12. bölüm / 19
satranç | isfadyonca.
Bölümler 19Şu an: yonca.
- 1 gel benimle1.632 kelime
- 2 atmaca.3.312 kelime
- 3 kabus.7.809 kelime
- 4 yüzleşme.5.261 kelime
- 5 baba.9.287 kelime
- 6 ayaz.11.204 kelime
- 7 tehlike.13.944 kelime
- 8 vezir.8.959 kelime
- 9 iyi düşman.11.380 kelime
- 10 hasret.19.709 kelime
- 11 yonca.19.751 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 perşembe.19.759 kelime
- 13 kurban.12.226 kelime
- 14 beddua.20.937 kelime
- 15 böğürtlen.21.705 kelime
- 16 çiftlik.30.301 kelime
- 17 boncuk.27.628 kelime
- 18 yayla.26.937 kelime
- 19 yüreksiz.20.688 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"İmkanım olsa sana
güzel bir geçmiş de alırdım.
Baktıkça burulmazdın,
gülümserdin hep."
───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───
GÜNÜMÜZ, TRABZON
Yılın son akşamıydı. Dışarıda rüzgâr çam ağaçlarının dallarını acımasızca eğerken evin mutfağında bambaşka bir telaş ve tatlı bir kargaşa hâkimdi. Tezgâhın üzerinde dumanı tüten tencereler, ritmik bir şekilde tahtaya vuran bıçak sesleri ve havaya karışan kavrulmuş tereyağı kokusu yaklaşan yeni yılın şenliğini çoktan müjdeliyordu.
Geniş mutfak adasının bir ucunda İsmail beline bağladığı siyah mutfak önlüğüyle devasa bir et parçasını ustalıkla mühürlemekle meşguldü. Hemen karşısında elindeki bıçakla domatesleri ve biberleri adeta bir cerrah titizliğiyle ancak bir o kadar da agresif hareketlerle doğrayan Eyüphan duruyordu.
"Oğlum ne biçin doğramışsın şu soğanları!" diye söylendi Eyüphan, başını kaldırmadan elindeki domatesi ince ince doğrarken. "Kuşbaşı olmuş yemin ediyorum, dişe gelecek şimdi onlar yemeğin içinde."
İsmail elindeki maşayla mühürlenen eti ters yüz edip sıçrayan yağlardan hafifçe geri çekildi. "Sen kendi işine bak lan." diye karşılık verdi. "Meze yapacağım diye batırdın ortalığı. Ezme dediğin öylr mi olur? Sen resmen püre yaptın onu."
Eyüphan elindeki bıçağı tahtanın üzerine bırakıp ellerini beline koydu. "Bana bak, Trabzon'un en iyi ezmesini yiyeceksiniz bu akşam. Laf edenin tabağını önünden alırım, aç girersiniz yeni yıla."
İki adamın bu bitmek bilmeyen çocuksu didişmesi tezgâhın hemen köşesine oturtulmuş, bacaklarını boşlukta sallandıran küçük bir kız çocuğunun kıkırdamalarıyla bölündü. Neva, üzerine giydirilmiş kırmızı kazağı ve koyu renk kot pantolonuyla babasının otuttuğu köşe tezgahın üzerinde, olan biteni bir tiyatro sahnesi izler gibi izliyordu. Sarı saçları iki yandan minik örgülerle tutturulmuştu. Mavi gözleri babasıyla Eyüphan arasında mekik dokurken, minik parmakları tezgâhın üzerinde duran dilimlenmiş limonlara doğru usulca uzandı.
"Baba..." dedi incecik ve hevesli sesiyle. Gözlerini babasının yüzüne dikip limon dilimini havaya kaldırdı. "Limondan yiyeyim mi?"
İsmail elindeki işi bırakıp kızına döndü. Koca adamın yüzündeki ifade kızını gördüğü an yerini dünyaları aydınlatan bir şefkate bırakmıştı. "Ye babacığım." dedi gülerek.
Küçük kız neşeyle limon dilimini doğrudan ağzına götürdü. Tıpkı bir elma dilimi yiyormuş gibi, zerre kadar yüzünü buruşturmadan, aksine büyük bir keyifle limonu emerken Eyüphan bu manzaraya inanamayarak bakıyordu.
"Off..." diye mırıldandı Eyüphan yüzünü buruşturarak, bıçağı tekrar eline alırken. "Aynı anası, yemin ediyorum gram sekmemiş. Fadime de dilim dilim yiyor şunu. Bunlar yerken benim midem yanıyor onların yerine!"
İsmail anıların getirdiği tatlı bir yorgunlukla gülümsedi. "Sorma..." dedi başını iki yana sallayarak. "Fadime hamileyken kasa kasa limon alıyordum ben eve. Kızım da içeriden alışmış tabii o ekşiye, şimdi tatlı niyetine yiyor."
Neva elindeki limonun suyunu tamamen bitirip kabuğunu tezgâha bıraktığında, dudaklarını yalayarak kocaman gülümsedi. Babası uzanıp bir peçeteyle kızının ağzının kenarlarını silerken yanaklarına da birer öpücük kondurmayı ihmal etmemişti.
Aynı dakikalarda evin üst katındaki yatak odasında tamamen farklı, dingin bir atmosfer vardı. Fadime aynanın karşısında ahşap sandalyeye oturmuş, uzun kahverengi saçlarını dikkatlice tarıyordu. Son günlerde yaşanan olaylar, gerginlikler, abisi, Şerif Furtuna tehlikesi derken omuzlarında koca bir dağı taşıyormuş gibi hissediyordu. Zihni o kadar yorulmuş, bedeni öylesine yıpranmıştı ki İsmail'in birkaç saatliğine Neva'yı da alıp mutfağa geçmesi, "Sen biraz dinlen, hazırlan, kendine vakit ayır." demesi ona çölde bulunmuş bir vaha gibi gelmişti. Saçlarını serbestçe omuzlarına dökülür vaziyette bıraktıktan sonra aynadaki aksine baktı. Neva'ya aynı giyineceklerinin sözünü verdiğinden üzerine yakası hafif dökümlü kırmızı kazağını geçirmişti. Altına da tıpkı kızına giydirdiği gibi koyu renk, vücudunu saran rahat bir kot pantolon tercih etmişti. Yüzüne hafif bir renk verip, dudaklarına sürdüğü sade bir rujla hazırlığını tamamladı. Derin bir nefes alarak aynadaki yansımasına son kez gülümsedi. Haftalar sonra ilk defa kendini bu kadar hafif, bu kadar arınmış hissediyordu.
Aşağıdan gelen zil sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Misafirler gelmişti. Adımlarını hızlandırarak merdivenlere yöneldiğinde, alt katta dış kapının çoktan açıldığını ve soğuk rüzgârın içeri dolduğunu hissetti. İsmail elinde mutfak beziyle kapıyı açmış, karşısında elleri kolları dolu bir hâlde dikilen Fatih ve Defne'yi gülerek karşılıyordu.
"Hoş geldiniz!" dedi İsmail kenara çekilerek onların içeri girmesine izin verirken.
Fatih omuzlarına düşen kar tanelerini silkeleyerek içeri adım attı. Bir elinde şık bir pastane kutusunun içinde duran üzeri taze meyvelerle süslenmiş koca bir pasta, diğer elinde ise ceketini tutuyordu. Hemen arkasından içeri süzülen Defne'nin kollarında ise özenle seçilmiş iki şişe şarap vardı. Genç kadın topuklu çizmelerini çıkarırken burnu soğuktan hafifçe kızarmış ama gözlerindeki o enerjik parıltı hiç sönmemişti.
"Dondum ulan!" diye söylendi Fatih, pastayı girişteki dresuara bırakırken. "Bu ne biçim ayaz? Rusya'yı aratmıyor yemin ediyorum."
İsmail misafirlerinin paltolarını alırken mutfaktan Eyüphan'ın başı uzandı. "Abi hoş geldin! Geçin mutfağa, içerisi hamam gibi."
Fatih ve Defne adımlarını doğrudan mutfağa yönlendirdiklerinde merdivenlerin son basamağını inen Fadime de onlara katıldı. Neva annesini gördüğü an kollarını çırpmaya başladı. Aynı renk kazakları giymiş olmaları küçük kızın çok hoşuna gitmişti.
"Ana kız pişti olmuşsunuz bakıyorum?" dedi Defne, elindeki şarap şişelerini tezgâhın boş bir köşesine bırakırken Fadime'ye göz kırptı.
"Evet, güzel olmuş muyuz halası?" diyerek gülümsedi Fadime. Neva'nın saçlarını severken.
"Hem de çok güzel olmuşsunuz aşklarım benim!" dedi Defne Neva'ya öpücük atmadan önce.
Bu sırada Fatih ellerini cebine sokup mutfağın ortasında bir denetmen edasıyla dikilmişti. Gözleri tencerelerin arasında gidip gelirken burnunu havaya kaldırıp kokuyu içine çekti. Sonra yavaşça tezgâha yaklaşıp İsmail'in karıştırdığı etin içine doğru eğildi.
"Bunun altı çok mu kısık?" diye sordu kaşlarını eleştirel bir şekilde çatarak. "Et dediğin harlı ateşte mühürlenir, böyle suyunun içinde haşlama gibi kalmış bu."
İsmail elindeki tahta kaşığı sinirle tezgâha vurmamak için kendini zor tuttu. "Abi sen Michelin yıldızlı şef misin benim başıma? Geçsene içeri, ne anlarsın sen etin mühürlenmesinden?"
"Bana bak, düzgün konuş abinle!" derken Eyüphan'ın doğradığı mezelere doğru kaydı Fatih'in bakışları. Başını iki yana salladı. "Eyüphan, o domateslerin suyu akmış hep. Ezme o kadar sulu olmaz, diri duracak o."
Eyüphan elindeki bıçağı bırakıp derin bir sabır diledi. "Abi gözünü seveyim git salonda otur. Zaten İso sabahtan beri beynimi yedi, bir de sen başlama. Yorgunsundur sen, geç dinlen."
Fadime kocasının ve Eyüphan'ın bu çaresiz hâllerini görünce kıkırdamadan edemedi. İçindeki muzip taraf anında uyanmıştı. Fatih'in yanına geçip kollarını göğsünde kavuşturdu ve abisinin yanında hizalanarak ikiliye aynı eleştirel bakışla bakmaya başladı.
"Bence de Fatih abi haklı." dedi Fadime, bilerek İsmail'in damarına basarak. "İki saattir mutfaktasınız ortada bitmiş bir şey yok. Bütün tezgâhı da batırmışsınız zaten. Neva bile sıkıldı sizi izlemekten, değil mi anneciğim?"
Neva annesinin oyununa hevesle başını sallayarak karşılık verdi. "Evet, çok yavaşlar!"
İsmail karısının da abisiyle bir olup onlara cephe alması, üstelik kızını da buna dahil etmeleri karşısında elindeki mutfak bezini tezgâha fırlattı. "Ulan kendi evimizde, kendi mutfağımızda düştüğümüz hâle bak!" diye isyan etti gülümsemesini saklamaya çalışarak. Elleriyle kapıyı işaret etti. "Çıkın gidin lan mutfağımdan! Geçin salona, yemek falan yok size!"
"Aman çok meraklıydık senin yanık etine." dedi Fatih kahkaha atarak. Tezgâhın üzerinden Neva'yı tek hamlede kucağına aldı. "Gel amcam, biz seninle içeri geçelim. Bunlar burada debelenip dursunlar."
Fatih kucağında yeğeni, yanında yengesi ile birlikte neşeli bir şekilde mutfaktan çıkıp salona yönelirken Defne tezgâhın kenarına yaslanmış hâlde yerinden hiç kıpırdamadı.
Mutfaktaki kalabalık anında dağılmış, ocağın üzerinde tıslayan yemeğin sesi ve Eyüphan'ın bıçağının ritmik darbeleri yeniden duyulur hâle gelmişti. Defne kollarını mermer tezgâha dayayıp başını hafifçe eğerek Eyüphan'ın yaptığı işi izlemeye başladı. Eyüphan ise kadının bakışlarının ağırlığını ellerinin üzerinde hissederken çenesini hafifçe sıktı. Odanın içindeki hava Fatih ve Fadime'nin gidişiyle birlikte istemsizce yoğunlaşmış, görünmez bir gerilimle yüklenmişti.
