satranç | isfad kitap kapağı

16. bölüm / 19

satranç | isfad

böğürtlen.

Vaveyla Yazarı: mery 🎀

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 19Şu an: böğürtlen.

“Gelememeyi sen anlat,
Gidememeyi ben anlatayım.
Gözüm değil gönlüm kaldı,
Beklemek değil özlemek yordu.
Hani derler ya;
Aşk arafta bir yoldu,
Giden gitti dönen yoktu.”
— Nazım Hikmet

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

GÜNÜMÜZ, TRABZON

Hastanenin genzi yakan, insanı nefessiz bırakan steril ve soğuk havasından on gün sonra nihayet kurtulmuşlardı. Trabzon’un serin ama ciğerleri tazeleyen rüzgârı yüzüne çarptığında İsmail derin bir nefes alarak hayata tam anlamıyla yeniden döndüğünü iliklerine kadar hissetmişti. Göğsündeki sargıların kalınlığı ve yaranın sızısı nefes alışverişlerini biraz kısıtlasa da kendi ayaklarının üzerinde durabilmek bile başlı başına büyük bir mucizeydi. Fatih ve Eyüphan adamın iki yanına girerek ona destek oluyorlardı.

Arabadan inip evlerinin taşlık yolunda yürüdükleri sırada İsmail aslında kimsenin yardımına ihtiyaç duymadan adım atabilecek kadar toparlanmıştı. Ancak yanındaki iki adam sanki camdan bir vazo taşıyormuşçasına büyük bir ihtimamla onu yönlendiriyor, en ufak bir sarsıntıda veya takılmada kollarını daha da sıkılaştırıyorlardı. Fadime ise hemen arkalarından geliyordu. Hastaneden çıkış işlemleri boyunca sessizliğini korumuş, kimsenin yardım taleplerini veya evde onlarla kalma tekliflerini kabul etmemişti. Bu zorlu ve yıpratıcı süreci sadece çekirdek ailesiyle dışarıdaki kaotik dünyadan tamamen soyutlanmış bir şekilde, kapalı kapılar ardında atlatmak istiyordu.

Evin dış kapısı aralandığında içeriden gelen taze demlenmiş çay ve yuva kokusu hepsinin yüzüne sıcacık bir karşılama gibi çarptı. Defne Fadime’nin ricası üzerine Neva’yı saatler öncesinden hastaneden alıp eve getirmişti. Taburcu koşturmacasının küçük kızın zaten fazlasıyla yorgun olan zihnini daha fazla bulandırmasını istememişlerdi.

İçeri adım attıkları an Neva’nın neşeli ama bir o kadar da ürkek sesi duyuldu. "Babam geldi!"

Küçük kız koşarak antreye geldiğinde babasının yorgun ama aydınlık yüzünü görerek olduğu yerde duraksadı. Babasının kollarına atılmak istiyor lakin canını yakmaktan, sargılara zarar vermekten korktuğu için adımlarını frenliyordu. İsmail'in ise yanındaki abisinin ve kardeş bildiği Eyüphan’ın desteğiyle yavaşça salona doğru ilerleyip geniş koltuğun en rahat köşesine yerleştiğinde yüzünde güller açıyordu.

"Gelsene babacığım." diyerek sağlam olan kolunu kızına doğru uzattı. "Uzakta durma öyle, gel babanın yanına."

Neva minik adımlarla yürüyerek babasının hemen dizinin dibine ilişti, minik elleriyle adamın bacağını usulca sardı. Defne de salona geçip herkesin yerleştiğinden emin olduktan sonra rahat bir nefes aldı.

Fadime kabanını portmantoya astıktan sonra salona adımını attı. Yüzündeki yorgunluk izleri uykusuz gecelerin, o yoğun bakım kapısında geçen kâbus gibi saatlerin bedeli olarak duruyordu lakin duruşundan zerre taviz vermiyordu. Ellerini önünde birleştirip, odanın içindeki kalabalığa kararlı ama son derece kibar bir bakış attı.

"Hastanede günlerdir bizimle perişan oldunuz." diyerek söze başladı genç kadın. Sesi yatıştırıcıydı ama altında yatan kesinlik anında hissediliyordu. "Allah hepinizden bin kere razı olsun, hakkınızı ödeyemeyiz. Ama artık gidin dinlenin. Kendi evlerinize geçin, rahat bir uyku çekin. İso da biz de gayet iyiyiz, toparladık çok şükür."

Eyüphan hemen öne atılıp itiraz etmek için dudaklarını araladı. "Fadime ne yorgunluğu? Ben kalırım bu gece şu kanepede. Bir ihtiyacınız olur, İso gece kalkmak ister falan..."

"Yok Eyüphan." diyerek kesti onun sözünü Fadime, yüzündeki o yorgun tebessümle. "Gerçekten hiç gerek yok. Kendi başımızın çaresine bakarız biz. Üçünüz de çok yıprandınız, perişan oldunuz. Gidin dinlenin artık."

Fatih yengesinin bu sarsılmaz duvarını gördüğünde dudaklarında babacan, alaycı bir gülüş belirdi. Geniş omuzlarını silkerek yerinden ağır ağır doğruldu.

"Yengem bizi kovuyor ha, gördünüz mü?" diyerek takıldı kardeşine bakıp göz kırparak. "Daha kapıdan girer girmez kapıyı gösteriyor bize. İstenmediğimiz yerde de durmayız aslanım, biz gidelim en iyisi."

İsmail kıkırdayarak başını geriye yasladı, yarasının sızlamaması için kahkahasını bastırmaya çalışıyordu. "Benim hanım böyledir abi, hiç gözünün yaşına bakmaz adamın."

Salonda tatlı bir gülüşme havası eserken, Fatih’in bakışları aniden Defne ve Eyüphan’a takıldı. Genç kadın montunu giymek için uzandığında Eyüphan refleksle ona doğru atılmış, montun yakasını tutarak giymesine büyük bir incelikle yardım etmişti. İkilinin birbirine dönükken fısıltıyla bir şeyler konuştuklarını, Defne’nin dudaklarında beliren o belli belirsiz cilveli tebessümü ve Eyüphan’ın gözlerindeki hayranlık dolu ifadeyi fark etmek Fatih için saniyeler sürmüştü.

Koca adamın yüzündeki neşeli ifade bıçak gibi kesildi. Çenesi kasılırken içindeki o aşılmaz, kızını herkesten sakınan baba içgüdüsü anında devreye girmişti. Aralarındaki bu tehlikeli çekimi, bu sınırları aşan sıcaklığı görmezden gelmek babalık damarına fena hâlde ters düşüyordu. Fatih boğazını gürültülü bir şekilde temizleyerek odadaki dikkati anında kendi üzerine çekti. Adımlarını sertçe atarak kızının hemen yanına kadar geldi.

"Hadi Eyüphan." dedi Fatih. Sesi az önceki şakacı tonundan tamamen arınmış, otoriter ve ciddiyetle dolu bir hâl almıştı. "Sen de git kendi evine aslanım. Bayağı yoruldun, dinlen artık." Eliyle kızının kolunu usulca ama sıkıca kavrayıp onu kendi yanına doğru çekti. "Defne zaten benimle geliyor."

Defne babasının bu ani ve korumacı hamlesi karşısında hafifçe yutkundu, yanaklarına hücum eden tatlı sıcaklığı saklamak için başını öne eğdi. Eyüphan ise Fatih’in bu net çizgisini anında okumuş, çakmak çakmak yanan yeşil gözlerini kaçırarak hafifçe ense kökünü kaşımıştı.

"Eyvallah abi." diye mırıldandı sesindeki o hafif isyankâr tınıyı bastırarak. "Geçmiş olsun İso. Bir şey lazım olursa telefonun ucundayım, biliyorsunuz."

Defne de hızla vedalaşıp babasının açtığı kapıdan dışarı çıkarken Eyüphan kendi yoluna, onlar kendi araçlarına doğru yönelerek evden ayrıldılar. Dış kapının kapanıp da kilidin yuvasına oturma sesi duyulduğunda evin içine tarif edilemez, yoğun bir huzur çökmüştü. Hastane koridorlarının koşturmacasından, kalabalıktan ve tehlikenin getirdiği sürekli tetikte olma hâlinden sonra bu sessizlik üçünün de ruhuna merhem gibi geliyordu.

Fadime kapıya yaslanıp derin bir nefes aldı. İçindeki dinmek bilmeyen kasırga nihayet yavaşlamaya başlamıştı. Bakışlarını salona, koltukta kızını sağlam kolunun altına almış onun saçlarını okşayan kocasına çevirdiğinde göğüs kafesi sevgiyle genişledi. Fakat kendisi gerçekten çökmüş durumdaydı. Uykusuzluk, ölüm korkusu ve günlerdir süren yüksek stres bedenini bir enkaz hâline getirmişti lakin bunu sevdiği iki insana yansıtmamaya yeminliydi. Omuzlarını dikleştirdi, yüzüne dünyanın en aydınlık tebessümünü yerleştirerek mutfağa doğru adımladı.

Nazan anne onlar hastaneden dönmeden evvel mutfağı çeşit çeşit tencerelerle donatmış, eve anne şefkatini çoktan bırakmıştı. Tezgâhın üzerinde dumanı tüten, şifa niyetine kaynatılmış terbiyeli tavuk çorbasını gören Fadime’nin içi ısındı. Kaseleri özenle hazırlayıp geniş bir tepsiye yerleştirdi.

Salona geri döndüğünde İsmail kızına neşeli bir ses tonuyla bir şeyler anlatıyor, Neva ise kıkır kıkır gülüyordu. Tepsinin ağırlığıyla birlikte kocasının hemen yanındaki sehpaya yaklaşan Fadime çorba kâselerini dikkatlice yerleştirdi.

"Nazan teyze bize bir sürü yemek burakmış. Mideniz bayram edecek şimdi." dedi neşeli bir sesle. Elindeki kaşığı kâsenin içine daldırıp sıcaklığı gitsin diye hafifçe üfledi.

İsmail yattığı yerden hafifçe doğrulmaya çalıştı. Vurulduğu yerin acısı ara sıra kendini hissettirse de günlerdir yatağa mahkûm kalmanın verdiği ağırlığı atmak, kendi işini kendi görmek istiyordu. Kendi başına çorbasını içebilecek, yürüyebilecek kadar iyiydi durumu. Lakin karısının bu üzerine titreyen, onu bir bebekmiş gibi sarıp sarmalayan hâline karşı çıkmaya zerre kadar niyeti yoktu içten içe.

Fadime kaşığı kocasının dudaklarına doğru uzattığında, adamın çakır gözlerinde muzip bir pırıltı belirdi. "Ben kendim içerdim güzelim, yorma kendini." diyerek sahte bir itirazda bulundu İsmail. Dudaklarının kenarındaki sinsi sırıtış bu hizmetten ne kadar keyif aldığını ele veriyordu.

"Sen hiç konuşma." diyerek kaşığı adamın ağzına ustalıkla yerleştirdi Fadime. "Günlerdir canım çıktı orada sana bir şey olacak diye. Şimdi susuyorsun, güzel güzel çorbanı içiyorsun."

İsmail lokmasını yuttuktan sonra arkasına biraz daha keyifle yaslandı. "Sen şımarmana bak diyorsun yani?" diye takıldı kaşlarını havaya kaldırarak. "İyi valla, bunun da böyle güzel yanları varmış. Hep yararlanabiliyor muyuz bundan?"

"Abartma hemen!" diye kıkırdadı Fadime, ikinci kaşığı da hazırlarken. "İyileştiğin gün bu saltanatın bitecek, bilesin. Şimdilik tadını çıkar."

Bu sırda Neva'nın dikkati de babasının üzerindeydi. Küçük kız babasının göğsündeki kalın sargılara, tişörtünün altında belli olan bandajlarına sürekli göz ucuyla bakıp duruyordu. Canının acıyıp acımadığını, o yaranın ne zaman geçeceğini kendi minik dünyasında sürekli sorguluyordu.

Annesinin babasına çorba içirdiğini görünce hemen yandaki sepette duran dilimlenmiş ekmeklerden küçük bir parça kopardı. Minik parmaklarıyla ekmeği havaya kaldırıp tıpkı annesi gibi ciddi bir ifadeyle babasının dudaklarına doğru uzattı.

"Babacığım, ekmek de ye." dedi peltek, yumuşacık sesiyle. Kendi kendine bir işe yaradığını hissetmek, babasını iyileştirme sürecine dâhil olmak istiyordu. Eve adım attıklarından beri İsmail'i öpücüklere ve sevgi gösterilerine boğmuştu zaten.

İsmail kızının bu sevgi dolu, masum hamlesi karşısında kalbinin eridiğini hissetti. Ağzını kocaman açıp, sanki dünyanın en lezzetli yemeğini yiyormuş gibi abartılı bir çiğneme hareketi yaptı.

"Mmhhmm!" diye sesler çıkardı İsmail, gözlerini büyüterek. "Benim kızımın verdiği ekmek ne kadar tatlıymış böyle! Pamuk gibi oldu midem yemin ediyorum."

Neva bu tepki karşısında gururla gülümsedi. Hemen bir parça daha ekmek bölüp babasına uzatmaya hazırlandı.

"Yavaş annem, boğacaksın adamı." diye araya girdi Fadime gülerek. Kızının sapsarı saçlarını okşayıp kendi kâsesini Neva’nın önüne doğru çekti. "Sen kendi çorbana ekmek doğra bakayım, biraz soğusun. Babanınki bitince seninkini içireceğim."

İsmail karşısında oturan ailesine bakarken içindeki korumacı sızı yeniden baş göstermişti. Fadime’nin gözaltlarındaki yorgunluğu, her gülümsediğinde yüzünde beliren o saklanmış tükenmişliği görebiliyordu. Karısı kendi acısını, yorgunluğunu sadece onları ayakta tutmak için maskeliyor, hiçbir şey olmamış gibi dik durmaya çalışıyordu. Neva ise zaten psikolojik olarak son derece zorlu ve hassas bir eşikten geçiyor, küçücük bedeniyle bu dehşeti atlatmaya çabalıyordu.

Bütün bu sessiz ağırlığa rağmen odanın içinde yankılanan kaşık sesleri, Neva’nın kıkırdamaları ve karısının sıcacık tebessümü İsmail'in ruhundaki bütün karanlığı söküp atıyordu. Gözlerini usulca kapatıp karısının uzattığı bir sonraki lokmayı kabul ederken bu evin içindeki sevdanın dünyadaki her türlü kurşundan, her türlü düşmandan daha güçlü olduğunu iliklerine kadar hissediyordu. Ölümün kıyısından dönmüş olsa da bu evde onlarla birlikte olmanın hissettirdiği sıcaklık ona yaşamın en büyük lütfunu sunuyordu.

Gün ilerlemiş, akşamın ağır ve kasvetli karanlığı Trabzon’un yüksek tepelerine çökerken evin üst katındaki çocuk odasında sessiz, sabır dolu bir mücadele veriliyordu. Fadime kucağında adeta küçücük bir yumak hâline gelmiş kızını usul usul sallamaya devam ediyordu. Yaşanan o kanlı, dehşet verici günlerin ardından minik kızın zihnindeki güven duvarları tamamen yıkılmıştı. Geceleri tek başına uykuya dalmak, karanlıkla baş başa kalmak iki buçuk yaşındaki bir çocuk için artık aşılamaz bir kâbusa dönüşmüştü. Fadime kızının bu çaresiz korkusuna merhem olabilmek adına geride bıraktıkları bebeklik ritüellerine geri dönmek zorunda kalmıştı.

Bacaklarını altına toplayıp yatağa yerleşmiş olan Fadime, sağ elinin ayasıyla kızının sırtına ve poposuna ritmik, hafif darbeler indiriyordu. Her bir vuruş, ninni niyetine mırıldandığı sözsüz ezgiyle birleşip odanın loş havasına karışıyordu. Kollarındaki minik bedenin hâlâ zaman zaman irkildiğini, uykunun eşiğinde bile kaskatı kesildiğini hissetmek anne yüreğini lime lime ediyordu. Göz kapakları yorgunluktan kapanmaya başlanasına rağmen hâlâ uykuya direnen küçük kız, annesinin boynuna sımsıkı sarılmış, yüzünü o tanıdık ve ferah kokuya tamamen gömmüştü. Uzunca süren bu sessiz direnişin ardından Neva’nın nefes alışverişleri nihayet ağırlaştı. İnatçı kirpikleri birbirine kavuştuğunda minik parmaklarının annesinin kazağının üzerindeki sıkı tutuşu yavaşça gevşedi.

Kızının derin bir uykuya daldığından tamamen emin olan Fadime hareketlerini milim milim yavaşlattı. Kolları aynı pozisyonda kalmaktan uyuşmuş, sırtına ince bir sızı yerleşmişti lakin zerre kadar umurunda değildi. Usulca kalkıp, göğsündeki Neva’yı çarşafların üzerine tüy hafifliğinde bıraktı. Üzerini kalın yorganla sıkıca örtüp derin bir iç çekti. Yanaklarına, saçlarına uzun ve sıcacık öpücükler kondurup odadan sessizce ayrıldı.

Merdivenleri inerken bacaklarındaki bütün gücün çekildiğini hissediyordu. Salona adım attığında kocasını şöminenin karşısındaki geniş koltukta başını geriye yaslamış bir hâlde dinlenirken buldu. İsmail’in yüzündeki solgunluk aldığı güçlü ağrı kesicilerin ve bedenindeki ağır yaranın eseriydi. Gözleri kapalıydı lakin karısının ayak seslerini duyduğu an çakır harelerini usulca araladı. Dudaklarında yorgun ama dünyaları aydınlatan bir tebessüm belirdi.

"Uyudu mu Neva?" diye fısıldadı sesindeki pürüzlü tınıyı gizlemeye çalışarak.

"Uyudu nihayet…" diyerek kocasının yanına yaklaştı Fadime. Uzanıp adamın elini kendi avuçlarının arasına aldı. "Hadi bakalım, sıra sende. Bütün gün yordun kendini, yatağına geçme vaktin geldi."

İsmail itiraz etmeden başını salladı. Karısının desteğiyle koltuktan doğrulurken, göğsündeki kalın sargıların altından yayılan sızı yüzünü hafifçe buruşturmasına sebep olmuştu. Birlikte merdivenlere doğru yöneldiklerinde Fadime kocasının sağlam olan sağ kolunun altına girmiş, bütün ağırlığını kendi omuzlarına alabilmek için adeta çırpınıyordu. Basamakları birer birer, büyük bir dikkat ve sabırla tırmandılar. İsmail’in aldığı her derin nefeste göğüs kafesi kasılıyor, bu zorlu yolculuk bedenini kelimenin tam anlamıyla tüketiyordu.

Yatak odasına girdiklerinde Fadime kocasını usulca yatağın kenarına oturttu. Üzerindeki günlük kıyafetleri çıkarıp pijamalarını giydirmesi gerekiyordu. İsmail’in kazağının eteklerinden tutup yavaşça yukarı doğru sıyırırken adamın sol göğsünü tamamen kaplayan beyaz bandajlar bütün çıplaklığıyla gün yüzüne çıkmıştı. Genç kadının elleri havada asılı kaldı. Sargıların altındaki ölümcül izi, kocasının kızlarını korumak için canını nasıl hiçe saydığını hatırlamak midesine devasa bir kramp girmesine neden oluyordu. Yutkundu, gözpınarlarına hücum eden yaşları hızla geri iterek temiz pijama üstünü kocasının kollarından büyük bir şefkatle geçirdi.

Düğmeleri tek tek iliklerken İsmail’in çakır gözleri karısının yorgun, kederli yüzünde geziniyordu. Bütün işlemler bittiğinde Fadime kocasının bacaklarını yatağa alıp, başını yastıklara rahatça yerleştirmesini sağladı. Üzerine yorganı örtüp kenarlarını düzelttikten sonra kendi pijamalarını giymek için dolaba yöneldi.

Tüm işleri bittiğinde Neva'nın odasını son kez kontrol edip odaya geri döndü. Yatağın diğer tarafına, kocasının sağ kolunun altına doğru usulca kıvrıldı. Başını İsmail’in geniş, sıcak göğsüne yasladığında günlerdir omuzlarında taşıdığı ezici yükün bir nebze olsun hafiflediğini hissetti. İsmail sağ elini karısının saçlarına daldırıp ipek gibi tellerini ritmik hareketlerle okşamaya başladı. Odanın içindeki loş ışık dışarıdan gelen rüzgârın cama vuran sesiyle birleştiğinde ikisi için de konuşmak, içlerindeki o ağır tortuyu dökmek için güvenli bir sığınak yaratmıştı.

"Neva çok zorlanıyor İso…" diye fısıldadı Fadime, sessizliği bölen ilk kişi olarak. Sesi karanlığın içinde kırılgan, çaresiz bir yankı bırakmıştı. "Ben ne yapacağımı bilemiyorum... Kâbuslar yakasını bir türlü bırakmıyor. Her uykusundsn sıçrayarak uyanıyor, nefes nefese kalıyor çocuk."

İsmail’in saçlarında gezinen parmakları bir anlığına duraksadı. Çenesini karısının başının üzerine yaslarken derin, kederli bir iç çekti. "Atlatacak güzelim…" diye mırıldandı kendi inancını karısına da aşılamaya çabalayarak. "Kolay değil o küçücük zihnin gördüklerini sindirmesi. Silah sesleri, kan, kargaşa… Zamanla unutacak, sevgimizle sileceğiz o kötü anıları."

"Sadece kâbuslar da değil ki…" Fadime’nin sesi titremeye başladı. Parmaklarıyla kocasının pijamasının düğmesiyle oynarken, içini kemiren asıl endişeyi dile getirdi. "Hâl ve tavırları tamamen değişti. Eskiden cıvıl cıvıl, yerinde duramayan kızın üzerine bir ağırlık çöktü. Bize yapışıp kalıyor, gözünün önünden bir saniye bile ayrılmamıza tahammül edemiyor. Böyle, nasıl desem... Geriledi gibi sanki. Altını ıslatmaları da devam ediyor… Uykusunda korkudan yapıyor. Sonra sabah o utançla, boynu bükük hâliyle uyanmasını görmek beni paramparça ediyor."

Koca adamın kalbine batan binlerce paslı iğne bu sözlerle birlikte daha da derine saplandı. Kızının ruhunda açılan bu derin yaraların bedelini dinlemek onu diri diri toprağa gömüyordu. Gözlerini sıkıca kapatıp, karısını göğsüne biraz daha sıkı bastırdı.

"Pedagog bulmamız lazım..." dedi İsmail, yutkunarak boğazındaki o acı dolu düğümü aşmaya çalışırken. "Korkması, gerilemesi normal. Yeniden güvende olduğunu hissetmesi zaman alacak. Biz sabredeceğiz. Gerekirse her gece başında bekleriz, her sabah utancını zaten biz kendi ellerimizle yıkarız. Yeter ki kızımızın güzel yüzü yeniden gülsün."

Fadime burnunu çekip başını onaylarcasına salladı. Kocasının desteği, bu yorgun anlarda bile dimdik durmaya çalışması onun tek tutunağıydı. Sessizlik aralarına yeniden çöktüğünde bu kez konuşma sırası İsmail’e geçmişti. Adamın çakır gözleri, karanlıkta bile karısının yüzündeki tükenmişliği net bir şekilde okuyabiliyordu.

Elini usulca aşağı kaydırıp Fadime’nin solgun yanağını avuçlarının arasına aldı. Başparmağıyla elmacık kemiğini okşarken sesine yerleşen derin endişeyi gizleme gereği duymadı.

"Sen nasılsın asıl?" diye sordu. Bakışları kadının gözaltlarındaki koyu halkalarda, yüzünün incelmiş hatlarında dolaşıyordu. "Günlerdir eridin bittin hastane köşelerinde. Ne doğru dürüst bir lokma yemek yedin ne de bir saat kesintisiz uyudun. Gözlerinin feri sönmüş yorgunluktan. Benim aklım asıl sende kalıyor Fadime'm."

Genç kadın, kocasının bu şefkatli sorgulaması karşısında hafifçe gülümsedi. Kendi sınırlarının çoktan aşıldığını, bedeninin iflas bayrağını çekmek üzere olduğunu biliyordu ancak bunu İsmail’e yansıtıp onun iyileşme sürecine gölge düşürmeye niyeti yoktu. Elini kocasının elinin üzerine koyup usulca sıktı.

"İyiyim ben…" diye geçiştirdi hemen, sesine inandırıcı bir dirayet katarak. "Sadece biraz yoruldum, hepsi bu. Sen uyandın, eve geldik ya… Benim hiçbir yorgunluğum kalmadı zaten. Sen beni düşünme, kendi yarana, kendi toparlanmana odaklan."

İsmail bu kaçamak cevaba pek ikna olmamış gibi kaşlarını hafifçe çatsa da karısının inatçı yapısını çok iyi bildiği için üzerine gitmekten vazgeçti. Kollarını yeniden Fadime’nin etrafına sarıp onu kendi kalp atışlarının güvenli ritmine teslim etti. Gecenin sessizliği içinde birbirlerinin varlığından güç alarak yavaş yavaş uykunun karanlık sularına doğru çekildiler.

Saatler ilerlemiş, gece yarısını çoktan geçmişti. Evin içindeki mutlak sessizlik sadece dışarıdan gelen rüzgârın hafif uğultusuyla bozuluyordu.

Koridorun karanlığında ahşap zemine basan minicik, çekingen ayak sesleri duyulmaya başladı. Adımlar o kadar hafif, o kadar tereddütlüydü ki sanki bir hayalet yürüyordu.

Neva kendi yatağında gözlerini açmış, etrafını saran karanlığın içinde yeniden aynı korkunç hislerin esiri olmuştu. Zihnindeki o kötü adamlar, patlayan silah sesleri uykusunu bölmüş, küçücük kalbini amansız bir paniğe sürüklemişti Annesinin kokusunu almadan, babasının varlığını hissedemeden odasında tek başına nefes alması bile imkânsızlaşıyordu. Sarı tavşanı Limon'u göğsüne sımsıkı bastırarak yatağından kalkmış, anne babasının yatak odasının aralık kapısına kadar gelmişti.

Kapının eşiğinden süzülüp yatağın ayakucuna kadar ulaştı. Fakat daha ileri gitmeye, o sıcak yatağa tırmanmaya cesaret edemiyordu. Mavi gözleri loş ışıkta babasının uyuyan yüzüne, ardından pijamasınon altına sargıların sarılı olduğu göğsüne takılıp kalmıştı. Kendi çocuksu mantığı babasının yarasına dokunursa, yanına yatarsa onun canını acıtacağını, hatta belki de yeniden gözlerinin kapanmasına sebep olacağını fısıldıyordu. Suçluluk duygusu minik bedenini kaskatı kesmişti. Ayakucunda dikilirken alt dudağı titriyor, sessizce durmaya devam ediyordu.

