Eyüphan'ın kalbine saplanan buzdan bir hançer gibiydi. Gözlerini bir saniye bile kaçırmadan, içindeki bütün dürüstlük ve sadakatle adama baktı. Boğazındaki kuru yutkunuşu aştıktan sonra, sesini olabildiğince sabit tutarak cevap verdi.

"Yapmıyorsun abi." dedi kelimenin bütün ağırlığını omuzlanarak. "Canım pahasına... Hiçbir zaman hata olmayacak."

Fatih cevabı aldıktan sonra hafifçe başını sallayarak onayladı. Eyüphan kapının kulpunu çevirip kendini o kasvetli odadan dışarı, koridorun serinliğine attığında göğüs kafesinin ardında kopan fırtınaların daha yeni başladığını çok iyi biliyordu.

Bu sırada salonun sıcak ve huzurlu ortamına inen İsmail içindeki bitmek bilmeyen endişeyle cebindeki telefonunu çıkardı. Neva'yı uyuttuğundan beri aklı tamamen Fadime'deydi. Karısının sabahki solgun, bitkin hâli zihninden çıkmıyor, dışarıda bu havada kendini daha fazla üşütmüş olmasından korkuyordu. Tam rehberden onun numarasını bulup arama tuşuna basacaktı ki giriş kapısının olduğu antreden gelen hareketlilik sesleri dikkatini çekti.

Kilit döndü, ağır ahşap kapı aralandı ve içeriye Rusya'nın soğuğuyla birlikte Fadime ve Defne süzüldü.

İsmail elindeki telefonu hızla cebine atıp hızlı adımlarla antreye doğru yürüdü. Karısını kabanının içinde, yanakları soğuktan pembeleşmiş ama yüzünde sabahki tükenmişlikten eser kalmamış bir hâlde gördüğünde göğüs kafesindeki düğüm çözülüverdi.

"Bitanem..." diye mırıldandı adımlarını hızlandırıp tam karısının önüne gelerek. Hiç vakit kaybetmeden uzanıp Fadime'nin üzerindeki kabanı omuzlarından nazikçe aldı ve portmantoya astı. Ardından hiç tereddüt etmeden dizlerinin üzerine çöktü.

"Aşkım, eğilme!" diye panikle itiraz etti Fadime, kocasının hareketine engel olmaya çalışarak ellerini adamın omuzlarına bastırdı. "Daha yeni iyileştin, zorlama kendini n'olur-"

"Bir şey olmaz, dur sen." diye kestirip attı İsmail karısının itirazını duymazdan gelerek. Botlarının fermuarlarını usulca indirip kadının ayaklarından dikkatlice çıkardı. Ayağa kalktığında çakır gözlerini doğrudan karısının ela gözlerine dikip yüzünü detaylı bir incelemeye aldı. "İyi misin? Miden nasıl oldu, üşüdün mü dışarıda?"

O sırada kabanını asmış olan Defne kollarını göğsünde kavuşturup dudaklarında tatlı, yorgun bir tebessümle araya girdi. "Merak etme İso, iyi baktım karına. Sıcak bir kahve içip tatlı yedik, geldik. Kendine geldi biraz." Defne adımlarını mutfağa doğru yönlendirirken elini havada hafifçe salladı. "Ben mutfaktayım, siz hasret giderin!"

Defne'nin gidişiyle birlikte baş başa kaldıklarında İsmail karısının belinden nazikçe kavrayıp onu salona, şöminenin karşısındaki geniş koltuğa doğru yönlendirdi. "İyiyim dedin ama... Geçti mi bulantın?"

"İyiyim İso, gerçekten." diyerek kocasının yönlendirmesiyle koltuğa oturdu Fadime.

İsmail de hemen yanına yerleşti, hiç vakit kaybetmeden karısının bacaklarını kendi kucağına doğru çekti. Soğuktan buz gibi olmuş ayaklarını kendi büyük, sıcak avuçlarının arasına alıp usul usul ovalamaya başladı. Çakır gözleri karısının o yorgun yüzünde adeta bir radar gibi dolaşıyordu.

"Nasıl oldun? Anlat bakayım. Rengin biraz yerine gelmiş sanki."

Fadime derin bir nefes aldı. İçindeki sırrı, sabahtan beri kendi dünyasını cehenneme çeviren o korkuyu artık kocasından saklamasına gerek kalmamıştı. Gözlerinin içine doğrudan bakıp sesine hafif, rahatlamış bir ton kattı.

"Gebelik testi yaptım."

İsmail'in elleri karısının ayaklarında saniyeler içinde donakaldı. Çakır gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açılırken, omuzları kaskatı kesilmişti. "Ne?" diye fısıldayabildi sadece. Koca adamın yüzündeki ifade saniyeler içinde paramparça olmuş, yerini saf, katıksız bir şoka bırakmıştı.

Fadime, kocasının bu kelimenin tam anlamıyla yüreğine inmiş hâlini gördüğünde kendini tutamayarak sesli bir şekilde güldü. Uzun süredir dudaklarına uğramayan, içten bir kahkahaydı bu.

"Negatif çıktı, korkma." diyerek adamın dehşet içindeki yüzüne doğru eğildi.

İsmail rahatlamanın etkisiyle başınk geriye, koltuğun sırtlığına yaslayarak derin, abartılı bir nefes çekti.

"Nereden çıktı bu?" diye sordu adam ellerini yüzüne kapatıp sıvazlarken. Sesinde hâlâ o şokun artçı sarsıntıları vardı. "Şüphen mi vardı? Bana hiçbir şey söylemedin..."

"Geciktim iki ay..." diye açıklamaya başladı Fadime, sesini yumuşatarak, kocasının o haklı sitemine hak vererek. "Önce senin vurulman, hastane, stres falan derken hiç aklıma getirmedim. Ama bu sabah bulantım olunca falan... Kasıklarım sızlıyordu, göğüslerim hassastı. Parçalar birleşince bir anda düştü aklıma. Aklıma düşünce de kendi kendimi yedim bitirdim içeride."

İsmail karısının bu haklı panik hâlini dinlerken başını usulca salladı. Hafifçe doğrulup ellerini kadının dizlerine yerleştirdi. Neden istemediğini, niye bu kadar korktuğunu sormasına, deşmesine gerek bile yoktu. İkisi de bu konuda aynı sessiz yeminle birbirlerine bağlıydılar.

"Sonra Defne ile test aldık, kafede tuvalette yaptık." diye devam etti Fadime, omuzlarındaki o devasa yükten tamamen kurtulmuş olmanın verdiği rahatlamayla. "Negatif çıkınca da içim rahat etmedi. Dedim ki hazır inmişken gidip klinikte kan testi vereyim. Gittik, kan verdim. Hatta ultrasonda bile baktırdım. Kesin olarak negatif, gebelik yok. O yüzden geciktik biraz."

"E peki niye kusuyormuşsun o kadar?" diye sordu İsmail kaşlarını çatarak.

"Aylin abla ile görüştüm testten sonra." diye gülümsedi Fadime. "Bütün bu durumum tamamen stresten kaynaklıymış, bir de değerlerim düşmüş. Midemi rahatlatması için bir ilaç aldık eczaneden, takviye vitaminler falan da yazmıştı. Yani anlayacağın sadece biraz toparlanmam lazım, hepsi bu."

İsmail bu somut, tıbbi açıklamaları duyduktan sonra omuzlarındaki son gerginliği de tamamen atmıştı.

"Yüreğine indi değil mi?" diye kıkırdadı Fadime kocasının o şok anını hatırlayarak. Parmaklarıyla adamın çenesini hafifçe okşadı.

"İnmez mi be kızım?!" diyerek güldü İsmail de. Ellerini karısının beline dolayıp onu bacaklarından çekerek tamamen kendi kucağına aldı. Genç kadının hafif bedenini kendi göğsüne yaslarken derin bir nefes aldı. "Yemin ederim soğuk soğuk terledim..."

Fadime kocasının bu tepkisine karşılık kollarını adamın boynuna sıkıca doladı. Yüzünü onun yüzüne iyice yaklaştırdı. "Benim yüreğime de sabah inmişti." diye fısıldadı.

İsmail çakır gözlerini kısarak karısının tatlı, sıcak nefesini dudaklarında hissettiği an hiç tereddüt etmeden uzanıp dudaklarına kapandı.

"Çok seviyorum seni." diye mırıldandı İsmail, nefes nefese geri çekildiğinde. Karısının alnına, saçlarına ardı ardına öpücükler kondurdu.

"Ben de seni çok seviyorum..." diye fısıldadı Fadime, kocasının göğsüne biraz daha sokuldu.

İsmail eliyle karısının saçlarını okşuyordu. "Eee..." dedi imalı bir şekilde. "Siz bunun için mi kaçar gibi çıktınız sabah sabah evden? Test için?"

"Hem öyle hem değil." diyerek gülümsedi Fadime başını adamın omzuna yaslayarak. "Gerçekten gidip kahve içtik ama testten sonra." Ardından derin bir iç çekti ve devam etti. "Yalan da söylemeyeceğim, test işimi görmezden gelirsek, bana çok iyi geldi İso. Bir an olsun uzaklaşıp biraz kendime vakit ayırmış olmak, Defne ile vakit geçirmek... Daha iyi hissediyorum kendimi, gerçekten."