Defne uzanıp Eyüphan'ın özenle doğradığı ve tahtanın köşesine ayırdığı peynir küplerinden birini parmaklarının ucuyla kapıp ağzına attı.
"Ne yapıyorsun?" diye söylendi Eyüphan, elindeki bıçağı durdurmadan. "Yemesene kızım malzemelerimi, sofraya gidecek onlar."
Defne peyniri keyifle çiğnerken omuz silkti. "Öleyim mi açlıktan? Yazık değil mi bana? İnsan düşmanını bile aç bırakmaz Eyüphan ama sen ortağını bırakıyorsun, yazıklar olsun..." Sözlerini bitirirken uzanıp bu kez küçük bir domates dilimini tırtıkladı.
Eyüphan bıçağı yavaşça tezgâha bıraktı, derin bir nefes alıp başını kadına doğru çevirdi. Yeşil gözlerinde serseri, itiraz kabul etmeyen ama bir o kadar da tehlikeli bir parıltı vardı. "Sen benim sinirimle mi oynamaya çalışıyorsun avukat? Git sen de salona, salça olma işime."
"Yooo..." dedi Defne, yerinden kıpırdamayarak. Dudaklarının kenarında kışkırtıcı, kendinden emin bir tebessüm belirdi. "Ben denetlemeye kaldım. Bakalım cidden yetenekli misin mutfakta."
"Allahümme Salli, ver bana teselli!" diye mırıldandı Eyüphan derin bir iç çekerek.
"Ollohommo sollo vor bono tosollo!" diyerek abartılı mimiklerle taklit etti Defne onu. Eyüphan kıkırtısını bastırabilmek için dudaklarını ısırmak zorunda kalmıştı.
İsmail ocağın başından bu ikilinin atışmasını izlerken içinden sessizce sabır diledi. İkisinin arasındaki bu sürekli didişme, laf sokma hâli artık iyice göze batar olmuştu lakin ikisi de bunun altındaki yoğun çekimi inkar etmekte ısrarcıydı.
Defne'nin her hareketine laf yetiştirmesine dayanamamaya başlayan Eyüphan sıra maydanozları doğramaya geçtiğinde geri çekildi tezgahtan. "Çok biliyorsun ya, gel kendin yap." dedi genç kadına meydan okuyarak.
Defne tezgâhın etrafından dolanıp doğrudan Eyüphan'ın durduğu kesme tahtasının önüne geçti. "Ver bıçağı." dedi elini uzatarak.
Eyüphan alaycı bir şekilde kaşlarını kaldırdı ve bıçağın sapını kadına doğru uzattı. Defne bıçağı eline alıp maydanoz demetini tahtanın ortasına yerleştirdi. Başladı doğramaya. Ancak bıçağı tutuşu o kadar garipti ki parmakları bıçağın sırtına fazlasıyla yakın duruyor, hareketleri son derece acemice görünüyordu. Birkaç darbeden sonra maydanozlar incecik kıyılmak yerine ezilmeye başlamıştı bile.
Eyüphan'ın dudaklarından alaycı bir homurtu döküldü. Dayanamayarak bir adım öne çıktı. "Yavrum sen bıçağı öyle tutarsan iki dakikaya kalmaz o parmaklarını yemeğin içine doğrarsın."
"Gayet iyi tutuyorum." diye itiraz etti Defne, inatla doğramaya devam etmeye çalışarak. "Sadece bıçak çok kör, kesmiyor."
"Bıçak kör değil, sen tutmayı bilmiyorsun."
Eyüphan daha fazla uzaktan izlemeye tahammül edemeyerek Defne'nin tam arkasına geçti. Aralarındaki mesafe anında kapanırken adamın geniş, kaslı göğsü genç kadının sırtına yaslanmıştı. Defne arkasından gelen yoğun sıcaklıkla ve Eyüphan'ın kendine has, ferah kokusuyla aniden kaskatı kesildi.
Eyüphan kollarını iki yandan uzatarak Defne'yi adeta kendi kolları arasında bir kafese hapsetti. Büyük elleri kadının bıçağı tutan incecik ellerinin üzerine usulca kapandı.
"Böyle tutulmaz..." diye fısıldadı. Sesi kadının hemen kulağının dibinde, boğuk ve pürüzlü bir şekilde yankılanmıştı. Nefesi Defne'nin boynundaki ince tüyleri ürpertecek kadar yakındı.
Defne yutkundu. Kalbi göğüs kafesini kıracakmış gibi atmaya başlamış, mutfağın içindeki oksijen saniyeler içinde tükenmişti. Adamın kaba, sıcak parmakları kendi parmaklarının pozisyonunu düzeltmek için üzerinde yavaşça hareket ederken tenindeki o elektriklenme hissi bütün bedenini ele geçiriyordu.
"Başparmağını bıçağın sırtına dayamayacaksın." diye devam etti Eyüphan. Sesindeki alaycı ton tamamen kaybolmuş, yerine tehlikeli derecede odaklanmış bir yoğunluk gelmişti. Parmaklarıyla Defne'nin parmaklarını usulca kıvırıp bıçağın sapına doğru yerleştirdi. "Şöyle, içe doğru kıvıracaksın... Gücü bilekten alacaksın, parmaktan değil."
Eyüphan'ın elleri Defne'nin ellerini yönlendirerek bıçağı tahtanın üzerinde ritmik bir şekilde hareket ettirmeye başladı. Birlikte uyum içinde maydanozları kıyıyorlardı lakin odadaki odak noktası kesinlikle tahtanın üzerindeki yeşillikler değildi.
Defne'nin nefes alışverişleri sıklaşmış, sırtı istemsizce arkasındaki sert göğse biraz daha yaslanmıştı. Eyüphan'ın kollarının arasında o kadar küçük, o kadar savunmasız kalmıştı ki, adamın kalbinin gümbürtüsünü kendi sırtında hissedebiliyordu. Aralarındaki bu aşırı temas hiçbir bahanenin ardına sığınılamayacak kadar yoğun, inkar edilemez bir gerilimi mutfağın ortasında alevlendirmişti.
İkisi de konuşmuyor, sadece bıçağın tahtaya vuran sesini dinliyorlardı. Ancak aralarındaki görünmez ateş her saniye biraz daha harlanıyordu. Eyüphan'ın başı yavaşça aşağıya, Defne'nin boynuna doğru hafifçe eğildiğinde kadının omuzları beklentiyle yukarı kalktı.
Tam bu nefes kesici, her şeyin kopmak üzere olduğu saniyede ocağın başından gelen tok ve uyarıcı bir ses ikisini de gerçekliğe sert bir şekilde geri fırlattı. "Defne."
İsmail elindeki maşayı tencerenin kenarına vurarak ritmik bir ses çıkardı. Çakır gözleri bu iki ateşli inatçının üzerinde sabitlenmiş, yüzünde hiçbir duygu belirtisi barındırmayan ama son derece net bir ifade vardı.
Defne ve Eyüphan sanki ateşten yanmış gibi hızla birbirlerinden ayrıldılar. Eyüphan ensesini kaşıyarak tezgâhın diğer ucuna doğru bir adım atarken Defne elindeki bıçağı tahtanın üzerine bırakıp kızarmış yanaklarını saçlarının arkasına gizlemeye çalıştı.
"Geç bakayım sen şu yemeğin başına." dedi İsmail, elindeki maşayı Defne'ye doğru uzatarak.
Defne itiraz etmeden, boğazını temizleyerek ocağa doğru adımladı. Maşayı İsmail'in elinden alırken gözlerini kaçırdı. İsmail ise ocağın başından çekilip mutfak kapısına doğru yönelirken adımlarını tam kapının eşiğinde durdurdu.
Başını omzunun üzerinden hafifçe çevirip, tezgâhın köşesinde hâlâ derin nefesler alarak sakinleşmeye çalışan Eyüphan'a manidar, uyarıcı bir bakış attı.
"Abim içeride he." dedi İsmail, kelimelerin üzerini kalın bir kalemle çizercesine imalı bir şekilde.
Eyüphan'ın yüzündeki ifade anında donarken İsmail onların herhangi bir şey söylemesine, bir bahane uydurmasına zerre kadar fırsat vermeden mutfaktan çıkıp salona doğru gözden kayboldu. Geride sadece fokurdayan yemeğin sesi ve birbirlerinin gözlerine bakmaya cesaret edemeyen iki insanın ağırlaşmış nefesleri kalmıştı.
İsmail ellerini mutfak önlüğüne silip belindeki düğümü usulca çözerken içeriden yükselen şen kahkahalar yüzündeki imalı gülüşün yerini saf bir huzura bırakmasına sebep olmuştu.
Salonun ortasındaki geniş koltukta tam bir arbede yaşanıyordu. Fatih devasa cüssesine zerre kadar uymayan bir çocuklukla Neva'yı koltuğun köşesine sıkıştırmış, iri parmaklarıyla minik kızın karın boşluğunu ve boynunu acımasızca gıdıklıyordu. Küçük kız nefes nefese kalmış, kıkırdamaktan yanakları al al olmuş bir hâlde amcasının ellerinden kurtulmaya çabalıyordu. Ayaklarını çırpıyor, kahkahaları şöminenin çıtırtısına karışarak evin duvarlarında yankılanıyordu.
"Yakaladım işte fırtınayı! Kaçamazsın benden!" diye kükrüyordu Fatih sahte bir canavar edasıyla.
İsmail bu manzarayı gördüğü an içindeki oyunbazlık devreye girdi. Önlüğü tek bir hareketle berjerin kenarına fırlatıp adımlarını hızlandırdı. "Bırak lan kızımı!" diye bağırdı, sesine abartılı bir kahraman tınısı katarak. Koltuğun arkasından dolanıp Fatih'in kolları arasında çırpınan Neva'yı belinden kavradığı gibi tek bir hamlede havaya kaldırdı.
Neva aniden babasının kollarına çekilince zafer kazanmışçasına bir çığlık attı. İsmail kızını göğsüne bastırıp saçlarını öperken Fatih gülerek geri çekilmiş, ellerini teslim olur gibi havaya kaldırmıştı. Lakin küçük kızın kurtuluşu pek uzun sürmedi. İsmail kızını koltuğun diğer köşesine devirip bu kez kendi parmaklarını boynuna ve gıdıklandığını çok iyi bildiği bel boşluğuna daldırdı.
"Amcadan kurtuldun ama babadan kaçış yok!"
Neva'nın kahkahaları yeniden salonu doldurmuştu. Bir süre sonra İsmail nefes nefese kalmış kızının sapsarı saçlarına derin, sesli bir öpücük kondurup geri çekildi. Çakır gözleri şöminenin yanında oturan karısını bulduğunda yüzündeki neşe saniyeler içinde büyülenmiş bir hayranlığa dönüştü. Fadime tam anlamıyla gözlerini kamaştırıyordu. Günlerdir omuzlarında taşıdığı yorgunluk, endişe ve uykusuzluk adeta sihirli bir değnek değmiş gibi silinip gitmişti. Dudaklarındaki yumuşacık tebessümüyle evin ortasında bir güneş gibi parlıyordu.
İsmail yerinden yavaşça doğruldu. Karısından gözlerini bir saniye bile ayırmadan adımlarını ona doğru attı. Bakışlarındaki yoğun, sarsılmaz aşk yıllara meydan okuyan cinstendi. Uzanıp ellerini karısının ince beline doladı, onu yavaşça kendine doğru çekerek ayağa kaldırdı ve aralarındaki mesafeyi kapattı. Burnunu Fadime'nin saçlarının arasına gömüp çok sevdiği, insanın aklını başından alan kokusunu ciğerlerine derin derin çekti.
"Çok güzel olmuşsun..." diye fısıldadı adam, dudakları karısının şakağına sürünürken. "Ömrümün en güzel yeni yıl hediyesi gibi duruyorsun şu an karşımda."
Fadime kocasının bu iltifatı karşısında hafifçe kızardı, ellerini onun göğsüne yaslayarak kıkırdadı. "Abartma İso..." dese de adamın dudaklarının boynuna bıraktığı sıcacık öpücükle içi titremişti.
Tam bu romantik ve özel anın ortasında, koltuğun üzerinden onlara bakan küçük, meraklı bir çift mavi göz araya girdi.