Ancak İsmail, yılların getirdiği tetikte uyuma alışkanlığı ve babalık içgüdüsüyle odanın içine sızan bu cılız nefes sesini anında fark etmişti. Çakır gözleri usulca aralandı. Karanlığa alışan bakışları yatağın hemen ucunda tavşanına sarılmış hâlde titreyerek dikilen minik silüeti bulduğunda kalbi şefkatle sızladı.

"Babam..." diye fısıldadı sesini karısını uyandırmayacak kadar kısık ama kızının korkularını silip atacak kadar yumuşak tutarak.

Neva, babasının uyandığını gördüğünde omuzlarını hafifçe büktü. Geri adım atmadı ama ileriye de gitmedi.

"Gelsene yanıma güzelim." diyerek doğruldu hafifçe. Sol tarafını koruyarak yatağın orta kısmında kızına güvenli bir yer açtı. "Niye orada bekliyorsun öyle? Gel bitanem."

Minik kız bu davet karşısında daha fazla direnemedi. Yatağın kenarına dikkatlice yaklaşıp babasının sağına doğru tırmandı. Hareketleri o kadar özenli ve korkaktı ki sanki ters bir hareketinde babası paramparça olacakmış gibi endişe ediyordu. İsmail'in açtığı boşluğa, sağ kolunun hemen altına usulca kıvrıldı. Başını adamın göğsünün sağlam kısmına, kalbinden oldukça uzak bir noktaya dikkatle yaslarken tavşanını da aralarına sıkıştırdı.

İsmail kızının bu temkinli, korku dolu hâllerini izlerken içinin nasıl yandığını tarif bile edemezdi. Elini kızının sapsarı saçlarına daldırıp usul usul okşamaya başladı. Bir süre sadece babasının sıcaklığında mayışan Neva aniden başını hafifçe kaldırıp karanlığın içinde bile parlayan hüzünlü, mavi gözlerini babasının yüzüne dikti.

"Sen artık beni hiç kucağına alamayacak mısın?"

Soru öylesine masum, öylesine kırılgan çıkmıştı ki İsmail'in nefesi saniyeler içinde boğazında düğümlendi. Kızının o çaresiz beklentisi, babasının yıkılmaz gücüne olan hasreti kelimelerine yansımıştı.

"Alırım kızım..." diye mırıldandı sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak. Gülümsedi hafifçe. "Niye alamayayım ki? İyileşecek baban. Yine havalara atacağım seni, yine omuzlarımda taşıyacağım, uçak yapacağız... Çok az kaldı."

Neva bu cevaba ikna olmamış gibi dudaklarını büzdü. Minik kaşları derinden çatılırken, bakışları doğrudan adamın sol göğsündeki o kalın, beyaz sargılara kaydı.

"Kalbin acıyor ya..." dedi küçük kız, sesi ağlamaklı bir tona bürünürken. "Kolun da ağrıyor... Alamazsın artık beni kucağına, canın yanar."

İsmail duyduğu sözler karşısında kelimenin tam anlamıyla yerle yeksan olmuştu. Küçücük bir çocuğun babasına dokunmaya, onun kucağına çıkmaya bile korkacak kadar büyük bir vicdan azabı çekmesi ciğerini dağlamıştı. Gözpınarlarına hücum eden o yakıcı, sıcak yaşları tutmak imkânsızdı artık. Yutkunarak boğazındaki paslı yumruyu aşmaya çalıştı.

"Benim canım ancak sen benden böyle uzak durursan yanar babam." diye fısıldadı İsmail, sağ kolunu kızının etrafına biraz daha sıkı dolayarak onu kendine çekti. "Senin ağırlığın bana yük olur mu hiç? Sen benim kalbimin ilacısın."

Neva babasının bu sözleri karşısında sessiz kaldı. Gözlerinden süzülen yaşları minik elleriyle silerken içindeki sevgi korkusuna galip gelmişti. Yavaşça, incitmekten ölesiye korkan bir narinlikle doğruldu. Başını babasının sol göğsüne doğru usulca eğdi. Dudaklarını bandajların tam üzerine, yarasının bulunduğu noktaya yumuşacık, kelebek kanadı gibi hafif bir şekilde bastırdı.

Oraya bıraktığı minicik öpücük dünyadaki bütün doktorların, bütün ilaçların yapamayacağı bir mucizeyi barındırıyordu sanki.

İsmail kızının merhamet dolu öpücüğü karşısında gözlerini sımsıkı kapatırken yanağından süzülen ilk gözyaşı yastığın beyaz kılıfına karışıp kayboldu. Kendi canından kopan bu kız babasının kalbini kendi küçücük dudaklarıyla iyileştirmeye çabalıyordu. Adamın dudaklarından sadece derin, titrek bir iç çekiş dökülürken sağ eliyle kızının saçlarını okşamaya devam etti. Karanlık yatak odasında baba ve kız birbirlerinin yaralarını sessizce sararken gecenin geri kalanı şifalı bir uykuyla taçlanmıştı.

Bu sırada Trabzon'un yüksek tepelerinden birinde, Karadeniz'in acımasız ve dondurucu rüzgârını doğrudan göğüsleyen uçuruma yakın bir düzlükte iki araç karşılıklı duruyordu. Gecenin zifiri karanlığını yalnızca arabaların açık bırakılmış, birbirine çapraz vuran sarı farları aydınlatıyordu. Rüzgârın çam ağaçları arasında çıkardığı yırtıcı uğultu birazdan dökülecek olan zehirli kelimelerin ve yılların biriktirdiği kinin en kusursuz fon müziğiydi.

Adil Koçari aracının kaputuna yaslanmış bir hâlde karşısında dikilen koca adamı süzüyordu. Çenesindeki kaslar seğiriyor, elleri kabanının ceplerinde sımsıkı yumruk olmuş bir şekilde duruyordu. İçindeki yangın, Trabzon'un bu dondurucu ayazına rağmen sönmek bir yana saniyeler geçtikçe harlanıyordu. Fadime'nin evinden kovuluşunun, yüzüne çarpılan ağır bedduaların sızısı göğüs kafesini çoktan paramparça etmişti. Lakin koca adamın ciğerini asıl yakan, gururunu ayaklar altına alan bambaşka bir sahne vardı zihninde.

Fadime'nin kapıyı açtığı an karşısında Fatih'i gördüğünde "abi" diyerek kendini onun kollarına bırakması, hıçkırıklara boğularak Fatih'e sığınması Adil'in beynini yakan bir tür asit gibiydi. Kendisinin yıllarca saçını okşadığı, üzerine titrediği kız kardeşi en çaresiz anında ona değil bir Furtunalı'ya abi diyerek sarılmıştı. Üstelik İsmail'in vurulmasının ardından hastane koridorlarında Neva ve Fadime için çırpınan kendisiyken dışarıdan gelen bu adamın bir anda başköşeye oturmasını, ailenin asıl koruyucusu ilan edilmesini midesi zerre kadar kaldırmıyordu.

Fatih Furtuna ise ellerini arkasında birleştirmiş, rüzgârın savurduğu kırlaşmış saçlarına zerre kadar aldırış etmeden dimdik duruyordu. Karşısındaki adamın içinden geçen fırtınaları, kibrinin nasıl yerle yeksan olduğunu çok iyi okuyabiliyordu. Mutfağın ortasında yarım kalan, Fadime'nin araya girmesi ve Neva'nın uykusundan çığlık çığlığa uyanmasıyla kesilen hesaplaşmanın devamını getirmek için buradaydı.

"Geldin nihayet." diye seslendi Adil, karanlığın içinden gelen sesi pürüzlü ve kışkırtıcıydı. Kabanının yakalarını hafifçe düzelterek kaputtan ayrıldı. "Evde Fadime'nin eteklerinin arkasına saklanıp yarım bıraktığın işi bitirmeye mi niyetlisin?"

Fatih bu ucuz kışkırtma karşısında sadece acıyan, yorgun bir tebessümle başını iki yana salladı. Adımlarını ağır ağır atıp iki aracın arasındaki aydınlık, dar alana doğru ilerledi.

"Fadime'nin eteklerine saklanan kimse yok Koçari." dedi sesindeki dipsiz, tok yankıyla. "Evde çocuğun ağlaması kesti bizim kavgamızı. Yoksa ben senin o dilini koparmayı çok iyi bilirdim. Beni kızım üzerinden bel altı vurmaya kalkmanın bedelini ödeyeceksin elbet."

"Bedelmiş..." diyerek alaycı bir kahkaha attı Adil. Kollarını göğsünde kavuşturdu. "Siz Furtunalar bedel ödetmeyi çok seversiniz zaten. Yıllarca benim kızımı benden sakladınız. Yetmedi, kardeşimi benden kopardınız! Şimdi de gelmiş karşıma geçmiş bana bedelden bahsediyorsun. Benim yirm üç yılımın bedelini kim ödeyecek ulan?!"

Adil'in bu isyanı içindeki dışlanmışlık ve kıskançlık krizinin en çıplak hâliydi. Kardeşinin Fatih'e sarıldığı an kendi yarattığı cehennemin bir yansıması olarak yüzüne çarpmış ve koca adam bu gerçeği hazmedemediği için bütün zehrini karşısındaki adama akıtmaya karar vermişti.

Fatih duyduğu bu sözler karşısında bir anlığına duraksadı. Gözlerindeki ifade usulca silindi. Karşısında dikilen, öfkeden gözü dönmüş bu adama bakarken zihni yıllar öncesinin o güneşli, masum günlerine kaydı. Trabzon'un yaylalarında, ağaçlarının tepelerinde kurdukları hayaller, omuz omuza verdikleri kavgalar bir bir gözünün önüne geldi.

"Biz arkadaştık ulan seninle..." diye fısıldadı sesine çöken hayal kırıklığıyla. Göğüs kafesi aldığı derin, sarsak nefesle havalandı. "Sen, ben, Esme... Gülcihan.... Dördümüz arkadaştık! Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi bizim. Düşman değildik biz seninle. Birbirimizin sırtını kollar, aynı sofrada ekmek bölerdik. Ne ara bu kadar kirlendin sen? Ne ara birbirimizin kanını içecek kadar canavarlaştık?"

Bu samimi, geçmişin tozlu sayfalarından kopup gelen itiraf Adil'in yüzündeki kasları bir anlığına gevşetti. Gençlik yıllarının o saf, kirlenmemiş günleri koca adamın zihninde saniyelik bir yankı yapsa da, içindeki o taşlaşmış kin hemen devreye girip bu yumuşamayı paramparça etti.

"Senin amcan benim babamı altı kurşunla vurduğu gün bitti o arkadaşlık!" diye kükredi Adil, işaret parmağını Fatih'e doğru sallayarak. "Senin ailenin kanı benim hayatımı zehirlediği gün biz düşman olduk! Şimdi bana geçmişin masallarını okuma. İkimiz de ne mal olduğumuzu, ellerimizde ne kadar kan olduğunu çok iyi biliyoruz!"

"Ulan benim babamı da senin baban öldürmedi mi?!" diye karşılık verdi Fatih, sesini aynı şiddetle yükselterek. "Senin baban elini kolunu sallaya sallaya dışarıda gezerken ben kardeşlerimi koruyabilmek için, onların elleri de kanlanmasın diye her şeyi ardımda bırakıp gittim! Bir kere suçladım mı seni, sizi? Babanın günahlarını yükledim mi lan senin omuzlarına?! Bizim kaderimizi o ihtiyarlar yazdı, biz sadece onların bıraktığı enkazın altında kaldık. İnatla o enkazı eşeleyen, kendi kardeşini bile kendi kibrine kurban eden de sensin!"

Adil duyduğu suçlamalarla birlikte delice bir öfkeye kapıldı. Kendini aklamak, karşısındaki adamın haklı, dik duruşunu yıkmak zorundaydı. Zihninin en karanlık, en hastalıklı köşesinde sakladığı o zehirli oku fırlatmanın tam vaktiydi.

"Bana kibirden bahseden adama bak!" diyerek dudaklarına o sinsi, acımasız sırıtışı yerleştirdi. Fatih'e doğru yavaş, tehlikeli adımlarla yürümeye başladı. "Herkes ektiğini biçer bu dünyada Furtuna. Ben cezamı kardeşimi kaybederek ödedim, evet. Peki ya sen? Senin o çok büyük sandığın aşkın, uğruna dünyaları yakacağın kadın nerede?"

Fatih'in bedeni bu cümlenin üzerine adeta yıldırım çarpmış gibi kaskatı kesildi. Gözbebekleri saniyeler içinde büyüdü, nefesi boğazında düğümlendi. Gülcihan'ın adının bu karanlık, pis dudaklarda anılacak olması bile midesini bulandırmaya yetmişti.

"Kapat lan o ağzını." diye tısladı elleri iki yanında ölümcül bir sıkılıkla yumruk hâline gelirken. "Onun adını ağzına alma."

Adil ise yakaladığı bu zayıf noktanın üzerine gitmekten zerre kadar çekinmiyordu. Karşısındaki adamın canını ne kadar çok yakarsa, kendi içindeki o sızılı dışlanmışlık hissini o kadar bastırabileceğini sanıyordu.

"Niye, gerçekler canını mı acıttı?" diye devam etti sesindeki alaycı tonu iyice sivrilterek. "Gülcihan senin Furtuna kanı taşımanın bir cezasıydı. Sana yâr olmadı o kız. Başkasının yatağına girdi, başkasının karısı oldu. Sen uzaktan uzaktan kahrolurken o kadın senin yüzünden aklını yitirdi!"

"Sana sus dedim!" Fatih'in göğsünden kopan kükreme rüzgârın sesini bile bastırmıştı lakin Koçari durmaya niyetli değildi.

"Yetişemedin bile lan!" diye bağırdı Adil, kollarını iki yana açarak adamın o devasa pişmanlığını yüzüne vururken. "Sen Rusya'da mafyacılık oynarken sevdiğin kadın kendi canına kıydı! Sağ bulmaya yetişemedin bile kadını! Hani çok güçlüydün? Hani herkesi korurdun sen? Sevdiğin kadını koruyamadın lan sen!"

Fatih'in gözlerindeki bütün ışık sönmüş, yerini sadece ve sadece cehennemin o en karanlık alevleri almıştı. Gülcihan'ın ölümü, ona geç kalmış olmanın getirdiği o devasa vicdan azabı yıllardır kendi içini kemiren, kanatan en büyük yaraydı. Şimdi bu yaranın üzerine, en eski dostu sandığı adam tarafından tuz basılıyordu.

Fatih çenesini hırsla sıkarak adamın üzerine doğru bir adım attı. "Sen kendi sevdanı koruyabildin mi ulan?! İkimiz de aynı cehennemde yanıyoruz, ikimiz de aynı boku yedik! Sen kendi karınla kızına yirmi yıl hasret kaldın, ben kendi sevdamı kara toprağa verdim! Aynı ateşin külüyüz lan biz!"

Adil bu sözleri tamamen duymazdan geldi. Hedefine ulaşmak, adamı en zayıf yerinden, en değerlisinden vurmak istiyordu.

"O yüzden mi gittin o çöplükten Yonca'yı aldın?" dedi Adil kelimelerin her birini zehre bulayarak. Yüzündeki o iğrenç, zafer kazanmış ifade Fatih'in kanını dondurmaya yetmişti. "Gülcihan'dan kalan zavallı Yonca'yı alıp kendi kızın yaptın! Kendi vicdanını temizlemek, geç kalmışlığının bedelini o çocuğu büyüterek ödemek istedin, değil mi?"

Yonca.

Kızına verilen, acı ve kan kokan o eski ismi Adil'in ağzından duymak Fatih'in beynindeki bütün şalterleri aynı saniye içinde attırmıştı. Kızının karanlık geçmişini, kendi elleriyle yok ettiği kimliği bu adamın nereden bildiğini sorgulayacak kadar bile mantıklı düşünemiyordu artık.

"Ona Yonca deme!" diye kükredi Fatih, damarlarındaki bütün kanın yüzüne hücum ettiğini hissederek.

Adil histerik, kısa bir kahkaha attı. "Niye? Gerçekler canını mı acıtıyor? Yonca o kızın adı. Sen sırf kendi suçluluğunu bastırmak için adını değiştirdin, ona Defne dedin. Sanki o geçmişi, o kanlı anıları silebilecekmişsin gibi."

Koca adamın sınırları kelimenin tam anlamıyla ihlal edilmişti. Fatih dişlerini öyle bir sıktı ki, şakaklarındaki damarların zonklaması dışarıdan bile seçilebiliyordu. Lakin Adil'in asıl ve en ölümcül darbesi henüz gelmemişti.

Koçari, aralarındaki mesafeyi bir adım daha daralttı. Gözlerinin içine doğrudan, saf bir kötülükle bakarak başını hafifçe yana eğdi.

"Kızın biliyor mu gerçek babasını öldürdüğünü?"

Zaman durdu, Karadeniz'in rüzgârı sustu. Farların aydınlattığı düzlükteki bütün sesler bir saniyeliğine tamamen silindi.

Fatih Furtuna'nın zihninde o kelimeler yankılandığı an içindeki zincirlere vurulmuş canavar zincirlerini parçalayarak serbest kaldı. İradesi, mantığı, geçmişin hatıraları... Hepsi yandı kül oldu.

Boğazından kopan o insanüstü, yırtıcı feryatla birlikte koca adam ileri atıldı. İki elini birden Adil Koçari'nin boğazınaa öyle bir şiddetle geçirdi ki Adil neye uğradığını şaşırarak geriye doğru savruldu. Fatih, adamın cüssesini zerre kadar umursamadan onu kendi aracının kaportasına doğru büyük bir güçle çarptı.

Adil'in sırtı metale vurduğunda ciğerlerindeki bütün hava boşaldı. Fatih'in elleri boynunda kenetlenmiş, adamın nefes borusunu kelimenin tam anlamıyla ezmeye başlamıştı. Koçari ellerini kaldırıp Fatih'in kollarını tutmaya, kendini kurtarmaya çalıştı lakin karşısındaki adamın gücü şu an öfkeyle, cinnetle besleniyordu.

"Yonca değil, Defne!" diye gürledi Fatih, her bir kelimede parmaklarını adamın gırtlağına biraz daha gömerken. Gözleri yerinden fırlayacakmış gibi açılmış, yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilmişti. Tükürükleri Adil'in yüzüne saçılıyordu.

Adil nefes almaya çalışıyor, ayakları yerden kesilir gibi oluyor, çırpınıyordu ama Fatih'in o demir gibi sıkı ellerini çözmek imkânsızdı.

"Benim kızım Defne!" diye bağırdı Fatih bir kez daha, adamın kafasını kaportaya sertçe çarparak. İçindeki hastalıklı sevda, o küçük kızı kendi canından bile çok benimsemiş olmanın verdiği kudret kelimelerine dökülüyordu.

"Sadece benim kızım Defne!"

Fatih'in sesi artık bir kükremeden ziyade, yaralı, evladını koruyan bir aslanın feryadına dönüşmüştü. Parmaklarının altındaki adamın yüzü morarmaya, gözleri kaymaya başlamıştı ancak Fatih'in gözü hiçbir şeyi görmüyordu. Kızının geçmişi, Gülcihan'ın çaresizliği... Hepsi bu adamın boğazındaydı sanki ve o hepsini boğarak öldürmek istiyordu.

"Sonsuza kadar benim kızım Defne!"

Kelimeler rüzgârın şiddetine karışırken, Fatih ellerindeki baskıyı bir nebze olsun gevşetmedi. Adil'in çırpınışları giderek yavaşlıyor, adam bilincini kaybetmenin ince sınırında geziniyordu.

Tam o esnada nefessiz kalmış, dudakları morarmış olan Adil'in yüzünde son derece ürkütücü, sinsi ve acı dolu bir tebessüm belirdi. Ölümle burun burunayken bile kibrinden zerre taviz vermeyen koca mafya babası, çatlak ve hırıltılı bir sesle fısıldadı.

"Ben olsam... beni öldürmezdim."

Fatih bu cümleyi duyduğu an ellerindeki ölümcül baskı saniyelik bir refleksle hafifçe gevşedi. Gözleri kısıldı, adamın yüzündeki deli dolu sırıtışa anlam veremeyerek duraksadı. Bu gevşeme Adil'in ciğerlerine kısa bir nefes çekmesini sağlamıştı.

Koçari öksürerek, boğazını tutarak arabanın kaportasına tutundu. Nefes nefese kalmış, ölümün kıyısından dönmüş bir hâlde başını yavaşça Fatih'e doğru kaldırdı. Gözlerindeki zehirli parıltı oynayacağı son kozun, cebinde sakladığı asıl hançerin garantisiydi.

Gülümsemesi biraz daha genişledi. Sesini toparlamaya çalışırken kelimeleri gecenin karanlığına adeta bir zehir gibi fısıldadı.

"Bende sana ait bir şey var."

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

UYARI: Anlatı boyunca travmatik olaylara, şiddete ve yoğun dramatik unsurlara yer verilmiştir. Hassas okuyucular için zorlayıcı, psikolojik olarak rahatsız edici olabilecek sahneler içerir. Etkilenebilecek kişilerin dikkatli okumasını öneririm.
- Mery

24 YIL ÖNCE, ORDU

Ocak ayının dondurucu ayazı merkezdeki düğün salonunun buğulu camlarına çarparken içerideki havasızlık insanın genzini yakan bir boyuta ulaşmıştı. Ucuz kolonya, ter ve ağır sigara dumanı birbirine karışmış, salonun tavanında görünmez bir bulut tabakası oluşturmuştu. Yüksek sesle çalan yöresel müzik kulakları sağır edecek cinstendi. Plastik sandalyelerden birinin ucuna ilişmiş olan Gülcihan ellerini usulca karnının üzerinde kavuşturmuş, etrafındaki neşe selini boş gözlerle izliyordu.

Karnı dört aylık hamileliğin getirdiği tatlı yuvarlaklıkla bol kesim, koyu renkli elbisesinin altından kendini yavaş yavaş belli etmeye başlamıştı. Bedeninde taşıdığı bu yeni hayat son aylarda karanlığa gömülen dünyasındaki tek aydınlık, tek gerçek sığınaktı. Genç kadın içindeki cana öylesine büyük bir sevgi besliyordu ki nefes almaya devam edişindeki tek sebebi onun varlığıydı. Geceleri kimsesizliğin ortasında yapayalnız ağlarken ellerini o minik şişkinliğe sarıp teselliyi sadece onda buluyordu.

Bebeği kendisine her gün cehennemi yaşatan iblisten olabilirdi, bu reddedilemez bir fiziksel gerçekti. Lakin Gülcihan'ın ruhunda, kalbinin en dokunulmaz köşesinde bu çocuk sadece kendi canının ve koparıldığı sevdasının yadigârı gibiydi. Kendi kendine fısıldadığı dualarda hep bir kızı olacağını düşlüyordu. Kadir'in değil, Fatih'in. Bir kız çocuğu hayal ediyordu inatla.

Hemen sağ tarafında, masadaki diğer adamlarla kahkahalar atarak sohbet eden Kadir'in varlığı, midesine paslı bir çivi gibi batıyordu. Kocası dışarıdan bakan herhangi biri için adeta örnek bir aile babası adayı, karısının üzerine titreyen gururlu bir adamdı. Arada bir uzanıp Gülcihan'ın omzuna ağır, sözde şefkatli elini koyuyor "Hanım, bir şeye ihtiyacın var mı? Su getireyim mi?" diye sorarak etraftakilerin takdir dolu bakışlarını topluyordu.

Köylülerin birçoğu bu sahte tablonun ardındaki korkunç gerçeği, kapalı kapılar ardında Gülcihan'ın bedeninde morarmadık yer bırakmayan o zalim yüzünü çok iyi biliyordu. Kadir'in ayyaş, merhametsiz ve sapkın bir adam olduğu fısıltı hâlinde herkesin dilindeydi. Buna rağmen kimse sesini çıkarmıyor, herkes bu iki yüzlü tiyatroyu izlemeye devam ediyordu.

Gülcihan omzuna dokunan nasırlı elin ağırlığıyla hafifçe ürperse de yüzündeki zoraki tebessümü bozmamaya gayret etti. Kocasının bu sahte ilgisi eve döndüklerinde yiyeceği dayağın, maruz kalacağı işkencelerin en büyük habercisiydi.

Tam o boğucu hislerin altında ezilirken salonun kapısı gürültüyle açıldı. İçeriye dolan soğuk havayla birlikte kapıda beliren silüetler Gülcihan'ın damarlarındaki kanın saniyeler içinde çekilmesine sebep olmuştu.

Zarife Hanım sırtında gösterişli kabanı ve yüzündeki kibirli tebessümle önde yürüyordu. Yanında bastonuna tutunarak ağır ağır ilerleyen Şirin Hanım ve yüzü kireç gibi bembeyaz olmuş, gözlerini yerden kaldırmayan Esme vardı. Ancak Gülcihan'ın gözleri bu üç kadını da hızla es geçip, onların bacakları arasında koşturan küçücük bedene kilitlenmişti.

İsmail. Fatih'in gözünden sakındığı, koklamaya doyamadığı küçük kardeşi.

Gülcihan'ın kalbi göğüs kafesini parçalayacakmış gibi atmaya başladı. Oturduğu sandalyeden nasıl kalktığını, kalabalığın arasından nasıl sıyrıldığını bilemeden adımlarını o tarafa doğru hızlandırdı. Küçük İsmail kalabalığın arasında etrafa meraklı gözlerle bakarken kendisine doğru gelen genç kadını anında fark etti. Çocuğun yüzünde güller açtı. Furtuna konağının avlusunda onunla saklambaç oynayan, gizli gizli cebine şekerler tutuşturan bu güzel ablayı asla unutmamıştı.

"Gülcihan abla!" diye şakıdı incecik, pırıl pırıl sesiyle. Minik adımlarıyla kadınların yanından sıyrılıp koşarak doğrudan Gülcihan'ın bacaklarına sarıldı.

Genç kadın karnındaki bebeği incitmemeye büyük bir özen göstererek yavaşça dizlerinin üzerine çöktü. Kollarını küçük çocuğun boynuna dolarken, aylardır içine hapsettiği gözyaşları kirpiklerinin ucunda titremeye başlamıştı. Yüzünü İsmail'in boynuna gömdü. Çocuğun kokusunda, o tertemiz teninde Fatih'in esintisi, Fatih'in şefkati gizliydi sanki. Ciğerlerini o kokuyla doldururken, titreyen dudaklarıyla İsmail'in yanaklarına peş peşe sıcacık öpücükler kondurdu.

"Kurban olurum ben sana, İso'm..." diye fısıldadı sesi ağlamaklı bir sevinçle çatallanırken. Minik elleri avuçlarının arasına alıp ısıtmaya çalıştı. "Nasıl büyümüşsün sen... Özledin mi beni?"