"Belli zaten iyi geldiği." dedi İsmail parmağının tersiyle karısının hafifçe pembeleşmiş yanağını okşayarak. "Rengin toparlamış biraz, gözlerinin feri yerine gelmiş. Daha sık çıkarsınız, ben bakarım kızıma. Hem... Neva biraz daha alışsın, biz baş başa da çıkarız."

Fadime bu fikre kocaman bir gülümsemeyle karşılık verdi.

"Başta anlamsız gelmişti bana bu çiftlik işi." diye itiraf etti İsmail, şöminenin o çıtırtılı ateşine bakarak. "Abim emrivaki yapınca ne gerek var demiştim içimden. Ama iyi oldu gelmemiz. Neva'ya da şimdiden çok iyi geldi. Bahçede koşturdu, atlarla oynadı. O gerginliği biraz olsun üzerinden attı fırtınam. Ben şimdi sana da bebekler gibi bakar, hemen toparlarım değerlerini."

"Uyuyor değil mi Neva?" diye sordu Fadime aniden. Kızı aklına düştüğü an içindeki o anne şefkati yeniden kabarmıştı. "Burnumda tüttü bütün gün, sabah da doğru düzgün ilgilenemedim yavrumla zaten..."

"Enerjisini iyice attırdım öğlen, koşturduk çimenlerde." diye güven verdi İsmail, karısının saçlarını okşamaya devam ederek. "Yemeğini de yedi, karnı tok. Sonra da uyudu zaten hemen. Merak etme sen."

"Sordu mu beni?"

"Sormaz olur mu?" diyerek kıkırdadı İsmail. "Bir gözü seni aradı sürekli etrafta. 'Annem ne zaman gelecek' diye tutturdu arada ama idare ettik, oyunlara boğdum kızı. Ağlamadı hiç, mızmızlanmadı çok."

"Birazdan çıkayım yanına..." diyerek kocasının göğsüne iyice, âdeta kedi gibi sokuldu Fadime. Sesine o nazlı, tatlı tınıyı eklemişti. "Beni görsün uyandığında."

"Çıkarsın tabii güzelim." diye mırıldandı İsmail, kollarını kadının beline biraz daha sıkı dolayarak.

"Ama..." diye fısıldadı Fadime başını kaldırıp çakır gözlerin ta içine, cilveli bir bakış atarak. "Sen beni biraz daha sev önce. Sabahtan beri çok korktum ben, şefkate ihtiyacım var."

İsmail bu açık, kışkırtıcı davet karşısında hafifçe gülümsedi. Çakır gözleri koyulaşırken, elleri karısının belinden yavaşça sırtına doğru kaydı. "Seveyim tabii..."

Eğilip dudaklarını önce karısının boynuna, sonra şakağına, ardından da dudaklarına uzun, baştan çıkarıcı bir şekilde bastırdı.

Şömineden gelen ince çıtırtılar İsmail ve Fadime'nin birbirlerinin kollarında buldukları huzura eşlik ediyordu. Haftalardır omuzlarına binen o kanlı, gergin atmosferin ağırlığını şöminenin sıcaklığında, birbirlerinin şefkatinde eritiyorlardı. İsmail, karısının saçlarıyla oynamaya, boynuna küçük, kışkırtıcı öpücükler kondurmaya devam ederken, Fadime'nin dudaklarında yorgun ama son derece mutlu bir tebessüm vardı.

"Neva'nın doğum gününe iki hafta kaldı..." diye mırıldandı başını hafifçe kocasının omzundan kaldırıp onun çakır gözlerine bakarak.

Neva'nın yaklaşan doğum günü bu küçük ve yaralı ailenin takvimindeki en aydınlık gündü. Onlar bu özel günü her zaman kendi çekirdek çevrelerinde, sıcak ve samimi bir ev ortamında kutlamayı tercih ederlerdi. Ancak işin içine Neva'nın zevkleri ve çocuksu heyecanı girdiğinde o kendi aralarındaki kutlama bile rengârenk balonlar, sevimli bir pasta ve küçük kızın gönlünü fethedecek süslemelerle âdeta bir panayıra dönüşürdü.

"Az kaldı..." diyerek gülümsedi İsmail, karısının tatlı telaşına hak vererek. Eliyle Fadime'nin belini hafifçe okşadı. "Üç yaşına giriyor resmen. Daha dün gibi o küçücük elleriyle parmağımı sıktığı ilk gün..."

Fadime bu anımsamayla birlikte derin bir iç çekti. Kızının yaşamak için verdiği o muazzam mücadeleyi hatırlamak, içindeki anne şefkatini her defasında daha da kabartıyordu. Belki de bu yüzden Neva'nın her doğum gününde ondan çok daha fazla heyecanlanıyor, âdeta kendi çocukluğunda hiç kutlanmamış, hiç yaşanmamış yaş günlerinin telafisini kızının gülüşünde arıyordu. Annesizliğin soğuk gölgesinde büyümüş bir kız çocuğu olarak kendi kızına eksiksiz, mükemmel bir anı bırakmak için çırpınıyordu.

"Bir elbise modeli gördüm geçen gün." dedi gözleri parlarken. "O kadar güzel ki İso! Etekleri böyle kat kat tülden, üstünde işleme çiçekler var, tam Neva'ya göre! Yarın terziye uğrayıp gösterecek Defne, yetişirse eğer diktirmek istiyorum. Neva heyecandan delirir."

İsmail kıkırdayarak karısının o heyecanlı, çocuksu hâlini izledi. "Diktirelim tabii güzelim, hallederiz. Pasta, süs püs işlerini ne yapacağız? Yetişecek mi her şey iki haftaya?"

"Pastasını yine Defne yaptıracakmış." diyerek omuzlarını silkti Fadime. "Süslemeler için de yarın beraber merkeze inip bakalım diyorum. Neva'nın sevdiği çizgi film karakterlerinden balonlar falan buluruz belki?"

"Olur, tamam..." diyerek onayladı adam. Sonra hafifçe kaşlarını çatıp, zihnindeki o asıl büyük meseleye geldi. "Peki biz ne alacağız? Ne hediye vereceğiz? Neva beğenir her şeyi ama öyle ufak tefek bir şeyle de olmaz, daha büyük, kalıcı bir şey olsun istiyorum."

"Benim de aklımda o var işte." diyerek kocasını onayladı genç kadın. "Ne alacağız biz? Zaten herkes bir şeyler almış çoktan!"

Neva'nın doğum günleri, ailenin cömertliğinin kelimenin tam anlamıyla zirveye çıktığı zamanlardı. Küçük kız, çok uzun zamandır gördüğü bir çizgi filmdeki devasa, ahşap bebek evlerinden birini istiyordu. İsmail bu fikri masaya yatırdığında Fatih'in çoktan o bebek evini özel olarak bir ustaya yaptırdığı ve hediye edeceği ortaya çıkmıştı. Defne ise aynı yerde ahşap mutfak seti yaptırmıştı. Eyüphan'ın geleneği ise hiçbir zaman şaşmazdı. Her sene olduğu gibi bu sene de Neva'nın adına özel olarak yaptırılmış, arkasında kocaman "FATMA NEVA" yazan 16 numaralı formayı ve elbette ki yakasına takacağı altını çoktan hazırlamıştı.

"O zaman..." diye düşündü İsmail, elini çenesine götürerek. "Bizim hep aklımızda olan o bisiklet işini çözelim. Artık üç yaşına giriyor, bacakları güçlendi. Sürmeyi öğrensin yavaş yavaş, havalar ısınıyor zaten bahçede öğrenir. Ne dersin?"

"Olabilir, mantıklı!" diyerek ellerini çırptı Fadime. "Rengi sarı olsun ama, hasır sepeti de olsun! Arka tekerleğe ek denge tekerleri de alırız, dört tekerlekle başlar sonra öğrenir zamanla..." Hayallere dalmıştı heyecanla, canlandırabiliyordu kızını o bisikletin üzerinde ve bu ona tarifsiz bir mutluluk veriyordu. "Bisiklet olur, gayet mantıklı."

Fadime tam bu hediye krizini çözmüş olmanın rahatlığıyla arkasına yaslanırken aklına gelen lojistik detayla birlikte kocasının gözlerine bakıp sesli bir kahkaha patlattı.

"Yalnız İso... Biz bütün bu alınanları buradan Trabzon'a, bizim eve nasıl taşıyacağız? Abine desek de kargo uçağı falan mı tutsak?"

İsmail de karısının bu haklı tespiti karşısında kahkaha atmaktan kendini alamadı. Aslında Rusya'ya Fatih'in özel jetiyle geldikleri için taşıma konusunda fiziksel bir sıkıntı çekmeyecekleri kesindi. Ancak o paketleri uçağa yüklemek, sonra indirip eve yerleştirmek başlı başına bir operasyondu.

Tatlı bir gülüşme aralarına yayılırken, ikisi de Neva'nın adına yapılan diğer görünmez, sessiz hediyelerin huzurunu taşıyordu içlerinde bir yandan da. Neva'nın hastaneden çıkışıyla başlamış, her yaş gününde tekrarlayarak bu geleneği hiç bozmamışlardı. Küçük kızın adına her doğum gününde tonlarca bağış yapılıyordu. İhtiyacı olan yüzlerce kimsesiz çocuğa kıyafet ve erzak yardımları yapılır, binlerce fidan toprakla buluşturulur, kesilen kurbanların etleri garibanların sofralarına ulaştırılırdı. Neva'nın varlığı dünyadaki birçok yaşama umut olmak demekti.