"Baba!" diye seslendi Neva, ellerini dizlerine vurarak dikkat çekmeye çalışırken. "Sen de kırmızı kazak giyecek misin?"
İsmail karısının boynundan usulca ayrılıp kızına doğru döndü. Dudaklarındaki çapkın tebessüm yerini sıcacık bir baba gülüşüne bırakmıştı. "Giyerim tabii babam." dedi hiç tereddüt etmeden. "Benim iki güzel prensesim kırmızılara bürünmüş de ben eksik kalır mıyım hiç?"
Bu neşeli vaadin ardından İsmail bakışlarını yeniden koltukta oturan abisine çevirdi. Fatih'in yüzündeki deli dolu ifadesi saniyeler içinde buharlaşıp uçmuştu. Adamın omuzları çökmüş, dirseklerini dizlerine dayamış, ellerini çenesinin altında birleştirerek karanlık, düşünceli bir ifadeyle boşluğa bakıyordu. Gözlerindeki o tanıdık, tehlikeli ciddiyet havaya yayılan yeni yıl neşesini bir anda bıçak gibi kesmişti.
İsmail abisinin bu ani duygu değişiminin altında ciddi bir fırtınanın yattığını anında fark etti. Çenesinin kasıldığını hissederek duruşunu dikleştirdi. Ortada konuşulması gereken, Neva'nın tertemiz zihnini bulandırmaması gereken karanlık bir mesele vardı belli ki.
"Babacığım..." dedi İsmail sesini dünyanın en olağan, en sıradan tonuna ayarlamaya çabalayarak. Bakışlarını kızına çevirip ona doğru hafifçe eğildi. "Bizim artık yavaş yavaş masayı kurmamız lazım. Sen şimdi git bakalım şu karşıdaki koca konsola oradan bize şöyle yılbaşına yakışacak, en güzel masa örtüsünü seçip getir. Masamızı senin seçtiğin örtüyle kuralım, ne dersin?"
Neva kendisine verilen bu önemli görevin heyecanıyla anında yerinden sıçradı. "Tamam!" diyerek tıpış tıpış adımlarla salonun diğer ucunda duran yemek masasının yanındaki geniş ahşap konsola doğru büyük bir hevesle koşturmaya başladı. Bu onu bir süre oyalardı.
Kızının yeterince uzaklaştığından ve çekmeceleri karıştırmaya daldığından emin olan İsmail, Fatih'in tam karşısındaki tekli koltuğa yerleşti. Fadime de ortamdaki bu ani değişimi fark etmiş, yüzündeki tebessüm tamamen solmuş bir hâlde kocasının hemen yanına ilişmişti. İkisinin de gözleri Fatih'in ağzından dökülecek kelimelere kilitlenmişti.
Fatih derin, ciğerlerini yırtarcasına ağır bir iç çekti. Ellerini çenesinden çekip arkasına yaslandı, bakışlarını doğrudan İsmail ve Fadime'nin üzerinde gezdirdi.
"Şerif'in raporu..." dedi kelimelerin her birini zehirli birer ok gibi salonun ortasına bırakarak. "Raporun çıkıp çıkmayacağı bu hafta netleşiyor. Ve gidişata bakılırsa... Çok yüksek ihtimalle raporu onaylayacaklar."
Bu cümle şöminenin çıtırtısını, dışarıdaki rüzgârın uğultusunu bile tamamen silip atmıştı. Fadime'nin nefesi göğüs kafesinde düğümlendi. Kanı saniyeler içinde çekilmiş, elleri istemsizce kocasının koluna sımsıkı yapışmıştı. Şerif Furtuna'nın elini kolunu sallayarak dışarı adım atması demek kurdukları huzurlu yuvanın tam ortasına bir dinamit düşmesi demekti.
"Nasıl yani?" diye fısıldadı Fadime, sesi korkudan ve çaresizlikten titriyordu. Gözleri dehşetle açılmıştı. "Bu kadar çabuk mu? Ne yapacağız peki?"
Fatih sıkıntıyla yüzünü sıvazladı, parmaklarını hafifçe kırlaşmış saçlarının arasından geçirdi. Duruşunda ilk defa bu kadar belirgin bir çaresizlik ve öfke harmanı vardı.
"Defne'nin planı işlemeyecek gibi duruyor." dedi acı bir dürüstlükle. Karşısındaki çifte umut pompalamanın artık bir mantığı kalmamıştı. "Günlerdir hastanenin içindeler. Pars'ın açığını arıyorlar, kayıtları inceliyorlar ama herif işini o kadar kılıfına uydurmuş ki... Elimize savcılığa sunulacak, raporu resmî yollarla iptal ettirecek somut hiçbir kanıt geçmedi hâlâ. Adamlar rüşveti öylesine profesyonel dağıtmışlar ki izini süremiyoruz."
İsmail çenesini öyle bir sıktı ki şakaklarındaki damarların atışı dışarıdan bile belli oluyordu. Gözlerini kısarak abisinin yüzündeki umutsu ifadeyi okumaya çalıştı.
"Eğer şu an gökten bir mucize inip de o kanıtı önümüze koymazsa..." diye devam etti Fatih sesini tehlikeli bir fısıltıya dönüştürerek. Gözlerinde alevlenen vahşi karanlık Furtuna kanının en acımasız tarafını yansıtıyordu. "Maalesef her şey için çok geç olmuş olacak. Şerif o kapıdan çıkarsa kime nasıl saldıracağını kestiremeyiz. Bu yüzden... Ben kendi yöntemlerime başvurmak zorunda kalacağım."
İsmail kollarını koltuğun kenarlarına bastırarak öne doğru hafifçe eğildi. Abisinin bahsettiği "kendi yöntemlerinin" ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Kan, şiddet ve geri dönüşü olmayan bir savaş.
"Ne yapacaksın?" diye sordu İsmail, sesindeki uyarıcı ve sert tonu gizlemeye hiç gerek duymadan. "Söyle açık açık, bileyim. Hapse mi attıracaksın kendini en sonunda?"
"Orasını bana bırak." dedi Fatih kestirip atarak. Konunun detaylarını tartışmak istemediği, kararını çoktan verdiği dik duruşundan belliydi. Mavi gözlerini kardeşinin çakır gözlerine dikti. "Siz bu saatten sonra arka planda kalacaksınız. Sen sadece karını, kızını güvende tut yeter İsmail. Gerisi benim meselem. Bu pisliği ben temizleyeceğim."
Fadime kocasının kolunu daha da sıkı kavradı. Fatih'in kendi yöntemleriyle işe dâhil olması demek sadece onun değil Defne'nin de hayatının tehlikeye atılması demekti.
"Abi..." diyerek araya girdi panikle. Sesi endişeden çatlamıştı. "Peki ya Defne? Defne ne olacak? Kız günlerdir o adamların dibinde, asistan kılığında dolaşıyor. Senin böyle aniden şiddete başvurman, hastanedeki adamları kışkırtman demek Defne'nin hedef tahtasına oturtulması demek! Ya gerçek kimlikleri öğrenilirse? Ya Şerif'in adamları ona haber uçurur da-"
"Fadime."
Fatih yengesinin lafını bitirmesine bile müsaade etmeden, elini havaya kaldırıp onu bıçak gibi kesti. Sesindeki sarsılmaz, otoriter tını odanın içine adeta bir mühür gibi basılmıştı. Gözlerinde gram şüphe barındırmayan, ölümcül bir kararlılık vardı.
"Ben kendi kızımı korurum." dedi Fatih, kelimelerin her birini demir gibi sert bir şekilde telaffuz ederek. "Onun kılına zarar verecek adamın yedi sülalesini toprağa gömerim, kimse benim evladıma dokunamaz. Siz o kısmını düşünmeyeceksiniz."
İsmail karısının haklı endişesini ve abisinin bu gözü kara tavrını tartarak derin bir nefes aldı. İpleri tamamen koparmak, ortalığı bir kan gölüne çevirmek her zaman en son çare olmalıydı. Özellikle de Defne ve Eyüphan şu an o hastanede kilit bir roldeyken fevri davranmak her şeyi mahvedebilirdi.
"Abi, bak..." diyerek daha sakin, uzlaşmacı bir tonla araya girdi İsmail. "Durduk yere fevri hareket edip ortalığı karıştırmayalım. Şerif'in ekmeğine yağ sürmenin âlemi yok. Defne günlerdir emek veriyor, o doktorun asistanıyla bir güven bağı kurmuş. Belli ki bir şeyler yakalamanın eşiğindeler."
Ellerini dizlerinde birleştirip abisinin gözlerinin içine kararlılıkla baktı. "Kıza bir iki gün daha müsaade edelim. Şu planını bozmayalım hemen. Belki gerçekten savcılığa sunacağımız belgeyi, o açığı yakalayacak. O zaman Şerif'i kendi oyunuyla, yasal yollarla içeride çürütürüz. Bu hem kızın hem bizim için en güvenli yol olur."
Fatih kardeşinin bu mantıklı ve temkinli önerisi karşısında çenesini hırsla sıktı. Beklemek, hele ki böylesine ölümcül bir düşman namlunun ucundayken sabretmek onun lügatında yeri olan bir şey değildi. Karşı çıkmak, kendi bildiğini okumak için ağzını tam aralamıştı ki, salonun diğer ucundan gelen o şen, çocuksu ses bütün dikkatleri bir anda o yöne çekti.
"Baba!" Neva kollarının arasına aldığı, kendi boyunun yarısı kadar olan ve özenle katlanmış kar beyazı, kenarları işlemeli bir masa örtüsüyle pıtır pıtır onlara doğru yürüyordu. "Seçtim!" dedi elindeki örtüyü havaya kaldırarak babasına doğru uzatırken. "En güzelini buldum!"
Odanın içine saniyeler önce çöken kanlı, ölümcül gerginlik küçük kızın masumiyetiyle birlikte bir anda buharlaşıp uçmuştu. Üç yetişkin de yüzlerindeki karanlık maskeleri saniyeler içinde sıyırıp atmak zorunda kalmış, derin nefesler alarak kendilerini toparlamışlardı.
İsmail oturduğu yerden hızla kalkıp kızına doğru adımladı. Yüzüne sıcacık, hiçbir şey olmamış gibi aydınlık tebessümünü yerleştirmişti çoktan. Neva'nın ellerinden örtüyü alırken kızının yanağına yumuşacık bir öpücük kondurdu.
"Ooo..." dedi İsmail, elindeki örtüyü havaya kaldırıp abartılı bir şaşkınlıkla incelerken. "Gerçekten de en güzelini seçmiş benim prensesim. Hadi bakalım, gidip şu masamızı donatalım artık."
Tehlikeli konuşma, Şerif Furtuna'nın adı ve yaklaşan fırtınanın ayak sesleri o anlık rafa kaldırılmıştı. Şimdilik sadece bu evin içindeki yeni yıl neşesine, küçük bir kız çocuğunun masum mutluluğuna odaklanacaklardı. Lakin hem İsmail'in hem de Fatih'in zihninin en karanlık köşesinde kılıçlar çoktan çekilmiş, savaşın planları yapılmaya başlanmıştı bile.
Fatih'in ceketinin iç cebinde titremeye başlayan telefon, salonun ortasına aniden çöken ağır ve tekinsiz havayı bir nebze olsun dağıtmıştı. Ekrana kısa bir bakış atan koca adam, kimin aradığını gördüğünde çenesini hafifçe sıkarak ayaklandı. "Benim şu telefona bakmam lazım. İşle alakalı..." diye mırıldanarak adımlarını verandaya açılan cam kapıya doğru yönlendirdi. Kapıyı aralayıp dışarıya adımını attığı an fırtınanın uğultusu bir saniyeliğine içeri doldu ve ardından kalın camın kapanmasıyla tekrar kesildi.
Amcasının dışarı çıkmasıyla birlikte salonda sıkılmaya başlayan Neva etrafına bakındı. Mutfaktan gelen neşeli tıkırtılar ve Defne'nin kahkahası küçük kızın dikkatini anında o yöne çekmişti. "Halamın yanına gidiyorum ben!" diye şakıyarak mutfağa doğru koşturdu ve saniyeler içinde gözden kayboldu.
Geniş, şömine ateşiyle aydınlanan salonda yalnızca İsmail ve Fadime kalmıştı.