İsmail kıkırdayarak başını salladı. Minik parmakları Gülcihan'ın omzuna dökülen saçlarıyla oynamaya başlamıştı bile. "Özledim... Sen niye gelmiyorsun artık bize? Ev çok sıkıcı oldu sen gidince."

Küçük çocuğun bu masum sorusu Gülcihan'ın boğazına koca bir taş oturtmuştu. Gülümsedi, acısını çocuğun aydınlık dünyasından saklamak için üstün bir çaba sarf etti. "Benim başka evim var artık ablacığım, orada duruyorum... Hem bak sen kocaman abi olmuşsun."

İsmail duyduğu "abi" kelimesiyle aniden durgunlaştı. Parmakları Gülcihan'ın saçlarından yavaşça aşağı düştü. Mavi gözlerine çocuksu, kırgın bir gölge oturdu. Dudaklarını büzerek başını hafifçe öne eğdi.

"Abim gitti, biliyor musun Gülcihan abla?" dedi fısıltı hâlinde. Sesi düğün salonunun gürültüsünü bile bastıracak kadar hüzünlü çıkmıştı.

Gülcihan'ın elleri çocuğun kollarında kaskatı kesildi. Nefes almayı unuttuğunu hissetti. Fatih'in nereye gidebileceğini, bu çocuğun neyden bahsettiğini anlamlandırmaya çalışırken kalbi korkunç bir hızla çarpmaya başladı. Fatih kendisini bu cehennemde bırakıp gerçekten gitmiş olabilir miydi?

"Nereye gitti abin?" diye sordu, sesini titretmemek için çenesini sımsıkı kenetleyerek. "Ne zaman gitti?"

İsmail omuzlarını silkti çaresizce. "Bilmiyorum ki... Çok uzağa gitti. Denizden gitti, kocaman kayığa bindi. Bana hiç veda etmedi. Gitti işte... Bana küstü galiba abim."

Gülcihan'ın beyninin içinde şimşekler çakıyor, kulakları uğulduyordu. Gitmişti demek... Kendisinden, bu şehirden, her şeyden vazgeçip uzaklara gitmişti sevdası. Yüreği parçalanıyor, yer ayaklarının altından çekiliyor gibi hissediyordu. Ancak İsmail'in boynu bükük hâlini gördüğünde kendi acısını bir kenara itmek zorunda kaldı.

"Küser mi hiç abin sana?" diyerek çocuğu göğsüne doğru çekip sıkıca sarıldı. Yanaklarından süzülen bir damla yaşı çocuğa göstermeden hızla sildi. "O seni çok seviyor. İşleri vardır, ondan gitmiştir. Dönecek, göreceksin."

Tam o sarsıcı anın ortasında, tepesinden gelen tanıdık ve otoriter ses Gülcihan'ın bütün bedenini yeniden diken üstüne oturtmaya yetti.

"Gülcihan kızım, nasılsın bakalım?"

Zarife Hanım yüzündeki kusursuz tebessümüyle tepelerinde dikiliyordu. Gülcihan hemen toparlanıp ayağa kalktı, üzerindeki elbiseyi çekiştirerek düzeltti. Fatih'i ondan koparan, hayatını birkaç kuruşa Kadir gibi bir iblise satan bu kadının karşısında dimdik durmak zorundaydı.

"İyiyim Zarife Hanım, sağ olun. Siz nasılsınız?" diye yanıtladı sesine sahte bir hürmet katarak.

Zarife'nin keskin bakışları genç kadının hafifçe belirginleşmiş karnına kaydı. Gözlerindeki sahte şefkat, dışarıdan bakan herkesi inandıracak kadar kusursuzdu. "Maşallah, pek bir yakışmış analık sana." dedi elini uzatıp Gülcihan'ın omzuna hafifçe dokunarak. "Yüzüne bir nur inmiş sanki. Kaç aylık oldu? Kız mı erkek mi, var mı bir hissin?"

Gülcihan tam ağzını açıp cevap verecekti ki Kadir'in o ağır, tütün kokan nefesini ensesinde hissetti. Kocası hemen yanına bitivermiş, kolunu genç kadının beline sıkıca, sahiplenici bir şekilde dolamıştı. Parmakları Gülcihan'ın etine batıyordu.

"Erkek olacak inşallah Zarife Hanım." diyerek kaba bir kahkaha attı Kadir. Göğsünü kabartıp etraftakilere gösteriş yaparcasına sesini yükseltti. "Aslan parçası bir oğlan geliyor. Soyumuzu yürütecek, sırtımızı yere getirmeyecek evelallah. Gülcihan'ıma da çok iyi bakıyorum, elini sıcak sudan soğuk suya sokturmuyorum, değil mi hanım?"

Belindeki elin mengene gibi sıkılaşmasıyla birlikte Gülcihan zorlukla yutkundu. Dudaklarına acı, titrek bir gülümseme yerleştirerek başını sallamakla yetindi. Kadir'in bu kusursuz "iyi koca" tiyatrosu midesini bulandırıyor, içerideki bebeğine duyduğu sevgiyi bile bu adamın zehirli kelimeleriyle kirletmekten ölesiye korkuyordu. İçinden sessizce, "Kızım olacak benim. Senin değil, benim kızım olacak..." diye tekrarlayıp duruyordu.

Zarife bu gösteriden fazlasıyla memnun kalmış gibi başını sallayarak onayladı. "Allah analı babalı büyütsün, yuvandan huzur eksik olmasın." diyerek sahte bir duayla arkasını dönüp diğer masalara doğru ilerledi.

Gülcihan Kadir'in dikkatinin yeniden masadaki arkadaşlarına kaydığını ve belindeki elin gevşediğini fırsat bilerek usulca geriye doğru bir adım attı. Gözleri salona girdiklerinden beri durgun ve solgun bir hâlde duvar kenarında dikilen Esme'yi arıyordu. Kadınların tuvalete doğru yöneldiği kalabalıktan faydalanarak adımlarını o tarafa doğru hızlandırdı. Esme'yi tenha, fayansları buz gibi olan lavaboda, aynanın karşısında yüzüne su çarparken yakaladı. Esme'nin rengi gerçekten de kâğıt gibiydi. Üç aylık hamileliğinin getirdiği bulantılar genç kadını fazlasıyla yormuştu lakin Gülcihan'ın bu sırrı bilmesine imkân yoktu.

"Esme..." diye fısıldadı Gülcihan, koridorun girişini endişeyle kontrol ederek.

Esme aniden duyduğu bu sesle irkilip arkasına döndü. Karşısında gözleri yaşlı, nefes nefese kalmış Gülcihan'ı gördüğünde yüzündeki gerginlik daha da arttı.

"Ne işin var burada Gülcihan? Bir gören olacak, Zarife abla buralardadır, git Allah aşkına!" diyerek ellerini kağıt havluyla hızla kurulayıp kaçmaya yeltendi.

Lakin Gülcihan kadının koluna sımsıkı yapışıp onu aynanın yanındaki kör noktaya doğru çekti. Göğsünün içinde sakladığı, terden ve kalbinin atışından hafifçe nemlenmiş, katlanmış kâğıt parçasını titreyen elleriyle çıkarıp Esme'ye doğru uzattı.

"Kurban olayım, bir dinle beni." diye yalvardı, sesi koridorun soğuk duvarlarında çaresiz bir yankı buluyordu. "Şu mektubu... N'olur şu mektubu Fatih'e ulaştır. Biliyorum gitmiş... İsmail söyledi az evvel. Ama sen bulursun bir yolunu, n'olur Esme!"

Esme uzatılan kâğıda sanki ateşten bir parçaymış gibi dehşetle baktı. Ellerini hızla arkasına saklayarak başını şiddetle iki yana salladı.

"Deli misin sen kızım?!" diye fısıldadı korkuyla etrafına bakınarak. "Zarife abla duyarsa ikimizi de yaşatmaz! Fatih gitti, kapattı o defterleri! Ben nasıl ulaştırayım bu mektubu? Kendi başımı belaya sokamam, bırak kolumu!"

Gülcihan Esme'nin kolunu bırakmak yerine iki eliyle birden kadının ellerine yapıştı. Kahve gözlerinden süzülen yaşlar artık kontrolsüzce akıyordu. Karşısındaki kadının direncini kırmak için kendi yarasından, ikisinin de ortak olduğu o kahredici kaderden vurmaktan başka çaresi kalmamıştı.

"Seni de Adil'den ayırmadılar mı?" diye fısıldadı kelimelerin üzerine basa basa. Bu isim, Esme'nin bütün direncini saniyeler içinde kırmaya yetmişti. Kadının gözleri fal taşı gibi açıldı, nefesi boğazında düğümlendi.

"Nasıl yandığımı, ne acılar çektiğimi en iyi sen bilirsin." diye devam etti Gülcihan, çaresizliğin en dipsiz kuyusundan konuşuyordu adeta. "Sana da bana yaptıklarını yapacaklar. Bizi diri diri mezara gömdüler. Şerif Furtuna şimdi hapiste olabilir ama elbet çıkacak. Çıktığında sana nefes aldıracak mı sanıyorsun? İkimizi de kendi kurdukları cehenneme kurban ettiler."

Esme başını öne eğmiş, gözlerinden süzülen sessiz yaşlarla birlikte titremeye başlamıştı. Gülcihan'ın sözleri, kendi korkularının vücut bulmuş hâliydi.

"Bana acımıyorsan..." dedi Gülcihan, Esme'nin titreyen elini alıp kendi belirginleşmiş karnının üzerine sıkıca bastırarak. Gözlerindeki o yalvarış, bir insanın düşebileceği en uç noktaydı. "Şu günahsız canın hatırına yardım et bana. Benim kızımı bu canavarın elinde, bu cehennemin içinde bırakma. O adamın merhametine terk etme bizi. Kurtar beni Esme, yalvarırım kurtar..."

Esme avucunun altındaki o minicik canın varlığını hissettiğinde kendi karnındaki sırrın ağırlığıyla tamamen ezildiğini hissetti. Bir anneyi, çaresiz bir kadını bu zifiri karanlıkta tek başına bırakmak kendi vicdanına sığdırabileceği bir şey değildi. Gözlerini kapatıp derin, yenilmiş bir iç çekti. Titreyen parmaklarıyla Gülcihan'ın uzattığı mektubu usulca alıp göğsünün içine, elbisesinin katmanları arasına hızla sakladı.

"Tamam..." diye mırıldandı zar zor duyulan bir sesle. "Bir yolunu bulup göndereceğim. Ama enden daha bir şey isteme Gülcihan. İkimizi de yakarsın."

Gülcihan o kısacık anda dünyaları bağışlanmış gibi Esme'nin ellerine kapanıp öpücüklere boğdu. Koridorun başından gelen ayak seslerini duyduklarında ikisi de hızla birbirlerinden ayrılıp hiçbir şey olmamış gibi farklı yönlere doğru adımlarını hızlandırdılar. Gülcihan düğün salonunun o boğucu gürültüsüne geri dönerken, göğsünde taşıdığı tek umut parçası artık Esme'nin koynundaydı.

"Fatih'im, sevdam, kalbimin sızısı...

Sana bu kâğıdı yazarken ellerim ne kadar titriyor bilsen belki kızarsın bana. "Dik dur sevdiğim, ağlama" dersin o her zamanki dağ gibi sesinle. Ama duramıyorum Fatih. Gittiğimden beri benim gökyüzümde bir kere bile güneş açmadı. Beni o beyaz kefenin içine sokup da bu adama verdikleri günden beri aldığım her nefes boğazıma cam kırığı gibi batıyor.

Biliyorum ne hissediyorsun, seni yarı yolda bıraktım sandın belki de. Gücüm yetmedi Fatih. Ananın keskin dili, üzerime yıktıkları karşısında bir başıma çaresiz kaldım. Ama yemin ederim sana bu yürek senden başkasına zerre kadar meyil etmedi. Benim kalbim Furtuna'daki defne ağacının altında, senin ellerini ilk tuttuğum yerde kaldı hep.

Kadir insan değil Fatih. O bir canavar. Bana dünyayı dar ediyor. Bedenim çürüdü yediğim dayaklardan. Her yerim yara bere içinde. Canım o kadar yanıyor ki bazen Allah'tan canımı almasını diliyorum. Ama ölemiyorum da...

Ölemiyorum çünkü içimde bir can var artık.

Dört aylık oldum Fatih. Hamileyim. İçimde minicik bir yavru büyüyor. Biliyorum şimdi bu satırları okurken gözlerinden ateşler çıkacak, o adamın çocuğunu taşıyorum diye bana belki de nefretle bakacaksın. Ama kızma kurban olayım, ne olur kızma. O yavrunun hiçbir günahı yok. O sadece bu karanlık dünyaya savunmasızca gelen bir sabi.

Ben hep bir kızımız olsun isterdim seninle, hatırlıyor musun? Saçlarını tarardım, sen de onu dizlerine oturtup masallar anlatırdın. İçimden bir his diyor ki bu bebek kız olacak. Biliyorum, o adamın kanından. Bunu inkâr edemem. Ama ben onu öyle sevdim, öyle sardım ki Fatih... O benim yaşama sebebim oldu.

Ben istiyorum ki... Kanı benim olsun, kalbi senin olsun.

Onu o adamın kızı gibi değil, senin sevginle büyüteyim istiyorum. Onun babası sen ol istiyorum Fatih. Bu yavruyu o canavarın elinde bırakma n'olursun.

Kurtar bizi Fatih. Gel al beni bu cehennemden. Beni unuttuysan da, bana kırgınsan da bu günahsız can için gel. Yalvarırım gel. Ben seni hep bekliyor olacağım, o kapının eşiğinde her gün senin adımlarını gözleyeceğim.

Seni dünyadaki her şeyden çok seven,
Gülcihan."

Şubat ayının kemik donduran ayazı, Ordu'nun bu sapa köyündeki derme çatma evin tahta pervazlarını acımasızca sarsıyor, camların kenarından içeriye buz gibi bir ıslık sızıyordu. Sönmeye yüz tutmuş kömür sobasının yaydığı cılız sıcaklık, odanın içindeki ağır küf, rutubet ve bayatlamış anason kokusunu bastırmaya yetmiyordu. Duvarlardaki sıvalar dökülmüş, tavandan sarkan beyaz ışıklı ampul her rüzgâr esişinde hafifçe sallanarak odanın köşelerine ürkütücü gölgeler düşürüyordu.

Gülcihan üzerine geçirdiği yıpranmış yün hırkaya sımsıkı sarılmış bir hâlde odanın en kuytu köşesindeki eski minderin üzerinde iki büklüm oturuyordu. Kadir saatler önce kapıyı tekmeleyerek evden çıkmış, köyün kahvehanesine ya da kim bilir hangi cehenneme içmeye gitmişti. Genç kadının bedeni adamın gidişiyle birlikte yay gibi gerilen o korkunç tetikte olma hâlinden sıyrılmış, yorgun argın zemine çökmüştü. Çenesinin kenarındaki morluk henüz sararmaya yüz tutmuş, incecik bileklerindeki parmak izleri ise kocasının sabahki nedensiz öfkesinin taze kanıtı olarak derisinde yer edinmişti.

Lakin genç kadının zihni şu an ne yediği dayaklarda ne de kocasının merhametsiz yüzündeydi. Bütün dikkati, bütün dünyası karnının tam ortasında, kendi canından beslenerek büyüyen minicik hayata odaklanmıştı.

Beşinci ayın içine girmişlerdi. Karnı artık hırkasının altından gizlenemeyecek kadar yuvarlaklaşmış, anne olmanın ağırlığı bedenine tamamen yerleşmişti. Sağ elinin titreyen, çatlamış parmaklarını usulca kazağının üzerinden karnına doğru bastırdı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Saniyeler sonra, avucunun tam altına içeriden öyle net, öyle heyecanlı bir darbe geldi ki Gülcihan'ın çatlamış dudaklarından şaşkınlıkla karışık, neşe dolu bir kıkırdama koptu.

Küçük tekmeler art arda gelmeye devam ediyordu. İçerideki minik can adeta annesinin o karanlık dünyasına inat, "Ben buradayım, yaşıyorum" diyerek varlığını haykırıyor, durmaksızın hareket ediyordu.

"Kıpır kıpırsın yine bugün..." diye fısıldadı Gülcihan kimsesizliğini bir anlığına unutup gözlerinden süzülen yaşlara gülümseyerek. Eliyle karnını dairesel, tüy gibi hafif hareketlerle okşuyordu. "Hiç durmuyorsun yerinde. Aynı baban gibisin. Onun da içi içine sığmazdı, bir yerde sakin duramazdı hiç... Deniz gibi dalgalanırdı hep."

Fatih'iandığı an göğüs kafesine o paslı hançer bir kez daha saplandı.
Henüz bir haber yoktu ondan. Düğünde Esme'nin titreyen ellerine tutuşturduğu kâğıt parçasının üzerinden koca bir ay geçmiş, haftalar birbirini kovalamış lakin kapısını çalan, onu bu cehennemden çekip alan bir Fatih Furtuna olmamıştı. Genç kadının yüreğini kemiren asıl şüphe Fatih'in onu unutup unutmadığı değildi. O mektubun sevdiğinin ellerine hiç ulaşıp ulaşmadığıydı. Esme'nin korkudan mektubu yırtıp atmış olma ihtimali, Zarife Hanım'ın yakalamış olma ihtimali uykularını bölüyordu.

"Benim Fatih'im okusa o satırları, bir dakika durmaz gelirdi..." diye teselli ediyordu kendi kendini her gece. "Okumadı. Bizi duymadı daha."

Gözlerini usulca aralayıp odanın camlarına doğru baktı. Gündüz pazar yerinde yaşadığı çaresizlik aklına düştüğünde alt dudağı istemsizce titredi.

Sabahtan beri midesini kazıyan, dilinin damağının kurumasına sebep olan amansız aşerme hissiyle baş başaydı. Canı öylesine şiddetli, öylesine yoğun bir şekilde böğürtlen çekmişti ki kışın ortasında bu isteğin ne kadar imkânsız olduğunu bile bile kendini yollara vurmuştu. Köyün çamurlu yollarını aşıp kasabanın pazarına kadar yürümüş, tezgâhların arasında umutla dolanmıştı. Nihayet bir köşede, bir seracının ufak tezgâhında kapkara, sulu böğürtlenleri gördüğünde ağzı sulanmış, kalbi heyecanla çarpmıştı. Lakin cebindeki yıpranmış düğümlü mendili açtığında içindeki birkaç kuruşluk bozukluğun böğürtlenin çeyreğine bile yetmeyeceğini anlaması saniyeler sürmüştü. Pazarcı adamın küçümseyen bakışları altında başını öne eğip yutkunarak oradan uzaklaşmak zorunda kalışı genç kadının onurunu paramparça etmişti.

Gülcihan yaşadığı bu yokluğun ve açlığın ağırlığıyla derin bir iç çekti. Oturduğu minderin altındaki gevşemiş tahtayı usulca kaldırıp oraya sakladığı kağıtları ve tükenmez kalemi çıkardı.

Bu defa işini şansa bırakmayacaktı. Doğrudan Furtuna konağına, zarfın üzerine sadece Esme'nin adını yazarak gönderecekti bu mektubu. Belki Esme vicdanına yenik düşer, bu ikinci feryadı elden ele bir şekilde Fatih'e ulaştırmayı başarırdı.

Kâğıdı yere özenle yerleştirdi. Sobadan sızan cılız, turuncu ışığın altında titreyen parmaklarıyla kalemi sımsıkı kavradı. Gözyaşları kâğıdın üzerine damlamasın diye başını hafifçe dikleştirip içindeki bütün dinmeyen hasreti, bitmek bilmeyen çırpınışı kelimelere dökmeye başladı.

"Benim canımın içi, Fatih'im.

Bu kâğıdı doldururken ellerim yine titriyor, yüreğim yine kuş gibi çırpınıyor kafesinin içinde. İso'dan öğrendim gittiğini, konduramadım. Beni unutup gitmezsin sen, değil mi? Aklımdan binbir türlü şey geçiyor o günden beri. Esme'nin eline tutuşturduğum mektup sana ulaştı mı, okudun mu benim feryadımı bilmiyorum. Eğer o satırları okusaydın, benim seni nasıl beklediğimi bilseydin beni burada bir gün bile bırakmazdın, değil mi? Benim tanıdığım, inandığım Fatih sevdasını böyle bir başına, bu karanlık evde celladının eline terk etmezdi. Mektubum sana gelmedi, biliyorum... Ama umudum bitmedi, bitmiyor işte.

Beş aylık olduk biz Fatih. Hamileliğim yarıyı aştı. Karnım büyüdü iyice, artık hırkalarımın altından bile saklayamıyorum. Bugünlerde pek bir kıpır kıpır oldu. İçeride hiç durmuyor, sürekli tekmeler atıyor avuçlarıma. Sanki senin deli dolu, hırçın yüreğini almış gibi sığmıyor benim içime. Onun o minik hareketlerini her hissettiğimde senin yerinde duramayan, tez canlı hâllerin geliyor gözümün önüne.

Kızımız olacak bizim Fatih. İçime öyle doğuyor, kalbim bana durmadan "Kızın olacak Gülcihan" diye fısıldıyor. Ben onun adını bile içimden sayıklıyorum bazen. Biliyorum, senin haberin yok bizden, senin haberin yok bu canın varlığından... Ama ben onu senin sevginle, bizim o yarım kalan masalımızla büyütüyorum içimde.

Günler çok zor geçiyor burada. Kadir'in eziyetini, bana reva gördüğü zulmü sana uzun uzun anlatıp da o güzel kalbini daraltmak istemiyorum. Dedim ya, ben kendi yediğim dayağa, bedenimdeki morluklara bir şekilde dayanıyorum. Ama bazen insanın gücü tükeniyor işte.

Bugün canım öyle bir böğürtlen çekti ki Fatih... Dilim damağım kurudu, ağzımın içi sulandı durdu sabah beri. Köy yerinde kışın ortasında nereden bulayım dedim ama duramadım, düştüm pazarın yollarına. Bir tezgâhta gördüm, kapkara, taptaze duruyorlardı. Ama cebimdeki para yetmedi almaya. Pazarcının önünde öylece yutkunup, boynumu büküp geri döndüm eve. O an yanımda sen olsaydın biliyorum dünyaları önüme sererdin. Dağı taşı aşar, bana o böğürtleni kendi ellerinle yedirirdin. Senin yokluğun en çok böyle zamanlarda vuruyor yüzüme.

Geceleri uyku girmiyor gözüme. Sobanın ateşi sönünce bu evin içi buz kesiyor. Karanlıkta gözlerimi kapatıp hep o eski günlerimize, seninle gizli gizli buluştuğumuz o anlara gidiyorum. Furtuna konağının ötesindeki defne ağacını hatırlıyor musun sevgilim? Hani dalları denize doğru uzanır, yaprakları rüzgârda hışır hışır öterdi. Biz seninle o ağacın gölgesine sığınırdık kimseler görmesin diye. Sen sırtını gövdesine yaslardın, ben de başımı senin göğsüne koyardım. Deniz nasıl da güzel, nasıl da hırçın görünürdü oradan... O defne yapraklarının kokusu senin ellerine sinerdi hep. Ben o elleri koklamaya doyamazdım Fatih.

O günlerde kurduğumuz hayaller aklımdan hiç çıkmıyor. Senin kalbinin atışını özlüyorum her nefesimde. Fatih'im, ne olursun duy sesimi. Sana Esme'nin adıyla yolluyorum bu kâğıdı, inşallah bir şekilde geçer ellerine.

Gel al bizi buradan. Kurtar beni bu adamın karanlığından. Ne kadar uzağa gitmiş olursan ol dünyanın neresindeysen dön gel bana. Ben o defne kokan ellerini, benim kızımı saracak merhametini bekliyor olacağım.

Senin hasretinle kül olan,
Gülcihan."

Buz gibi esen rüzgâr derme çatma köy evinin tahta pervazlarını yerinden sökmek istercesine sarsıyor, incecik camların arasından sızan ayaz odanın ortasında adeta ölümcül bir fırtına yaratıyordu. Mart ayının merhametsiz soğuğu sobası iki gündür yanmayan bu viraneyi tam anlamıyla bir mezara çevirmişti. Gülcihan üzerine örttüğü delik deşik yün battaniyeye sımsıkı sarılmış bir hâlde, yer yatağının en kuytu köşesine büzülmüştü. Bedeninin her bir zerresi aldığı her sığ nefeste lime lime ediliyormuş gibi sızlıyor, kemikleri adeta etini yırtarak dışarı çıkmak için yalvarıyordu.

Sol gözü tamamen kapanmış, etrafı mordan siyaha dönmüş koyu bir halkayla çevrelenmişti. Çatlamış, kurumuş kanla kaplı dudaklarını aralamak bile dayanılmaz bir işkenceydi. Bacaklarında, sırtında ve kollarında hissettiği ezici ağrı iki gece önce yaşadığı kan donduran vahşetin bedeni üzerindeki acımasız imzalarıydı. Fakat genç kadının zerre kadar umursadığı şey kendi bedeni değildi. Kendi acısı, kendi yaraları göğüs kafesinin altında büyüyen o devasa, karanlık dehşetin yanında bir hiç kalırdı.

Ellerinin titremesine engel olamayarak altıncı ayına girmiş olan ve artık iyice yuvarlaklaşan karnının üzerinde sımsıkı kenetlenmişti. Gözlerinden süzülen sessiz yaşlar morarmış yanaklarını yakarak çenesine doğru damlıyordu. Bütün dikkati, bütün ruhu ve varlığı avuçlarının altındaki sessizliğe odaklanmıştı. İki gün... Tam iki koca gün geçmişti. İçerideki o kıpır kıpır, onu hayata bağlayan minik kızından en ufak bir hareket, en ufak bir tekme gelmiyordu.

"Hadi annem..." diye fısıldadı çatlak, kurumuş dudaklarının arasından. Sesi o kadar cılız, o kadar paramparçaydı ki rüzgârın sesine karışıp kayboluyordu. Karnına biraz daha bastırdı parmaklarını, içeriden gelecek küçücük bir kıpırtıya muhtaçtı. "N'olur bir kere vur anneye. 'Buradayım' de... 'Bırakmadım seni' de. Yalvarırım bebeğim..."

Gözlerini kapattığında iki gece önceki cehennem anı bütün çıplaklığıyla zihnine hücum etti. Kadir gece yarısı kapıyı kırarcasına tekmeleyerek içeri dalmıştı. Üstü başı çamur içinde, yüzü gözü darmadağın olmuş, kaşı patlamış bir hâldeydi. Kumar masasında yediği haltların bedelini ağır ödemiş, alacaklılarının elinde fena hâlde hırpalanmıştı. Can havliyle eve geldiğinde gözünü kan bürümüş bir şekilde Gülcihan'ın üzerine çullanmış, "Para ver!" diye kükremişti. Genç kadın soğukta elleri çatlayana kadar köy evlerini temizleyerek kazandığı, yastığının altına sakladığı üç beş kuruşluk buruşuk banknotları titreyerek uzatmıştı adama. Lakin o cılız para destesi Kadir'in kumar borcunun çeyreğine bile yetecek türden değildi.