"Üç yaş..." diye fısıldadı Fadime. Sesindeki o derin duygusallık bütün odayı sarmıştı. "Büyüyor İso, çok çabuk büyüyor..."

"Büyüyor tabii..." diyerek gülümsedi İsmail karısının saçlarına uzun bir öpücük bırakırken. "Daha dün doğmuştu sanki, ne çabuk geçti zaman..."

Bu duygu yüklü sohbet devam ederken sehpanın üzerinde duran bebek telsizinden ufak ufak, cızırtılı mırıltılar yükselmeye başladı. Neva'nın uykudan uyanırken çıkardığı o hafif mızmız sesler telsizin hoparlöründen odaya dolduğunda Fadime'nin bütün dikkati anında o yöne kaydı.

"Ben artık çıkayım yukarı, kızımın yanına." diyerek hızla ayaklandı İsmail'in kucağından yavaşça sıyrılarak. Üstünü düzeltirken yüzünde heyecanlı gülümsemesi vardı.

İsmail karısının bu telaşlı, sevgi dolu hâline kıkırdayarak başını salladı. "Git hadi, yalnız bırakma fırtınayı. Gözün aydın, kavuştun kızına."

Fadime kocasının bu tatlı takılmasına öpücük atarak karşılık verdikten sonra adımlarını hızlı hızlı merdivenlere doğru yöneltti. Ahşap basamakları ikişer ikişer tırmanıyordu.

Yatak odasının kapısını yavaşça araladığında parmak uçlarında yürüyerek yatağın kenarına yaklaştı. Yorganın altında bir koza gibi sarılıp sarmalanmış minik bedenin yanına, onun o tatlı sıcaklığına usulca kıvrıldı. Elleri anında Neva'nın güneş gibi parlayan, darmadağın olmuş sapsarı lülelerine gitti, saçlarını şefkatle okşamaya başladı.

Neva uykunun ağır perdesi ardında annesinin tanıdık kokusunu ve yumuşacık dokunuşunu hissettiği an hafifçe kıpırdandı. Küçük burnunu kırıştırıp dudaklarından uykulu, itirazcı mırıltı döküldü. Birkaç saniyelik mayışık direncin ardından kirpikleri usulca aralandı. Mavi gözleri önce o sisli mahmurluğun içinden karşısındaki yüzü seçmeye çalıştı. Annesinin gülen gözlerini, yanağındaki gamzesini idrak ettiği an uyku sersemliği saniyeler içinde yerini devasa bir coşkuya bırakmıştı.

"Anneee!" diye ciyaklayarak yorganın altından fırladı. Bütün küskünlüğünü, sabahtan beri hissettiği yokluğu unutup kollarını doğrudan annesinin boynuna doladı. Minik elleriyle Fadime'nin kazağına sımsıkı tutunurken yüzünü kadının boynuna gömüp ardı ardına, sesli öpücükler kondurmaya başladı. Bıcır bıcır sesiyle yerinde duramayan bir enerjiyle dolup taşmıştı.

Fadime kızının heyecanlı saldırısına kıkırdayarak karşılık verdi. Kollarını Neva'nın narin bedenine sımsıkı sararken kızının başının tepesine uzun, derin bir öpücük bıraktı. "Benim canımın içi, benim güzel kızım..." diye fısıldadı sabahki korkunç saatlerin acısını çıkarırcasına kızının kokusunu ciğerlerine çekerken.

Neva bir süre sonra başını hafifçe geriye çekip alt dudağını büzerek annesinin yüzüne hesap soran bir ifadeyle baktı. Gözlerini kısarak çocuksu, tatlı mızmızlığıyla sitem etmeye başladı. "Neden yoktun sen? Ben seni çook özledim..."

"Dışarıya çıkmam gerekti bitanem." dedi Fadime, şefkatle Neva'nın yanağını okşayarak. "Uğramam gereken yerler vardı, sabah sen uyurken hemen gidip geleyim dedim. Yoksa seni bırakır da gider miyim hiç?"

Neva bu açıklamayı duyunca merakla başını salladı, hemen kendi çocuksu çıkarımını yaptı. "Halamla gezmeye mi gittiniz?"

"Evet aşkım." diye onayladı Fadime kızının alnına düşen saçları geriye iterken. "Gezmeye gittik, biraz gezip işlerimizi halledip geldik. Sen bensiz neler yaptın bakalım?"

Bu soruyu duyan Neva'nın gözleri heyecanla parladı. Anlatacak o kadar çok şeyi, o kadar büyük maceraları vardı ki hangisinden başlayacağını bilemeyerek yatakta dizlerinin üzerinde hafifçe doğruldu. Elleriyle hararetli bir şekilde havayı döverek anlatmaya koyuldu.

"Bir sürü oyun oynadım!" dedi nefes nefese. "Halamla, Eyüphan'la atlara gittim! Sonra... Sonra babam geldi, babamla biraz daha atlara baktık! Sonra bahçede koştuk, koştuk! Sonra... Sonra çimlerde yuvarlandık! Sonra babam beni yemeye çalıştı böyle 'Hrr!' diye yaptı canavar oldu! Sonra..."

Neva'nın bitmek bilmeyen "sonra"ları, heyecandan kelimeleri yutması ve yatakta yerinde duramayarak hafifçe zıplaması Fadime'nin yüzünde kocaman, sevgi dolu bir gülümseme yaratmıştı. Ayrıca kocasının kızına nasıl güzel vakit geçirttiğini, onu nasıl oyaladığını görmek içini rahatlatıyordu.

Ancak Neva'nın neşeli anlatımı aniden bıçak gibi kesildi. Sabah ahırda yaşadığı o trajikomik, gözyaşı dolu an aklına geldiğinde alt dudağı anında aşağı doğru büküldü. Kollarıyla göğsünü sımsıkı kavuşturup omuzlarını dikleştirdi.

"Eyüphan beni ağlattı!" diye isyan etti küçük kız. Sesi saniyeler içinde o neşeli tınıdan çıkıp şikâyet eden, ağlamaklı bir tona bürünmüştü.

Fadime Eyüphan'ın adını duyduğunda içinden kıkırdamamak için yanaklarının içini ısırmak zorunda kaldı. Elbette Eyüphan'ın kızı gerçekten üzecek, kalbini kıracak bir şey yapmayacağını çok iyi biliyordu. Muhtemelen yine aralarında ufak, absürt bir diyalog geçmişti. Yine de son derece endişeli ve meraklı bir anne rolü oynayarak kaşlarını çattı.

"Nasıl ağlattı? Ne yaptı aşkım sana?" diye sordu abartılı bir şaşkınlıkla.

"Bana dedi ki 'Kardeş yapsın ananla baban sana!' Ben de istemiyorum kardeş diye ağladım!" dedi Neva feryat ederek, gözlerindeki o savunmacı öfkeyle. Kendisinden başka bir bebeğin ihtimali bile bu küçücük bedeni hırslandırıyordu.

Fadime kızının isyanını duyduğu an bir kez daha, bu kez tamamen emin olmuştu. Sabahtan beri kendi zihninde, bedeniyle ve vicdanıyla verdiği savaşın, negatif çıkan testin ardından hissettiği muazzam rahatlamanın ne kadar haklı olduğunu kızının ağzından dökülen bu cümleyle bir kez daha anlamıştı. İkinci bir bebeğe ne kendi bedeninin ne de kızının yaralı ruhunun zerre kadar tahammülü yoktu.

"Oyyy... Kıyamam ben sana..." diye fısıldadı Fadime, kızını yeniden kollarının arasına çekip göğsüne sımsıkı bastırarak. "Benim güzel bebeğim..."

Neva başını annesinin omzundan kaldırıp gözlerini kısarak hesap soran yüz ifadesini takındı. "Hani gelmeyecekti başka bebek senin karnına?" diye dudak büktü. "Sen söz vermiştin!"

"Bebeğim." dedi Fadime şefkatle. "Benim karnımda başka bebek yok, olamaz! Senden sonra kapandı orası. Sadece senin evindi, başka kimse gelemez oraya. Eyüphan şaka yapmış sana sadece."

Bu net ve ikna edici sözler karşısında Neva'nın yüzündeki o küskün ifade tamamen silinip gitti. İçindeki büyük dert çözülmüştü. Zihni anında başka, çok daha heyecanlı bir konuya kaydı.

"Halamla Eyüphan bebek yapacakmış ama..." diye mırıldandı, büyük sırrı annesiyle paylaşmanın heyecanıyla öne atıldı.

Fadime ise bu beklenmedik, uluorta patlatılan bomba karşısında boşluğuna gelerek koca bir kahkaha attı. Yatakta geriye doğru yaslanıp gülmekten yaşaran gözlerini sildi. "Kızım o nereden çıktı Allah aşkına?!" diye sordu kıkırdayarak.

"Âşık olmuşlar ya..." diyerek bilmiş bilmiş başını salladı Neva. "Onlar sevgili olmuşlar bence."

"Nereden anladın annem sen onu?" diye sordu Fadime, kızının kendi kendine çıkarım yapıyor ve bunu ona anlatıyor oluşu inanılmaz hoşuna gitmişti. Kollarını yatağa dayayıp kızının anlatacaklarını dinlemeye koyuldu.