Fadime, kızının getirdiği bembeyaz, kenarları incecik sırmalarla işlenmiş masa örtüsünü ahşap masanın üzerine doğru savurdu. Kumaş havada dalgalanıp masanın yüzeyine usulca serilirken elleri örtünün kırışıklıklarını düzeltmek için mekanik bir şekilde hareket ediyordu. Lakin zihni kesinlikle bu masada değildi. Fatih'in az önce ortaya bıraktığı zehirli ihtimal göğüs kafesini bir mengene gibi sıkıştırıyordu. Omuzları görünmez bir yükün altında hafifçe aşağı düşmüş, ela gözlerinin içindeki aydınlık parıltı yerini derin, korku dolu bir dalgınlığa bırakmıştı.
İsmail, olduğu yerden karısının bu sessiz çöküşünü anbean izliyordu. Kadının örtüyü düzelten parmaklarının hafifçe titrediğini, alt dudağını kanatırcasına ısırdığını görmek koca adamın kalbine paslı bir çivi gibi batmıştı. Adımlarını yavaşlatarak ahşap zeminde hiç ses çıkarmadan karısına doğru yaklaştı. Fadime tam örtünün ucunu çekiştirmek için eğilmişti ki beline dolanan güçlü, sıcak kollarla birlikte hafifçe irkildi. İsmail geniş göğsünü karısının sırtına sımsıkı yaslamış, kollarını onun ince belinde kenetlemişti.
"Asma şu güzel yüzünü..." diye fısıldadı İsmail dudakları karısının boynuna sürtünürken. Sesi o kadar derin, o kadar yatıştırıcıydı ki Fadime'nin gerginlikten kaskatı kesilmiş kasları anında gevşemeye başlamıştı. "Şu omuzlarındaki yükü bir bırak artık kurban olduğum. Düşünme o itleri, düşünme o karanlığı."
Fadime başını yavaşça geriye, kocasının sağlam omzuna doğru yasladı. Gözlerini kapatıp derin bir iç çekti. "Nasıl düşünmeyeyim İso? Adam dışarı çıkmanın eşiğinde. Ya kızımıza... Ya bizden birine zarar verirse?"
İsmail karısını belinden hafifçe çevirerek tamamen kendine döndürdü. İki elini uzatıp Fadime'nin endişeden solmuş yanaklarını avuçlarının arasına aldı. Çakır gözlerinde zerre kadar şüphe barındırmayan, dünyaları devirecek kadar sarsılmaz bir inanç yanıyordu.
"Ben varım." dedi İsmail, her bir kelimenin altını kalın çizgilerle çizerek. Başparmaklarıyla karısının elmacık kemiklerini şefkatle okşadı. "Biz varız sevgilim... Biz buradayken, biz nefes alırken bu evin eşiğinden içeriye tek bir düşman bile giremez. Halledilecek hepsi. Bütün karabulutları kendi ellerimle dağıtacağım, söz veriyorum sana."
Fadime kocasının kaya gibi sağlam duruşu karşısında yutkundu. Gözpınarlarında biriken korku dolu yaşlar yerini bir sevda seline bırakmıştı. Elleri istemsizce yukarı kaydı, İsmail'in geniş omuzlarına tutunup parmaklarını onun ensesindeki saçlara daldırdı. "İyi ki varsın..." diye mırıldandı, dudaklarında nihayet o aradığı huzurlu tebessüm belirirken.
İsmail'in bakışları, karısının o yumuşacık tebessümünden kayıp dudaklarına indiğinde, nefesi göğsünde ağırlaştı. Yüzünü yavaşça eğdi. Aralarındaki milimetrelik mesafe İsmail'in dudaklarının Fadime'nin dudaklarına kapanmasıyla tamamen ortadan kalktı.
Öpüşleri başta sadece bir teselli, bir güven tazelemesi gibi son derece narin ve usulcaydı. İsmail'in dudakları karısının alt dudağını şefkatle kavrarken Fadime'nin kollarını adamın boynuna daha sıkı dolamasıyla birlikte bu masum temas aniden alev aldı. İsmail ellerini karısının yanaklarından beline doğru kaydırıp onu kendine öyle bir bastırdı ki ikisinin kalp atışları birbirine karıştı. Fadime'nin dudaklarından dökülen boğuk, hazırlıksız iç çekiş İsmail'in aklını başından almaya yetmişti. Öpüşleri derinleşti. Tutku dolu, baş döndürücü bir fırtınaya dönüştü.
İkisi de salonun ortasında, zamanın ve mekânın tamamen dışında kalmış bir hâlde birbirlerinde kaybolmuşken mutfak koridorundan gelen tok ayak sesleri bu büyülü anın sonunu müjdeliyordu.
"Ulan koca tabakları bana taşıtıyorlar, amele gibi-"
Eyüphan, kollarında üst üste dizilmiş, neredeyse çenesine kadar uzanan porselen tabak yığınıyla salona adımını attığı an cümlesi ağzında yarım kaldı. Gördüğü manzara karşısında adımları olduğu yerde çivilenmiş, gözleri fal taşı gibi açılmıştı. İsmail ve Fadime gelen sesle birlikte hızla birbirlerinden ayrıldılar. Fadime'nin yanakları saniyeler içinde alev alev yanmaya başlamış, utançla başını öne eğip elleriyle darmadağın olmuş saçlarını düzeltmeye girişmişti. İsmail ise hiç istifini bozmadan, sadece boğazını temizleyerek karısının belindeki elini yavaşça çekti
Eyüphan elindeki tabakları masanın üzerine bıraktı gözlerini kaçırarak. "Tabakları getirmiştim ben ama... Siz hiç bozmayın ritminizi. Ben görmüyorum sizi, devam edin."
"Ulan yürü git işine!" diyerek eline geçen ilk peçeteyi top yapıp Eyüphan'ın kafasına fırlattı İsmail. "Zamanlamanı sikeyim senin!"
Kısa süre sonra Fatih dışarıdan, telefon görüşmesini bitirmiş ve soğuktan burnu kızarmış bir hâlde içeri döndü. Defne de kucağında Neva ile mutfaktan çıkagelmişti. Masanın üzeri kelimenin tam anlamıyla bir ziyafet sofrasına dönmüştü. İsmail'in ocağın başında nar gibi kızarttığı etler, Eyüphan'ın büyük bir gururla savunduğu acılı ezmesi, diğer mezeler, zeytinyağlılar ve Defne'nin getirdiği şarap kadehleri örtünün üzerini süslüyordu.
Herkes yerlerine yerleştiğinde, masanın etrafındaki hava tamamen aydınlanmıştı. Kadehler neşeyle tokuşturuluyor, tabaklardan yükselen sıcak yemek kokuları şöminenin o isli kokusuna karışıyordu. Günlerdir herkesin omuzlarına çöken karabulutlar bu masanın sıcaklığında nihayet eriyip gitmişti.
Neva babasının hemen yanındaki yüksek minderli sandalyeye kurulmuştu. Normalde yemek seçen, iştahsızlığıyla herkesi canından bezdiren küçük kız bu akşam babasının bitmek bilmeyen şaklabanlıkları sayesinde önündeki tabağı nasıl bitirdiğini bile anlamıyordu.
İsmail elindeki çatalın ucuna taktığı minik et parçasını havada kavisler çizerek uçuruyordu. "Kule, kule! Furtuna Hava Yolları iniş için izin istiyor, pist uygun mu?!" diye kalınlaştırılmış, telsiz anonsu taklidi yapan bir sesle konuştu.
Neva kıkır kıkır gülerek ağzını kocaman açtı. "Uygun! Gelsin uçak!"
"Hoooop, tekerlekler yere değdi!" diyerek lokmayı ustaca kızının ağzına yerleştirdi İsmail. Küçük kız neşeyle lokmasını çiğnerken Fadime kocasının bu hâline sevgi dolu bir göz devirmeyle karşılık verdi. "Sen bu çocuğu hep böyle oyunla kandırıyorsun İso, sonra ben normal yedirmeye kalkınca mızmızlanıyor."
"Bırak yengem, yılın son gecesi bugün." diyerek araya girdi Fatih, şarabından büyük bir yudum alırken. "En azından uslu uslu yiyor maşallah, İsmail gibi canavar değil. Çok yaramazdı bu onun kadarken."
Bu cümle masadaki herkesin dikkatini anında çekmişti. Defne çatalını bırakıp merakla babasına döndü. "İso yaramaz mıydı küçükken? Fotoğraflarda falan çok tatlıydı, sakin bir şey sanıyordum ben."
Eyüphan elindeki bardağı masaya bırakırken gür bir kahkaha attı. "Sakin mi? Defne sen bu adamın şimdi böyle beyefendi, sevimli baba rollerine girdiğine bakma. Bunun içinde uyuyan bir psikopat var. Lisedeyken az çektirmedi bu herif bana!"
Fadime elini ağzına kapatarak gülmemeye çalışırken, İsmail kaşlarını çatarak Eyüphan'a dik dik baktı ama dudaklarındaki gülüşü saklayamıyordu. "Ulan durduk yere ne iftira atıyorsun bana? Ne zaman çektirdim sana?"
"Ne zaman mı çektirdin?!" diye isyan etti Eyüphan kollarını iki yana açarak. "Yemin ediyorum okulda huzurla yürüyemezdim bunun yüzünden. Ne zaman arkamı dönsem bu herif dikiliyordu karşımda. Teneffüse çıkıyorum, bir bakıyorum İso bana ters ters bakıyor. Okul çıkışı yürüyorum, elemanın teki omzuma çarpıp geçiyor... Kaç kere okulun arkasındaki arsada tekme tokat birbirimize girmişliğimiz var ben bile hatırlamıyorum. Sebepsiz yere bana bileniyordu adam!"
Defne kaşlarını kaldırarak şaşkınlıkla bir Eyüphan'a bir İsmail'e baktı. "Gerçekten mi? Neden ki?"
"Neden olacak?" diye araya girdi Fadime artık kahkahasını tutamayarak. Eliyle kocasını işaret etti. "Anlatsana İso, niye bileniyordun durduk yere çocuğa?"
İsmail ensesini kaşıyarak mahcup ama bir o kadar da keyifli bir şekilde sırıttı. "Kızım, ben nereden bileyim sizin akraba olduğunuzu?" dedi kendini savunarak. Çatalını Eyüphan'a doğru salladı. "Benim o zamanlar aklım fikrim Fadime'de. Hoşlanıyorum, peşinden ayrılmıyorum ama gidip de açılamıyorum, cesaretim yok, aileler düşman. Uzaktan uzağa kesiyorum sadece. Ulan bir bakıyorum, her teneffüs, her okul çıkışı bu sırık gibi herif Fadime'nin dibinde! Birlikte kantine gidiyorlar, beraber gülüşüyorlar, yol boyu yan yana yürüyorlar..."
İsmail derin bir iç çekip başını iki yana salladı. "Ben sanıyorum ki bu herif Fadime'ye yürüyor. İçim içimi yiyor kıskançlıktan, kafayı yiyorum! Gidip kızı darlayamadığım için de hıncımı mecburen bundan çıkarıyordum. Nerede görsem omuz atıyordum, sataşıyordum herife."
Masada koca bir kahkaha tufanı koptu. Eyüphan başını ellerinin arasına alıp gülerek masaya eğildi. "Ulan pisi pisine dayak yiyordum ya! Herif beni rakibi sanmış, benim ruhum duymuyor! Ben de diyorum bu Furtuna veledinin benimle derdi ne?"
Defne gülüşmelerin arasında gözlerini Fadime'ye çevirdi. Yüzünde samimi, tatlı bir merak vardı. "Siz akraba mısınız Eyüphan'la?" diye sordu doğrudan. İkilinin bu kadar yakın, kardeş gibi büyümesinin altındaki bağı hep merak etmişti.
Fadime dudaklarındaki o geniş gülümsemeyle başını hafifçe salladı. "Uzaktan..." dedi sesini yumuşatarak. Gözleri sevgiyle Eyüphan'a kaydı. "Eyüphan'ın rahmetli babası benim anamın kuzeniydi. Biz ona hep 'dayı' derdik. O da bizi kendi evladı gibi görürdü, beni de o büyüttü zaten. Eyüphan'la biz aynı taş avluda, aynı bahçede dizlerimizi kanata kanata beraber büyüdük. Kardeşten ötedir o benim için."