Bu yetersizlik, adamın kendi çaresizliğini ve yediği dayağın hıncını çıkarmak için aradığı yegâne bahaneydi. Gözü tamamen dönmüş, insanlıktan çıkmış bir mahluk olarak Gülcihan'ın saçlarına yapışmıştı. Tekmeler, tokatlar, küfürler havada uçuşurken genç kadın sadece karnını koruyabilmek için iki büklüm olmuş, yere kapanmıştı. "Karnıma vurma, n'olur bebeğe vurma!" diye attığı çaresiz çığlıklar, Kadir'in sağır kulaklarına ulaşmamıştı. Postallarının ucuyla savurduğu acımasız tekmelerden biri, genç kadının karnının tam ortasına, o günahsız sabinin sığınağına sertçe inmişti. Dünyanın Gülcihan için tamamen karardığı an işte o saniyeydi.

Gözlerini saatler sonra buz gibi tahta zeminde açtığında hissettiği ilk şey kasıklarına saplanan o keskin, yırtıcı kramp olmuştu. Karnının altından başlayan ve bütün bedenini esir alan kasılmalarla birlikte, bacaklarının arasından süzülen o ılık, korkunç ıslaklığı hissetmişti. Birkaç damla kan. Kanı gördüğü an aklını yitirecek gibi olmuş, yerleri tırnaklayarak sessizce feryat etmişti. O saniyeden sonra hafiflese de bir türlü tam olarak geçmeyen o sinsi ağrı ve içerideki sağır edici, ölümcül sessizlik başlamıştı.

Zihni bu karanlık dehlizlerde gezinirken delirecek gibi olduğunu hissediyordu. Nefes alamıyordu. Yaşama tutunduğu tek dal içindeki karanlık mezarda can veriyor olabilirdi. Bu ihtimal, fiziksel acılarının milyonlarca kat ötesinde, ruhunu bir asit misali eritiyordu.

Minderin kenarından sakladığı kağıtları ve kalemi titreyen elleriyle bulup çıkardı. Gözyaşları artık sel olmuş, kâğıdın üzerine damlayarak mürekkebi dağıtmaya başlamıştı bile. Dizlerini hafifçe kırıp kâğıtları bacağına yasladı. Kalbi göğüs kafesini kırarcasına çarpıyor, içindeki korkuyu, o çığlık çığlığa feryadı birilerine duyurmak istiyordu. Kalemin ucu kâğıda değdiğinde, kelimeler kanayarak dökülmeye başladı.

"Fatih'im...

Sana bu satırları yazarken ecelimle boğuşuyorum sanki. Nefes alamıyorum, kalbim duracak gibi çarpıyor. Korkuyorum Fatih, hem de öyle böyle değil, aklımı kaçıracak kadar çok korkuyorum. İki gündür benim dünyam başıma yıkıldı, ben karanlık bir çukurun dibinde diri diri gömüldüm kaldım.

Kızım iki gündür hiç oynamıyor. Zerre kadar hareket etmiyor Fatih. Elim hep karnımda, saatlerdir yalvarıyorum ona "Bir tekme at, buradayım de" diye ama ses yok. İçimdeki sessizlik beni öldürüyor.

O iblis iki gece evvel kumar borcu yüzünden dışarıda fena tartaklanmış, yüzü gözü dağılmış geldi eve. Benden para istedi. Benim soğuk sularda ellerim çatlaya çatlaya köy evlerinden kazandığım, kızım için biriktirmeye çalıştığım üç beş kuruş parayı mecburen verdim ona. Yetmedi tabii, yetmez. Kendi yediği dayağın, kendi acizliğinin hıncını benden çıkardı. Üzerime çullandı, vurdu, kırdı... Ben hep karnıma siper ettim kendimi, büzüldüm kaldım yerlerde ama koruyamadım Fatih. Postalıyla, acımadan benim yavrumun üzerine, tam karnıma vurdu.

Canımdan can koptu o an. Uyandığımda kasıklarımda öyle bir sancı vardı ki bıçak saplıyorlar sandım. Sonra kan gördüm Fatih. Bacaklarımdan süzülen kanı gördüğümde aklımı yitirecek gibi oldum. O günden beri ağrım hafiften devam ediyor ama asıl canımı yakan o değil. Kızım hiç kıpırdamıyor. Altıncı ayımıza girdik biz, kocaman oldu benim yavrum. Eskiden hiç durmazdı, şimdi sanki küstü bana, sanki korktu da bir köşeye sindi kaldı.

Ya onu kaybettiysem Fatih? Ya bu iblis benim tek sığınağımı da söküp aldıysa benden? Ben yaşayamam... Yemin ederim yaşayamam. Onsuz bir nefes daha alamam bu dünyada. O gün sana yazdım, "Kanı benim ama kalbi senin olsun" dedim. O kalbin durmuş olma ihtimali beni delirtiyor. Ne olursun bir mucize olsun. Ne olursun kızımı beni bırakmasın.

Gözlerim yollarda kaldı. Bir haber, bir ses... Hiçbir şey gelmedi senden. Unuttun mu bizi sahi? Oysa ben her gece o defne ağacının altına sığınıyorum rüyalarımda. Gel ne olur... Sadece beni değil, içimde can çekişen bu yavruyu da kurtar. Ben kızımı kaybetmek istemiyorum. Seni kaybettim, onu da kaybedersem toprağa girerim.

Yalvarırım gel Fatih...

Gülcihan."

Kalemi yavaşça elinden bıraktı genç kadın. Kâğıt, gözyaşlarından sırılsıklam olmuş, bazı kelimeler birbirine karışmıştı. Kâğıdı özenle katlayıp minderin altına gizledi. Titreyen ellerini yeniden karnının üzerine, o sessiz tepeciğin iki yanına yerleştirdi. Bedenini duvara dayayıp başını geriye attı. Odanın içindeki soğuk giderek daha da keskinleşiyordu.

Saatler geçti. Kış güneşi çoktan yerini dondurucu ve karanlık bir geceye bırakmıştı. Gülcihan yerinden milim bile kıpırdamamış, yememiş, içmemişti. Sadece sessizce ağlıyor, yanaklarından süzülen tuzlu damlaların kurumasına bile müsaade etmiyordu. Zihni artık en kötü senaryoları kabullenmeye, içindeki canın gerçekten de sönüp gittiğine inanmaya başlamıştı. Boğazındaki düğüm, hıçkırıklarını yutmaktan dolayı fiziksel bir acıya dönüşmüştü. Elini bir kez daha karnına bastırdı.

Karnının alt kısmında, tam avucunun merkezinde çok hafif, neredeyse hissedilmeyecek kadar cılız bir seyirme oldu.

Genç kadın nefesini anında tuttu. Kalbi göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpınmaya başlamış, gözleri fal taşı gibi açılmışti. Yanılmış olma ihtimali, bunun sadece bir kas spazmı olma ihtimali onu öylesine korkutuyordu ki kıpırdamaya dahi cesaret edemedi. Bütün benliğini, bütün algısını o noktaya topladı.

Saniyeler sonra o cılız seyirme yerini çok daha net, çok daha tanıdık bir harekete bıraktı. Minik bir ayak veya el annesinin avuç içine içeriden usulca ama kararlı bir şekilde dokunmuş, hafifçe iteklemişti.

"Allah'ım..." diye inledi Gülcihan, çatlak dudaklarının arasından kopan o feryat gibi fısıltıyla. Elleri karnının üzerinde titremeye başladı. Gözlerinden bu kez acının değil dünyalara bedel bir mucizenin yaşları boşanıyordu. "Buradasın... Yaşıyorsun... Bebeğim, annem, buradasın!"

Peş peşe iki minik tekme daha geldi içeriden. Sanki annesinin o günlerdir döktüğü gözyaşlarına, çaresiz yakarışlarına cevap veriyor, "Korkma, ben buradayım" diyordu. Gülcihan yüzünü karnına doğru eğip, kollarını o yuvarlaklığa sımsıkı sardı. Hıçkırıklara boğularak, sarsıla sarsıla ağlıyordu. "Şükürler olsun... Binlerce kez şükürler olsun..."

İçindeki karanlık dağılmış, o dipsiz kuyuya yeniden bir güneş doğmuştu. Vakit kaybetmeden, büyük bir telaşla ve heyecanla minderin altına sakladığı mektubu tekrar çıkardı. Kalemi titreyen parmaklarıyla zar zor kavradı. Sayfanın en altına, gözyaşlarının ıslattığı kâğıdın boş kalan küçük bir köşesine aceleyle, mutluluktan uçuşan harflerle şu notu düştü:

"Kıpırdadı Fatih'im! Kıpırdadı kızımız! Yaşıyor, beni bırakmadı! Kızımız bizimle!"

Nisan ayının dengesiz havası köyün çamurlu yollarını kurumaya yüz tutmuş balçıklara çevirirken derme çatma evin içindeki keskin rutubet kokusu hiç değişmemişti. Gülcihan çatlamış elleriyle belini destekleyerek gıcırdayan tahta kapıdan içeri adımını zorlukla attı. Sabahtan beri muhtarın evinde yerleri fırçalamış, kıştan kalma ağır kilimleri yıkamıştı. Yedi aylık hamile bir bedenin bu kadar ağır bir işkenceyi kaldırması kelimenin tam anlamıyla bir mucizeydi. Bacakları titriyor, ayak bilekleri davul gibi şişmiş hâlde sızım sızım sızlıyordu.

Nefes nefese kalmış bir hâlde, köşedeki yer yatağına adeta yığıldı. Karnı artık kocamandı. İncecik, zayıf bedenini öne doğru çeken, uyurken bile nefes almasını zorlaştıran devasa bir yük hâline gelmişti. Eskiden bu eve girdiğinde sadece korku hissederdi, şimdiyse damarlarında bambaşka, karanlık bir his fokurduyordu: Öfke.

Saf, kontrol edilemez ve zehirli bir öfke. Kimi zaman Kadir'e, kimi zaman çaresizliğine, kimi zaman da Trabzon'daki o koca, sağır ve dilsiz Furtuna konağına... Genç kadının ruhu artık boyun eğen o masum kızınki gibi değildi. Köşeye sıkışmış, sürekli tetikte bekleyen yaralı bir hayvanın hırçınlığını taşıyordu.

Yerinden usulca doğrulup, minderin altından kâğıtları ve kalemi çıkardı. Titreyen parmakları kalemi kavradığında gözlerinde önceki mektupların o yalvaran, umut dolu yaşları yoktu. Sadece keskin bir sitem, yorgun bir isyan vardı. Kâğıdı dizinin üzerine yerleştirdi, derin bir iç çekerek yazmaya başladı.

"Fatih...

Sana yolladığım dördüncü kâğıt bu. Dördüncü kez içimi döküşüm, dördüncü kez bir umutla kapılara bakışım... Yoksun. Ne bir haber var senden, ne bir ses. Ben artık Esme'nin bu kâğıtları sana ulaştırdığına inanmıyorum. Korkağın tekidir o, biliyorum. Benim feryadımı Zarife Hanım duyar da başı yanar diye mektuplarımı yırtıp atmıştır sobanın içine. Başka türlüsünü benim aklım da kalbim de almıyor çünkü. Biliyorum, adım gibi eminim... Sen benim yazdıklarımı okusaydın, o kâğıtta kızımızın nefes aldığını görseydin bir saniye bile beklemezdin. İkinci mektuba kalmadan gelir alırdın bizi bu cehennemden.

Kimse elimden tutmuyor Fatih. Kimsem yok benim. Bu koca dünyada beni bir başıma, şu zalim herifin eline, bu derme çatma köy evinin soğuğuna terk ettiniz. Trabzon burnumda tütüyor. Konağın avlusundaki taşların soğuğunu bile özledim. En çok da anamı özledim. Anam hasta kadındı, ciğerleri çürüktü, nefes alamazdı doğru dürüst. Kim bakıyor ona şimdi? Benim ardımdan döktüğü yaşlar bitirdi mi onu? Kimse kapısını çalmıyor, kimse bir tas çorba kaynatmıyordur onun için. Babam olacak adam merhamet etmez ona. Öldü mü, sağ mı ondan bile haberim yok! Gece yatağa yattığımda "Anam öldü de benim ruhum duymadı" diyorum, yemin ederim aklımı kaçıracak gibi oluyorum.

Karnım iyice büyüdü artık. Yedi ay oldu. Aşağı bakınca ayaklarımı göremiyorum. Bu koca yükle her sabah tarlalara, köyün zenginlerinin evine temizliğe gidiyorum. Dizlerimin üstünde yeri fırçalarken kasıklarıma öyle kramplar giriyor ki nefesim kesiliyor, öleceğim sanıyorum. İblis cebimdeki üç kuruşu almak için başımda bekliyor. Karnım aç. Sadece benim değil, kızımın da karnı aç. Geçen yine canım o kapkara, sulu böğürtlenlerden çekti. İki damla gözyaşımla, gururumu ayaklar altına alıp pazara kadar yürüdüm şiş ayaklarımla. Bu defa param çıkışmadı diye değil, mevsimi geçti diye tezgâhlarda bile yoktu. Bulamadım. Öyle bir öfke çöktü ki içime, pazarın ortasında oturup taşı toprağı dövmek istedim.

Ben artık kendimi tanıyamıyorum Fatih. İçimdeki o uysal kız gitti, yerine öfkeden deliren bir canavar geldi sanki.

Bugün pazardan dönerken köyün yaşlı kadınlarından biri kesti yolumu. Destursuzca, sormadan etmeden uzattı buruşuk elini, karnımı okşadı. Güya iyilik edecek, güya benimle sohbet edecek... "Sivri duruyor, kesin oğlan gelecek bu" dedi bana. Sonra da gülerek "Yakışıklı olur inşallah babası Kadir gibi." Dedi.

Fatih... Kadın o lafı ettiği an benim beynime öyle bir kan sıçradı ki anlatamam. İblisin adını benim temiz yavrumla yan yana anması, onu o canavara benzetmesi beni çıldırttı. Nasıl oldu bilmiyorum, kendime geldiğimde kadının kolunu öyle bir sıkıyordum ki, kemiklerinin çatırdadığını hissettim. Tırnaklarımı etine geçirdim. Kadın acıyla bağırıp kolunu benden kurtardı "Deli mi ne!" diye söylenerek korkuyla kaçtı gitti yanımdan. Kendi kendimden korktum o an. Ben kimsenin canını yakamazdım eskiden, karıncayı bile incitmekten sakınırdım. Şimdi içimdeki öfkeyi, nefreti dizginleyemiyorum. Bu çaresizlik beni hiç bilmediğim, kötü birine dönüştürüyor.

Ama kızım... Şu karanlık dünyada beni ayakta tutan tek mucizem o. Yedi aylık oldu, yeri daraldı artık annesinin karnında. Eskisi gibi kıpır kıpır dönüp taklalar atamıyor ama çok güçlendi Fatih. Dün gece uzanmışken karnımın üzerinden elinin silüetini gördüm. Öyle belirgin, öyle net itiyordu ki beni içeriden... Gözyaşları içinde izledim o minicik eli. Sabırsız... Tıpkı senin gibi. Sanki içeride duramıyor, imkânı olsa karnımı yırtıp dışarı çıkacak, "Kurtar bizi" diye bağıracak gibi. İttiriyor beni sürekli, sığamıyor içime.

Sen gelmezsen, sen elimizden tutmazsan biz bu zindanda nasıl nefes alacağız? Kızımı o adamın zulmünden nasıl sakınacağım? Sesimi duy artık sevdam... Duy ve gel. Mektuplarım sana ulaşmıyorsa bile kalbin de mi hissetmiyor benim yangınımı? Çünkü benim gücüm, bu mektupları umutla yazan kalemim artık tükenmek üzere.

Kızının annesi,
Gülcihan."

Mayıs ayının sıcak havası köyün ağaçlarında çiçekler açtırırken derme çatma evin içindeki o keskin rutubet kokusu hiç değişmemişti. Gülcihan bir mektuba daha başladı içindeki kırgınlığı ve öfkeyi bastırabilmek adına. Sabrının sınırındaydı artık.

"Fatih... Sesimi duymayan, feryadıma sağır kalan sevdam.

Sana yazdığım beşinci kâğıt bu. İçimi döktüğüm, kelimelerle sana yalvardığım beşinci mektup. Biliyorum artık, adım gibi eminim ki bu kâğıtların hiçbiri senin ellerine değmedi. Esme'nin vicdanına güvenmek hataydı belli ki. Bizi bu cehennemde yapayalnız bıraktı, mektuplarımı bir köşeye atıp unuttu.

Baktım ki sizden bir adım yok, baktım ki Esme bize sırtını döndü... Kendi başımın çaresine bakacağım Fatih. Kaçıp gideceğim buradan. Ne yapıp ne edip Trabzon yollarına düşeceğim. Sana ulaşamazsam bile gidip Adil Koçari'nin kapısına dayanacağım.

Hatırlıyor musun eski günleri? Dördümüzün gizli gizli buluştuğu, her şeyin güzel olacağına inandığımız o zamanları? Adil, sen, Esme ve ben... Nasıl da inanırdık dünyayı değiştirebileceğimize. "Ya bu düşmanlığı bitireceğiz, ya da dördümüz birden alıp başımızı buralardan gideceğiz" derdiniz siz hep. Biz Esme'yle oturur kızlarımızı beraber büyüteceğimizin hayalini kurardık. "Senin Aleyna'n ile benim Defne'm beraber koşacaklar Furtuna'nın avlusunda" derdim hep. Benim kızımın adı bile o zamandan belliydi, ağacıızdan almıştı adını. Şimdi hayallerin hepsi kül oldu. Adil'in içinde bir yerlerde eski dostluktan bir kırıntı kaldıysa bana yardım eder diye umuyorum. Esme etmedi ama belki Adil beni bu cehennemden kurtarır.

Sekizinci ayın içine girdik Fatih. Karnım iyice büyüdü, kocaman oldu. Hatta son günlerde iyice aşağıya indi. Bazen çok korkuyorum... Ne zaman gebe kaldığımı tam olarak bilemiyorum. Benim hesabıma göre sekiz ay ama belki de çoktan geldi doğum zamanı. Beni bir kere bile doktora götürmediler ki bileyim. Kasabadaki hastanenin yolunu bile bilmiyorum. Kızım her an gelmek isteyebilir, sancılarım yokluyor beni ufaktan.

Ağrılarım çok oluyor ama dinlenmek ne haddime? İblisin kumar borcu bitmek bilmiyor. Katlanarak büyüyor borçları her gün. Adamlar kapıya dayanmasın diye her sabah köy evlerine temizliğe, tarla işine gidiyorum bu koca göbeğimle. Bacaklarım titriyor, belim ortadan ikiye ayrılacak gibi sızlıyor ama duramıyorum. Doğurana kadar çalışmaya mecburum.

Geçen gün temizliğe gittiğim evdeki yaşlı kadınlardan biri hâlime acıdı herhalde. Elime iki yumak ip tutuşturdu. Rengârenk iplerdi Fatih... Öyle mutlu oldum ki anlatamam. Geceleri sobanın cılız ışığında bu iplerle kızıma bir minik yelek, bir de patik ördüm. Kadın tekrar ip verirse bu sefer de kızımı sarıp sarmalayacak bir battaniye öreceğim. Yavrumun narin teni soğuk evin duvarlarına değmesin diye kendi ellerimle koruyacağım onu.

İçimde dinmeyen, beni ağlatıp duran bir yara var hâlâ. Canım böğürtlenlerden çekiyor Fatih. Aradım taradım, pazar yerini talan ettim ama bulamadım yine. Bulamayınca öyle bir doldum ki sokak ortasında çöktüm ağladım hüngür hüngür. Küçücük bir meyve için insan bu kadar ağlar mı deme, ağlıyor işte. Karnımdaki sabi istiyor, ben ona veremiyorum. Bizi bu cehennemden çekip çıkardığında alırsın değil mi bana o böğürtlenlerden? Söz ver bana Fatih.

Karnım hep çatlak oldu biliyor musun? Derim gerildikçe kıpkırmızı, derin çizgiler oluştu her yerinde. Önceleri çok üzüldüm, kendimi çirkin hissettim. Sonra seni düşündüm. Sen kesin onları bile severdin Fatih. Çatlakları öper, "Bizim kızımızın izleri bunlar" derdin. Sen öyle severdin ki, ben de sevmeye başladım onları. Üstelik bu renksiz, karanlık evin içinde nihayet üzerimde renkli bir şeyler oldu diye gülümsüyorum bazen kırmızı çizgilere.

Kızımız artık eskisi gibi kıpır kıpır değil. Yeri iyice daraldı içeride. Hareket edemiyor pek ama geçen gün karnımın üzerinde elinin minicik silüetini gördüm yine. İttiriyor beni sürekli içeriden. Sütüm geldi bir de birkaç damla. Daha doğmadan neden geldi diye çok korktum ama köyün ebesi gelebileceğini söyledi bazen. Sağmamam gerekiyormuş, dokunmadım o yüzden. Biraz acıtıyor ama dayanırım.

Bekle beni Fatih. Sen gelmedin ama ben kızımı alıp geleceğim sana. Zindanda ölmeye hiç niyetim yok.

Seni canından çok seven,
Gülcihan."

Sabahın kör karanlığında, toprağı henüz kurumamış köy yokuşunu tırmanırken ciğerleri adeta parçalanıyordu Gülcihan'ın. Haftada yalnızca bir kez, o da sabahın ilk ışıklarıyla köyün üst yolundan geçen külüstür otobüsü kaçırma lüksü yoktu. Avucunun içinde sımsıkı tuttuğu, terden sırılsıklam olmuş üç beş buruşuk banknot ve birkaç madeni para hayatla arasındaki tek köprüydü. Kadir'in cebinden, paltosunun astarından gizlice aşırdığı, temizlikten artırıp zulaladığı o üç kuruşluk umut bir kadının ve karnındaki sekiz aylık canın bilet parasına yetecek miydi, onu bile bilmiyordu.

Kimseye görünmemek, tanınmamak için üzerine geçirdiği o simsiyah ferace içinde nefes almak başlı başına bir işkenceydi. Yüzünü kaba bir peçeyle tamamen kapatmış, sadece önünü görebileceği kadar gözleri için bir aralık bırakmıştı. Haziran ayının ilk günlerinin dengesiz sıcağı kalın kumaşın altında birikiyor, alnından süzülen ter damlaları kirpiklerini yakarak gözlerine giriyordu. Sekiz aylık gebeliğin ağırlığı beline ve kasıklarına tarifsiz bir baskı yaparken her bir adımında nefesi hırıltılı bir iniltiye dönüşüyordu. Bedeni tükenmişti fakat içindeki kaçma arzusu geri adım atmasına zerre kadar müsaade etmiyordu.

Motoru hırıldayarak yaklaşan eski otobüsü gördüğünde titreyen eliyle dur işareti yaptı. Tozu dumana katarak duran aracın basamaklarını tırmanırken şoförün yüzüne dahi bakmadan elindeki bozuklukları uzatıp doğrudan en arka, en kuytu koltuğa sindi.

Araç sarsıla sarsıla dağ yollarından Ordu merkeze doğru inerken Gülcihan'ın elleri istemsizce, sürekli olarak karnına gidiyordu. İçinde kıpırdayan minik can kaçışının hem en büyük zorluğu hem de ona adım atma gücü veren tek sebebiydi. "Gidiyoruz..." diye fısıldadı örtüsünün altından, nefes nefese. "Seni o cehennemde bırakmayacağım, kurtaracağım bizi."

Otogarın mazot ve egzoz kokan, insan kaynayan kargaşasına karıştığında korkusu zirveye ulaştı. Her an arkasından bir el omzuna yapışacak, Kadir'in leş gibi rakı kokan nefesi ensesinde belirecekmiş gibi diken üstündeydi. Trabzon peronunu bulup gişedeki adama elindeki kalan bütün parayı uzattığında adamın "Eksik bu abla." demesiyle dünyası başına yıkılacak gibi olmuştu. Boynunu büküp, peçesinin altından öyle çaresiz, öyle ezik bir sesle yalvardı ki adam oflayarak bir bilet kesip eline tutuşturmak zorunda kaldı.

Karadeniz sahil yolu boyunca ilerleyen otobüsün arka koltuğunda saatler asırlar gibi geçti. Rüzgârın ve denizin hırçın manzarası camdan akıp giderken memleketi Trabzon'a yaklaştıkça göğüs kafesindeki amansız korku yerini yavaş yavaş kanat çırpan bir heyecana bırakıyordu. Ancak bedeni isyan ediyordu. Şişen ayak bilekleri ayakkabısının içinde sızım sızım sızlıyor, kalın örtünün altındaki havasızlık zaman zaman başını döndürüyordu. Yutkunmakta bile zorlanıyor, boğazı kuruluktan parçalanıyordu ama peçesini açıp bir yudum su içmeye dahi cesaret edemiyordu.

Nihayet Trabzon'un iyot kokan havasına adım attığında güneş tepedeydi. Şehrin gürültüsü, kalabalığı ve yabancılığı karşısında bir anlık afallama yaşadı. Nereye gideceğini, hangi dolmuşa bineceğini bilmiyordu. Cebinde bir damla su alacak tek bir kuruşu dahi kalmamıştı.

Sora sora, çekinerek ve etrafındaki insanların tuhaf bakışlarını görmezden gelerek yönünü bulmaya çalıştı. "Koçari Konağı..." diyordu fısıltıdan hallice bir sesle, önüne çıkan bakkala, köşe başındaki esnafa. Kimi tersliyor, kimi eliyle yukarıları, dik yokuşları işaret ediyordu.

Yokuşları tırmanmak o sekiz aylık karınla, nefes kesen örtülerin altında kelimenin tam anlamıyla bir ölüm kalım savaşıydı. Beli ortadan ikiye ayrılacakmış gibi sızlıyor, adımlarını sürüyerek atıyordu. Midesindeki bulantı ve açlık gözünün önünde siyah noktaların uçuşmasına sebep olmaya başlamıştı.

Ulu çam ağaçlarının ardında yükselen, aşina olduğu konağın tahta kapısını gördüğünde dizlerinin bağı çözüldü. Kapının ağır tokmağına uzanırken, parmakları titriyordu. Eğer Adil evde yoksa, eğer kapıdan kovulursa ne yapardı?

Tokmağı iki kez, cılız bir şekilde vurdu.