"Biz atlara gitmiştik." diye anlatmaya başladı Neva heyecanla.

"Eee?"

"Eyüphan böyle..." diyerek annesinin elini tuttu Neva. "Halamın elini tuttu. Halam da böyle..." Küçük kız başını yana eğip omuzlarını boynuna doğru çekerek yanakları kızarmış, utanmış bir kadın taklidi yaptı ustalıkla. "Böyle yaptı! Sonra da Eyüphan böyle..." Neva eğilip annesinin elinin üzerine şap diye sulu bir öpücük kondurdu. "Elini öptü halamın!"

"Yaaa... Bak sen şunlara!" diye kıkırdadı Fadime, kahkahalarını bastırmak için elini ağzına kapatırken. Eyüphan ve Defne arasındaki o filizlenen çekimi kendi gözleriyle görmüş olsa da kızının bu kadar detaylı bir gözlem yapması ve bunu oyun gibi canlandırması çok komikti. "Başka n'oldu?"

"Eyüphan halamın kulağına bir şey söyledi, sessiz sessiz güldüler." diye devam etti Neva kollarını sallayarak. Sonra aklına gelen asıl önemli haberi duyurmak için gözlerini irileştirdi. "Tarçın'ın bebeği olacakmış biliyor musun?! Onun karnında bebek varmış!"

Fadime bu habere gerçekten şaşırarak "Aaa, öyle miymiş?" dedi.

"Ben de halama sordum, senin karnında da mı bebek olacak diye..." dedi Neva, dudaklarını büzüp omuzlarını silkerek. "Halam da sinirlendi."

"Neva!" diye kıkırdadı Fadime yastığa kapanıp gülmemek için kendini zor tutarken. "Öyle denir mi kızım durduk yere? Ne alakası var?"

"Ama..." diye itiraz etti küçük kız son derece mantıklı bir argüman sunuyormuş gibi ellerini iki yana açarak. "Siz birbirinizi çok sevince ben senin karnına gelmedim mi?! Onlar da birbirlerini seviyorlar! Ben de bebekleri ne zaman gelecek diye sordum!"

"Aşkım..." diyerek derin bir nefes aldı Fadime, gülmekten yorulan yanaklarını ovuşturuarak. "Ama öyle denmez, ayıp. Onların özeli o. Hem nereden biliyorsun sen birbirlerini sevdiklerini, bebek yapacaklarını?"

"Sevgili değiliz dediler zaten!" diyerek kaşlarını çattı Neva. "Yalancı olmuş onlar anne, yalan çok kötü bir şey değil mi? Ben gördüm zaten Eyüphan'ın birazcık burnu uzamıştı."

"Belki değillerdir daha sevgili." diyerek kızı teselli etmeye, o iki safa zaman kazandırmaya çalıştı Fadime. "Sonra olurlar, zamanı gelmemiştir daha."

"Evlensin Eyüphan halamla." diye kestirip attı Neva, küçük kollarını göğsünde kavuşturup kararlı bir ifade takınarak.

"Aşkım..." Artık kahkahalarını tutamıyordu Fadime. Odanın içinde yankılanan gür, neşeli bir kahkaha patlattı. "Niye taktın annem sen bunlara bu kadar? Rahat bırakalım onları, olmaz mı?"

"İkisini de çok seviyorum çünkü!" diye mızmızlandı Neva omuzlarını büküp tatlı tatlı isyan ederek. "Babamla seni de çok seviyorum, siz evlisiniz. Onlar da evlensinler işte. Sonra da bebekleri olsun, ben onlarla oynayacağım."

"Fatih amcanın yanında söyleme sakın bunları!" diye uyardı Fadime gülerek, kızının burnunun ucuna parmağıyla vurdu. Fatih'in kızı konusundaki gerginliğini hatırlayınca bu işlerin ne kadar tehlikeli sulara girdiğini görebiliyordu. "Onlar birbirlerini seviyorsa zamanı gelince söylerler herkese. Sen darlama onları, tamam mı?" dedi, kızının karnına ellerini daldırarak onu gıdıklamaya başladı.

Neva kıkır kıkır gülerek yatakta kıvranmaya, annesinin ellerinden kaçmaya çalışırken ikili bir süre daha yatağın içinde birbirlerini öpüp koklayarak yuvarlandılar.

Fadime kızının sırtına elini attığında teninin hem uykudan hem de kendi oyunlarından kaynaklı terli ve sıcak olduğunu hissetti. "Çok terlemişsin annem sen." dedi, yatağın kenarından doğrulup kızını da kucağına oturtarak. "Üstünü değiştirelim, üşüteceksin."

"Değiştirmeyeyim, gömleğim güzel!" diye mızmızlanıp kollarını kendine sararak kaçmaya yeltendi Neva inatçılığıyla.

"Olmaz, sırtın sırılsıklam olmuş. Hadi güzelim, pamuklu bir şeyler giyelim."

Neva ikna olduğunda kollarından hafif terli gömleği ve atletini sıyırırken Fadime'nin gözleri kızının göbeğinin yanındaki minik, kalbi andıran doğum lekesine kaydı. Uzanıp o minik izin üzerine uzun, sulu bir öpücük bıraktı.

Tertemiz, mis kokulu ve rahat bir üstü kızının başından geçirip giydirdikten sonra, Neva'nın darmadağın olmuş saçlarını parmaklarıyla hızlıca düzeltti. "Hadi bakalım..." diyerek kızını kucağına aldı. "İnelim aşağı, baba bekliyor bizi."

Merdivenleri inip salonun sıcak, odun ateşinin çıtırtılarıyla dolu ortamına adımlarını attıklarında şöminenin hemen karşısındaki geniş koltukta oturan İsmail başını çevirip onları gördüğü an yüzünde kocaman, dünyaları aydınlatan bir tebessüm belirdi.

"Oooo!" diyerek kollarını ardına kadar açtı yerinden hafifçe doğrularak. "Babasının aşkı uyanmış da gelmiş!"

Neva annesinin kucağından inmek için kıpırdandığında, İsmail tek bir hamleyle kızı alıp kendi geniş göğsüne bastırdı. "Anneyi gördün tabii neşen yerinde, ha boncuğum?" diye takıldı kızına, burnunu mis kokulu boynuna daldırıp öperken. "Sabah beni hiç aramadın, gözün hep kapılardaydı!"

"Ama sen zaten yanımdaydın..." diyerek kıkırdadı Neva babasının boynuna sarılırken.

Fadime de hemen onların yanına, koltuğun boş kalan köşesine kıvrıldı. İsmail sol koluyla kızı sararken, sağ kolunu da uzatıp karısını belinden çekerek tamamen kendi kucağına yerleşmesi sağladı.

Bu esnada evin geniş, aydınlık mutfağına doğru attığı her adımda Defne'nin genzine batan rahatsız edici his saniyeler içinde bütün sinir sistemini alarma geçirdi. Kapının pervazına yaslanıp içeriye baktığında karşılaştığı manzara içindeki kontrol etmeye çalıştığı kıskançlık canavarını çoktan uyandırmıştı.

Tezgâhın başında elindeki tahta kaşıkla tencereyi karıştıran Gülşen, kendisiyle yaşıt, uzun kumral saçlı ve o sinir bozucu derecede şenşakrak tavırlarıyla tanıdığı bir çalışandı. Beş koca yıldır Fatih Furtuna'nın evindeydi. İkisi de on yedi, on sekiz yaşlarındayken Defne bu kızı babasının etrafında, Fatih'e çocuksu bir hayranlıkla bakarken gördüğünde içten içe hep bundan rahatsızlık duymuştu. Babasını paylaşamamanın, o kızın kendi sınırlarına girmeye çalışmasının yarattığı gizli rekabet elbette yıllar içinde kabuk bağlamış, bir ergenlik hezeyanı olarak kalmıştı. Lakin Trabzon'a gelişlerinden beri Defne bambaşka, çok daha tehlikeli bir gerçeğin farkına varmıştı.

Gülşen Fatih'e olan masumane ilgisini çoktan kaybetmiş, menzilini doğrudan Eyüphan'a çevirmişti.

Defne bu gerçeği ilk fark ettiğinde göz ardı etmeye, kendini paranoyaklık ile suçlamaya çalışsa da kızın Eyüphan'ın etrafında nasıl pervaneye döndüğünü, o yeşil gözlü adama bakarken gözlerindeki parıltıyı kör olsa sezerdi. Ve şimdi Gülşen'i yine Eyüphan'ın karşısında, onunla tatlı tatlı sohbet ederken görmek genç kadının kanını kaynatmaya yetmişti.

Eyüphan geniş ahşap masanın bir köşesine geçmiş, önündeki açık dizüstü bilgisayara ve kalın dosyalara eğilmişti. Gülşen'in ocak başından ortaya attığı bir söze karşılık başını bilgisayardan kaldırıp kibar, hafif gülümsemesini kıza bahşettiğinde Defne'nin midesine koca bir taş oturdu. O gülüş, o serseri ama bir o kadar da içten tebessüm Defne'ye aitti. Onun sınırları içindeydi. Neden bir başkasına sunuluyordu?

Odanın girişinde ne kadar süredir dikildiğini, ikilinin arasındaki sohbeti ne kadar süredir dişlerini sıkarak izlediğini bilmiyordu. Adımlarını bilerek o kadar sessiz atmıştı ki, içerideki bu neşeli tabloyu bozmadan önce ne kadar ileri gidebileceklerini görmek istemişti.