Eyüphan'ın yüzündeki neşeli, boğuk kahkaha "rahmetli babası" kelimelerinin masaya düşmesiyle birlikte saniyeler içinde donmuştu. Dudaklarındaki o serseri kıvrım usulca silindi ve yerini zoraki, içi paramparça bir tebessüme bıraktı. Çakmak çakmak parlayan yeşil gözleri anında masanın üzerindeki boş su bardağına kilitlenmiş, geniş omuzları görünmez bir yükün altında hafifçe aşağı düşmüştü. Babasının hatırası, konağın taş duvarları arasında geçen yılların sonu her zaman kalbinde kanayan, üzeri kabuk bağlamamış bir yaraydı.
O kısacık, saniyelik maske düşüşünü, Eyüphan'ın gözlerinden geçen devasa hüznü fark etmişti Defne. Elindeki kadehi dudaklarına götürürken göz ucuyla karşısında oturan adama bakıyordu. Güçlü duruşunun ardında aslında ne kadar yaralı, babasız kalmış bir çocuk olduğunu o an görebilmişti. Lakin hiçbir şey söylemedi. Konuyu deşip adamın yarasını herkesin önünde kanatmak istemediği için sessizce bu detayı zihnine kazıdı.
Masadaki anlık hüzün bulutunu dağıtmak, havanın ağırlaşmasını engellemek yine Fatih'e düşmüştü. Kadehini masaya hafifçe vurarak dikkatleri üzerine çekti. "Ben bu İso'nun ergenlikteki kavgalarına, kıskançlık krizlerine zerre kadar şaşırmıyorum valla." dedi sesi ortamı yeniden şenlendirecek kadar gürdü. "Bunun lisedeki hâlleri ne ki? Siz bunu cidden çocukken görecektiniz."
İsmail gözlerini devirerek geriye yaslandı. "Başlama abi yine şu çocukluk anılarına, kurban olayım. Karizmamızı çizdiriyorsun masada."
"Ne karizması ulan!" diye güldü Fatih, eliyle kardeşini işaret ederek. "Bu var ya bu küçüklüğünde tam bir baş belasıydı. Asla yerinde durmaz, haylazlığın kitabını tersten yazardı."
Fatih keyifle şarabından bir yudum daha alıp anlatmaya devam etti. "Bir gün konakta anam buna yeni bir pantolon almış. Bayramlık gibi böyle, tertemiz. Tembihemiş 'Sakın kirletme' diye. Bu ne yaptı biliyor musunuz? Gitti, arka bahçedeki çamur deryasına atladı. Orada Oruç'la güreşirken her yeri batırmış, pantolonun da dizleri gitmiş, çamur içinde. Anam bunu elinde süpürgeyle konağın etrafında tam yedi tur kovaladı. Bu nasıl kaçıyor ama, sanırsın arkasından panter kovalıyor. En son incir ağacının tepesine tırmandı da öyle kurtuldu kadının elinden."
Masada bir kez daha kahkaha tufanı koptu. Neva bile babasının ağaca tırmanma hikâyesini duyunca kıkırdayarak elini ağzına kapatmıştı. "Baba sen maymun musun, niye ağaca çıktın?" diye sordu küçük kız herkesi daha da güldürerek.
İsmail kızının bu masum sorusu karşısında kahkahalarla eğilip Neva'nın burnunu sıktı. "Ne yapayım babacığım? Süpürgeden kaçmak için maymun da oluyorsun, kedi de oluyorsun mecbur. Can havli işte."
Yemek masasının üzerindeki atmosfer, anlatılan eski hatıralar, paylaşılan sıcak kahkahalar ve tokuşturulan kadehlerle birlikte akşamın ilerleyen saatlerine kadar hiç sönmeden devam etti. Neşeli, cıvıl cıvıl ziyafetin son demleri de geride bırakıldığında gecenin geri kalanı için rotayı salona çevirdiler. İsmail şöminenin yavaş yavaş sönmeye yüz tutan ateşini harlamak için kalın bir meşe kütüğü atarken Eyüphan mutfaktan elinde ikinci şarap şişesi ve temiz kadehlerle çoktan dönmüştü. Dışarıdaki dondurucu ayaz evin kalın taş duvarlarına çarpıp feryat edercesine uğulduyordu ancak içerisi hamam gibi sıcaktı. Yanan odunların kokusu kırmızı şarabın mayhoş aromasına karışmıştı.
Defne üçlü koltuğun bir köşesine bacaklarını altına toplayarak rahatça yerleşmişti. Elindeki kadehi ince parmaklarıyla zarifçe kavrarken İstanbul'daki üniversite yıllarından, kaotik ama bir o kadar da büyüleyici günlerden hararetle bahsediyordu. Konuşurken adeta anlattığı anıların içinde yeniden yaşıyordu. Ellerini, kollarını öylesine canlı, öylesine tutkulu kullanıyordu ki anlattığı hikâyenin ritmine kapılmamak imkânsızdı. Gözleri heyecanla parlıyor, dudaklarında sürekli o özgüvenli, aydınlık tebessüm asılı duruyordu.
Hemen karşısındaki tekli koltuğa yayılmış olan Eyüphan kendi kadehini usulca çevirirken bakışlarını Defne'nin yüzüne kilitlemişti. İçindeki tahammülsüz, her şeye itiraz eden serseri adam tamamen buharlaşıp uçmuştu sanki. Henüz kendisi bile bu gerçeğin tam olarak farkında değildi ancak Defne'nin neşeli tonunu duymak, mimiklerinin değişimini izlemek adamı adeta büyülenmiş bir seyirciye dönüştürmüştü. Defne bir anlığına soluklanıp sussun istemiyordu. Sırf sohbet devam etsin diye sürekli araya girip, "Eee, sonra ne yaptın?", "Harbi mi, o hocaya ne dedin peki?" diyerek pas atıyor, kadının dikkatini ve enerjisini kendi üzerinde tutmaya çalışıyordu. Defne'nin şömine ateşinde parlayan saçları, gülerken kısılan kahverengi gözleri Eyüphan'ın zihnine usul usul kazınıyordu.
Muhabbetin seyri İstanbul sokaklarından kopup Karadeniz'in hırçın dalgalarına, oradan da Rusya'nın ayaına uzandığında ortamdaki kahkahalar daha da gürleşmişti. Fatih şarabından büyük bir yudum alıp elini dizine sertçe vurarak koca bir kahkaha patlattı.
"Ulan aklıma geldikçe hâlâ sinirden gülüyorum!" dedi gözlerinden yaş gelene kadar eğlenerek. "Adamlarıma diyorum ki, 'Gidin İsmail'i ve yengemi alın, sağ salim, kimseye görünmeden eve getirin.' Benim geri zekâlılar ne anlıyor? Hastane kapısında pusu kurup bunları yaka paça minibüse atıyorlar!"
İsmail gülerek karısının omuzlarına kolunu doladı ve onu kendine doğru çekti. "Normali bize denk gelmez ki!" diyerek araya girdi, yüzündeki o sinsi tebessümle. "Ben diyorum 'Karıma dokunmayın', herifler sanki düşman ajanı yakalamış gibi üstümüze çöküyor. Bir de bağlamışlar bizi sırt sırta, kördüğüm yapmışlar. Kulübeye fırlattılar!"
Fadime parmağını İsmail'e doğru hafifçe sallayarak isyan etti. "Gülüyorsunuz ama benim orada aklım çıktı!" dedi sesindeki tatlı sitemi hiç saklamadan. "Yirmi haftalık hamileyim, karnım burnumda! Nefes alamıyorum, kramplar giriyor... Bir yandan donuyoruz, bir yandan adamın biri gelip bizi infaz edecek diye bekliyoruz. Fatih abi kapıdan içeri girip de adamlarına küfretmeye başladığında ben aklımı kaçırdığımı falan sandım!"
O korkunç, travmatik gece şimdi şömine ateşinin karşısında, sıcak şarap yudumlanırken anlatılan absürt bir komedi filmine dönüşmüştü. O zamanlar ecel terleri döktüren çaresizlik dolu anılar şimdi hepsinin yüzünde sadece geniş, içten kahkahalara sebep oluyordu. Gecenin büyüsü, geçmişin bütün karanlık lekelerini silip parlatmıştı adeta.
Yetişkinlerin bu yüksek perdeli neşesi salonu doldururken, Neva orta sehpanın üzerinde kendine ait küçük bir krallık kurmuştu. Etrafına dizdiği oyuncak bebekleriyle evcilik oynuyordu. Arada sırada büyüklerin kahkahalarına kendi çocuksu kıkırdamalarıyla katılıyor, tam olarak neye güldüklerini anlamasa bile o neşeye ortak oluyordu. Bazen de oyuncaklarını bırakıp onların sohbetlerine karışıyor, kendi dünyasından minik, komik detaylar anlatarak herkesi kendine hayran bırakıyordu.
Lakin saatler ilerledikçe şöminenin mayıştırıcı sıcaklığı küçük kızın direncini yavaş yavaş kırmaya başladı. Oyunlarının ritmi yavaşladı, bebeklerini kenara itti. Göz kapakları ağırlaşan minik fırtına, kenarda onu bekleyen sarı tavşanına sımsıkı sarılarak annesinin yanına sokuldu. Fadime kızının bu mayışmış hâlini görünce kollarını ardına kadar açıp onu göğsüne yerleştirdi. Neva başını annesinin kalp atışlarına yasladığı an, yeni yıla girmeyi bile beklemeden derin, deliksiz bir uykuya teslim oldu.
İsmail, kızının yumuşacık nefes seslerini duyduğunda yerinden usulca doğruldu. Neva'yı karısının kucağından incitmemeye azami özen göstererek havalandırdı ve üst kattaki yatağına, huzurlu uykusuna emanet edip salona geri döndü bebek telsiziyle birlikte.
Küçük kızın odasına çekilmesiyle birlikte salondaki sohbetin rengi biraz daha derinleşmişti. İkinci şişenin dibi görünmeye başlamış, şarabın tatlı, bedeni gevşeten mayhoşluğu herkesin damarlarına işlemişti. Eski defterlerin kenarları aralanıyor, gelecek planları, gizli kalmış korkular ve yeni umutlar masaya dökülüyordu.
Zamanın nasıl aktığını kimse fark etmemişti bile. Sehpanın üzerindeki telefonun ekranı aniden aydınlanıp alarm çalmaya başladığında bütün bakışlar o yöne döndü. Saatler 12'yi gösteriyordu.
Yeni yıl gelmişti.
İsmail anında yanında oturan karısını belinden kavradığı gibi kendine çekti. Dudaklarını Fadime'nin alnına, ardından dudaklarına derin bir sevgiyle bastırırken, "Mutlu yıllar kurban olduğum..." diye fısıldadı. "Birlikte, nice güzel senelerimize." Fadime kollarını kocasının boynuna dolayıp aynı şefkatle, sımsıcak bir tebessümle karşılık verdi.
Fatih oturduğu yerden kalkıp önce kızına, sonra yengesiyle kardeşine sımsıkı sarıldı. "Huzurumuz bozulmasın, yeter." dedi tok, babacan sesiyle.
Eyüphan ve Defne de ayağa kalkıp herkesle tek tek kucaklaştılar, iyi dilekler havada uçuştu. Şöminenin ışığı, birbirine kenetlenmiş ailenin yüzündeki umudu aydınlatıyordu.
Kutlamaların ardından Fatih esneyerek bileğindeki saatine baktı. Geniş omuzlarını gerip derin bir nefes aldı. "Benden bu kadar gençler." dedi, yaşını bahane ederek yüzüne yorgun bir tebessüm yerleştirirken. "Benim pilim bitti. Siz devam edin gecenize."
Adımlarını kapıya doğru yöneltmeden önce dönüp Defne'ye baktı. Gözlerindeki o sarsılmaz baba şefkatiyle gülümsedi. "Gelecek misin ceylan gözlüm?"
Defne elindeki kadehi masaya bırakıp babasına doğru adımladı. "Biraz daha kalırım, sohbet çok güzeldi. Sonra geçerim ben de evime."
Fatih kızının alnına sıcak bir öpücük kondurduktan sonra bakışlarını sertleştirip itiraz kabul etmeyen bir tona büründü. "Ya burada kal ya da Eyüphan'la dön, tamam mı babam? Gecenin bu saatinde tek başına gitme sakın."