İçeriden gelen sessizlik önce kalbini sıktı. Ardından küçük, pıtır pıtır yaklaşan ayak sesleri duyuldu. Kilit içten zorlanarak, birkaç denemenin ardından açıldı. Ağır kapı yavaşça aralandığında Gülcihan'ın gözleri eşikteki manzaraya takılıp kaldı.

Aşağıda boyu kapı koluna zor yetişen iki yaşlarındaki Fadime duruyordu. Uzun saçları yanaklarına dökülmüş şaşkın şaşkın dışarıya bakıyordu. Hemen arkasında ondan bir yaş büyük olan Eyüphan meraklı ama daha dik bir duruşla kapının aralığından başını uzatmıştı.

Fadime, karşısında baştan aşağı siyah örtülere bürünmüş, yüzü peçeli ve nefes nefese kalmış yabancıyı gördüğü an korkuyla bir adım geri sendeledi. Minik dudakları büzüldü, eliyle Eyüphan'ın tişörtünü çekiştirerek arkasına saklanma ihtiyacı hissetti.

Gülcihan küçük kızın bu haklı dehşetini anında fark etmişti. Yorgunluktan titreyen ellerini hızla yüzüne götürüp peçesini indirdi. Başındaki kalın örtüyü hafifçe geriye ittiğinde terden sırılsıklam olmuş, solgun ama bir o kadar da şefkatli yüzü ortaya çıktı. Karnının ağırlığına, belindeki korkunç sızıya rağmen kapı pervazına tutunarak zorlukla dizlerinin üzerine çöktü. Küçük kızın hizasına inebilmek için nefes nefese kalmıştı.

Yüzüne, dünyanın en yorgun ama en sıcak gülümsemesini yerleştirdi.

"Fadime, kınalı kuzum benim... Gülcihan ablan ben, tanımadın mı?" diye fısıldadı. Sesi susuzluktan çatlamış olsa da o tanıdık, yumuşacık tınısını koruyordu. "Nerede abin?"

Fadime örtünün altından çıkan bu yüzü görünce bir an duraksadı. Eski günlerde konağa gelen, saçlarını okşayan bu kadını hayal meyal hatırlıyor gibiydi ama yine de yabancılara karşı öğretilen o sıkı tembih zihninde taptazeydi. Bir adım daha gerileyip Eyüphan'ın ardına iyice saklandı.

"Abim evde yok." dedi utangaç, incecik bir sesle, gözlerini Gülcihan'dan kaçırarak.

Gülcihan'ın kalbi bir an sızlasa da, bu iki çocuğun kapıda tek başına olmasının verdiği tuhaflığı idrak etmeye çalıştı. Tam yeniden konuşup kızın güvenini kazanmaya niyetlenmişti ki Eyüphan öne doğru bir adım attı.

Küçük oğlanın yeşil gözleri, Gülcihan'ın yüzünden çoktan aşağıya, kalın kıyafetlerin altından bile bariz bir şekilde belli olan karnına kilitlenmişti. Bir çocuğun en saf merakıyla parmağını uzatıp kadının karnını işaret etti.

"İçeri gelsin..." dedi başını çevirip Fadime'ye bakarak. Son derece ciddi ve korumacı bir tavrı vardı. "Bak, bebek var karnında."

Bu masum, basit ama bir o kadar da vurucu cümle Gülcihan'ın saatlerdir tuttuğu gözyaşlarının kilidini kırmaya yetmişti. Dünyanın en acımasız adamlarından, en soğuk kalplerinden kaçıp geldiği bu kapıda, üç yaşındaki bir çocuğun karnındaki canı fark edip ona merhamet etmesi... Titreyen alt dudağını dişleyerek, yaşların yanaklarından süzülmesine izin verdi.

Fadime de Eyüphan'ın işaret ettiği yere bakınca merakı korkusuna üstün geldi. Kapıyı biraz daha aralayıp kenara çekildi.

Gülcihan pervazdan destek alarak ayağa kalktı. Bedeni o kadar ağırlaşmıştı ki eşikten içeri adımını atıp kapıyı arkasından kapattığında kelimenin tam anlamıyla bir enkaza dönüştüğünü hissediyordu.

Salon çocukların dünyasına ait, dağınık ama sıcacık bir atmosfere sahipti. Tüplü televizyonda kısık sesle bir çizgi film oynuyor, ortadaki sehpanın üzerinde yarım kalmış bisküvi tabağı duruyordu. Gülcihan üzerindeki o boğucu siyah örtüyü ve kalın hırkayı çıkarıp koltuğun kenarına bıraktı. Terden vücuduna yapışmış elbisesiyle, derin bir nefes alarak geniş koltuğa adeta yığıldı. Gözlerini kapatıp başını arkaya yasladığında aylar sonra ilk defa dayak veya küfür korkusu olmadan, güvenli bir çatının altında nefes almanın akılalmaz rahatlığını yaşıyordu.

Eyüphan kadının bu tükenmiş hâlini izledikten sonra hiçbir şey söylemeden mutfağa doğru pıtır pıtır adımlarla koşturdu. Kısa bir süre sonra iki eliyle sıkıca kavradığı, ağzına kadar dolu soğuk bir süt bardağıyla geri döndü. Sütü dökmemek için dilini dışarı çıkarmış, büyük bir dikkatle yürüyordu. Bardağı Gülcihan'a doğru uzattı. Fadime de hemen yanına gelip sehpanın üstündeki bisküvi tabağını usulca yanına bıraktı.

Gülcihan'ın titreyen elleri bardağı kavradığında camın soğukluğu ateşler içindeki avuçlarına ilaç gibi gelmişti. "Allah sizden razı olsun..." diye mırıldandı burnunu çekerek. Sütü dudaklarına götürdüğünde o soğuk, pürüzsüz sıvının kurumuş boğazından aşağı süzülüşü belki de hayatında içtiği en lezzetli, en hayat kurtarıcı şeydi. Bisküviden küçük bir ısırık aldığında ağzına yayılan tat saatlerdir açlık çeken midesindeki kazınmayı bir nebze olsun dindirmişti.

Sütü kana kana içtikten sonra bardağı sehpaya bırakıp çocuklara doğru hafifçe eğildi. Evin içindeki bu yalnızlık, içerilerden gelen ağır ilaç kokusu ve derin sessizlik dikkatini çekmişti.

"Siz yalnız mısınız?" diye sordu bakışları çocukların masum yüzlerinde gezinirken. "Fatma abla yok mu?"

Fadime kendi elindeki bisküviyi kemirirken omuz silkti. Minik yüzüne hüzünlü bir gölge oturmuştu. "Annem hasta... Uyuyor."

Eyüphan hemen araya girip bir yetişkin gibi kaşlarını çatarak durumu izah etme gereği duydu. "Adil abi uyandırmayın dedi. Biz de ses yapmadan oturuyoruz."

Gülcihan yutkundu. Fatma'nın hastalığının ne kadar ilerlediğini, bu iki sabinin salonda kendi başlarına nasıl vakit geçirmeye çalıştığını görmek içini acıtmıştı. Ancak şu an Adil'in nerede olduğunu, ne zaman döneceğini kestirememek de ayrı bir gerginlik yaratıyordu.

Çocuklar ise televizyondaki çizgi filmi çoktan unutmuş, bütün dikkatlerini Gülcihan'ın karnına vermişlerdi. Fadime usulca kadının dizine yaklaşmış, meraklı gözleriyle o şişkinliğe bakıyordu.

"Burada bebek mi var?" diye sordu minik işaret parmağını havada tutarak, dokunmaya cesaret edemeyerek.

Gülcihan dudaklarındaki yorgun tebessümle başını salladı. Kızın minik elini kendi sıcak avucunun içine alıp yavaşça karnının üzerine, bebeğin olduğu yere yerleştirdi. "Evet, burada..." dedi yumuşacık bir sesle.

Eyüphan da hemen yanlarına gelip onun elinin yanına kendi elini koydu. "Ne zaman çıkacak?" diye sordu merakla. "Kocaman olmuş."

"Yakında çıkacak inşallah..." dedi Gülcihan gözpınarlarında yeniden biriken yaşları gizlemeye çalışarak. İçerideki minik can çocukların sıcacık ellerinin dokunuşuna cevap verircesine hafifçe kıpırdadığında Fadime'nin gözleri şaşkınlıkla kocaman açıldı. Kıkırdayarak elini geri çekti.

"Kız mı olacak bebeğin, erkek mi?" diye sordu Eyüphan. Bu sefer bir tekme de onun avcunun altına isabet etmiş ancak o elini geri çekmemişti.

"Bence kız olacak." dedi Gülcihan. Fadime bunu duyduğunda heyecanla ona baktı.

"Benimle arkadaş olur mu?" diye sordu masum bir hevesle. Gülcihan daha cevap veremeden Eyüphan girdi araya.

"Ben neyine yetmiyorum senin?!" dedi sevimli bir öfke ve kırgınlıkla, kollarını çaprazlayıp çatık kaşlarla Fadime'ye baktı.

"Sen erkeksin Eyüphan!" dedi Fadime lafını esirgemeyerek. "Benimle kız oyunları oynamıyorsun hiç."

"Yalancı! Sen istedin diye teyzemin namazlığını giyip evcilik oynadım ya seninle?!"

Eyüphan'ın isyanı karşısında omuz silkip tekrardan Gülcihan'ın karnına odaklandı Fadime, minik ellerini üstüne yerleştirip yeni bir kıpırtının gelmesini beklemeye başladı.

Gülcihan bu iki masum çocuğu izlerken karnını usulca okşayarak arkasına yaslandı. Çocuklar bir süre sonra ilgilerini kaybedip yeniden televizyonun karşısındaki minderlere geri oturduklarında evin içindeki ağır bekleyiş başlamıştı.

Evin derinliklerinden, yatak odalarının olduğu taraftan Fatma'nın boğuk, hırıltılı öksürük sesleri ara sıra salona kadar ulaşıyordu. Gülcihan o sesleri duydukça bu konağın da aslında başka bir tür acıyla, başka bir hastalıkla sınandığını iliklerine kadar hissediyordu. Kendi kaçışı, kendi çaresizliği bu duvarların arasındaki kedere karışmıştı.

Dakikalar saatlere dönüşürken yorgunluk Gülcihan'ın bütün kaslarını ele geçirmeye başladı. Koltuğun kenarına yasladığı başı zaman zaman düşüyor, sızlayan ayak bileklerindeki ağrı bir türlü dinmiyordu. Adil ne zaman gelirdi? Kapıdan girdiğinde karşısında onu gördüğünde ne tepki verirdi? Yıllar önce kardeşi gibi gördüğü bu adam, kapısına sığınan bu kaçak kadına yardım elini uzatır mıydı, yoksa onu o cehenneme geri mi gönderirdi?

"Artık geri dönemem..." diye tekrarladı içinden ellerini karnına sımsıkı sararak. O kapıdan girdiği an eski hayatının bütün köprülerini kendi elleriyle yakıp yıkmıştı. Şimdi tek çaresi bu loş salonda, çizgi film izleyen iki küçük çocuğun nefes sesleri ve içeriden gelen hasta öksürükleri eşliğinde kaderini belirleyecek olan adamın ayak seslerini beklemekti. Belirsizliğin soğuk ve ürpertici pençesi, sıcak salona rağmen omuzlarında geziniyordu.

Gülcihan ettiği dualarla içindeki kavurucu korkuyu bir an olsun bastırmaya çalışırken konağın ağır ahşap kapısı dışarıdan gelen bir gürültüyle açıldı. İçeri dolan Karadeniz'in o nemli, iyot kokan ılık rüzgârıyla birlikte iki koca silüet antrenin loş ışığında belirdi.

Biri bu konağın sahibi, korktuğu ama bir o kadar da umut bağladığı Adil Koçari'ydi. Diğeri ise onun sağ kolu, her daim yanında olan Amirum Dayı.

Adil kabanını çıkarırken gözleri doğrudan salondaki yabancı karaltıya takıldı. Adımları olduğu yerde kesildi, kaşları derinden çatıldı. Amirum Dayı da aynı saniye içinde durumu fark etmiş, elindeki anahtarları portmantoya bırakmayı unutarak salona doğru bir adım atmıştı. İkisi de bu siyah örtülere bürünmüş, hamileliğinin son demlerindeki kadının, Gülcihan'ın, bu konağın salonunda ne aradığını idrak edememişti ilk başta.

Eyüphan babasının ve Adil'in şaşkın, gergin yüz ifadelerini gördüğü an saf ama korumacı içgüdüsüyle yerinden fırladı. Hızlıca Fadime'nin önüne geçti, onu kendi cılız gövdesinin arkasına sakladı. Minik ellerini iki yana açarak telaşla ve biraz da suçluluk duygusuyla konuştu.

"Adil abi, baba... Ben aldım ablayı içeri. Fadime'ye kızmayın."

Küçük oğlanın cılız savunması salondaki o ağır, nefes kesici sessizliği bir anlığına bölmüştü. Amirum Dayı'nın yüzündeki şaşkınlık yerini usulca bir anlayışa, durumun vahametini sezen babacanlığa bıraktı. Çocuğuna kızmadı, bağırmadı. Aksine, sesini dünyanın en yumuşak, en yatıştırıcı tonuna ayarlayarak ona doğru eğildi.

"Kızmıyoruz oğlum, iyi etmişsiniz..." dedi eliyle hafifçe çocuklara doğru bir işaret yaparak. "Hadi sen tut kardeşinin elinden, biz eve inelim. Bırakalım Adil abinle misafiri rahat konuşsunlar."

Eyüphan babasının bu sakinleştirici sözleriyle derin bir nefes aldı. Geriye dönüp Fadime'nin minik elini sıkıca kavradı. İki küçük çocuk, salonda kopmak üzere olan karanlık fırtınanın boyutunu, yetişkinlerin gözlerindeki kan dondurucu gerilimi tam anlayamasalar da ortamdaki havanın ağırlığını sezmişlerdi. Amirum Dayı, çocukları önüne katıp konağın hemen yanındaki küçük, müştemilat gibi eve doğru yönlendirirken salonda sadece iki kişi kalmıştı. Adil ve Gülcihan.

Gülcihan çocukların gidişiyle birlikte sığındığı masum, güvenli fanusun da yıkıldığını hissetti. Saatlerce yollarda sürünmenin, otobüs köşelerinde korkudan titremenin getirdiği devasa yorgunluk bütün hücrelerine işlemişti. Karnı nefes almasını bile güçleştiriyordu. Koltuğun kenarına titreyen parmaklarıyla tutundu. Bacaklarındaki uyuşukluğa, belindeki sızıya rağmen zorlukla yerinden doğrulmaya çalıştı. Bir eli istemsizce, koruma içgüdüsüyle şişkin karnının üzerine gitmişti. Karşısındaki adamla göz hizasında, dimdik durması gerektiğini biliyordu.

Adil aralarındaki o birkaç adımlık mesafeyi ağır ağır kapattı. Yüzünde ne bir acıma ne de eski günlerin hatırına dair bir tebessüm vardı. Sadece buz gibi, sorgulayıcı bir ifadeyle kadının perişan hâlini süzdü.

"Ne işin var senin burada Gülcihan?" diye sordu sesi konağın duvarlarında soğuk bir yankı bırakırken.

Gülcihan yutkundu. Kurumuş, çatlamış dudaklarını araladı. İçindeki o çaresiz korku, son bir umut ışığıyla harmanlanmıştı. "Kaçtım..." diye fısıldadı, sesi titriyordu. "Kaçtım Adil... Dayanamadım artık. Tükendim. O adamın elinde her gün ölüp ölüp dirilmekten, karnımdaki sabiyi korumaya çalışmaktan yoruldum. Yardım et bana, yalvarırım bir el uzat."

Adil'in çenesi kasıldı, ellerini ceplerine sokup omuzlarını dikleştirdi. Karşısındaki bu yalvaran kadına zerre kadar yumuşamamıştı.

"Ben mektuplar yolladım..." diye devam etti Gülcihan, nefes nefese, kelimeleri birbiri ardına sıralayarak. "Esme'ye verdim, o kadar kâğıt yazdım Fatih'e ulaştırsın diye. Hiçbiri mi geçmedi eline Fatih'in bil-"

Adil'in dudaklarının kenarı, acımasız ve alaycı bir şekilde kıvrıldı. "Onlar bende Gülcihan."

Gülcihan'ın bedeni bu cümleyle birlikte kaskatı kesildi. Gözleri şaşkınlıkla, inanamazlıkla fal taşı gibi açıldı. Nefesi boğazında düğümlenmişti. "Nasıl yani?" diye sordu, sesindeki o titreyen umut paramparça olmaya yüz tutmuştu.

"Bendeler." dedi Adil, kelimelerin üzerine basa basa, hiçbir vicdan azabı çekmeden. "Esme Furtuna uğraşmak istemedi. 'Başım belaya girer, kocam duyar' dedi, getirdi mektupları bana verdi. Bende duruyor hepsi."

Gülcihan'ın dünyası başına yıkılmıştı. Aylarca o soğuk köy evinde, dayak yediği gecelerin sabahında bir umutla yazdığı, gözyaşlarıyla ıslattığı kâğıtlar meğer hiç yola çıkmamış, hiç Fatih'e ulaşmamıştı. Sevdiğinin ondan haberi bile yoktu.

"Sen neden Fatih'e göndermedin?" diye sordu kırılmış, inanamayan bir sesle.

Adil gözlerini kısmadan, o buz gibi duruşuyla doğrudan kadının yüzüne baktı. "Neden göndereyim?"

Gülcihan bu sorunun mantığını bir türlü algılayamıyordu. "Adresini mi bilmiyorsun?" diye üsteledi çaresizce. "Esme söylemedi mi?"

"Biliyorum." dedi Adil tek kelimeyle.

Hayal kırıklığı artık dayanılmaz bir boyuta ulaşmıştı. Gülcihan'ın omuzları çöktü, elleri karnının üzerinde çaresizce kenetlendi. "O zaman neden göndermedin?" diye sordu sesi hıçkırıkla karışık şekilde. "Neden o adamın eline terk ettin beni?"

Adil hemen cevap vermedi. Salondaki sessizlik saniyelerce uzadı. O sessizliğin içinde, Gülcihan hâlâ karşısındaki adamın o eski günlerden, Fatih'le olan dostluklarından kalma bir merhamet kırıntısı taşıdığına inanmak istiyordu. Fakat Adil, o umudu en acımasız şekilde, tek bir cümleyle darağacına çekti.

"Gülcihan..." dedi soğuk, hissiz bir tonla. "Neden göndereyim? Beni sevdamdan ayıran Furtuna'ya, ben neden iyilik edeyim?"

Bu cümle Gülcihan'ın yüreğine saplanan paslı bir bıçak gibiydi. Adil'in öfkesi sadece kendi kaderine değil, o soyadını taşıyan herkese, bütün Furtuna ailesine yönelmişti. Onun yardım dileyişi Adil'in gözünde bir çaresizlik değil, nefret ettiği ailenin bir parçasına yardım etmek demekti.

"Fatih mi ayırdı ula seni sevdandan?!" diye isyan etti Gülcihan aniden. İçindeki bastırılmış öfke sevdasına uzatılan bu haksız dille birlikte patlak vermişti. "O mu aldı senin karını?! Onun ne günahı vardı ula?! O da benim gibi yandı kavruldu! İkimiz de kurban gittik anasının, nenesinin zulmüne! Fatih senin kardeşin gibiydi, hiç mi hatırı yok o günlerin?!"

Adil'in yüzündeki ifade anında sertleşti, çenesi hırsla kasıldı. O ismi duymak bile adamın içindeki karanlığı körüklüyordu. Elini kaldırarak kadını sertçe susturdu. "Kes sesini!" diye kükredi. "Bana o adamın adını anma! Furtuna soyundan gelen hiçbir itin yüzü gülmeyecek! O ailenin bana yaşattığı cehennemi ben onların kökünü kazıyana kadar unutmam! Sen de o ailenin artığısın gözümde, ötesi değil!"

Gülcihan nefes nefese kalmıştı. Bu adamın gözü tamamen dönmüştü, mantıkla ya da merhametle konuşmanın hiçbir faydası yoktu artık. Gururunu, o dik duruşunu tamamen bir kenara bırakmak zorundaydı. Karnındaki can için, bu cehennemden kurtulabilmek için her şeye razıydı.

Dizlerinin bağı çözülürcesine bir adım öne attı. Titreyen ellerini birleştirip, adeta yalvaran bir tavırla Adil'e doğru uzattı. Gözyaşları yanaklarından sel olmuş akıyordu.

"Adil..." dedi sesi acınası bir iniltiye dönüşürken. "Bari adresini ver... Ne olur, sadece nerede olduğunu söyle bana. Ben kendim bulurum yolumu. Senden para pul istemiyorum, sadece bir kâğıda yaz ver o adresi. Gideyim buralardan, kurtarayım şu karnımdaki sabiyi. Yalvarırım sana, n'olur..."

Lakin Adil'in taştan yüreğinde zerre kadar bir yumuşama olmadı. Gözlerini kaçırmadan, karşısında eriyip biten bu kadına baktı ve başını yavaşça iki yana salladı. Vermeyecekti. O adresi, kurtuluş biletini ona vermeyecekti.

Tam o çaresizliğin, boğucu sessizliğin zirve yaptığı saniyede, konağın iç odalarından birinden gelen boğuk, hırıltılı bir ses salonun ortasına düştü.

Fatma Hanım... Adil'in ağır hasta, ölüm döşeğinde yatan annesi, dışarıdan gelen bu yüksek sesleri ve yalvarışları duyarak uykusundan uyanmıştı. Kadıncağız hastalığın pençesinde erimiş, kemikleri sayılıyordu ama anne yüreği bir başka kadının feryadına sağır kalamamıştı. Yataktan kalkmaya mecali olmamasına rağmen kapı aralığına kadar gelmişti.

Gülcihan o cılız sesi duyduğu an sanki uçurumun kenarında son bir dala tutunmuş gibi o tarafa doğru döndü. Yaşlı gözleri parladı. "Fatma abla..." diye seslendi, sesinde tarifsiz bir umut kırıntısı vardı. "Abla n'olur sen de bir şey de... Kurtarın beni o iblisin elinden..."

Fatma Hanım kapı eşiğinde zorlukla dikilirken, Gülcihan'ın perişan hâlini, karnının büyüklüğünü gördüğünde vicdanı sızım sızım sızlamıştı. "Adil..." dedi kadıncağız, sesi hastalıktan hırıltılı ve yorgun çıkıyordu. "Oğlum... Günahtır, bak karnında sabisi var... Verme o zalime geri, yazıktır."

Lakin Adil, annesinin bu şefkatli müdahalesine zerre kadar tahammül edemedi. Arkasını dönüp kapı eşiğindeki kadına sertçe baktı. "Sen karışma!" diye gürledi. "Senin işin değil bu, geç odana yat! Ben ne yapacağımı çok iyi biliyorum!"

Fatma Hanım itiraz etmek, birkaç kelime daha söylemek için dudaklarını araladı ama öksürük krizine girerek iki büklüm oldu. Adil zerre kadar acımadan annesinin koluna girip onu zorla, itekleyerek odasına geri soktu ve kapıyı üzerine kapattı.

Gülcihan'ın son umut dalı da o kapının kapanmasıyla birlikte kırılıp un ufak olmuştu.

Adil salona geri döndüğünde, doğrudan Gülcihan'ın koluna yapıştı. "Yürü." dedi buz gibi bir sesle. "Gidiyoruz."

"Gitmem!" diye çığlık attı Gülcihan adamın demir gibi parmaklarından kurtulmaya çalışarak. "Oraya geri dönmem! Beni o cehenneme veremezsin, yalvarırım bırak beni!"

Adil onu dinlemedi bile. Kadının o cılız çırpınışlarına aldırış etmeden, onu kolundan sürükleyerek konağın kapısından dışarı çıkardı. Gülcihan direniyor, ayaklarını yere sürtüyor ama adamın gücü karşısında hiçbir varlık gösteremiyordu.

Arabanın yanına geldiklerinde, Adil kapıyı açmadan evvel durdu. Gözlerini Gülcihan'ın ağlamaktan mahvolmuş, çaresiz yüzüne dikti.

"Benden sana uzanmaz o zeytin dalı." dedi Adil. Sesinde hiçbir duygu kırıntısı yoktu, sadece saf bir intikam yemini barındırıyordu. "Benim dalımı kıranların ağacını sökeceğim ben."

Gülcihan duyduğu bu acımasız cümle karşısında son bir kez, belki adamın içindeki o eski dostluğa dokunurum umuduyla çırpındı. "Hiç mi acımıyorsun bana?" diye hıçkırdı, elleriyle adamın yakalarını tutarak. "Hiç mi hatırımız yok seninle? Fatih senin arkadaşındı... Beraber büyüdünüz siz! Onun canı için, bizim için hiç mi merhametin yok?"

Fatih'in adını duymak, Adil'in gözlerindeki o karanlığı daha da büyütmekten başka hiçbir işe yaramamıştı. Sözler hiçbir karşılık bulmadı. Gülcihan'ı omuzlarından iterek zorla arabanın ön koltuğuna bindirdi ve kapıyı sertçe kapattı.

Araba Trabzon'dan çıkıp Giresun üzerinden Ordu yollarına doğru ilerlerken içerideki hava adeta zehir gibi boğucuydu. Gülcihan'ın bedeni günlerdir süren açlık, yorgunluk, otobüs köşelerinde çekilen eziyet ve yaşadığı bu devasa stresle birlikte iflas bayrağını çekmek üzereydi. Doğuma yaklaşmış olan gebeliği bu kadar sarsıntıyı kaldıracak durumda değildi.

"İki güne doğuracaksın." dedi Adil aniden, gözlerini yoldan ayırmadan. Sesi alaycı ve acımasızdı. "Evli barklı kadınsın, utanmıyor musun buralara kadar kaçıp gelmeye Gülcihan? Neyine acıyacağım senin? Dön kocanın evine. Otur oturduğun yerde. Siz kavuşamazsınız artık Fatih'le."

"İki güne doğuracaksın" cümlesi Gülcihan'ın zihninde bir balyoz gibi yankılandı. Doğum. O karanlık, rutubetli köy evinde, kocasının iğrenç bakışları altında bu bebeği dünyaya getirme fikri içini öyle bir dehşetle doldurdu ki nefes alamadığını hissetti. Utanç, öfke ve çaresizlik birbirine karışmış, ruhunu paramparça ediyordu. "Ben o adama kadınlık yapmadım..." diye fısıldadı kendi kendine, gözyaşları sessizce süzülürken. "Benim sevdam sadece Fatih'ti."

Yolculuk uzadıkça Gülcihan'ın karnındaki sert, taş gibi gerilme hissi yavaş yavaş kendini belli etmeye başladı. Önce hafif, düzensiz sızılar hâlinde kasıklarını yokladı. Genç kadın ellerini karnına sarıp dişlerini sıkarak bu sızıları görmezden gelmeye çalıştı. Lakin zaman geçtikçe, araba virajları döndükçe o sızılar yerini uzun aralıklarla gelen, bıçak gibi keskin kasılmalara bırakmaya başladı.