Sabah ahırda Neva'nın aniden sorduğu "Sevgili değil misiniz?" sorusu zihninde bir kez daha acımasızca yankılandı. Defne o anki panikle, o küçük kızın karşısında durumu kurtarmak için "Değiliz!" diye bağırmış olabilirdi ama Eyüphan'ın da aynı saniye içinde, aynı kesinlikle "Değiliz!" diye bağırmasını, aralarındaki bağı bir çırpıda inkâr etmesini beklemiyordu. Kendi ağzından çıkanı kulağı duymazken adamın dudaklarından dökülen tek kelime bütün sabah boyunca içine oturmuş, boğazında bir düğüm olup kalmıştı. Şimdi bir de bu manzara eklenince, genç kadının sabrı kelimenin tam anlamıyla taştı.

Boğazını kasten, odadaki samimi havayı bıçak gibi kesecek bir gürültüyle temizledi.

Gülşen ve Eyüphan aynı anda irkilerek kapıya doğru döndüler. Gülşen, karşısında patronunun kızını, o buz gibi, kahverengi gözlerini bir ok gibi üzerine dikmiş olarak görünce yüzündeki o cıvıl cıvıl ifade anında silindi. Elindeki tahta kaşığı tezgâha bırakırken yutkundu. Eyüphan'ın ise yeşil gözleri anında parlamış, lakin genç kadının yüzündeki o fırtınayı sezmekte hiç gecikmemişti.

"Defne..." diye mırıldandı adam sandalyesinde hafifçe doğrulurken.

Defne hiç oralı olmadan çenesini dikleştirerek adımlarını içeriye doğru yöneltti. Bakışlarını Eyüphan'dan tamamen kaçırıp otoritesini zerre kadar saklamadan Gülşen'in üzerinde sabitledi.

"Gülşen." dedi sesini olabildiğince düz ama bir o kadar da keskin tutarak. "Nazan anneye yardım et sen üst katta."

Gülşen bu ani görev değişikliğinden ve Defne'nin mesafeli tavrından fena hâlde bozulduğunu belli eden bir ifadeyle omuzlarını düşürdü. Göz ucuyla Eyüphan'a bir bakış atarak bahane üretmeye çalıştı. "Ama Defne hanım, ben yemeğin terbiyesini yeni ayarlıyordum... Dibi tutmasın şimdi, ben halledeyim isterseniz."

"Ben hallederim Gülşen, git sen." dedi Defne, itiraz kabul etmeyen keskinliğiyle.

Gülşen başka bir şey söyleme cesareti bulamayarak önlüğünün uçlarını gergin bir şekilde çekiştire çekiştire mutfaktan uzaklaştı.

Arkasından kapanan kapıyla birlikte mutfaktaki cıvıl cıvıl hava yerini somut, nefes aldırmayan bir gerginliğe bıraktı. Defne tezgâha doğru yürüyüp, Gülşen'in yarım bıraktığı tahta kaşığı öfkeyle eline aldı. Tencerenin içindeki yemeği sanki bütün hıncını ondan çıkarıyormuşçasına hızlı ve sert hareketlerle karıştırmaya başladı.

Eyüphan genç kadının bu ani fırtınasını, kendisine zerre kadar pas vermeyişindeki keskin mesafeyi hemen fark etmişti. Bilgisayarın ekranını sessizce kapatıp ayağa kalktı. Yavaş adımlarla Defne'nin arkasına doğru yaklaştı. Önce koridora, sonra da mutfağın diğer girişine bakıp kimsenin gelmediğinden tamamen emin oldu.

Karşı konulamaz bir çekimle ellerini uzatıp genç kadının incecik beline arkadan sımsıkı sarıldı. Çenesini Defne'nin omzuna yaslarken derin, kokusunu içine çeken bir nefes aldı.

Lakin Defne'nin bedeni bu temasa karşılık kaskatı kesildi. Elindeki kaşığı bırakmadan omuzlarını hızla silkerek adamın kollarından kurtulmaya çalıştı.

"Elleşme Eyüphan!" diye söylendi dirseğiyle adamı geriye doğru iterek.

Lakin bu minik direniş Eyüphan gibi bir adam için çocuk oyuncağıydı. Bırakmak bir yana, kollarını kadının belinde daha da sıkılaştırıp onu tamamen kendi sert göğsüne yasladı.

"Küs müyüz?" diye fısıldadı dudakları Defne'nin kulağına teğet geçerken. Sesindeki o pürüzlü, meraklı tını kadının kalbini hızlandırsa da Defne inatla sessiz kalmayı seçti. O yakınlıktan, teninin tenine değmesinden, adamın o güven veren sıcaklığından deli gibi etkilendiğini zerre kadar belli etmemek için tencereye bakmaya, yemeği karıştırmaya devam etti.

Eyüphan kadının bu inatçı, duvar gibi sessizliğinden fena hâlde rahatsız olmuştu. Derin bir nefes alıp Defne'nin elindeki tahta kaşığı nazikçe ama kesin bir şekilde parmaklarının arasından çekip tezgâha bıraktı. Ardından iki elini genç kadının omuzlarından tutup onu yavaşça kendine doğru çevirdi. Defne'yi sırtından, karşıdaki mermer tezgâha hafifçe yaslayacak şekilde geriye doğru itti. Şimdi tam önünde, kaçacak hiçbir yer bırakmayacak şekilde dikiliyordu, ellerini kadının belinin iki yanına yerleştirmişti.

Defne gözlerini inatla kaçırarak mutfağın penceresinden bahçeye, duvarlara, kısacası Eyüphan'ın yeşil gözleri hariç her yere bakıyordu.

Eyüphan sağ elini yavaşça kaldırıp, zarif parmaklarıyla kadının çenesinin altından kavradı. Yüzünü kendine doğru çevirerek göz göze gelmelerini sağladığında bakışlarında oyunbazlığın yerini saf bir merak almıştı.

Sorusunu bu kez çok daha ciddi ve ısrarcı bir tonla tekrarladı. "Küs müyüz?"

"Evet." dedi Defne sonunda dayanamayarak, sesindeki huysuz ve çocuksu kırgınlığı açıkça belli ederek.

Eyüphan kaşlarını hafifçe çattı. "Nedenini öğrenebilir miyim?"

Defne kollarını göğsünde kavuşturup adama son derece yargılayıcı, ters bir bakış fırlattı. "Onu da mı ben söyleyeceğim Eyüphan?"

"Ula ne etmişim kızım ben?!" diyerek ellerini iki yana açtı Eyüphan, sesine isyankâr şaşkınlığını katarak. "Söyle de bileyim, ne kabahat işledim? Dosyaları mı düzgün okumamışım yine? Söyle telafi edeyim, anlat."

"Yok, dosyalarla bir alakası yok." diyerek omuz silkti Defne başını inatla başka yöne çevirirken. "Sen bayağı keyifliydin ben içeri girmeden önce. Gülşen'le muhabbetiniz çok iyiydi maşallah."

"Gülşen mi?" diyerek güldü Eyüphan durumun basit bir kıskançlık olduğunu sanarak. "Kız bana bir şey sordu, ben de cevap verdim. Ne muhabbeti Allah aşkına? Benim senden başka-"

"Mesele Gülşen falan değil Eyüphan!" diyerek adamın sözünü kesti Defne, hırsla göğsüne vurarak. İçindeki asıl kırgınlık dudaklarından dökülmek için daha fazla bekleyemedi. Gözlerini yeniden adamın gözlerine diktiğinde sesindeki isyanı gizleyemedi.

"Neden Neva 'Sevgili değil misiniz' dediğinde 'Değiliz' dedin sen?"

Eyüphan duyduğu soru karşısında kısa süreli bir şok yaşadı. Beklemediği, çoktan kapandığını sandığı bir yerden gelen bu hamle karşısında kaşları havalandı. "Sen de 'Değiliz' dedin." diye karşılık verdi, durumu en basit mantıkla savunarak.

"Ben dedim ama..." diyerek omuzlarını düşürdü Defne. "Ben o anki panikle, çocuğun karşısında ne diyeceğimi bilemediğim için dedim! Ama sen neden dedin?! Niye hiç düşünmeden, hiç tereddüt etmeden aramızdakileri neden inkâr ettin?!"

Eyüphan kadının bu ani ve kırılgan çıkışı karşısında yutkundu. Boğazını temizleyip ellerini yeniden Defne'nin beline yerleştirmek istedi ama genç kadın hafifçe geri çekilerek buna izin vermedi. Ahırdayken zihninden geçenleri, neden öyle bir refleks gösterdiğini doğru kelimelerle anlatması gerekiyordu lakin bu konuda her zaman o kadar becerikli değildi.

"Yavrum..." diye söze başladı sesini olabildiğince yumuşatıp ortamı sakinleştirmeye çalışarak.

"Yavrum falan deme bana Eyüphan!" diye yükseldi Defne anında, adamı susturarak. "Neden sevgili değiliz dediğini söyle bana!"

"Bak..." diyerek ellerini teslim olurcasına havaya kaldırdı Eyüphan. "Ben orada aramızda bir şey olmadığını, seni istemediğimi falan düşünerek söylemedim öyle. Sen beni o kadar karaktersiz, o kadar duygusuz mu sanıyorsun? Benim içim gidiyor ulan sana bakarken!"