Defne itiraz etmeden başını salladı. Fatih herkese son bir kez el sallayıp dış kapıdan çıkarak gecenin karanlığına karıştı.
Koca adamın gidişiyle birlikte salondaki o hafif resmiyet kırıntısı da tamamen buharlaşıp uçtu. Dörtlü yeniden koltuklarına yerleştiğinde kadehlerindeki son yudumları tüketiyorlardı. Çakırkeyifliğin getirdiği tatlı uyuşukluk dillerini peltekleştirmeye, gülüşmelerini nedensizce uzatmaya başlamıştı. Bedenleri gevşemiş, duvarlar tamamen inmişti.
Fadime başını İsmail'in omzuna yaslamış, adamın parmaklarıyla oynamaya dalmıştı. Gözleri kapanmak üzereydi ama ortamın neşesinden kopmak istemiyordu. Eyüphan ise koltuğa iyice yayılmış, bacaklarını uzatmış bir hâlde Defne ile laf yarışına devam ediyordu.
İsmail bu ikilinin sarhoş atışmalarını sırıtarak izlerken saatin epey ilerlediğini fark etti. "Gençler..." dedi esneyerek, diğer eliyle karısının saçlarını okşarken. "Sizi kovmak gibi olmasın ama, hem Fadime sızmak üzere hem de ikiniz de ayakta zor duruyorsunuz. Eyüphan senin de araba kullanacak hâlin yok kardeşim, yollar felaket. İsterseniz kalın yatakları açayım size?"
Eyüphan başını iki yana sallayıp gözlerini ovuşturdu, durumu kabullenmek zorundaydı. "Yok lan, süremem zaten. Gözümün önü bulanıklaştı iyice. Ama gideriz biz, uğraşma yatakla falan."
"Taksi çağırayım o zaman." diyerek ayaklandı İsmail. Telefonunu cebinden çıkarırken göz kırptı. "Beraber geçersiniz, Defne'yi bırakırsın evine."
Defne itiraz edecek gücü kendinde bulamadığı için sadece başını sallayarak onayladı. Zaten Fatih'in kesin tembihi de ortadaydı. İsmail taksiyi ayarladıktan sonra kapı önünde tatlı bir toparlanma telaşı başladı. Defne omuzlarına kalın kabanını geçirirken biraz sendelemiş, Eyüphan anında dirseğinden tutarak ona destek olmuştu. "Dikkat et ceylan gözlü." diyerek babasının hitabıyla dalga geçmişti sırıta sırıta. Defne ona dirsek atsa da dudaklarındaki gülümsemeye engel olamamıştı.
Kapı önünde son kez sarılıp vedalaştıklarında yeni yılın ilk saatleri Trabzon sokaklarını sessizliğe boğmuştu. Taksici dışarıda farlarını yakmış beklerken Eyüphan ve Defne gecenin ayazına adım atarak yan yana arabaya doğru ilerlediler.
Dış kapının tok sesi antrede yankılanıp kapandığında evin içine aniden o tanıdık, yoğun sessizlik çöktü. Misafirlerin gidişiyle birlikte salon yalnızca şöminenin son demlerini yaşayan korlarının çıtırtısına ve dışarıda ıslık çalan Karadeniz fırtınasının sesine kalmıştı. Fadime derin bir nefes alıp sırtını kapıya yasladı. Bütün akşamın tatlı yorgunluğu omuzlarına binmişti lakin yüzündeki huzurlu tebessüm hâlâ yerli yerindeydi. Bakışları ister istemez salonun ortasında duran, tabakların ve kadehlerin birbirine karıştığı darmadağınık yemek masasına kaydı.
İsmail ise dış kapıyı kilitleyip yavaşça karısına doğru döndü. Adamın çakır gözlerinde artık neşe ya da misafirperver bir ev sahibi ifadesi yoktu. Bakışları saniyeler içinde koyulaşmış, karısının kırmızı kazağının sardığı ince bedenine kilitlenmişti. İçindeki dizginlenemez arzu kalabalığın dağılmasıyla birlikte bütün benliğini ele geçirmeye başlamıştı bile.
Fadime kollarını göğsünde kavuşturup masaya doğru bir adım attı. "Şu sofrayı en azından mutfağa taşıyalım da sabah gözümüze kâbus gibi görünmesin..." diye mırıldandı elini boş kadehlerden birine uzatarak.
Fakat parmakları kadehin ince camına değemeden İsmail'in büyük ve sıcak eli bileğini nazikçe ama itiraz kabul etmez bir şekilde kavradı. Adamın geniş göğsü sırtına yaslandığında ensesinde hissettiği sıcak nefesle birlikte Fadime'nin bütün bedeni istemsizce titredi.
"Bırak..." diye fısıldadı İsmail, dudakları karısının boynuna sürtünürken. "Bırak dağınık kalsın. Benim şu an o tabaklardan çok daha acil, çok daha güzel bir meselem var."
Fadime'nin dudaklarından kıkırdamaya benzer titrek bir nefes döküldü. Başını hafifçe geriye, kocasının omzuna doğru yasladı. "Yaaa? Sabah kim toplayacak buraları?" diye sordu, itirazı son derece cılız ve inandırıcılıktan uzaktı.
"Sabah ola hayrola." diyerek karısını belinden tutup hızla kendine doğru çevirdi İsmail. Gözlerindeki yırtıcı, tutkulu ifade Fadime'nin nefesini kesmeye yetmişti. "Sen bütün akşam karşımda öylece otururken benim aklımın nerelerde dolandığını, sabrımın nasıl sınandığını hiç bilmiyorsun."
Cümlenin hemen ardından dudakları karısının dudaklarına amansız bir açlıkla kapandı. Fadime'nin elleri anında kocasının geniş omuzlarına tutunurken parmakları adamın sarı saçlarının arasına karıştı. Öpüşleri saniyeler içinde yumuşaklıktan çıkıp talepkâr, ateşli bir savaşa dönüşmüştü. İsmail'in dili karısının ağzının içini talan ederken, elleri kırmızı kazağın altından süzülüp kadının çıplak tenini buldu. Fadime boğuk bir iniltiyle kocasının boynuna daha sıkı sarıldı.
İsmail öpüşmeyi bir saniye bile bölmeden ellerini karısının dizlerinin altına geçirerek onu tek bir hamlede, adeta bir kuş tüyüymüş gibi havalandırdı. Fadime aniden ayaklarının yerden kesilmesiyle birlikte bacaklarını kocasının beline dolamak zorunda kaldı. Gülümsemesi İsmail'in dudaklarının arasında eriyip giderken adam geniş adımlarla ahşap merdivenlere doğru yöneldi.
Basamakları çıkmaya başladıklarında duraksadı. İçindeki sabırsızlık o kadar büyüktü ki yatak odasına kadar beklemek bile bir işkence gibi geliyordu. Merdivenin ortasındaki geniş sahanlığa geldiklerinde kollarındaki kadını usulca trabzanın hemen yanındaki ahşap basamağa doğru yatırdı. Fadime'nin sırtı zemine değdiğinde şaşkınlıkla aralanan dudaklarından dökülen nefes kocasının yüzüne çarptı.
İsmail merdiven basamağında karısının kapanmıştı. Gözleri tutkudan kararmış bir hâlde kadının yüzünü, dağılan saçlarını süzdü. Ardından hiç vakit kaybetmeden dudaklarını Fadime'nin boynuna gömdü. Kırmızı kazağın dökümlü yakasını parmaklarıyla sertçe aşağıya doğru sıyırarak pürüzsüz, bembeyaz omzunu tamamen ortaya çıkardı.
Fadime'nin başı geriye doğru düşerken kocasının ıslak ve yakıcı öpücükleri köprücük kemiğinden aşağıya doğru inmeye başlamıştı. İsmail'in dili teninde dolaştıkça genç kadın ellerini ahşap basamaklara bastırıp bedenini adama doğru hafifçe kavislendirdi.
"İso..." diye inledi adamın dişleri boynundaki hassas bir noktayı hafifçe çekiştirdiğinde. "Merdivendeyiz... Delirdin mi sen?"
"Delirttin..." dedi İsmail dudaklarını karısının teninden ayırmadan. Parmakları kırmızı kazağın eteklerinden içeri süzülüp göğüs kafesine doğru tırmanırken parmak uçlarında kadının kalbinin çılgınca atan ritmini hissedebiliyordu. "Benim aklım başımdan gideli çok oldu Fadime'm."
Merdiven sahanlığındaki nefes kesici mola İsmail'in karısının göğsünün hemen üzerine bıraktığı derin, iz bırakan bir öpücükle son buldu. Adam yeniden doğrulup Fadime'yi kucağına aldı ve basamakları üçer beşer tırmanarak üst kata ulaştı.
Yatak odasının kapısını ayağıyla itip içeri girdiklerinde içerisi sadece gecenin soluk ışığıyla aydınlanıyordu. Gözlerini karısının gözlerinden bir milim bile ayırmadan elini arkasına doğru uzatıp odanın kapısını kapattı ve kilidin güven verici tok sesini odanın içinde yankılandırdı.
Şimdi sadece ikisi vardı.
İsmail karısını yatağın ortasına nazikçe bıraktı, yatağın kenarına diz çöküp ellerini karısının kot pantolonunun düğmesine attı. Lakin Fadime kocasının ellerini nazikçe durdurarak yatakta doğruldu. Ela gözlerinde sevdanın yanı sıra bu gece dizginleri eline almak isteyen cüretkâr bir pırıltı vardı.
"Dur..." diye fısıldadı dizlerinin üzerinde yükselerek kocasının hizasına gelirken. Ellerini adamın kazağının eteklerine yerleştirdi. "Acele ediyorsun."
İsmail bu ufak meydan okuma karşısında itiraz etmedi, sadece kollarını iki yana hafifçe açarak karısına teslim oldu. Çakır gözleri kadının her hareketini taparcasına izliyordu. Fadime'nin ince parmakları kazağın eteklerini kavrayıp yukarı doğru çekti. Üstünden sıyırıp bir kenara attığında kaslı, çıplak göğüsüne avuç içlerini yasladı. Eğilip kocasının boynuna, oradan da köprücük kemiğine yumuşacık, kışkırtıcı öpücükler bıraktı. İsmail'in göğüs kafesi bu narin dokunuşlar karşısında hızla inip kalkmaya başlamış, adamın elleri refleksle karısının belini sıkıca kavramıştı. Fadime'nin dudakları adamın göğsünde gezinirken diliyle bıraktığı ıslak izler İsmail'in çenesini kasmasına, başını geriye atarak derin bir inilti çıkarmasına sebep oldu, içindeki vahşi arzuyu daha fazla zapt edilemez bir hâle getirmişti.
Ellerini kırmızı kazağın eteklerine atıp kumaşı tek bir hamlede Fadime'nin başından çıkardı. Siyah, dantelli iç çamaşırının içinde kalan karısını gördüğünde gözlerindeki karanlık tamamen koyulaştı. Fadime'yi omuzlarından tutup yavaşça yatağın üzerine doğru itti. Sırtı yastıklara değdiğinde İsmail onun üzerine bir gölge gibi kapandı. Dudakları bu kez daha sabırsız, daha talepkâr bir şekilde kadının dudaklarını mühürlerken elleri de boş durmuyordu. Sütyeninin kopçasını ustalıkla açıp kenara fırlattı. Karısının bembeyaz, dolgun göğüsleri ortaya çıktığında İsmail adeta nefes almayı unutmuştu.
Yüzünü aşağıya doğru indirip sıcak dudaklarını göğüslerinin üzerinde gezdirdi. Bir elinin parmakları kadının saçlarına dolanırken diğer eliyle dolgun göğsünü avuçladı ve başparmağıyla hassaslaşmış ucu dairesel hareketlerle okşadı. Diğer göğüsü ise dudaklarının arasındaydı. Fadime kocasının ıslak ağzının tenine değmesiyle birlikte boğuk bir çığlık attı. İsmail'in dudakları onu çıldırtıcı bir yavaşlıkla emerken kocasının omuzlarına tırnaklarını geçirdi.
"İso..." diye inledi Fadime, adamın ismi dudaklarından âdeta bir yakarış gibi dökülmüştü. "Lütfen..."