Oturduğu koltukta kendine yer bulamıyordu. Bir sağa dönüyor, bir sola kaykılıyor ama nefesini kesen o ağrı dalgaları giderek sıklaşıyordu. Karnı taş gibi sertleştiğinde, yüzünü buruşturup inleyerek iki büklüm oldu.

Gülcihan'ın artk başı dönüyor, alnından soğuk terler boşanıyordu.

"Adil..." diye inledi, elleriyle koltuğun kenarını sıkarken. "N'olur beni ona verme..."

Adil göz ucuyla kadına baktı ama gazdan ayağını çekmedi.

"O iblise verme beni!" diye çığlık attı Gülcihan, acıdan ve dehşetten sesi yırtılıyordu. "Götürme beni o köye, yalvarırım!"

Sancılar o kadar acıtıyordu ki canını, genç kadın nefes almakta bile zorlanıyordu. Gözleri kararıyor, bedeni kontrolünden çıkıyordu. Zihni tek bir noktaya odaklanmıştı, hastane. Temiz bir çarşaf, doktor, güvenli bir yer.

"Bari hastaneye bırak, n'olur!" diye feryat etti elleriyle Adil'in koluna yapışarak. "Beni o adama verme! Çocuğum ölecek orada, yalvarırım sana!"

Adil ise zerre kadar duraksamadı. Arabanın hızını kesmedi. Gülcihan'ın çığlık çığlığa yalvarışları, sancıyla kıvranan bedeni onun merhametsiz kararını değiştirmeye yetmemişti.

Araba saatler sonra Ordu'nun o sapa, karanlık köy yollarına girdiğinde Gülcihan için dünyanın sonu gelmişti artık. Evin önüne yanaştıklarında kapının önünde volta atan, elinde yarım şişe rakıyla dikilen Kadir'i gördü. Adamın gözleri aracı gördüğü an parlamış, yüzüne o şeytani, iğrenç ifade yerleşmişti.

Adil arabadan indi, kapıyı açıp Gülcihan'ı kolundan sertçe çekerek dışarı çıkardı. Kadın kendini yere attı, çamurların içinde dizlerinin üzerine çöküp Adil'in bacaklarına sarıldı. "Gitme!" diye bağırdı avaz avaz. "Bırakma beni bu canavara, Allah rızası için bırakma!"

Kimse onu duymadı. Adil, kadının ellerini bacaklarından soğukkanlılıkla çözüp onu Kadir'in önüne doğru itti. Hiçbir şey söylemeden, arkasına bile bakmadan arabasına binip oradan uzaklaştı. Kaçış ihtimali, o son umut ışığı egzoz dumanına karışıp yok olmuştu.

Kadir kadının koluna yapıştığı gibi onu saçlarından sürükleyerek evin içine doğru çekti. "Kaçarsın ha orospu?!" diye kükredi leş gibi alkol kokan nefesini Gülcihan'ın yüzüne kusarak. "Beni buralarda elâleme rezil edersin ha, öyle mi?!"

Evin kapısı büyük bir gürültüyle arkalarından kapandığında içerideki o zifiri karanlık Gülcihan'ı yutmuştu.

Sancılar artık bedenini ikiye bölüyordu. Karnındaki baskı, nefes almasını imkânsız kılıyordu. Lakin Kadir'in gözü ne kadının hamileliğini görüyor ne de onun acıyla kıvranan hâline acıyordu. Onu salonun ortasına fırlattı. Gülcihan yere düştüğünde karnını korumak için iki büklüm olu, ellerini başının arasına aldı.

Kadir'in tekmeleri sırtına, bacaklarına acımasızca inmeye başladı. Her darbede Gülcihan'ın boğazından kesik, hırıltılı iniltiler kopuyordu. Nefesi kesilmişti. Ağzının içine yayılan o sıcak, paslı kan tadını hissetti.

"O piçi de seni de geberteceğim ulan!" diye bağırıyordu kemerini belinden çıkarırken.

Darbeler üst üste iniyordu. Gülcihan'ın zihni yavaş yavaş parçalanıyor, etrafındaki sesler boğuklaşmaya başlıyordu. Sancıların getirdiği o yırtıcı acı, yediği tekmelerin acısıyla birbirine karışmıştı. Bedenini artık hissedemiyor, sadece karnına sımsıkı sardığı kollarındaki uyuşukluğu fark edebiliyordu. Kadir'in ağırlığı üzerine çöktüğünde, o iğrenç dokunuşu hissettiğinde ise direnecek, çığlık atacak tek bir zerresi bile kalmamıştı. Karanlık onu tamamen esir alıyordu.

Kadir pantolonunu toplayarak, söve saya kapıyı çekip evden çıktığında içerisi ölümcül bir sessizliğe büründü.

Gülcihan, soğuk ve kirli tahta zeminin üzerinde kendi kanının ve gözyaşlarının içinde öylece yatıyordu. Dışarıdan gelen rüzgârın sesi, kocasının uzaklaşan ayak sesleri... Hepsi yavaş yavaş silinip gitti. Dünya onun için bir anlığına tamamen susmuştu. Ne ağlayacak bir gözyaşı kalmıştı ne de yerinden doğrulacak küçücük bir derman. Nefes alışverişleri cılız, kesik kesikti.

Titreyen, kan içindeki eli yavaşça, sadece bir refleksmiş gibi karnının üzerine doğru kaydı. O gergin yuvarlaklığın üzerinde durdu. Başka hiçbir şey yapmadı. Sadece o karanlık, sessiz odada, yaralı bedeniyle, yaklaşan ecelin amansız arafında yapayalnız yatıyordu.

Zeminin soğuğu paramparça olmuş bedenine dipten uca sızıyor, yediği tekmelerin bıraktığı sızı her nefeste kaburgalarına batıyordu. Göz kapakları kurşun dökülmüşçesine ağırdı. Yığılıp kaldığı yerden usulca kıpırdamaya çalıştı lakin kemiklerinin kırıldığını düşündürecek kadar keskin bir acı beynini delip geçti. Ağzının içindeki kan tadını yutkunarak aşağı itti. Dirseklerinden güç alıp titreyen kollarının üzerinde hafifçe doğrulmaya çabaladı. Bütün dünyası etrafında dönüyor, zihni yediği darbelerin ağırlığıyla bulanık sularda yüzüyordu. Zar zor, inleyerek sırtüstü dönebildiğinde tavanın küflü sıvasına bakarken ciğerlerine sadece kesik, hırıltılı nefesler çekebiliyordu.

Tam bu sarsıntılı ve darmadağın anın ortasında, bacaklarının arasından aniden boşalan o ılık, kontrol edemediği sıvıyı hissetti.

İlk saniyelerde bunun ne olduğunu zihni algılayamadı. Yaşadığı şiddetin, korkunun ve kasıklarına inen tekmelerin etkisiyle kontrolünü kaybettiğini düşündü sadece. Lakin sıvı durmuyor, şalvarının kumaşını sırılsıklam edip altındaki ahşap zemine doğru usul usul yayılıyordu. Boynunu zorlukla kaldırıp, bulanık gören gözlerini aşağıya, bacaklarına doğru indirdi. Titreyen, eklemleri morarmış elleriyle ıslak kumaşı hafifçe sıyırdı. Parmaklarına bulaşan o yapışkan kırmızılığı, kanla karışık berrak suyu gördüğü an nefesi boğazında bıçak gibi kesildi.

Ve tam o anda, karnının derinliklerinden, adeta yeryüzünün merkezinden kopup gelen devasa bir dalga bütün belini mengene gibi sıkıştırdı.

Kasılan rahminden yayılan bu ağrı yediği dayakların acısına benzemiyordu. Çok daha ritmik, çok daha derinden ve bütün benliğini ele geçiren cinstendi. Önce küçük bir sızı olarak başladı, sonra saniyeler içinde tırmanarak doruk noktasına ulaştı ve ardından yavaşça gevşedi. Genç kadın ellerini istemsizce karnının gergin, taş kesilmiş yuvarlaklığına bastırdı. Bedeni artık kendi iradesinden, kendi mantığından tamamen bağımsız bir şekilde bambaşka bir savaşa, amansız bir sürece hazırlanıyordu.

Bacaklarının arasındaki baskı saniyeler geçtikçe artıyor, insanı ortadan ikiye ayıracakmış gibi zorlayan bir ıkınma dürtüsü kasıklarına çöküyordu.

Zihnindeki sis perdesi bu korkunç baskıyla birlikte aniden yırtıldı.

"Doğuruyorum..."

Dudaklarının arasından dökülen bu tek kelime odanın soğuk duvarlarına çarpıp kendi yüzüne bir tokat gibi indi. İnanamıyordu. Doğum böyle mi başlardı? Kocasının dayaklarından sonra, bu buz gibi zemin üzerinde, yapayalnız ve kanlar içinde mi gelecekti yavrusu dünyaya? İçini saran dehşet sancıların acısını bile gölgede bırakacak kadar devasa bir boyuta ulaştı. Yanında ne bir ebe vardı, ne sıcak bir su kaynatan komşu kadını, ne de elini tutacak bir anası... Hiç kimsesi yoktu. Hastane yolları kapanmış, ecel terleri çoktan alnında boncuk boncuk birikmeye başlamıştı.

Can havliyle başını iki yana çevirdi. Evin zifiri sessizliğini yırtmak, birilerine sesini duyurmak zorundaydı.

"Yardım edin!" diye feryat etti, sesi boğazını yırtarcasına, çatallı ve acı dolu çıktı. "Ne olur biri gelsin! Yalvarırım duyun sesimi!"

Nefes nefese kalıp, sancının bir sonraki dalgasıyla iki büklüm olmadan hemen önce son gücüyle bir kez daha haykırdı. "Bebeğim geliyor, yardım edin... Lütfen yardım edin!"

Duvarlardan sadece kendi sesinin yankısı döndü. Dışarıdaki rüzgârın uğultusundan başka hiçbir cevap, hiçbir ayak sesi yoktu. Kimse onu duymuyordu. Belki duyuyorlardı da Kadir'in evinden gelen feryatlara alışkın oldukları için kapılarını kilitliyor, kulaklarını tıkıyorlardı. Yalnızlığın o dipsiz kuyusu Gülcihan'ın üzerine zifiri bir karanlık gibi çökmüştü.

Bulunduğu yerde, odanın tam ortasında, buz gibi bir cereyanın estiği bu tahta zeminde doğuramazdı. Bedenini bir köşeye, sırtını dayayabileceği güvenli bir duvara taşıması gerekiyordu.

Ayaklarının üzerinde durması, ayağa kalkması imkânsızdı. Dizlerinin ve kanayan avuç içlerinin yardımıyla yüzükoyun dönüp sürünmeye başladı. Kollarındaki her bir kas titriyor, yediği tekmelerden ezilmiş kaburgaları her hareketinde batıyordu. Yere dayandığı avuç içlerine batan tahta kıymıklarını hissetmiyor, sadece santim santim ileriye, sobanın arkasındaki duvar dibine ulaşmaya çalışıyordu. Karnının ağırlığı yere değmesin, bebeği ezilmesin diye kalçasını havada tutarak, acıdan inleye inleye süründü. Her bir sancı daha vurduğunda olduğu yerde taş kesiliyor, alnını soğuk zemine dayayıp nefesini tutarak dalganın geçmesini bekliyordu. Sancının gevşediği kısacık saniyelerde ise dişlerini sıkarak birkaç santim daha ileri atıyordu kendini. Zamanın nasıl aktığını, bu sürünmenin kaç dakika sürdüğünü tamamen yitirmişti.

Sırtı nihayet o rutubetli, sıvaları dökülmüş sert duvara temas ettiğinde ciğerleri patlayacak gibi inip kalkıyordu. Başını duvara yaslayıp bacaklarını mümkün olduğunca iki yana açarak oturur bir pozisyon aldı.

Ne yapması gerektiğine dair hiçbir fikri yoktu. Sadece bedeni ona emrediyor, o da bu emirlere çaresizce boyun eğiyordu. Titreyen parmaklarıyla şalvarının lastiğine asıldı. Kumaş bedenine yapışmış, çıkarması bile korkunç bir külfete dönüşmüştü. Sancılar nefesini keserken ellerinde kalan son güçle kumaşı yırttı.

Karnının büyüklüğünden dolayı aşağısını tam olarak göremiyordu. Ellerini usulca bacaklarının arasına götürdü. Parmaklarına bulaşan yoğun ıslaklığı, sıcak kanı hissettiğinde bebeğinin gerçekten de bu dünyaya adım atmak üzere olduğunu, geri dönüşün olmadığını anlamıştı.

"Ben ne edeceğim şimdi?" diye fısıldadı panik dolu, titrek bir sesle. Başını iki yana sallıyor, gözlerinden akan yaşlar çenesinden süzülüyordu. "Nasıl olacak... Bilmiyorum ki... Yapamam..."

Kendi kendine mırıldanıyor, yarım yamalak cümlelerle aklını yerinde tutmaya çabalıyordu. "Gelecek... Bebek gelecek şimdi. Benim kızım... Dayanamam ki ben buna..."

Baskı artık katlanılamaz bir boyuta ulaştığında bedeni onun çaresizliğini ve bilgisizliğini bir kenara iterek kontrolü tamamen ele aldı. Karnının altındaki kaslar kendi kendine kasılarak içindeki o canı dışarıya doğru şiddetle itmeye başladı.

"Dur... n'olur dur..." diye yalvardı Gülcihan kendi bedenine, korkudan ne yapacağını şaşırmış bir hâlde. İlk ıkınmalar tamamen istemsiz, panik dolu ve yırtıcıydı. Nefesini yanlış alıyor, acıyla çığlık atıyordu. Zihni belirsizlikle çırpınırken rahmi her yeni sancıyla birlikte onu acımasızca aşağıya doğru baskılamaya, ıkınmaya zorluyordu. Bir ıkınma dalgası geçiyor, Gülcihan başını duvara vurarak nefes nefese kalıyor, sadece birkaç saniyelik bir dinlenmenin ardından yeni ve çok daha güçlü bir dalga onu yeniden kasılmaya mecbur bırakıyordu.

Acının ve korkunun getirdiği o dayanılmaz sınır aşıldığında zihnindeki o sağlam duvarlar yavaş yavaş çatlamaya, gerçeklik algısı silikleşmeye başladı.

Göz kapakları ağırlaşıyor, odanın loş, rutubetli sınırları eriyip yerini tuhaf bir sise bırakıyordu. Karşısındaki dökük, tahta kapının pervazında bir karaltı belirdi. Boyu uzun, geniş omuzlu, çok iyi bildiği bir silüet... Fatih Furtuna, gözlerindeki dipsiz şefkat ve korumacı duruşuyla tam karşısında, birkaç adım ötesindeydi.

"Fatih..." diye seslendi Gülcihan sesindeki bütün feryat yerini anında huzurlu bir umuda bırakırken. Çatlak dudaklarında acılı bir tebessüm yeşerdi. "Geldin mi?"

Silüet ona doğru bir adım attı. Yüzündeki o tanıdık, sıcacık gülümsemeyle doğrudan gözlerinin içine baktı. "Geldim Gülcihan'ım. Buradayım, bırakmam seni."

Sesi kulaklarında o kadar net, yüzü gözlerinin önünde o kadar gerçekti ki Gülcihan ellerini ona doğru uzatmaktan kendini alamadı.

"Gitme." diye yalvardı, yeni bir sancı karnını bıçak gibi keserken başını duvara sürterek. "Ne olur gitme yanımdan."

"Gitmeyeceğim." dedi Fatih'in o güven veren sesi. Adam sanki hemen yanına, dizlerinin dibine çökmüş, görünmez elleriyle onun terli saçlarını okşuyordu. "Dayan benim güzelim. Az kaldı, kızımız geliyor... Nefes al, benim için dayan."

Gülcihan her yeni sancı dalgasında, her ıkınma dürtüsünde gözlerini sımsıkı kapatıyor, nefesi kesilip de gözlerini yeniden araladığında hemen Fatih'i arıyordu. Onu orada, yanı başında gördükçe içindeki yalnızlık korkusu dağılıyor, yerine doğaüstü bir güç yerleşiyordu.

"Buradasın..." diye sayıklıyordu kendi kendine. "Gitmeyeceksin, değil mi?"

"Hep buradayım." diye cevap veriyordu zihnindeki hayalet.

Zamanın nasıl işlediğini, ne kadardır o duvar dibinde kan ve ter içinde çırpındığını tamamen unutmuştu. Algısı iyice daralmıştı. Bazen odanın duvarları kayboluyor, kendini Furtuna konağının ötesindeki defne ağacının altında, denizden esen serin rüzgârın kollarında hissediyordu. Fatih'in göğsüne yaslandığını, onun kalp atışını dinlediğini sanıyor fakat saniyeler sonra kasıklarına inen o yırtıcı baskıyla yeniden soğuk, rutubetli köy evinin zeminine çakılıyordu.

Dış dünya tamamen susmuştu. Sadece kendi hırıltılı nefesi, kemiklerini ayıran o amansız baskı ve Fatih'in hayalî, cesaret veren sesi vardı.

Baskı artık katlanılamaz, yakıcı bir hâl almıştı. Bebeğin doğum kanalında ilerleyişi içini âdeta ikiye yarıyordu. Bacaklarının arasında oluşan korkunç yanma hissi, bebeğin başının artık çıkıma ulaştığının en net habercisiydi.

"Yapamıyorum Fatih..." diye hıçkırdı, başını umutsuzca iki yana sallayarak. Bedeni tükenmişti, kolları artık iki yanına düşüyordu.

"Yaparsın..." dedi Fatih'in sesi, bu kez komut veren, cesaretlendiren bir tona bürünmüştü. "Son bir gayret Gülcihan. Kızımız için... Bizim için it onu, kurtar karanlıktan."

Gülcihan çenesini göğsüne sımsıkı bastırdı. Ellerini kendi bacaklarına kenetleyip, ciğerlerine doldurabildiği kadar derin bir hava çekti. İçindeki bütün o acıyı, Kadir'den yediği dayakları, kimsesizliğini, Fatih'e olan o bitmek bilmez hasretini tek bir noktada topladı. Bütün benliğiyle, bütün yaşam enerjisiyle son bir kez, avazı çıktığı kadar bağırarak aşağıya doğru ıkındı.

Dakikalar birbirini kovaladı, Gülcihan ıkınmaya devam etti.

En sonunda karnındaki ağırlık aniden boşluğa dönüştü. Yakıcı acı yerini anlık bir rahatlamaya, bedenden kopup giden kaygan ve sıcak bir varlığa bıraktı.

Minicik, kan ve sıvıyla kaplı o beden bacaklarının arasına kaydığında, Gülcihan nefes nefese, titreyen elleriyle öne doğru uzandı. Kollarındaki bütün derman tükenmiş olsa da, evladını o soğuk tahtaların üzerinde bırakamazdı. Bebeği usulca kavrayıp göğsüne doğru çekti.

Bebek sessizdi. İlk saniyelerde odanın içinde hiçbir ağlama sesi duyulmadı.

Gülcihan'ın kalbi korkuyla tekledi. Hayal ile gerçek arasındaki o ince çizgi yeniden belirginleştiğinde, gözlerindeki o donukluk yerini saf bir anne paniğine bıraktı. Titreyen parmaklarıyla bebeğin minik sırtını hızla, telaşla sıvazladı. Parmağının ucuyla bebeğin ağzındaki, burnundaki sıvıları silmeye çalıştı.

"Ağla annem..." diye fısıldadı çaresizce, bebeği göğsüne daha da bastırarak. "N'olur ağla..."

Saniyeler asır gibi geçerken o minicik bedenin göğüs kafesi aniden sarsıldı. İncecik, cılız ama hayata tutunmaya yeminli bir çığlık, derme çatma köy evinin duvarlarında yankılanmaya başladı.

Kız doğmuştu.

Gülcihan kızının o yırtıcı ağlama sesini duyduğu an, gözlerinden süzülen yaşlar bebeğin kanlı, sıcak tenine karıştı. Kollarını o minik cana sımsıkı sardı, yüzünü onun yumuşacık başına gömdü. Şiddetli nefes alışverişleri devam ediyordu. Rahminin içindeki sızılar henüz tam anlamıyla dinmemiş olsa da dünyadaki bütün acılar o saniye silinip gitmişti. Kucağındaki mucizeyle birlikte başını yorgunca arkasındaki duvara yaslarken bedeni hâlâ doğumun o amansız sarsıntılarıyla titriyordu.

Kanlı, karanlık ve ecel terleriyle dolu gecenin üzerinden tam yedi koca gün geçmişti. Kaburgalarındaki ezikler, bacaklarındaki morluklar her nefes alışında sızım sızım sızlasa da genç kadının artık zerre kadar umrunda değildi. Dünyadaki bütün acılar, bütün işkenceler kollarının arasındaki o sıcak, minicik nefesle birlikte anlamını yitirmişti.

Kucağında incecik ve solmuş bir battaniyeye sarılı duran minicik bir mucize vardı.

Gülcihan sırtını duvara yaslamış hâlde bebeğini sol göğsüne bastırıyordu. Çatlamış dudaklarını birbirine kenetleyerek göğüs uçlarındaki keskin, yırtıcı sızıyı görmezden gelmeye çabalıyordu. Bebek annesinin tenine minik elleriyle tutunmuş, hayatta kalmak için amansız, içgüdüsel bir çabayla emiyordu. Lakin genç kadının içi kan ağlıyordu. Ne kadar çabalarsa çabalasın, ne kadar dua ederse etsin sütü damla damla, yok denecek kadar az geliyordu. Yavrucağın o çaresizce yutkunmaya çalışması, minik çenesinin yorgunlukla titremesi Gülcihan'ın yüreğine batan paslı bir hançer gibiydi.

Boğazından günlerdir sıcak bir tas çorbanın, besleyici bir lokmanın geçmemesi bedenini tamamen kurutmuştu. Kendi açlığı mühim değildi fakat yavrusunu doyuramamak bir annenin yaşayabileceği en büyük cehennemdi.

Boşta kalan sağ eliyle minderin altına gizlediği kâğıtlarından birini ve mürekkebi kurumaya yüz tutmuş kalemini usulca çıkardı.

Kadir yine ortalarda yoktu. Sabaha karşı leş gibi alkol kokarak eve gelmiş, bir köşeye sızıp kaldıktan sonra öğlen uyanır uyanmaz tekrar köyün kahvehanesine doğru defolup gitmişti. Bebeğin yüzüne bile bakmamış, ağlamasına tahammül edemediği için küfürler savurarak kapıyı çarpıp çıkmıştı. Bu kısa süreli sessizlik, Gülcihan için bulunmaz bir nimetti. Kâğıdı dikkatlice sağ dizinin üzerine yerleştirdi.

Bu kez mektubu Esme'ye yollamayacaktı. Öğrendiği gerçekten sonra doğrudan Adil Koçari'ye göndermeye kararlıydı. Adil ona acımamış, onu bu zindana geri sürüklemişti lakin mektupları yırtıp atmamış, saklamıştı. Belki... Belki içindeki o eski dostluğa dair kalan son bir merhamet kırıntısıyla bu son feryadı Fatih'e ulaştırırdı. Başka hiçbir çaresi, tutunacak başka hiçbir dalı kalmamıştı.

Titreyen parmaklarıyla kalemi sımsıkı kavradı. Göğsünde uyuklamaya çalışan kızının saçlarına derin, sessiz bir öpücük kondurduktan sonra gözyaşlarının kâğıdı ıslatmasına izin vererek yazmaya başladı.

"Fatih'im... Karanlık dünyamın tek aydınlığı.

Sana yazdığım altıncı kâğıt bu. Titreyen ellerimle, içimdeki hiç sönmeyen yangınla yazdığım altıncı feryadım. Bu defa mektubu Esme'ye değil, doğrudan Adil Koçari'ye yollayacağım. Belki kendi okur, belki yırtıp atar bilmiyorum. Ama içimde küçücük bir umut var. Mektupları bugüne kadar atmayıp saklayan adam belki bu son çırpınışımı sana ulaştırmayı bilir.

Kaçtım ben Fatih... Senin yokluğuna, bu dört duvarın arasındaki eziyete daha fazla dayanamadım. Karnım burnumdayken, ecel terleri dökerek o köyden kaçtım. Üç kuruş parayla, tanınmamak için yüzüme peçeler çekip nefessiz kalarak saatlerce otobüs köşelerinde süründüm. Sadece sana ulaşabilmek, bizi bu cehennemden kurtarabilmek için Trabzon'a kadar geldim. Koçari konağının kapısına dayandım. Çocuklar açtı bana kapıyı, o küçücük sabiler bana soğuk süt verdiler, acıdılar hâlime. Sonra Adil geldi. Yüreğinde merhametin zerresi kalmamış, gözünü intikam bürümüş bir adam olarak dikildi karşıma.

Orada öğrendim Fatih. Adil kendi ağzıyla söyledi bana. Benim sana umutla yazdığım, yollarını gözlediğim o mektuplar hiç yola çıkmamış. Esme korkmuş, kendi başını belaya sokmamak için hepsini Adil'e vermiş. Adil de sırf Furtuna soyadından nefret ettiği için, sana olan düşmanlığından dolayı mektupları saklamış. Sana hiç göndermemiş.

O an dünyam başıma yıkıldı sandım. Bütün umutlarım, o kapıya kadar sürüyerek getirdiğim inancım paramparça oldu. Ama biliyor musun Fatih... O acının, o yıkımın tam ortasında içime öyle derin, öyle serin bir sular serpildi ki anlatamam. Sırf bu gerçeği öğrenmek için bile o yolu çekmeye değermiş. Sen beni bilerek, isteyerek sahipsiz bırakmamışsın. Gerçekten haberin yokmuş Fatin, benim feryadımı hiç duymamışsın ki gelesin! Bunu bilmek, kalbimdeki o en büyük korkuyu söküp aldı. Benim Fatih'im okusa bir saniye beklemez, dağları deler gelirdi biliyorum. Senin beni unutmadığını bilmek, bana yeniden nefes aldırdı.

Adil acımadı bana Fatih. Ayaklarına kapandım, "Sancım başladı, beni o iblise verme" diye yalvardım yakardım ama dinlemedi. Kendi elleriyle getirip beni Kadir'in o kanlı ellerine teslim etti. Ölümü gördüm ben o gün. Kadir, hamile olduğuma zerre kadar acımadan, beni sokak ortasında rezil etmenin hıncıyla üzerime çullandı. Etim kemiğimden ayrılana kadar dövdü beni. Ağzımdan kanlar boşalırken, yere yığılıp kaldığımda kapıyı üzerime kilitleyip gitti.