"E o zaman ne diye inkâr ediyorsun?!"

"Çünkü..." diyerek sıkıntılı bir nefes aldı Eyüphan, kelimeleri ağzında geveleyerek. "Çünkü biz seninle bu mevzuyu kendi aramızda tam adını koymamışken, baban şahin tepemizdeyken... Ben Neva'nın karşısında sana emrivaki yapmak istemedim."

Defne kaşlarını derinden çatarak adamın yüzüne baktı, bu açıklamayı zihninde tartmaya çalışıyordu. "Emrivaki mi?"

"Evet!" dedi Eyüphan, çaresizce başını sallayarak. "O çocuk ortada saf saf sorarken, ben 'Evet sevgiliyiz' deseydim, sen belki o an hazır hissetmeyecektin. Ben senin adına, bizim adımıza böyle büyük bir lafı söyleyip seni köşeye sıkıştırmak istemedim... Anlıyor musun beni?"

Fakat Eyüphan'ın kurduğu bu cümle, kendini savunmaya çalışırken kullandığı kelimeler Defne'nin zihninde bambaşka bir şekilde yankılanmıştı.

"Beni köşeye sıkıştırmak istemedin yani?" dedi Defne gözlerindeki kırgınlığın yerini yavaş yavaş öfke alırken. Sesindeki tehlikeli, alaycı tını Eyüphan'ın tüylerini diken diken etmişti. "Yani sen 'Biz daha tam adını koymadık' diyerek aramızdakileri aslında kendi içinde bile netleştirmediğini mi söylüyorsun?"

"Ne alakası var Defne?!" diye panikledi Eyüphan, işlerin bir anda nasıl bu kadar tersine döndüğünü anlayamayarak. "Ben diyorum ki, sana saygımdan, senin-"

"Sana göre biz şu an neyiz Eyüphan?" diye sordu Defne doğrudan, kelimenin tam anlamıyla adamı hedef tahtasına oturtarak. "Madem sevgili değiliz, madem adını koymadık... Biz ne yaşıyoruz? Senin gelip benim evimde kalman, yara izimi öpmen, ellerimi tutman, bana gelen kurşunun önüne atlaman, büyük büyük konuşman... Öylesine bir heves uğruna mıydı bunlar?!"

Eyüphan duyduğu bu suçlama karşısında kelimenin tam anlamıyla dehşete düştü. Genç kadının çıkarımı adamın bütün dünyasını, ona olan tarifsiz aşkını yerle yeksan eden bir haksızlıktı.

"Heves mi?" diye fısıldadı gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açılarak. "Sen gerçekten benim sana olan hislerimi, senin nefesinle ayakta duruşumu bir heves olarak mı görüyorsun? Defne, sana yemin ederim ki-"

"Yemin etme bana!" diyerek arkasını döndü Defne tezgâhtaki o tahta kaşığı yeniden eline alıp tencereye hırsla daldırırken. Gözyaşlarının akmasına izin vermemek için dişlerini sımsıkı sıkıyordu. "Biz en iyisi burada duralım Eyüphan. Daha fazla birbirimizin hayatına girmeden duralım, belli ki zaten hiçbir yere varamayacağız."

Eyüphan, arkasını dönmüş, omuzları gerginlikten titreyen kadına bakarken, kendi kurduğu o beceriksiz cümlelerin, kendini açıklamaya çalışırken yarattığı o enkazın altında kaldığını bütün hücrelerine kadar hissediyordu. Ne kadar açıklamaya çalışırsa, aralarındaki o yanlış anlaşılma düğümü o kadar kördüğüm oluyordu.

Havada asılı kalan eli usulca yanına düştü. Mutfaktaki tek ses, Defne'nin tahta kaşığı tencerenin dibine gereğinden fazla bir güçle, ritmik ve öfkeli bir şekilde sürtmesinden çıkan tok sesti.

Adamın göğüs kafesi aldığı ağır nefeslerle inip kalkıyor, içeride kopardığı fırtınayı bastırmaya çalışıyordu. Üzerine atılan bu "heves" iftirası öfkelenmesine değil, kalbinin daha önce hiç bilmediği bir yerden derinden sızlamasına neden olmuştu.

"Tamam." dedi nihayet. Sesi o kadar kısık, o kadar yorgun çıkmıştı ki Defne kaşığı çevirmeyi bir saniyeliğine durdurmak zorunda kaldı. "Madem durmamızı istiyorsun... Duralım Defne."

Defne'nin omuzları bu kabulleniş karşısında görünmez bir ağırlıkla çöktü ama inatla dönüp arkasına bakmadı. Göz pınarlarında biriken yaşlar görüşünü bulandırmaya başlamıştı bile. Adamın itiraz etmesini, savaşmasını mı beklemişti? Yoksa tam da şu an yaptığı gibi, yine onu kendi sınırlarında bırakıp gitmesini mi? Kendi içindeki bu çelişki kadının boğazına yumru gibi oturdu.

Eyüphan mutfağın kapısına doğru ağır bir adım attı, sonra durdu. Gözleri hâlâ kadının dik ve gergin sırtındaydı.

"Ben seni Neva'nın karşısında köşeye sıkıştırmamak için kendi hislerimi sineye çektim." dedi kelimelerin üstüne basa basa ancak bağırmadan. Sesinde sadece saf bir kırgınlık vardı. "Sana duyduğum saygıyı, sana olan sevgimi koruyayım derken... Sen beni duygusuzlukla, hevesle suçladın. Canın sağ olsun."

Defne alt dudağını dişlerinin arasına alıp kanatırcasına ısırdı. Bir şey söylemek istedi, dudakları aralandı ama içindeki o kırgın, duvarları yüksek kadın buna izin vermedi.

"Benim seninle geçen tek bir saniyem bile heves değildi." diye fısıldadı Eyüphan. Sanki bu cümleleri Defne'ye değil de kendi kendine bir yemin eder gibi söylüyordu. "Benim seninle adını koyamadığım tek şey, bu kadar kısa sürede seni nasıl bu kadar çok sevdiğimdi. Ama haklısın. Sen kendi zihninde kurduğun şüphelere inanmayı, benim gözlerimin içine bakmaya tercih ediyorsan... Zaten hiçbir yere varamayız."

Eyüphan daha fazla beklemedi. Defne'nin bir cevap vermeyeceğini, aralarındaki duvarın arkasından şu an için çıkmayacağını biliyordu. Eğer bir kelime daha ederse, söylememesi gereken, geri dönüşü olmayan şeyler söylemekten korktu.

Mutfaktan çıkıp koridora yöneldi. Birkaç saniye sonra dış kapının açılıp kapanma sesi duyuldu. Tok, kesin ve ağır bir kapanıştı bu. Evin içine aniden çöken sağır edici sessizlik Defne'nin kulaklarında çınladı.

Elindeki tahta kaşık gürültüyle tezgâhın üzerine düştü. Sımsıkı tuttuğu gözyaşları nihayet yanaklarından süzülürken, ellerini mermer tezgâha dayayıp başını eğdi. Onu göndermek, durdurmak istemişti, yaşadıklarına kendi kendine fazla anlam yükleyerek heyecana kapıldığını düşünüp korktuğundandı sadece. Ama adamın gidişinin içini bu kadar oyacağını hesaba katmamıştı.

Eyüphan gitmişti. Her şeyi bir enkaz gibi Defne'nin üzerine bırakarak değil, o enkazın bütün yükünü kendi omuzlarına alarak gitmişti. Ve Defne kendi kuruntularının onu yalnız bıraktığı gerçeğiyle şimdi tek başına yüzleşmek zorundaydı.

Bir diğer yandan, salonda şöminenin sıcaklığıyla sarmalanmış huzurlu ailenin gülücüklerine merdivenlerden inen Fatih'in ağır ve tok adımları karıştı. Koca adamın çalışma odasındaki kasvetli, ölümcül ciddiyetle dolu havası aşağıya indiği an sihirli bir değnek değmiş gibi dağılmıştı. Gözleri, İsmail'in kollarının arasında kıkırdayan yeğeni Neva'yı bulduğunda yüzündeki bütün kalın duvarlar eriyip yerini sıcacık, sarsılmaz bir sevgiye bıraktı.

"Gel bakayım buraya sarı fırtına!" diye seslendi adımlarını hızlandırarak doğrudan koltuğa doğru ilerlerken.

Neva amcasının gür, neşeli sesini duyduğu an babasının kollarından sıyrılıp ayağa fırladı. Fatih hiç tereddüt etmeden kızı belinden kavradığı gibi havaya fırlattı. Küçük kızın çığlık çığlığa kahkahaları odanın yüksek tavanında yankılanırken Fatih onu dikkatlice tutup yeniden göğsüne bastırdı. Burnunu kızının o sapsarı lülelerine gömüp, derin derin kokladıktan sonra yanaklarına ardı ardına, sesli öpücükler kondurdu.

"Bak bakayım sen bana, nereyi süsleyelim bakalım senin doğum günün için, ha?" diye sordu Fatih, kızı kollarının arasında hafifçe sallayarak. "Her yeri balonlarla mı doldursak? Bir sürü çiçek de alırız?"

"Balon! Çok balon olsun! Çiçekler de olsun!" diye ciyakladı Neva, ellerini havaya kaldırarak heyecanla karşılık verdi. "Bahçede yapalım!"