İsmail karısının bu sabırsız yakarışını duyduğunda dudaklarında şeytani bir tebessüm belirdi. "Biraz daha sabret güzelim." diye fısıldadı nefesi kadının ıslak tenine çarparken. Elleri bu sefer karısının kot pantolonunun düğmesine uzandı ve hızlıca açıp kumaşı bacaklarından aşağı doğru sıyırdı. Geriye kalan incecik iç çamaşırından da kurtulduğunda Fadime tamamen çıplak ve savunmasız bir hâlde kocasının ateşli bakışları altındaydı. İsmail kendi pantolonundan da kurtulup yataktaki yerini aldığında ikisinin de bedeni arzudan titriyordu.
İsmail parmaklarını karısının bacaklarının iç kısmından yukarı doğru, en sıcak ve ıslak noktaya doğru usulca kaydırdı. Fadime'nin şimdiden ne kadar hazır olduğunu hissettiğinde adamın çakır gözlerinde tarifsiz bir tatmin belirmişti. Lakin tamamen içine girmeden önce yüzünü aşağıya doğru kaydırarak karısının bacaklarının arasına yerleşti.
Fadime kocasının ne yapacağını anladığında ellerini yatağın örtüsüne geçirip sımsıkı sıktı. İsmail'in sıcak nefesi kadınlığına değdiğinde dudaklarından kontrolsüz bir inilti daha koptu. İsmail'in dili usta, ritmik ve kesin darbelerle kadının en hassas noktasını bulduğunda Fadime aklını kaçıracak gibi hissediyoru. İsmail karısının sınırlarını zorluyor, onu zevkin doruklarına çıkarmak için her bir zerresini ibadet edercesine öpüyordu.
Kadının bedeni yaklaşan zirvenin habercisi olarak titremeye başladığında İsmail yavaşça yukarı doğru kaydı. Tamamen birleşmek için yanıp tutuşuyordu. Uzanıp komodinin çekmecesini hızla çekti. İçinden çıkardığı küçük, kare folyoyu dişleriyle yırtarak açtı ve prezervatifi dikkatlice erkekliğinin üzerine geçirdi. Bu saniyelik kopuş bile Fadime'nin sabrını zorlamıştı. Kocasını omuzlarından kendine doğru çekti hemen.
İsmail yeniden karısının üzerine kapandığında dizleriyle kadının bacaklarını usulca iki yana araladı. Gözlerini Fadime'nin buğulu, arzuyla parlayan ela gözlerine dikti. Hiç acele etmeden, yavaş ve eziyet verici bir derinlikle kendini karısının sımsıcak, sırılsıklam olmuş içine doğru itti.
Fadime onu tamamen içine aldığında gözlerini kapatıp uzun, titrek bir inilti bıraktı boşluğa. İsmail de dişlerini sıkarak çenesini kastı, bedeni bu eşsiz kavuşmanın getirdiği hazla sarsılmışti. Bütün dünya durmuş, sadece ikisinin tenlerinin birbirine sürtünüşü ve odadaki ağır nefes sesleri kalmıştı.
İsmail'in hareketleri başta yavaş, ölçülü ve derindi. Her bir itişinde karısının gözlerinin içine bakıyor, onun yüzündeki tatmin dolu ifadeyi izliyordu. Fadime tırnaklarını kocasının geniş omuzlarına daha dderin bastırdığında ritim saniyeler içinde değişmeye başladı. İsmail'in kalçaları giderek daha sert, daha hızlı çarpmaya başladı kadınlığına.
Odanın içindeki sesler tenlerin birbirine çarpmasıyla ve boğuk inlemelerle dolup taşıyordu. Fadime kocasının her sert darbesinde yatağın üzerinde hafifçe yukarı doğru kayıyor, adamın boynuna dudaklarını bastırarak sessiz çığlıklarını oraya gömüyordu. İsmail karısının bacaklarını kendi beline dolamasını sağlayarak daha da derine, aklını başından alacak kadar uç noktalara ulaştı.
İkisinin de bedenleri terden sırılsıklam olmuştu. Fadime'nin tırnakları İsmail'in sırtında hafif, tatlı bir sızıyla izler bırakırken kadının içindeki devasa düğüm çözülmek üzereydi.
"İso..." diye hıçkırdı Fadime bedeni yaklaşan doruk noktasının etkisiyle kaskatı kesilirken. Gözleri geriye doğru kaymış, nefesi tamamen tükenmişti.
İsmail adının karısının dudaklarından dökülüşünü duyduğu an kendi sınırlarının da yıkılmak üzere olduğunu hissetti. Hareketlerini artık son, acımasız ve kusursuz darbelerine dönüştürdü. Fadime saniyeler içinde bedenini sarsan bir patlamayla kasıldı. Kadınlığı kocasını sımsıkı sararken adamın adını bir kez daha, bu kez çok daha yüksek sesle haykırdı.
İsmail karısının teslimiyeti ve kasılmasıyla birlikte kendi zirvesine de ulaştı. Çenesini sıkıp derin, hırıltılı bir inilti kopararak son kez, bütün gücüyle karısının içine doğru itildi ve boşalmanın getirdiği tarifsiz, sarsıcı hazla birlikte bedenini kadının üzerine bıraktı.
İkisi de uzun bir süre hareket edemedi. Sadece göğüs kafeslerinin şiddetle inip kalkışı ve birbirlerinin omuzlarına gömdükleri yüzleriyle nefeslenmeye çalışıyorlardı. İsmail kendi ağırlığıyla karısını ezmemek için kollarından destek alarak hafifçe yana doğru kaydı ve Fadime'yi de göğsüne doğru çekti. Alnına, burnunun ucuna ve son olarak da hafifçe şişmiş dudaklarına minik, sevgi dolu öpücükler kondurdu.
"Seni öyle çok seviyorum ki..." diye fısıldadı, sesi yorgun ama bir o kadar da taptaze bir minnetle doluydu.
Fadime gözleri kapalı bir hâlde, yüzündeki doygun, mutlu tebessümle kocasının göğsüne biraz daha sokuldu. Parmakları kocasının göğsündeki sarı tüylerle oynarken "Ben de seni..." diye mırıldandı. "Her şeyden, herkesten çok."
Yıpratıcı günlerin, korkuların ve karanlık düşüncelerin tamamen kapı dışında bırakıldığı yatak odasında iki aşık yeni yılın ilk saatlerini birbirlerinin teninde, en saf, en gerçek sığınaklarında tamamlayarak derin, huzurlu bir uykuya teslim oldular.
───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───
Taksiden inip Trabzon'un keskin ayazına adımlarını attıklarında gecenin karanlığı sokağı tamamen esir almıştı. Rüzgâr, ıslak asfaltın üzerindeki su birikintilerini dalgalandırıyor, ikisinin de yüzüne dondurucu bir tokat gibi çarpıyordu. Fatih Furtuna'nın kesin talimatı üzerine Defne'ye evinin kapısına kadar eşlik eden Eyüphan ellerini ceketinin ceplerine derinlemesine sokmuş, omuzlarını soğuktan hafifçe büzmüştü. Apartmanın loş ışıklı girişine ulaştıklarında duraksadı. Başını hafifçe eğip yanındaki kadına baktı.
"Hadi geç içeri." dedi Eyüphan, sesini mümkün olduğunca düz ve mesafeli tutmaya çalışarak. "Kapıyı kilitlemeyi de unutma. Ben dönerim buradan."
Defne anahtarını çantasının dibinden çıkarırken duyduğu bu sözlerle birlikte hareketlerini yavaşlattı. Çakırkeyifliğin damarlarında gezdirdiği mayhoş cesaret, soğuk havanın çarpmasıyla bile silinmemişti. Başını kaldırıp adamın yüzüne alaycı, hafiften de itiraz eden bir ifadeyle baktı.
"Saçmalama Eyüphan." dedi kelimeleri hafifçe uzatarak. "Gecenin bu saatinde, bu ayazda taksi nereden bulacaksın Allah aşkına? Donarak ölmek falan mı niyetin?"
"Bulurum ben, sen dert etme." diyerek arkasını dönmeye yeltendi. Aslında içindeki o deli fırtına bu evin kapısından girmek, gün boyu hissettiği yakınlığı devam ettirmek için can atıyordu lakin kendi kendine koyduğu sınırlar onu geri çekiyordu.
Ancak Defne'nin pes etmeye hiç niyeti yoktu. Hızla uzanıp adamın ceketinin kolunu yakaladı. İncecik parmaklarının kalın kumaşı sıkıca kavraması Eyüphan'ın adımlarını anında olduğu yere çivilemişti.
"Sanki kalmadığın yer Eyüphan!" dedi genç kadın dudaklarında son derece sinsi, şuh bir gülümsemeyle. Geçen sfer bu kapıdan girdiklerinde adamın yerde, yatağın kenarında nasıl sabaha kadar elini tutarak uyuduğunu ikisi de çok iyi biliyordu. "İnat etme de gel işte. Hem üşüdüm, kapıda bekletme beni."
Yeşil gözleri kadının kahverengi gözlerine kilitlenen Eyüphan, bu davetkâr ısrar karşısında içindeki bütün savunma mekanizmalarının tek tek çöktüğünü hissetti. Ceketinin kolunu tutan incecik elin teması bile kanını kaynatmaya yetiyordu. İtiraz edecek tek bir mantıklı cümle bulamadı. Yutkunarak başını hafifçe aşağı yukarı salladı ve kadının peşinden apartmanın kapısından içeri adımını attı.
Dairenin kapısı açılıp da içeri girdiklerinde evin kendine has, çiçek ve kahve kokan sıcak havası ikisini de anında sarmaladı. Defne kabanını portmantoya asarken adımları hafifçe yalpalamış ancak dengesini çabucak toparlamıştı. Salona geçtiklerinde içerisi dışarıdaki ayaza rağmen oldukça ılıktı.
"Ben mutfağa geçiyorum." dedi Defne, göz ucuyla salonun ortasında elleri ceplerinde dikilen adama bakarak. Yüzündeki kışkırtıcı, neşeli ifade giderek belirginleşiyordu. "Bir şişe daha açıyoruz."
"Kızım sen delirdin mi?" diye homurdandı Eyüphan peşinden mutfağa doğru yürürken. "Zaten içtik yeterince, ayakta zor duruyorsun. Ne şişesi bu saatte?"
Defne tezgâhın üzerindeki raflardan iki kadeh çıkarıp tezgâha bıraktı. Ardından dolaptan çıkardığı kırmızı şarap şişesini adamın tam önüne, mermerin üzerine koydu. Gözlerinin içi gülüyordu.
"Bahanelere sığınma şimdi." dedi ses tonunu bilerek cilveli, tahrik edici bir perdeye çekerek. Tezgâha yaslanıp kollarını göğsünde kavuşturdu. "Geçen gece Mert'le karşılıklı şarap içmemi kıskandın, mekanın önünde terör estirdin diye benim de aklım kaldı. Biricik ortağım demek ki şarabı onunla içmemi istiyor... Hadi, doldur bakalım."
Eyüphan'ın çenesi duyduğu bu isimle birlikte anında kasıldı. "Mert" ismi beynine sıkılmış bir kurşun gibiydi. Gözlerini kısıp tezgâha doğru bir adım attı, aralarındaki mesafeyi tehlikeli bir şekilde daralttı.
"Ben mi kıskanmışım o yavşağı?" diye sordu, sesini alçaltarak. Boğuk, pürüzlü tınısı mutfağın sessizliğinde adeta yankılanmıştı. "Kendi kendine senaryo yazma avukat. Adam sana bariz yürüyordu, sarhoşluktan gözün görmüyordu etrafı. Ben sadece görevimi yaptım. Emanetsin sen bana, o kadar."
Genç kadın adamın bu inatçı, defalarca ısıtılıp önüne konan "görev" bahanesine karşılık sadece koca bir kahkaha attı. "Tabii canım, kesin öyledir." diyerek kadehlerden birini eline aldı. "Sen göreve devam et o zaman. Doldur şu kadehleri de geçelim içeri."
Eyüphan dişlerini sıkarak tirbuşonu eline aldı. Şişeyi hızla açıp yakut rengi sıvıyı kadehlere paylaştırırken, içindeki kontrolsüz yangının bu kadınla her yan yana geldiğinde neden bu kadar harlandığını anlamlandırmaya çalışıyordu. Kadehleri alıp salona geçtiklerinde Defne koltuğun köşe kısmına bacaklarını toplayarak yerleşmişti bile. Eyüphan da hemen onun yanına, aralarında sadece bir karış mesafe kalacak şekilde oturdu.