İşte bizim kızımız o zifiri karanlıkta geldi dünyaya. Yapayalnızdım Fatih. Ne yapacağımı bilmeden, acıdan çıldırmak üzereyken sadece senin hayaline tutundum. Gözlerimi her kapattığımda seni gördüm o odanın içinde. Karşımda dikildin, "Dayan, bırakmam seni" dedin bana. Senin hayalin olmasa, sesin kulaklarımda çınlamasa ben o tahtaların üzerinde can verirdim herhalde. Senin gücünle ittim kızımızı aydınlığa, senin sevdanla kucağıma aldım yavrumuzu.

Şu an bu satırları yazarken kızımız kucağımda, göğsüme yaslanmış uyumaya çalışıyor. Süt emiyor benden. Ama sütüm öyle az geliyor ki Fatih, kahroluyorum. Göğsüm sızlıyor, yavrum çekiyor çekiyor ama doymuyor sanki. Belki benim boğazımdan günlerdir sıcak bir lokma geçmediği için, belki de onun minicik çenesi yeterince güçlü çekemediği için sütüm yetmiyor kızıma. Aç kalacak, küçücük bedeni eriyecek diye aklımı kaçıracak gibi oluyorum.

Adını Defne koydum. Defne çiçeğim diyorum ben ona. Ama kimselere demedim adını. Ne Kadir'e ne de o ikiyüzlü köylülere... O pis ağızlarına alıp da kızımın tertemiz adını kirletmesinler diye içimden seviyorum onu. Sadece ikimiz biliyoruz adını.

Görsen öyle ufak, öyle narin bir bebek ki... Avuçlarımın içinde kayboluyor. Ama çok güzel Fatih, dünyalara bedel bir güzelliği var. Hamileyken midem hep alev alev yanardı, nineler "Miden çok yanıyorsa saçlı doğacak" derlerdi. Doğruymuş. Kapkara saçları var kızımızın. Gözlerini pek açamıyor daha, hep uykuya meyilli. Ama araladığında görüyorum, kahverengi gözleri var. Bence bana benzedi Fatih.

Sana önceki kâğıtlarda canım hep böğürtlen çekiyor yazmıştım ya, hani yiyemedim diye oturup ağlamıştım... Artık canım hiç böğürtlen istemiyor biliyor musun? Çünkü Allah benim o çaresizliğime öyle güzel bir cevap verdi ki...

Kızımızın sağ omzunda, tam köprücük kemiğinin altında küçücük bir doğum lekesi var. Tıpkı böğürtlene benziyor şekli. Ben o lekeyi koklayıp, o minicik omzunu öpücüklere boğdukça sanki dünyaları yemiş gibi doyuyorum. Benim bütün açlığımı, bütün hasretimi o lekenin kokusu dindiriyor.

Ben yavrumuzu çok seviyorum Fatih. Onun saçının teline zarar gelmesin diye kendi canımı siper ediyorum her gün. İçimdeki o "Fatih mektupları aldı da gelmedi" korkusu silindi ya, şimdi çok daha güçlüyüm. Bize yeni yollar bulacağım. Adil'in insafına kalmayacağım. Gerekirse bu köyün altını üstüne getireceğim, o mektubu başka ellere, başka yollara vereceğim. Seni bulana kadar, sesimi sana duyurana kadar durmayacağım.

Sen sadece bizi bekle. Kızımızı, benim sana olan bu bitmez tükenmez sevdamı bekle. Elbet kavuşacağız o defne ağacının altında.

Seni ölümüne seven,
Gülcihan."

Köşedeki yer yatağının üzerinde, kucağında incecik bir battaniyeye sarılı minik bedeni ritmik ama son derece gergin hareketlerle sallayan Gülcihan'ın gözleri tavanın karanlık ve belirsiz köşelerinde kaybolmuştu. Göğüs kafesinde tarifi imkânsız, nefes almasını tamamen engelleyen, boğazını sımsıkı saran kapkara bir ağırlık oturuyordu.

Bebek durmaksızın ağlıyordu. İncecik, kesik kesik ve huzursuz feryatları odanın çıplak duvarlarına çarpıp annesinin kalbine kıymık gibi batıyordu. Gülcihan kendi içindeki amansız fırtınayı, bedenini esir alan dondurucu titremeyi kollarındaki yavrusuna geçirdiğinin farkındaydı lakin kendini durduramıyordu. Bedeni burada, bu viranenin içinde olsa da ruhu çoktan bu dünyadan göçüp gitmiş, aklı bulanık suların en dibine batmıştı.

Gözpınarları tamamen kurumuştu artık. Avaz avaz bağırarak ağlamak istiyor ama tek bir damla yaş bile dökemiyordu. İçinde büyüyen o devasa boşluk, yavrusuna yetememe hissi ve duvarların üzerine üzerine gelişi onu delirtmek üzereydi. Saçları darmadağınık, yüzü kireç gibi bembeyazdı. Dünyayla arasına kalın, aşılmaz bir sis perdesi çekilmişti sanki. Dışarıdan gelen sesleri çok boğuk duyuyor, önündeki eşyaları sadece birer gölge olarak algılayabiliyordu.

Kızını sol göğsüne doğru biraz daha bastırıp boğazına oturan koca düğümü yutkunarak aşmaya çalıştıktan sonra, tükenmiş bir hâlde yazmaya başladı.

"Fatih'im... Zifiri karanlığımın tek ışığı.

Bugün dünyam bir kez daha başıma yıkıldı Fatih. Koca bir senedir sesine, tek bir kelâmına, bir nefeslik haberine hasret kaldığım anamın ölüm haberi çaldı şu çürümüş kapımı. Gariban anamı, beni bu dünyada karşılıksız seven tek kadını koymuşlar kara toprağa... Benim ruhum bile duymamış. Kimsesiz gelmişti bu kalleş dünyaya, yine yapayalnız, kimsesiz göçüp gitmiş. Bana cenazesini haber bile etmemişler. Bir Fatiha okumama, mezarının başına gidip bir avuç toprak atmama bile müsaade etmemişler.

Şimdi şu ayazda anamın acısıyla yanarken kendime sorarım hep; gün gelir de benim nefesim tükenirse bu zifiri karanlıkta... Toprak sararsa benim de kimsesiz bedenimi usulca... Benim ölüm haberim de düşer mi senin sokağına? Ben ölürsem rüzgâr benim kara yasımı da fısıldar mı senin kulaklarına? Duyar mısın göçüp gittiğimi, hisseder misin kalbinin bir köşesinde benim yokluğumu?

Anamın kokusu burnumda tütüyor Fatih. Hastaydı, ciğerleri yıllardır çürüktü bilirim ama yaşardı benim anam... Benim hasretim, benim bu kahredici kaderim kopardı onu hayattan, adım gibi eminim. Beni o gelinliğin içinde, Furtuna konağının avlusundan ağlaya ağlaya çıkardıkları gün döktüğü yaşlar yaktı ciğerini. Şimdi buz gibi toprak oldu benim güzel anam. Dünyada sığınılacak tek bir kucağım kalmadı artık. Nasıl dayanılır bu acıya? Bir evlat, anasının mezar taşına yüz süremedikten, son bir kez elini öpemedikten sonra nasıl nefes almaya devam eder?

Bu haberi aldığım gün göğsümdeki cılız sızı da tamamen kesiliverdi Fatih. Sütüm bitti. Üzüntüden, anasızlıktan, bu dört duvar arasında aklımı yitirme noktasına geldiğimden kurudu pınarlarım. Kızımız aç kaldı. Mememe yapışıp çaresizce çektikçe, bir damla sütün bile gelmediğini anlayıp öyle bir içli ağladı ki... Göğsümü parçalamak, etimi deşip ona yedirmek istedim ama olmadı. Yetemedim ben bu sabiye. Annelik yapamadım, doyuramadım kızımızı.

Çaresizlikten gururumu ayaklar altına alıp kapı kapı dolandım köydeki kadınları. İblis eve bir lokma ekmek bile getirmezken, yalvar yakar bir komşuya borçlanıp kasabadan mama aldırdım. Belki doyar, belki yüzü güler diye umut ettim.

Ama kızımız sevmedi bu yaban yemeğini. Ağzına kaşıkla zorla akıttığım mamayı gıdım gıdım, yüzünü buruşturarak yutuyor. Boğazından aşağı inmiyor sanki bebeğimin. Ne zaman içirmeye kalksam midesi bulanıyor herhalde, kusuyor hepsini. Üstümüz başımız, yattığımız şu minder hep ekşi süt kokuyor artık. Karnı doyuyormuş gibi hissetmiyorum hiç. Eriyor kızım kollarımda.

Sadece izliyorum Fatih. Bir ananın evladını doyuramaması, onun gözünün önünde açlıktan ağlaması ne demekmiş en acı şekilde öğreniyorum. İçim çürüyor. Sanki ben beceremiyorum onu yaşatmayı. Bazen ona bakarken aklım tamamen bulanıyor, kafamın içinde korkunç sesler duyuyorum. Ben hiç iyi değilim sevdiceğim..."

Gülcihan duraksadı. Kalemin ucu kâğıdın üzerinde asılı kaldı. Zihninin o karanlık, hastalıklı köşesinde yavaş yavaş filizlenen düşünce, bütün bedenini esir almıştı. Dışarıdan bahçe kapısının çarpılma sesini ve Kadir'in o iğrenç, sarhoş öksürüğünü duydu. Adamın varlığı bile midesinin bulanmasına, teninin iğrenmeyle ürpermesine yetiyordu.

Gözleri kucağında hâlâ mızmızlanan, açlıktan uykuya dalamayan minik Defne'ye kaydı. Çocuğun bu adamın elinde, bu cehennemde büyüme ihtimali Gülcihan'ın zihnini kelimenin tam anlamıyla delirtiyordu. Kafasının içindeki o tehlikeli, zehirli fısıltı giderek daha yüksek sesle konuşmaya başlamıştı.

"Eğer ölürsem..." diye geçirdi içinden, boş, ruhsuz gözlerle karşı duvara bakarken. "Anamın ölüm haberinin gelmesi gibi benim haberim de Trabzon'a kadar gider elbet."

İhtimal zihninde giderek mantıklı bir kurtuluş planına dönüşüyordu. Fatih duyarsa, sevdiği kadının o köy evinde can verdiğini öğrenirse dünyayı yakar, yine de gelirdi. Geldiğinde de geride kalan o sabiyi, kendi kanından olmasa bile Gülcihan'ın yadigârı olan bu çocuğu Kadir'in o kanlı ellerine bırakmazdı. Alıp götürürdü onu buralardan. Kendi yokluğu, bu zifiri karanlığa veda edişi, kızının tek kurtuluş biletiydi belki de. Kendi ölümünü, bebeğinin yaşama ihtimali olarak görmek zihnini tamamen ele geçirmişti.

Lakin bu korkunç, bu hastalıklı fedakârlık fikrini kâğıda dökmedi. Fatih'in bunu bilmesine gerek yoktu. Sadece içindeki o umutsuz çırpınışı kelimelere sığdırmaya devam etti.

"Duy sesimi Fatih. Mektuplarım ulaşmıyor sana ama ne olursun hisset beni. Benim gücüm bitti. Kollarımdaki bu canı korumaya, ona kalkan olmaya mecalim kalmadı. Bu ev üzerime kapanan bir tabut gibi artık. Nefesim her geçen gün biraz daha daralıyor.

Gel ne olursun. Ölüm kapımı çalmadan, kızımızı bu adamın karanlığına terk etmeden gel kurtar bizi. Ben o defne ağacının altında, senin kollarında bulduğum o huzuru bir kez daha yaşamak, gözlerimi sadece senin yüzüne bakarken yummak istiyorum.

Seni beklerken tükenen,
Gülcihan."

Günlerdir süren açlık, bedensel acılar ve bir bebeğin durmaksızın devam eden cılız ağlamaları, gerçeklikle arasındaki incecik bağı koparıp atmıştı. Kafasının içinde uğuldayıp duran fısıltılar son birkaç gündür yerini net, kesin ve ürkütücü bir emre bırakmıştı.

Deliliğin o karanlık suları, genç kadının çaresizliğine öylesine tatlı, öylesine mantıklı bir çıkış yolu sunuyordu ki, Gülcihan bu zehirli fikre sarılmaktan başka bir çare bulamıyordu.

Kucağında uyuyan minicik, nefes almaya dahi mecali kalmamış bebeğinin yüzünü süzdü. Sütü tamamen kesilmişti. Ne kadar sağarsa sağsın, göğsünden bir damla can suyu çıkmıyordu. Komşulardan yalvar yakar bulduğu mama karışımlarını kızının midesi kabul etmiyor, içtiği her yudumu saniyeler içinde geri çıkarıyordu. Yavrusu gözlerinin önünde, günden güne eriyip gidiyordu. Kadir'in merhametsiz yumrukları bir yana, bu açlık ve sefalet kızının ilk yaşını bile görmeden ecelini getirecekti.

Titreyen, nasır tutmuş parmaklarıyla minderin altına sakladığı o son iki kâğıt parçasından birini çıkardı. Bu kez mektubu yazarken gözlerinden tek bir damla yaş dökülmüyordu. Yüzüne ölüme karar vermiş bir insanın taşıyabileceği o donuk, korkutucu bir sükûnet yerleşmişti. Zihnindeki o karanlık kumarın zarları atılmıştı çoktan.

Eğer yaşarsa, bu dört duvar arasında çırpınmaya devam ederse kızı da onunla birlikte bu cehennemde ölecekti. Lakin ölürse... Eğer kendi canından vazgeçerse bu haber Trabzon'un dağlarını aşar, Adil Koçari'nin ya da Furtuna konağının kapısına bir kara haber olarak ulaşırdı.

Kendi sesi duyulmamıştı belki ama ecelinin feryadı Fatih'in kulaklarına muhakkak giderdi. Koca adam, sevdiği kadının ölüm haberini aldığında dünyayı yakar, gelir bu köyü yerle yeksan eder ve Gülcihan'ın yadigârını o iblisin kanlı ellerinden çekip alırdı. Planı kusursuzdu; deliliğin matematiği, çaresizliğin en acımasız denklemiydi bu.

Kalemi kâğıdın üzerine bastırıp, titreyen elleriyle yazmaya başladı.

"Fatih'im, kara sevdam, öbür dünyada kavuşacağım yârim.

Sana bu kâğıdı yazarken artık ağlamıyorum. Gözlerimde yaş kalmadığından değil, bulduğum çare kalbimi ilk defa bu kadar ferahlattığından akmıyor yaşlarım. Deli miyim, aklımı mı yitirdim bilmiyorum Fatih. Lakin bildiğim tek bir şey var ki benim başka hiçbir çarem kalmadı.

Kızım kollarımda eriyor. Sütüm bitti. Kızıma verecek ne bir lokmam, ne onu ısıtacak bir avuç kömürüm var. İblisin insafına kalsak yavrum ilk yaşını bile göremeden şu tahtaların üzerinde can verecek. Günden güne sararıp soluyor benim Defne çiçeğim. Ben buna dayanamıyorum artık. Evladımın gözümün önünde açlıktan, hastalıktan can çekişmesini izlemektense kendi ecelimi kendi ellerimle getirmeyi seçiyorum.

Biliyorum, bu büyük bir kumar. Eğer ben ölürsem ve sen yine gelmezsen kızım bu dünyada yapayalnız ve savunmasız kalacak. O zalimin ellerinde benim çektiğim eziyetin bin beterini yaşayacak. Ama Fatih, içimdeki his bana durmadan senin geleceğini fısıldıyor. Benim feryadımı duymadın, belki yazdığım kâğıtlar eline hiç değmedi ama ölümümü duyarsın sen. Gülcihan'ın toprağa düştüğü haberini aldığın gün, o Karadeniz'i kurutur da yine gelirsin, biliyorum.

Ben kendi kızımı, canımdan kopardığım bu yavruyu geride bırakmak istemiyorum. Onu anasız bırakmak ciğerimi dağlıyor. Ama ben kalırsam ikimiz de yok olacağız. Ben kendimi feda ediyorum Fatih. Sırf kızım kurtulsun, sırf senin merhametli kucağına sığınabilsin diye kendi canımı ateşe atıyorum.

Planımı yaptım sevdiğim. Bir haftadır köyün içinde, yollarda, kapı önlerinde aklımı yitirmiş gibi davranıyorum. Herkesin ortasında kendi kendime konuşuyor, bebeğimden nefret ediyormuşum gibi lanetler okuyorum. Komşuların, o dedikoducu karıların gözü üzerimde artık. Beni deli bellediler. Gündüzleri kapının önünden geçerken durup evi dinlediklerini, pencerelerden gizli gizli beni gözetlediklerini biliyorum. İstedim ki benden korksunlar, istedim ki "Bu kadın çocuğa bir zarar verecek" diye hep tetikte beklesinler.

Yarın... Yarın bitireceğim bu kâbusu.

Benim yavrum yarın çok ağlayacak Fatih. Canını yakmak istemiyorum, onun tek bir saç teline dünyayı yakarım ama ağlaması lazım. Onu ağlatacağım ki dışarıdakiler sesini duysun. Ben de avaz avaz bağıracağım evin içinde, sanki cinnet geçiriyormuşum gibi feryat edeceğim. Kapının önüne kadar geldiklerini, kapıyı yumrukladıklarını duyduğum o an elime yastığı alacağım.

Defne çiçeğimin yüzüne doğru bastırıyormuş gibi yapacağım o yastığı. Kapı kırılıp da içeri daldıklarında, beni yavrumu boğmaya çalışıyor sansınlar istiyorum. Ama yemin ederim sana, yemin ederim ben kızımın nefesini kesmem Fatih. Ben ona kıyamam. Ben onun bir teline zarar gelmesin diye kendi nefesimi kesiyorum. Sadece öyle görsünler, sadece o dehşeti yaşayıp da bebeği benim ellerimden kurtarmak için üzerime atılsınlar istiyorum.

Onlar beni durdurmak için bebeği kucağımdan çekip aldıklarında o kargaşanın, bağırış çağırışın tam ortasında ben asıl yapmam gerekeni yapacağım. Ekmek bıçağını taşın üzerinde biledim günlerdir. Jilet gibi keskin oldu. Kimse ne olduğunu bile anlamadan bıçağı boynuma dayayıp tek bir hamlede koparacağım can bağımı.

Korkmuyorum Fatih. Bıçağın soğuğundan, ölümün karanlığından zerre kadar korkmuyorum. Sadece kızımı sana emanet etmenin, onu sana gönderecek olmanın huzuru var içimde. Biliyorum, bu haber senin dünyanı başına yıkacak. Biliyorum, belki de kan kusacaksın duyduğunda. Ama ne olursun affet beni. Evladımız için, onu o cehennemden çekip alman için başka yolum kalmadı.

Yaz geldi ama sen hiç gelmedin Fatih.

Kızımız sana emanet. Onu o iblise bırakma. Benim kanım döküldükten sonra, onun kalbini senin merhametine bırakıyorum.

Sana ölüm haberim gelecek sevgilim...
Affet beni.

Gülcihan."

Genç kadın kâğıdın son satırına kalemin ucunu bastırırken dudaklarındaki o ürpertici tebessüm yüzüne tamamen yerleşmişti. Kâğıdı özenle, sanki dünyanın en kıymetli hazinesiymiş gibi katlayıp minderin altına, her zamanki yerine yerleştirdi. Kalemi kenara bırakıp, bütün bedeniyle kucağında uyuyan kızına döndü.

Bebeğin solgun yanaklarına, yumulu duran kahverengi gözlerine derin, uzun bir bakış attı. Titreyen parmaklarıyla pamuk gibi saçlarını usulca okşadı. Eğilip yavrusunun alnına uzun, sıcacık ve veda dolu bir öpücük kondurdu. Karar verilmiş, zihnin hastalıklı labirentlerinde kurulan planın geri sayımı çoktan başlamıştı.

Gecenin zifiri karanlığı yavaş yavaş yerini serin bir sabahın soluk griliğine bırakırken köy evinin içinde yankılanan ağır horultu sesleri nihayet kesildi. Ahşap zemin Kadir'in kaba saba adımları altında gıcırdayarak inledi. Adam akşamdan kalma sersemliği ve bitmek bilmeyen öfkesiyle etrafa küfürler savurarak ayakkabılarını ayağına geçirdi. Tahta kapı büyük bir gürültüyle açılıp çerçevesini sarsacak bir şiddetle çarpıldığında, evin içine sızan sabah ayazı Gülcihan'ın yüzüne çarptı.

Genç kadın yer yatağının köşesinde iki büklüm olmuş hâlde bu gürültünün ardından derin bir nefes aldı. Kapının çarpma sesi, hayatında duyduğu en korkunç ama bir o kadar da kesin olan son sesti. Bir daha bu adamın yüzünü görmeyecek, onun o iğrenç kokusuna, merhametsiz yumruklarına maruz kalmayacaktı. Zihnindeki karanlık, geri dönüşü olmayan karar artık etiyle kemiğiyle bütünleşmiş, ruhunu adeta ele geçirmişti.

Gözlerini yavaşça yan tarafında, yastığın üzerinde uyuyan kızına çevirdi. Minik Defne, incecik battaniyesine sarılmış, huzursuz bir uykunun kollarındaydı. Gülcihan titreyen, nasır tutmuş elleriyle battaniyeyi usulca araladı. Küçücük bedeni incitmekten ölesiye korkarak, kızını yavaşça kucağına aldı. Bebeğin sıcak, süt kokan teni göğsüne değdiği an Gülcihan'ın gözpınarlarında günlerdir biriktirdiği yaşlar sel olup akmaya başladı.

Hırkasının önünü açıp, kurumaya yüz tutmuş göğsünü kızının minik dudaklarına yaklaştırdı. Defne uykusunun arasında anne sıcaklığını hissederek içgüdüsel bir hareketle memeye tutundu. Zavallı anne, kızının cılız çekişlerini, bir damla bile akmayam sütünü emme çabasını dinlerken hıçkırıklarını bastırmak için kendi dudaklarını kanatırcasına ısırdı.

"Doyuramadım seni..." diye fısıldadı çatlak, paramparça bir sesle. Eliyle kızının saçlarını okşadı. "Affet beni annem. Sana can olamadım, süt olamadım, kalkan olamadım bu cehennemde."

Bebeğin minik elleri annesinin tenine dokunuyor, ritmik emme hareketiyle birlikte sanki dünyadaki bütün kötülüklerden saklanmaya çalışıyordu. Gülcihan burnunu kızının boynuna gömdü. O mis gibi, cennetten kopup gelmiş kokuyu ciğerlerinin en derin, en ücra köşelerine kadar çekti. Kokladı, doya doya, içine çeke çeke kokladı. Bir daha asla alamayacağı bu kokuyu ruhuna kazımak istiyordu. Gözleri yaşlı bir hâlde, kızının sağ omzundaki minicik, böğürtleni andıran doğum lekesine dudaklarını bastırdı. Orada uzun uzun, sessizce ağlayarak bekledi.

"Benim güzel kızım..." diye mırıldandı gözyaşları bebeğin yanağına damlarken. "Benim Defne çiçeğim. Sen benim bu dünyada gördüğüm en güzel şeydin."

Emzirme faslı bittiğinde, bebeğin karnı doymasa da yorgunluktan yeniden uykuya dalmasını fırsat bilen Gülcihan kızını usulca sedirin üzerindeki kalın mindere yatırdı. Etrafına yastıklar dizip onu güvene aldıktan sonra, sakladığı son kâğıdını ve kalemini çıkardı. Bu kez Fatih'e değil, canından kopardığı kendi yavrusuna yazacaktı. Yıllar sonra, büyüdüğünde anasının onu neden terk ettiğini bilmesi gerekiyordu.

Titreyen parmaklarıyla kalemi sımsıkı kavradı, yüreğinin en derinlerinden kopan o feryadı satırlara dökmeye başladı.

"Defne Çiçeğim'e...

Benim canım kızım, koklamaya kıyamadığım yavrum.

Sen bu satırları okuduğunda belki kocaman bir kız olmuş olacaksın. Büyümüş, serpilmiş bir genç bir kız olarak ananın sana bıraktığı bu sararmış kâğıdı ellerinde tutuyor olacaksın. Ne zaman okursun ya da hiç okur musun bilmiyorum ama... Beni affet annem. Seni bu dünyada anasız bıraktığım için, saçlarını kendi ellerimle tarayamadığım için, dizin kanadığında koşup öpemeyeceğim için beni ne olursun affet.

Seni neden bırakıp gittiğimi, neden kendi canıma kıydığımı büyüdüğünde anlayacaksın. Delirdi sanma beni. Aklını yitirmiş, evladını sevmeyen bir kadın olduğumu sakın düşünme. Ben seni öyle çok sevdim, öyle büyük bir aşkla sarmaladım ki kızım, senin bir teline zarar gelmesin diye kendi nefesimi kesmeyi seçtim. Ben kalsaydım, biz ikimiz bu zifiri karanlığın içinde yavaş yavaş çürüyüp gidecektik. Seni kurtarmanın, seni babana göndermenin tek yolu benim bu dünyadan göçüp gitmemdi.

Senin rahmime düştüğünü anladığım ilk gün çok korkmuştum ama zamanla dünyalar benim olmuştu. Çünkü sen benim bu dünyadaki tek dalımdın. Seni içimde hissettiğim her an, her tekme attığında benim kalbim seninle birlikte daha güçlü attı. Ciğerlerime dolan nefes, ruhumu besleyen can suyuydun annem.

Aynı kandan olmasanız da hep babana benzettim ben seni. Birlikte bekledik gelmesini. İkimizin parçası olmasan da sen bizim yarım kalan masalımızın en güzel, en kusursuz meyvesisin bebeğim.

Çok isterdim seninle o defne ağacının altında oturmayı. Denizden esen rüzgâr yüzümüze vururken sana masallar anlatmayı, babanın seni nasıl deliler gibi seveceğini kendi gözlerimle görmeyi çok isterdim. Sana yetemedim kızım. Karnını doyuramadım, sütüm kurudu, seni bu cehennemin ortasında açlıktan ağlarken izledim. Benim gücüm bitti. Ama babanın gücü bitmez. Benim ölüm haberim ona ulaştığı an, o dağları deler, gelir seni bu karanlıktan çekip alır. O seni pamuklara sarar, seni dünyadaki bütün kötülüklerden korur.

Kızım... Canımın içi. Ben senin o minicik ellerini, mis kokunu, böğürtlen lekeli omzunu, benim sütümü emerkenki masum yüzünü ruhuma kazıyarak gidiyorum. Sakın arkamdan ağlama. Sakın kendini kimsesiz sanma. Ben toprak olsam da rüzgâra karışıp senin saçlarını okşayacağım. Babanın sana sarıldığı her an, benim ruhum da senin etrafında dolanacak.

Seni canından çok seven,
Annen."