"Tamamdır, anlaştık." diyerek kıkırdadı Fatih. Ardından gözlerini hafifçe kısıp kıza çok önemli, gizli bir görevi hatırlatır gibi baktı. "Peki sen nasıl bir pasta istediğini söyledin mi halana? Ne renk olacak, üstünde ne olacak biliyor mu o?"

Neva alt dudağını büzüp, başını iki yana salladı. "Söylemedim..."

Fatih kızı usulca yere bıraktı ve sırtını hafifçe patpatladı. "O zaman koş hemen mutfağa, halana söyle bakalım nasıl bir şey istediğini. İyice anlat ki tam senin istediğin gibi yaptırsın."

Neva bu önemli görevi almış olmanın ciddiyetiyle başını sallayıp, küçük ayaklarını yere vura vura antreye doğru koşturdu. "Halaaa!" diyerek mutfağa doğru yöneldiğinde Fatih arkasından tatlı bir tebessümle bakıyordu.

Minik kızın gözden kaybolmasıyla birlikte, Fatih'in omuzlarındaki neşeli ifade yavaş yavaş yerini yeniden ciddi hâline bıraktı. Başını çevirip, koltukta oturan ve kızlarını baş başa kalabilmeleri, önemli meseleleri konuşabilmeleri için bilerek mutfağa yolladıklarını çoktan anlamış olan çifte baktı.

"Biraz yürüyelim mi sizinle?" diye sordu Fatih, elini cebine atarken. Sesindeki tok, iş odaklı tını geri gelmişti.

İsmail ve Fadime birbirlerine kısa, onaylayan bir bakış attıktan sonra yerlerinden doğrulup portmantoya doğru adımladılar. Kabanlarını giyip, Rusya'nın soğuk ama güneşle yıkanmış ayazına adımlarını attıklarında derin bir nefes aldılar. Fatih ikilinin yanında, elleri kabanının ceplerinde ağır ağır yürüyordu.

"Önce siz söyleyin..." diyerek başladı sesine abiyane şefkati katarak. "Nasıl oldunuz? Senin yara sızlıyor mu İso? Fadime, seni de iyi görmüyorum son günlerde, nasılsın abim? Aylin'e uğramışsın bugün..." İkisinin de iyi olduğundan, sağlıklarında bir sorun olmadığından kendi gözüyle, kendi kulağıyla emin olmak istiyordu.

"İyiyim abi, yemin ederim. Kapandı zaten artık, dikiş mikiş kalmadı." dedi İsmail, göğsüne hafifçe vurarak. "Arada bir yokluyor sızısı ama o kadar da olsun artık."

"Ben de iyiyim abi." diye ekledi Fadime Fatih'e güven veren bir tebessümle. "Üst üste gelen olaylar, korkular sarsmış biraz. Strestenmiş hepsi. Kan testi verdim, değerlerim düşmüş sadece. Vitamin takviyeleri aldım, toparlıyorum."

Fatih bu sözler karşısında hafifçe başını sallayarak rahatladığını belli etti. Lakin zihnindeki asıl yara, asıl endişe küçük fırtınaydı.

"Peki Neva ne âlemde?" diye sordu Fatih, adımlarını biraz daha yavaşlatarak. "Çatışmadan beri durumu nasıl? Burayı seviyor belli, neşeli görüyorum onu ama...'

Fadime derin, acı dolu bir iç çekti. "Uğraşıyoruz abi." diye mırıldandı. "Gece uykuları paramparça. En ufak bir seste sıçrıyor, yalnız kalmaktan korkuyor, İso'yu uyurken görünce tedirgin oluyor..."

"Trabzon'dayken pedagogla görüşmeye başlamıştık..." diye araya girdi İsmail, sesine çöken çaresizlik hissiyle. "Ama buraya apar topar gelince seanslar yarım kaldı. Gerçi kalmasa da pek bir işe yaradığı yoktu ya... Neva kadından hiç hoşlanmadı, ilerleme kaydedemediler."

Fatih o kaotik günlerde aileyi buraya sürüklemesinin, Neva'nın tedavisini yarıda kesmesinin bir nevi emrivaki olduğunun çok iyi farkındaydı. Ancak can güvenlikleri her şeyin önündeydi.

"Şerif hastaneye geçti, bir süre burada olmamız daha sağlıklı hepimiz için." dedi omuzlarını dikleştirerek. "Ama merak etmeyin siz, Trabzon'a döndüğümüzde ben pedagog işini bizzat çözeceğim. Var tanıdığım, bildiğim birkaç isim, bağlantı kurup getirtirim. Defne'yle de çalışmışlardı zamanında..."

Fatih'in sarsılmaz vaadi, karı kocanın yüreğine su serpmeye yetmişti. Çimlerin arasında adımlarını sürdürürlerken İsmail'in zihnindeki o karanlık sorular yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başladı.

"Abi?" dedi İsmail çöken sessizliği bozarak. "Bu Şerif meselesiyle ilgili nasıl bir yol izleyeceğiz? İtirazlarımız bir bir reddediliyor, şerefsizin raporu onaylandı. Dışarı çıkması an meselesi." Yutkundu, o adını anmaktan bile nefret ettiği adamı sordu. "Koçari ile birlikte mi devam edeceğiz yola? Bir faydasını görmedik. O adamla aynı hizada durmak, onunla ortak iş yapmak zaten kanıma dokunuyor, biliyorsun."

Fadime, abisinin adını duyduğunda içindeki o buz kütlesinin saniyeler içinde büyüdüğünü hissetti. İsmail'in henüz kendisi hastanedeyken olanlardan haberi yoktu. Fatih ile göz göze geldiklerinde Fatih şimdilik susmasını söyleyen bir ifadeyle baktı ona. Bunun üzerine sessiz kalıp abisinin ve kocasının konuşmasını dinlemeyi seçti.

Fatih duraksayıp, soğuk havayı ciğerlerine çekti. "Şerif'e karşı onunla birlikte gözükmemiz, masada o ittifakı kurmamız dışarıdan bakıldığında mantıklı." dedi kelimeleri özenle seçerek. "Ama onunla gerçekten aynı yolda yürüyebilir miyiz, o sırt sırta vermeyi becerebilir miyiz... İşte ondan zerre kadar emin değilim aslanım."

"Biz döndüğümüzde, ortalık kelimenin tam anlamıyla mayın tarlasına dönecek." diye devam etti Fatih. "Bu süreçte etrafımızdaki koruma sayısı iki katına, üç katına çıkacak. Sizin ev, benim ev, fabrika fark etmez. Özellikle Neva'nın güvenliği için çok daha korunaklı, çelikten bir yol izleyeceğiz. Bir yere gidilecekse zırhlı araçlarla, en az dört arabalık eskortla gidilecek."

İsmail bu koruma tedbirlerini duyduğunda, zihnindeki en korkunç, kendisini diri diri toprağa gömen o düşünceyi dile getirmekten kendini alamadı. Çakır gözlerinde o dehşet dolu, yaralı bir ifade vardı.

"Abi..." diye mırıldandı sesi titreyerek. "Ben vurulduğumda... Mermilerin yönü, ateşin açıldığı açı..." Yutkundu, kelimeleri boğazından zorla dışarı itti. "Hedef ben değildim. Hedef Neva'ydı. Kurşun direkt kızımın olduğu yöne sıkıldı, ben atlamasam... Ben kızıma siper olmasam o mermi..."

Bu gerçeğin kelimelere dökülmesi, Fadime'nin nefesini anında kesti. Elleri titremeye başlarken, İsmail hemen sağ kolunu karısının beline doladı, onu düşmek üzere olduğu uçurumdan geri çekti.

"Bu da mı Şerif'in işi abi?" diye sordu İsmail, çenesini hırsla sıkarak.

Fatih'in gözlerindeki karanlık okyanus daha da karardı, mavi hareleri âdeta siyaha dönüştü. O pusuyu, o mermilerin balistik raporunu defalarca inceletmiş, beyninin içinde yüzlerce kez o anı oynatmıştı.

"Ben Şerif'in bu işte yalnız olduğunu düşünmüyorum." dedi sarsılmaz, tok sesiyle. "Onun bu kadar tezgahı tek başına kuracak ne gücü var ne de parası..."

"Kimden yardım alabilir ki o zaman?" diye sordu Fadime, sesi omuzlarına binen korkuyla titriyordu. "Bütün Trabzon ona sırtını dönmüşken, içeride çürüyorken kim onunla iş birliği yapıp böyle kanlı bir tezgâh kurar?"

Fatih derin bir nefes aldı. "En güçlü adayım Volkov."

"Timur Volkov mu?"

Fadime bu ismi duyduğu an midesine öyle bir kramp girdi ki adımlarını atmakta zorlanarak olduğu yerde kalakaldı. İsmail'in belindeki kolu anında onu desteklemek için sıkılaştı.

"Evet." dedi Fatih, gözlerini ufuktaki karlı tepelere dikerek. "Koçari'ye karşı onun büyük ve en acımasız düşmanlarından biriyle birleşmesi, Şerif için en mantıklı, en ölümcül hamle olur. Üstelik..." Bakışlarını yavaşça Fadime'ye çevirdi, kelimelerin ağırlığını biliyordu. "O herifin, Volkov'un sana olan hastalıklı takıntısını da az çok biliyoruz. Neva'yı hedef alması, doğrudan senin can damarına basması için yeterli bir sebep."

"Yani..." diye fısıldadı Fadime dudakları korkudan bembeyaz kesilmişken. "Şerif'in yanında, arkasında Volkov'un olma ihtimali var, öyle mi?"

"Öyle." diye onayladı Fatih, zerre kadar taviz vermeyen acı gerçekle.

Bu gerçeğin ağırlığı, İsmail'in damarlarındaki bütün kanı kaynatmaya, onu bir öfke yumağına çevirmeye yetmişti. Şerif'in kalleşliği bir yana, kızına sıkılan o kurşunun ardında Timur Volkov gibi bir psikopatın olma ihtimali, adamın nefesini kesiyordu.

"Aklında ne var abi?" diye sordu İsmail, çenesindeki kaslar seğirirken. "Nasıl bir plan kuruyorsun? Bu kadar çakalın, bu kadar karanlığın içinde biz nasıl ayakta duracağız?"

Fatih adımlarını durdurup karşısındaki uçsuz bucaksız manzaraya odaklandı. "Koçari ile bir olmuş, onun gölgesinde aynı safta savaşıyormuş gibi değil de... Uzak ve tarafsız gözükürsek nasıl olur diye düşünüyorum." dedi kelimeleri büyük bir ustalıkla tartarak.

İsmail kaşlarını çattı, bu stratejinin mantığını oturtmaya çalışıyordu. "Nasıl yani abi? Hem Koçari'ye düşman olup hem Şerif'e nasıl karşı duracağız?"

"Eğer Adil'le ortaklık eder, aynı masaya oturursak... Şerif ve Volkov'un düşmanı sadece Koçari olmaz, biz de onların ortak düşmanı, doğrudan hedefi oluruz. Neva namlunun ucundan hiç inmez. Ama Adil'i düşman olarak tutmaya, onunla olan davamızı sürdürmeye devam edersek..."

"Düşmanın gözünde tarafsız bölge olarak gözükeceğiz." diyerek cümleyi tamamladı Fadime, abisinin stratejisini anında çözmüştü. "İki tarafın çaprazında üçüncü bir taraf mı olacağız yani?"

"Öyle de denebilir." diyerek başını salladı Fatih, yengesinin bu hızlı kavrayışını takdir ederek. "Neva hedef olmasın, kurşunlar benim aileme, benim kızlarıma dönmesin yeter ki. Biz kendi canlarımızdan başka hiç kimseyi korumak, kimseye kalkan olmak zorunda değiliz."

Fadime hafifçe başını salladı lakin içindeki buz kütlesi daha da büyümüştü. Şerif meselesi ilk patlak verdiğinde, Aleyna için endişelenip Fatih'ten yardım isteyen kendisiydi. Ancak şimdi kocasının kanlar içinde asfalta yığıldığı, kızına mermi sıkıldığı gerçeğinin yüzüne çarpılmasıyla içindeki bütün o merhamet, kurtarma arzusu donup kalmıştı.

Bir süre daha bahçede yürüdüler. Fatih, Trabzon'a dönüş tarihlerini, Şerif'in onaylanan raporuna ettikleri yüzüncü itirazın muhtemelen bir işe yaramayacağını ve o itin serbest kalacağını, bütün güvenlik protokollerinin en üst seviyeye çıkarılacağını anlattı. Ardından adımlarını yavaşlatıp doğrudan Fadime'ye döndü.

"Senden rıza almam lazım." dedi korumacı ama bir o kadar da saygılı abi tavrıyla.

"Ne rızası abi?" diye sordu Fadime şaşkınlıkla kaşlarını çatarak.

"Bilema uğraşacağım Koçari'yle." dedi Fatih, hiçbir lafı dolandırmadan, ağır ve tok sesiyle. "Besi çiftliği için temelleri atmaya başladım arkadan arkaya. Koçari hayvancılık kralı tahtında çok rahat oturuyor yıllardır, rahatını bozalım yavaştan. Oruç'la yeterince uğraştık, neler yapabileceğimizi de kanıtladık... Artık asıl oyunu başlatma vakti."

Fatih Adil'in elinde olan kozdan bahsetmeden, meseleyi tamamen ticari bir rekabet ve dikkat dağıtma operasyonu gibi sundu. Ancak bu plan günün sonunda Fadime'nin kendi öz abisine, kendi kanına resmen savaş açmak demekti.

Fadime duyduğu plan karşısında kısa bir an duraksadı. Kendi abisinin, kendi soyadının ticari olarak hedef alınması, o imparatorluğun sarsılması fikri zihninde yankılandı. Sonra gözlerinin önüne abisi kendisine sırtını çevirdiğinde kollarını ona açan, "Sen benim kardeşimsin" diyen Fatih geldi. Kendilerine, Neva'ya sahip çıkan, onlara yuva olan bu adamdı. Ve eğer kızının güvenliği, kurdukları ailenin bekası Adil'in tahtının sarsılmasından geçiyorsa...

Fadime başını dikleştirdi, omuzlarındaki bütün tereddüdü söküp attı. Gözlerini doğrudan Fatih'in mavi gözlerine dikti.

"Benim için o adamın kral olduğu tahtın, soyadının zerre kadar önemi yok abi." dedi kelimelerin her birini o sarsılmaz kararlılıkla vurgulayarak. "Sen onun tahtını yıkacaksan... Ben o balyozu seninle beraber tutarım."

Fatih duyduğu bu keskin, şüphesiz sadakat karşısında kaşlarını hafifçe kaldırdı. "Emin misin kızım?" diye sordu, bu kararın ağırlığını bir kez daha ona hatırlatmak isteyerek. "Sonuçta kendi kanın, abin o senin."

"Eminim abi." dedi Fadime, sesinde en ufak bir titreme olmadan. "Benim abim sensin. Senin yanındayım, sonuna kadar."

Fatih memnuniyetle başını sallarken, bu sessiz ittifakın mühürü de çiftliğin bahçesinde vurulmuş oldu.

İsmail ise bu devasa ticaret savaşının, o besi çiftliği operasyonunun altından nasıl kalkacaklarını düşünerek araya girdi. "Abi, iyi güzel de, nasıl yapacağız bu işi? Besi çiftliği, hayvancılık bizim fabrikalardaki çay işine benzemez. Bizim seninle o dünyada ne bir tecrübemiz var ne de pazar payımız. Adam senelerdir piyasada."

"Sen zaten çay işine devam edeceksin aslanım." diyerek kocasını rahatlattı Fatih. "Fabrikaların başında sen duracaksın. Hayvancılık, besi işi Fadime'yle Eyüphan'ın uzmanlık alanı. Geçmişte bu işin bütün mutfağını, bütün defterlerini bilen Fadime. Köy yerinde, ahırlarda büyümüş, o hayvanların dilinden anlayan Eyüphan. İşin operasyonel kısmıyla tamamen onlar ilgilenecek. Biz dönene kadar Eyüphan sürü işini ve bağlantıları uzaktan hallederse Trabzon'a adım attığımız an doğrudan piyasaya dalacağız."

İsmail Fatih'in görev dağılımını duyduğunda başını sallasa da içindeki eski, kapanmamış yaralar sızlamaya başlamıştı. "Koçari, Oruç kadar basit bir düşman-"

"Oruç senin düşmanın değil İsmail." diyerek sözünü kesti Fatih. Sesindeki karanlık, ağır tını yeniden ortaya çıkmıştı. Hastanede Oruç'la kan verdikleri sırada ona anlattıklarını şimdi İsmail'in yüzüne vuruyordu. "Bunu aklından çıkar."

İsmail bu cümle karşısında kaşlarını çattı. Amcasının zehriyle onlara sırtını dönen, bütün o kötülüklerin maşası olan Oruç'u savunmaya niyeti yoktu. "Nasıl düşmanım değil abi? O it Koçari ile bir olup-"

"O ayrı, bu ayrı!" diyerek onu susturdu Fatih sesini bir tık daha yükselterek. O buz gibi mavi gözleri, kardeşinin o çakır gözlerine kenetlendi. "Oruç sadece güç ve itibar istedi. Ben başında olamadığım için Şerif'in zehrine kandı, o kibrinin peşinden gitti, evet. Bize ihanet etti diyebiliriz belki ama..."

Fatih sözlerine kısa bir es verdi. Bakışlarını ağır ağır Fadime'ye çevirdi ve ardından tekrar İsmail'e dikti.

"Oruç'un istediği sadece güçtü. Adil Koçari Fadime'nin canına kastetti."

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

Kelime sayımızı 30K üzerine çıkardığım bir bölüm olduğu için yaşanan gecikmeyi affedersiniz diye düşünüyorum :')

Olaysız bir bölüm diyebiliriz, umarım okurken keyif almışsınızdır.

Bir sonraki bölümde Nevakuş'un doğum gününü kutlayacağız, ne kadar heyecanlı olduğumu bilemezsiniz ficin ilk bölümünden beri bu bölümüb gelmesini bekliyorum 🥲💕

Bu bölümde yanan #eydef oldu durduk yere ayrılan lavuklar, ne diyebilirim ki...

Size 3 yıl öncesi Defne ve Fadime'sini bırakıp gidiyorum, bir sonraki bölüme kadar yorumlarda buluşalım 🧿✨💜👋🏻

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

625okunma 15beğeni 4yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18