Mektubu bitirdiğinde, kâğıdı özenle katlayıp elinde kalan son iki zarftan birinin içine yerleştirdi. Üzerine sadece "Fatih Furtuna'nın kızı Defne'ye" yazdı. Diğer zarfın içine de daha önce Fatih'e yazdığı son mektubu koydu. Gözyaşlarını elinin tersiyle silip, ayaklandı. Üzerine kalın, yıpranmış şalını alıp başını sıkıca örttü. Kimseye görünmemek, hiçbir komşuyla göz göze gelmemek için adımlarını büyük bir dikkatle atarak evden çıktı.

Köyün meydanına doğru yürürken bacakları titriyordu. Sabahın puslu havasında sokaklar neyse ki boştu. Köy kahvesinin hemen yanındaki paslı, eski posta kutusuna ulaştığında derin bir nefes aldı. Zarfı usulca o ince demir aralıktan içeri bıraktı. Kâğıdın kutunun dibine düşerken çıkardığı hışırtı Gülcihan'ın dünyayla olan son bağının da kesildiğinin resmiydi. Geri dönüş yoktu artık. Zar atılmış, son mektup yola çıkmıştı.

Koşar adımlarla, nefes nefese eve geri döndü. Tahta kapıyı arkasından sıkıca kapatıp sürgüyü çekti. Salona girdiğinde Defne hâlâ sedirin üzerinde, bıraktığı gibi yatıyordu. Fakat uyanmış, huzursuz bir şekilde kıpırdanmaya başlamıştı. Annesinin gidişini, evdeki o ağır, tekinsiz havayı hissetmiş gibiydi.

Gülcihan hemen dizlerinin üzerine çöküp kızını kucağına aldı. Son kez... Dünyadaki son dakikalarını onu koklayarak, o narin bedene sarılarak geçirmek istiyordu. Kızını göğsüne öyle bir bastırdı ki, sanki onu yeniden kendi içine, kalbinin tam ortasına saklamak istiyordu.

Defne annesinin bu alışılmadık, aşırı gergin sarılışından ve yüzüne damlayan sıcak gözyaşlarından rahatsız oldu. Minik yüzü buruştu, dudakları titredi ve birdenbire, sanki yaklaşan felaketi seziyormuşçasına tiz bir sesle ağlamaya başladı.

Genç kadın kızının bu feryadı karşısında onu susturmaya çalışmadı. Aksine, hıçkırıklara boğularak onu biraz daha kendine çekti. Zihnindeki korkunç tiyatronun perdesi açılıyordu artık.

"Ağla kızım..." diye fısıldadı, sesi deliliğin ve çaresizliğin eşiğinde gidip gelirken. Gözlerinden akan yaşlar kızının yüzünü ıslatıyordu. "Ağla bitanem, duyur sesini kurban olduğum! Bağır, avazın çıktığı kadar ağla ki duysunlar bizi! Kurtarsınlar seni benden!"

Kızının ağlaması giderek şiddetlenirken Gülcihan ayağa kalktı. Evin içinde sağa sola, kontrolsüz adımlarla yürümeye, kendi kendine yüksek sesle, dışarıdan duyulacak kadar şiddetli bir şekilde bağırmaya başladı.

"Yeter artık, sus! Sus diyorum sana! Dayanamıyorum bu sese!"

Sesini bilerek o kadar korkunç, o kadar merhametsiz bir tona büründürmüştü ki Defne korkudan daha da çok bağırarak ağlamaya, minik kollarıyla çırpınmaya başlamıştı. Genç kadın içinden binlerce kez özür diliyor, "Affet beni yavrum, affet beni" diye yalvarıyordu ama dışarıya sadece o cinnet geçirmiş kadının feryatlarını yansıtıyordu.

Dışarıdaki çamurlu yoldan telaşlı ayak sesleri duyulmaya başladı. Yan komşuları Hacer ablanın, "Gülcihan! Kız ne oluyor orada?! Aç şu kapıyı!" diyen bağırışı evin ince duvarlarını aşarak içeri doldu.

Gülcihan kapının zorlandığını, tahtaların dışarıdan yumruklandığını duyduğu an eyleme geçme vaktinin geldiğini anladı. Gözleri sobanın hemen yanına, özenle bileyip hazırladığı, jilet gibi keskin hâle getirdiği ekmek bıçağına takıldı. Bıçağı oraya, kolayca ulaşabileceği ama ilk bakışta görünmeyecek bir noktaya yerleştirmişti.

Hızla sedirin yanına koştu. Kızını usulca minderlerin üzerine yatırdı. "Hoşça kal Defne çiçeğim..." diye fısıldadı son bir kez, dudaklarını kızının o ıslak, yaşlı yanaklarına bastırırken. "Baban seni çok sevecek. Hiç korkma."

Hemen ardından sedirin kenarında duran sert yüzlü yastığı eline aldı. Hacer ablanın kapıyı omuzlayarak kırmaya çalıştığı, menteşelerin çatırdayıp pes ettiği saniyede Gülcihan yastığı kızının yüzüne doğru havada tuttu. Asla bastırmadı. O minicik burna, pamuk gibi tene zerre kadar baskı uygulamadı. Sadece dışarıdan bakıldığında çocuğunu boğmaya çalışan, gözü dönmüş bir kadın gibi görünmek için yastığı o hizada havada asılı tuttu. Bedeni kasılmış, yüzüne o kurguladığı deli ifadesini oturtmuştu.

Tahta kapı büyük bir gürültüyle kırılarak açıldı.

Hacer abla, ardında birkaç meraklı komşuyla birlikte içeri daldığında karşılaştığı manzara kanını dondurmaya yetmişti. Sedirin üzerinde çırpınarak avaz avaz ağlayan bir bebek ve elindeki yastıkla onun üzerine abanmış, saçları başı darmadağın olmuş bir Gülcihan.

"Yetişin komşular, kadın sabiyi boğuyor!" diye feryat ederek ileri atıldı Hacer abla. Cüsseli bedeniyle Gülcihan'ın üzerine çullandı. Genç kadını omuzlarından yakaladığı gibi büyük bir güçle geriye doğru savurdu. Gülcihan, zaten zayıf ve bitkin olan bedeniyle bu müdahaleye hiçbir direnç göstermedi. Bilerek ve isteyerek kendini geriye doğru bıraktı. Yastık elinden yere yuvarlanırken, Hacer abla hemen sedire kapanıp ağlayan bebeği kucağına aldı, onu göğsüne bastırarak korumaya çalıştı.

Bebek artık güvendeydi. Odanın içindeki diğer komşular şok içinde Hacer ablanın etrafında toplanmışken, kimse yere düşen Gülcihan'a dikkat etmiyordu.

Zaman Gülcihan için o an tamamen durdu.

Gözleri son bir kez Hacer ablanın kucağında ağlayan, kurtulmuş olan kızına kaydı. Dünyadaki görevi tamamlanmış, minik Defne çiçeği güvenceye alınmıştı. Sağ elini hızla sobanın arkasına uzattı. Bilediği metali parmaklarının arasında hissettiğinde zerre kadar tereddüt etmedi.

Bıçağın keskin yüzünü boynuna, can damarının tam üzerine yerleştirdi. Zihninde Fatih'in o güven veren gülüşü, Trabzon'un dalgalı denizi ve kızının büyüyeceği o güzel günlerin hayali vardı.

"Birbirinize emanet..." diye fısıldadı sessizce.

Bileğindeki son güç kırıntısıyla, bıçağı acımasız ve kesin bir hareketle soldan sağa doğru çekti. Soğuk metalin derisini, etini ve damarını yardığı saniye sıcak kanın göğsüne doğru fışkırdığını hissetti. Acı sadece saliselik bir yanılsamaydı. Gözleri yavaşça kararırken, odanın içindeki bağırış çağırış sesleri, komşuların sonradan fark ettikleri Gülcihan'a bakarken attıkları dehşet dolu çığlıkları giderek uzaklaştı. Kulaklarında sadece kızının o cılız ağlama sesi ve Fatih'in adını fısıldayan rüzgârın uğultusu kaldı. Bedeninin zemine yığılışını hissetmedi bile. Karanlık onu şefkatli bir anne gibi sarmalayıp kendi ebedi huzuruna doğru çekti.

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

GÜNÜMÜZ, TRABZON

Zamanın acımasız ve hızlı akışı, Trabzon'un soğuk kış günlerini yavaş yavaş ardında bırakıp mart ayının puslu, serin sabahlarına kadar ulaşmıştı. Koca bir ay geçmişti. Fatih Furtuna çalışma odasının penceresinden dışarıdaki gri denize bakarken, zihninde dönüp duran o tek bir cümlenin ağırlığı altında kelimenin tam anlamıyla eziliyordu.

"Bende sana ait bir şey var."

Adil Koçari'nin o uçurumun kenarında, karanlığın içinden fısıldadığı bu kelimeler haftalardır Fatih'in beynini kemiren zehirli bir sarmaşığa dönüşmüştü. Neydi o şey? Adil'in elinde, Fatih'e ait olan ve onu bu kadar derinden vurabilecek ne olabilirdi? Aklına binbir türlü senaryo geliyor lakin hiçbirini mantıklı bir çerçeveye oturtamıyordu. Adamlarını seferber etmiş, Adil'in etrafındaki çemberi daraltmış ama dişe dokunur hiçbir bilgiye ulaşamamıştı. Bu belirsizlik koca adamın sinirlerini yay gibi germiş, uykularını haram etmişti.

Üstelik dışarıdaki tek tehlike Adil'in bu gizemli sözleri değildi. Bütün çırpınışlara, hukuki hamlelere rağmen Şerif Furtuna'nın içeriden çıkartmaya çalıştığı deli raporu onaylanmıştı. Defne günlerdir adliyelerde koşturuyor, Koçari'nin avukatlarıyla beraber çalışarak itiraz dilekçeleriyle süreci mahkemede durdurmaya çabalıyordu ancak ortalık fena hâlde karışıktı. Şerif'in her an elini kolunu sallayarak o demir parmaklıkların ardından çıkma ihtimali, Fatih'in ailesinin güvenliği için duyduğu endişeyi dayanılmaz bir noktaya taşımıştı. Neva ve Defne tehlikedeydi. Böyle bir atmosferin içinde, Trabzon'un bu diken üstündeki havasında sağlıklı bir plan yapmak imkânsızdı.

Derin bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi Fatih. Zihnindeki bu karanlık düşünceleri çalışma odasında bırakarak ağır adımlarla aşağıya, kahvaltı masasının kurulduğu salona doğru indi.

Aşağısı yukarıdaki boğucu kasvetin aksine cıvıl cıvıl, insana yaşam sevinci veren bir havayla doluydu. Nazan anne elindeki çaydanlıkla masanın etrafında fır dönüyor, herkesin bardağını dumanı tüten tavşan kanı çayla dolduruyordu. Masanın bir köşesinde İsmail iyileşmesinin verdiği taze enerjiyle kızına yemek yedirmek için binbir türlü şaklabanlık yapıyordu. Kurşun yarasının geömiş, artık kendi başına rahatça oturup kalkabilecek kadar toparlamıştı.

"Hooop, geldi uçak!" diyerek elindeki peynirli ekmek parçasını Neva'nın ağzına doğru uçurdu. Çakır gözleri bir yandan kızındayken diğer yandan da hemen yan tarafında oturan karısının tabağını kontrol ediyordu. "Fadime, o tabağındakiler bitecek güzelim. Kuş kadar yiyorsun günlerdir."

Fadime elindeki çatalı zeytine batırırken gülerek gözlerini devirdi. "Yiyorum ya İso, sen kendi önündekilere bak."

Masanın diğer tarafında oturan Eyüphan elindeki çay bardağını tabağına bırakıp doğrudan Fadime'ye döndü. Yeşil gözlerinde muzip, şikâyetçi bir parıltı vardı.

"Fadime, Allah aşkına şu kocana bir şey söyle..." diyerek İsmail'i işaret etti genç adam. "Sabahtan beri 'İyileştim ben, bugün fabrikaya gideceğim' diye başımın etini yiyor. Dikişleri yeni kaynadı, yerinde duramıyor herif."

Fadime bu sözleri duyar duymaz kaşlarını derinden çatarak kocasına döndü. "Sen hiç heveslenme." dedi sesindeki o tatlı ama tavizsiz otoritesiyle. "Doktor daha yeni izin verdi ayaklanmana, öyle hemen işe güce koşmak yok." Tekrardan Eyüphan'a döndü. "Eyüphan, eğer kapıdan dışarı adım atarsa tut kolundan geri oturt. Bırakma sakın."

"Merak etme sen." diyerek sırıttı Eyüphan, sandalyesinde geriye yaslanıp kollarını göğsünde kavuştururken. "Gerekirse sandalyeye bağlarım, yine de bırakmam."

İsmail iki taraftan yediği bu fırçayla birlikte sahte bir isyanla ellerini havaya kaldırdı. "Ulan ikiniz bir oldunuz da bana mı sardınız sabah sabah? İyiyiz dedikçe tepeme biniyorsunuz!"

Bu tatlı atışmalar masada sıcak bir kahkaha tufanı koparırken Defne kendi tabağındaki kızarmış ekmeğe tereyağı sürmekle meşguldü lakin yüzündeki aydınlık tebessümle sohbete dâhil olmaktan da geri kalmıyordu. Eyüphan'ın ona doğru eğilip kısık sesle yaptığı bir espriye kıkırdayarak karşılık verdiğinde aralarındaki doğal çekim dışarıdan bakan herkesin gözüne çarpacak kadar belirgindi.

Fatih masanın başköşesine geçip ağır ağır sandalyesine yerleştiğinde ortamdaki bu neşeli hava bir anlığına sükûnete erdi. Nazan anne hemen onun da çayını doldurup geri çekildi. Koca adam elindeki çay bardağını usulca tabağına bıraktı. Boğazını hafifçe temizleyerek dikkatleri üzerine çekti.

"Bugün size izin, toparlanın." dedi Fatih, sesi herhangi bir itiraza mahal vermeyecek kadar net ve tok çıkmıştı. "Rusya'daki çiftliğe gidiyoruz yarın."

Bu ani ve beklenmedik duyuru masanın ortasına düştüğü an, çatal bıçak sesleri kesildi. Fadime kaşlarını hafifçe kaldırarak Fatih'e baktı. Zihninde bu fikri hızlıca tarttı. Ortalığın ne kadar karıştığını, Şerif Furtuna belasının kapılarına dayandığını bildiği için aslında bu uzaklaşma fikri ona son derece mantıklı gelmişti. Karadeniz'in bu gergin havasından bir süreliğine kurtulmak kızına ve kocasına çok iyi gelebilirdi.

Fakat İsmail aynı fikirde değildi. "Ne gerek vardı abi?" diye sordu, hafifçe öne eğilerek. "Buradayız işte, düzenimizi kurduk. İyileştim de zaten, işin gücün başında olmamız lazım. Neden gidiyoruz şimdi durduk yere?"

Fatih kardeşinin bu itirazına karşılık "Hepimize bir süre buralardan uzaklaşmak iyi gelecek." dedi, gözlerini masadakilerin üzerinde tek tek gezdirerek. "Senin dikişlerin daha yeni iyileşti İsmail, o gerginliğin içinde fabrikada heder olmanı istemiyorum. Orada daha hızlı toparlarsın, temiz hava alırsın."

Sözlerine kısa bir es verip bakışlarını Neva'nın o merakla açılmış mavi gözlerine çevirdi, yüzündeki ciddiyeti yumuşatarak gülümsedi. "Ayrıca bizim boncuğun doğum gününe az kaldı. Onu da orada, çiftlikte hep beraber kutlarız. Nisan gibi de ortalık durulduğunda döneriz."

"Çiftliğe mi gidiyoruz yani?" Neva'nın incecik, heyecan dolu sesi masadaki bütün ciddiyeti anında dağıtmıştı. Küçük kız oturduğu minderli sandalyeden neredeyse zıplayacak gibi oldu. Rusya'daki o geniş bahçeli çiftlik evi onun en çok sevdiği, içinde özgürce koşturduğu yerlerden biriydi.

"Atları da görecek miyiz?" diye sordu ellerini çırparak. Mavi gözleri adeta yıldızlar gibi parlıyordu. "Benim doğum günümde ata binecek miyiz peki? Havuç da verir miyiz onlara?"

"Göreceğiz tabii fırtınam." diyerek kıkırdadı Fatih, yeğeninin bu coşkulu hâline dayanamayarak. "Senin doğum gününde en güzel ata bineceğiz. Kendi ellerinle havuç da yedirirsin."

Masada Neva'nın tatlı heyecanı esmeye başlamışken, Defne elindeki bıçağı yavaşça tabağına bıraktı. Gözleri önce tam karşısında oturan Eyüphan'a kaydı. Adamın çayını yudumlarken hafifçe gerildiğini, kendisinin bu yolculukta olacağını düşünmediğini bakışlarından okuyabiliyordu. Sonra başını ağır ağır babasına çevirdi.

"Ben gelmeyeyim." dedi sesini olabildiğince sakin ve kararlı tutmaya çabalayarak.

Fatih çay bardağına uzanan elini havada durdurdu. Kaşları derinden çatıldı, yüzündeki ifade saniyeler içinde silinip yerine anlam veremeyen, sert bir ifade yerleşti.

"Ne demek ben gelmeyeyim?" diye sordu sesindeki şaşkınlık ve hafif bir sinirle harmanlanmış tınıyı gizlemeden. "Ailece gidiyoruz diyorum kızım, sen niye gelmiyorsun?"

"Gelmeyeyim baba." diyerek tekrarladı Defne, duruşunu biraz daha dikleştirerek. "Siz gidin, dinlenin. İso da toparlansın iyice. Biz şirketi idare edelim buradan. Gözümüz arkada kalmasın."

Eyüphan duyduğu bu sözler karşısında çay bardağını masaya sertçe bıraktı. Genç kadının bu inatçı, kendini tehlikenin ortasına atan kararı tedirginliğini anında zıplatmıştı. Kendi zihninde kurduğu senaryoda kendisi Atmaca'nın başında kalacak, Defne ise ailesiyle birlikte güvenli bölgeye, Rusya'ya gidecekti.

"Saçmalama Defne." diye araya girdi sesine yansıyan o korumacı, hafif azarlayan tonu saklama gereği duymadan. "Ne demek şirketi idare edelim? Git ailenle dinlen, uzaklaş şu karmaşadan. Ben buradayım zaten, Atmaca'nın başında dururum. Senin burada kalıp tehlikeye girmenin ne mantığı var?"

Defne yeşil gözlerini kendisine diken adama ters bir bakış fırlattı. "Ben kendi başımın çaresine bakabilirim Eyüphan." diyerek diklendi anında. "Ayrıca benim işim sadece şirketi idare etmek değil. Şerif'in davası var, mahkemede itiraz süreci devam ediyor. Bütün dosyalar, dilekçeler benim elimden geçiyor. Bu kadar kritik bir dönemde her şeyi bırakıp nasıl tatile gideyim ben?"

"Kızım mahkeme kaçmıyor ya!" diye üsteledi Eyüphan, kollarını göğsünde bağlayarak. "Uzaktan da takip edersin o evrak işlerini. Burada bir ton avukat var, bir şey olursa ben sana haber uçururum zaten. İnat etme işte, git ailenle."

Defne derin bir nefes alıp omuzlarını silkerek doğrudan babasına döndü. Kendince son derece mantıklı bulduğu ama dışarıdan bakıldığında fazlasıyla karmaşık ve savunmacı duran o uzun cümleleri ardı ardına sıralamaya başladı.

"Olmaz baba, gerçekte gelemem." diyerek başladı, kelimeler dudaklarından hızla dökülüyordu. "İşler çok yoğun. Mahkeme süreci hassas, bizzat adliyede olmam, kâtipleri sıkıştırmam lazım. Kalayım ben. Birinin burada kalıp durumları yakından kontrol etmesi, işlerin aksamamasını sağlaması gerekiyor."

Kısa bir an duraksadı, bakışları tekrar Eyüphan'a kaydığında yutkundu. "Ayrıca... Eyüphan da yalnız kalmamış olur. Tek başıma olmam ben de, o da var yanımda. Birbirimize destek oluruz, işleri yürütürüz."

Bu cümlenin masanın ortasına düşmesiyle birlikte Fatih'in sabrı kelimenin tam anlamıyla taşmıştı Koca adam, kızının bu ipe sapa gelmez bahanelerini, özellikle de cümlenin sonundaki o "Eyüphan yalnız kalmasın" kısmını duyduğu an elini masaya sertçe vurdu. Bardaklar ve tabaklar bu darbeyle hafifçe zangırdadı.

"Ulan Eyüphan niye yalnız kalsın?!" diye kükredi. Sesi o kadar gür çıkmıştı ki, mutfaktaki herkes bir anlığına yerinde sıçradı. Gözlerinden saçılan o karanlık, korumacı kıvılcımlar doğrudan kızının şaşkın yüzüne hedef almıştı. "Sana ne ayrıca kızım, kalırsa kalır!"

Defne savunmasını yapmak üzere ağzını açmışken Fatih susturdu onu. "Hem niye kalsın uşak burada? Onu da götüreceğim ben!"

Odanın içine çöken bu ani sessizlikte en büyük şoku yaşayan kişi hiç şüphesiz Eyüphan'dı. Genç adamın kolları göğsünden yavaşça çözüldü, kaşları inanamaz bir ifadeyle havaya kalktı.

"Ben de mi geleceğim?" diye sordu Eyüphan, sesindeki o saf, hazırlıksız şaşkınlığı gizleyemeyerek. Kendi kendine biçtiği o muhafızlık görevi, geride kalıp şirketi koruma planı Fatih'in bu tek cümlesiyle yerle yeksan olmuştu.

"Ula tabii ki sen de geleceksin!" diye atarlandı Fatih bakışlarını bu kez Eyüphan'a çevirerek. Sesindeki o gerginlik, Adil'in sözlerinden beri içinde biriken o zehirli şüphenin bir dışavurumu gibiydi. "Seni burada, bu kurtlar sofrasında tek başına mı bırakacağım ben?! Şerif'in köpekleri sokaklarda fır dönerken, seni hedef tahtası gibi şirketin ortasında yalnız mı bırakacağımı sandın? Aileden değil misin sen?! Hepimiz gidiyoruz, konu kapanmıştır!"

Fatih'in bu alışılmadık derecede sert, tahammülsüz çıkışı masadaki herkesin dikkatini çekmişti. Olay sadece Defne'nin inatçılığı veya Eyüphan'ın kalması değildi. Fatih'in üzerinde, her kelimesine yansıyan karanlık, ağır bir sinir bulutu vardı.

Fadime elindeki çatalı yavaşça tabağına bırakıp, abisinin yerine koyduğu bu adama dikkatle baktı. Fatih'in gözlerindeki o huzursuzluğu, gerilmiş çene kaslarını anında okumuştu.

"Abim..." dedi sesini olabildiğince yumuşak ve yatıştırıcı bir tona büründürerek. Hafifçe öne doğru eğildi. "Sen biraz sinirli misin? Bir şey mi oldu, canını sıkan bir haber mi aldın sabah sabah?"

Fatih yengesinin isabetli sorusu karşısında hızla başını iki yana salladı. Kendi içindeki o karanlık şüpheleri, Adil'in sözlerinin yarattığı o cehennemi bu masaya taşımaya zerre kadar niyeti yoktu.

"Yok bir şeyim." dedi Fatih, sesini biraz daha düz, duygusuz bir seviyeye çekmeye çabalayarak. Lakin ensesindeki gerginlik her hâlinden belli oluyordu. "Sinirli falan değilim ben. Sadece bu güvenlik meselelerinde kimsenin kafasına göre iş yapmasını istemiyorum, o kadar."

Bakışlarını masanın etrafındaki yüzlerde, özellikle Defne ve Eyüphan'ın üzerinde son bir kez, otoriter bir şekilde gezdirdi.

"İtirazı olan var mı şimdi?"

Sesindeki o kesin tını odadaki herkesi sessizliğe gömmeye yetmişti. Ne İsmail'den ne Fadime'den ne de az önce hararetle itiraz eden Defne ve Eyüphan'dan tek bir ses bile çıkmadı. Sadece Neva oturduğu sandalyeden boncuk boncuk, merak dolu gözlerle amcasına bakıyordu. Büyüklerin bu ani gerginliğini anlamlandırmamıştı.

Fatih masaya çöken bu mutlak sessizliği onay olarak kabul edip derin bir nefes vererek geriye yaslandı. Omuzlarındaki o kaskatı gerilim bir nebze olsun yumuşadı.

"Güzel." diye mırıldandı, kararının kabul görmesinden duyduğu memnuniyetle.

Gözleri Neva'ya kaydığında, yüzündeki o sert ifade saniyeler içinde eriyip gitti. Koca adamın dudaklarında sıcacık, içi titreyen bir tebessüm belirdi. Sandalyesini hafifçe geriye itip kollarını küçük kıza doğru ardına kadar açtı.

"Gel amcam." dedi sesini dünyanın en yumuşak, en sevgi dolu tınısına dönüştürerek. Göz ucuyla İsmail ve Fadime'ye alaycı bir bakış fırlattı. "Bunlar yemek yedirmeyi beceremiyor sana. Bir deri bir kemik kalmışsın. Amcan doyursun seni de görsünler!"

Neva amcasının neşeli daveti üzerine kıkırdayarak sandalyesinden aşağı kaydı ve pıtır pıtır adımlarla Fatih'in yanına koştu. Fatih kızı tek bir hamlede havalandırıp kendi dizinin üzerine oturttu. Elindeki çatalı alıp masadaki en güzel lokmaları seçmeye başlarken başını kaldırıp masadakilere son bir bakış attı.

"Siz devam edin." dedi rahat, keyifli bir sesle. "Afiyet olsun herkese."

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

Herkese selam, sana hasret...

Bu bölüm hakkında ne diyebilirim inanın bilmiyorum beni çok yıprattı yazarken, eminim bir çoğunuzu da okurken yıpratacaktır 🥲

Yonca bölümünü yazdığımdan beri aklımda olan bir senaryoydu, aranızdan biri çıkıp "Ulan siz inandınız da belki köylülerin söyledikleri sadece dedikodudur" diyen çıkacak mı diye bekledim ama maalesef çıkmadı xnfndnks sağlık olsun be CANUNUZ SAĞ OLSUN 😭

Bu bölüm çok Gülcihan odaklıydı, İsFad telafisini bir sonraki bölüm yapacağız. Sözünü verdiğim çiftlik bölümü bir sonraki bölümümüz olacak. Atlara. çiftlere ve aşka doyuracağım sizi, tabii ki Nevakuş'a da 🫡

Sizleri seviyorum, yeni bölümde görüşene kadar yorumlarda buluşalım 💕

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

335okunma 15beğeni 5yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18