Şarabın mayhoş, bedeni gevşeten etkisi kadehler yarılandıkça dillerindeki bağı tamamen çözmeye başlamıştı. Aralarındaki dikenli, kavga etmeye yer arayan iletişim yavaş yavaş yumuşayarak yerini daha derin, daha merak dolu bir atmosfere bırakmıştı. Omuzları birbirine değecek kadar yakın oturuyorlardı. Temasları sıklaşmış, Eyüphan konuşurken elini koltuğun sırtlığına, Defne'nin hemen omuz hizasına yerleştirmişti. Defne de her güldüğünde dizi hafifçe adamın dizine sürtünüyor, küçük dokunuşlarla aralarındaki görünmez elektriği harlıyordu.
Sohbet ilerledikçe Eyüphan içindeki uzun zamandır susturamadığı merak duygusuna yenik düştü. Kadehini sehpanın üzerine bırakıp bedenini tamamen Defne'ye doğru çevirdi. Yeşil gözlerinde serserilikten uzak, saf bir anlam arayışı vardı.
"Yanlış anlama ama..." diyerek söze başladı sesini kısık ve temkinli tutarak. "Fatih abi seni..."
"Nasıl mı evlat edindi?" Defne adamın cümlesini gülümseyerek, hiçbir rahatsızlık belirtisi göstermeden tamamladı. Bu soruya öylesine alışıktı ki, dudaklarındaki tebessüm zerre kadar solmamıştı.
Eyüphan yakalandığı için hafifçe mahcup olup ensesini kaşıdı. "Yani, haddim değil sormak ama merak ettim işte. Aranızdaki bağ çok başka."
Genç kadın kadehinden küçük bir yudum daha alıp başını arkaya yasladı. Gözlerini tavana dikerek geçmişin kendisine anlatıldığı şekliyle bildiği sayfalarını aralamaya başladı.
"Yani ben de çok fazla bilmiyorum açıkçası." dedi omuz silkerek. Sesinde gram şüphe ya da acı yoktu, sadece kabullenilmiş bir gerçekliği dile getiriyordu. "Biyolojik babam, babamın Rusya'ya ilk geldiği zamanlardan beri omuz omuza verdiği, canını emanet ettiği çok yakın bir dostuymuş. Birlikte sıfırdan kurmuşlar o düzeni. Vasiyeti varmış babama. 'Başımıza bir şey gelirse kızıma sahip çık, onu kimsesiz bırakma' demiş."
Derin bir iç çekip bakışlarını yeniden Eyüphan'ın yeşil gözlerine çevirdi. "Sonra, ben daha bebekken üçümüz arabada kaza yapmışız. Feci bir kaza. Ben hatırlamıyorum bile, muhtemelen etrafta olan biteni kavrayacak, bilincim olacak kadar büyük değildim. Kaza yerinde ölmüşler, ben şans eseri hayatta kalmışım. Babam da vasiyeti ikiletmemiş. Beni almış, nüfusuna geçirmiş, evlat edinmiş. Bebekmişim daha."
Eyüphan dinledikçe göğüs kafesine bir ağırlık oturduğunu hissetti. Kendi babasızlığının acısı hâlâ taptazeyken, karşısındaki kadının hem anasını hem babasını aynı anda, bir metal yığınının içinde kaybetmiş olması yüreğini sızlatmıştı.
"Bilmiyor musun hiç ananı babanı?" diye sordu, sesindeki şefkati gizleme gereği duymadan. "Yani yüzlerini falan?"
Defne dudaklarını hafifçe büzdü. "Babam bir kere fotoğraf göstermişti bir tane." diye mırıldandı, zihnindeki o soluk kareyi canlandırmaya çalışarak. "İsimleri de... Yüksel ve Sunay'dı sanırım. Yani gerçekten bilmiyorum Eyüphan. Zaten çok küçükmüşüm, onlarla bir anım olacak, yüzlerini hafızama kazıyacak kadar bile büyük değilmişim ki. Babam beni alıp büyütmüş, ellerimden tutmuş... Ailem o benim sonuçta. Bir ara ergenken, hani o isyankâr dönemlerde, merak edip babamdan istemiştim belgeleri. Kazanın raporlarını, evlat edinme kâğıtlarını göstermişti bana. Sonra bir daha da kurcalamadım zaten. Bana bir kere bile birinin emanetiymişim gibi hissettirmedi, kendi öz evladıymışım gibi gördü hep."
Sözlerinin üzerine kadehini tamamen bitirip sehpaya bıraktı. İçerisi şarabın da etkisiyle iyice ısınmış, nefes almak biraz zorlaşmıştı. Eli istemsizce boğazına gitti, kazağının yakasını hafifçe çekiştirdi.
"Çok sıcak oldu burası." dedi yanaklarına vuran alevin etkisiyle. "Bunaldım iyice."
Hiç çekinmeden kollarını havaya kaldırıp üzerindeki kalın kazağı çıkarmak için eteklerinden tuttu. Lakin alkolün getirdiği o tatlı uyuşukluk hareketlerini yavaşlatmış, kazağın boyun kısmı saçlarına dolanmıştı. Eyüphan anında uzanıp kadının kollarına destek oldu. Kaba, büyük elleri kazağın kumaşını dikkatlice yukarı doğru çekerek Defne'nin kollarından ve başından sıyrılmasına yardım etti.
Kazak tamamen çıkıp da kenara atıldığında Defne üzerinde sadece incecik, siyah ipli bir atletle kalmıştı. Bembeyaz teni salonun loş ışığında adeta parlıyordu.
Eyüphan'ın nefesi saniyeler içinde boğazında düğümlenmişti. Bakışlarını kaçırmak, o incecik omuzlardan, köprücük kemiklerinden uzaklara bakmak istedi ama gözleri adeta iradesine ihanet ederek kadının sol kolunun üzerine takılıp kalmıştı.
Sol omzunun hemen altında, pürüzsüz tenin üzerinde dikkat çekici bir dövme vardı. Etrafı renkli, irili ufaklı yıldızlarla süslenmiş iki tane, biri dört diğeri üç yapraklı yeşil yonca figürü duruyordu. Lakin Eyüphan'ın keskin, yıllarını belanın içinde geçirmiş gözleri renkli dövmeye değil, bir parmak altındaki yara izine kitlenmişti.
Yoncaların tam altında, çok eski, sadece hafifçe pürüzlü ve ten renginden birkaç ton daha açık, beyazlaşmış bir yara izi vardı.
Eyüphan elini istemsizce, sanki görünmez bir mıknatıs tarafından çekiliyormuş gibi kadının koluna doğru uzattı. Parmakları Defne'nin çıplak kolunu nazikçe kavradığında genç kadının bedeni bu temasla birlikte hafifçe ürpermişti.
"Dövmen mi var senin?" diye sordu Eyüphan, sesi boğuk, bir o kadar da dalgın çıkmıştı. Bakışları hâlâ izin üzerindeydi. Başparmağını usulca kaldırıp, yeşil yoncaların altındaki pürüzlü, beyaz izin tam üzerinde tüy gibi hafif bir dokunuşla gezdirdi. Derinin altındaki çukurluğu, yırtığın bıraktığı dokuyu parmak uçlarıyla okuyordu adeta. "Bu ne zaman oldu?"
Defne adamın parmaklarının teninde yarattığı elektriklenme hissiyle yutkundu. Dudaklarında hafif, sarhoş bir kıkırdama belirdi. "Dövmeyi on yedi yaşında falan yaptırmıştım, bir hevesle." dedi, adamın yüzündeki ciddiyeti tam olarak kavrayamayarak. Ardından bakışlarını kendi koluna, Eyüphan'ın başparmağının gezindiği yere indirdi. "Yara da kazada olmuş işte. Cam kırıkları mı girdi, metal mi kesti bilmiyorum. O zamanlar hastanede dikiş atmışlar ama izi kaldı öyle, silinmedi bir türlü."
Eyüphan'ın kaşları duyduğu bu açıklamayla birlikte derinden çatıldı. Parmak uçları yaranın üzerindeki baskıyı milimetrik olarak artırdı. Zihni yıllarca sokaklarda, çatışmalarda, hastane kapılarında gördüğü yüzlerce yarayı saniyeler içinde tarıyordu.
"Kazada mı?" diye sordu, sesindeki şaşkınlık ve inanamamazlık açıkça ortadaydı. Gözlerini yavaşça kadının kolundan ayırıp onun kahverengi gözlerine dikti. Dudaklarının kenarında istemsiz, acı bir tebessüm belirdi.
"Defne..." dedi fısıltıyla, parmağını yaranın üzerinden hiç çekmeden. "Yavrum bu kurşun yarası. Kurşun sıyırmış burayı. Ben adım gibi biliyorum bu izi."
Genç kadın duyduğu absürt iddia karşısında koca bir kahkaha attı. "Ne kurşunu ya?" diyerek kolunu hafifçe adamın ellerinden kurtarmaya çalıştı ama Eyüphan bırakmadı. "Değil kurşun yarası falan."
Eyüphan genç kadının bu inkârı karşısında kelimelerle tartışmaya girmedi. Sağ eliyle kendi kazağının eteklerinden tutup tek bir sert hamlede, tıpkı Defne'nin yaptığı gibi başından sıyırarak çıkardı ve koltuğun diğer ucuna fırlattı. Geniş, yara izleriyle dolu göğsü loş ışıkta belirginleştiğinde Defne'nin gözleri saniyeler içinde irileşti. Adamın kaslı kolları ve göğüsü yılların hatıra bıraktığı irili ufaklı izlerle doluydu. Lakin Eyüphan ona bunları sergilemek için değil gerçeği kanıtlamak için soymuştu üstünü. Sol kolunu hafifçe ona doğru çevirdi.
Defne'nin bakışları adamın işaret ettiği noktaya kaydığında nefesi boğazında düğümlendi. Eyüphan'ın sol omzunun hemen altında, kendi dövmesinin bulunduğu noktanın milimi milimine aynısı olan yerde eski, pürüzlü ve ten renginden açık, beyazlaşmış bir yara izi duruyordu. İzin şekli, deride bıraktığı o kavisli tahribat, tıpkı kendi kolundaki yaranın ikizi gibiydi.
"Bak..." dedi Eyüphan. İşaret parmağıyla kendi kolundaki izi gösterdi. "Kurşun yarası o. Kurşun sıyırması. Bende de var aynısından."
Defne'nin dudakları şaşkınlıkla hafifçe aralandı. Büyülenmiş gibi elini uzatıp titreyen ince parmaklarıyla adamın kolundaki sert yara izine dokundu. Pürüzlü yüzeyde parmak uçlarını gezdirirken kendi kolundaki izin dokusuyla olan o ürkütücü benzerliği iliklerine kadar hissetmişti. İçki kafasında hafif bir bulanıklık yaratsa da, bu gerçeğin sarsıntısı zihninde yankılanıyordu. Lakin beyni yıllardır inandığı şeyi bir çırpıda silip atmayı reddediyordu.
Sinirleri bozulmuşçasına, titrek bir şekilde kıkırdadı. "Mühürlenmişiz gibi..." diye fısıldadı parmaklarını adamın teninden çekerken. Gözleri yeniden adamın yeşil gözlerini buldu. "Ama gerçekten kurşun değil benimki Eyüphan. Kazadan kalmış. Vurulsaydım, ya da arabamıza kurşun yağsaydı raporlarda yazardı. Hem hatırlardım herhalde bir şekilde... Olamaz yani."
Dudaklarını büzerek kolundaki dövmeye baktı. "Hatta ben babama sormuştum ne dövmesi yaptırayım buraya diye." Dudaklarında sevgi dolu, minnettar bir tebessüm belirdi. "O da bana 'Yonca yaptır kızım.' demişti. 'O kazadan sağ kalacak kadar şanslı olduğun için, şans hep seninle olsun diye dört yapraklı yonca yaptır.' Ben de onu dinledim."
Eyüphan kadının bu masum, her kelimesine kalpten inandığı hikâyesini dinlerken içini kurt gibi kemiren şüpheyi şimdilik bir kenara bırakmaya karar verdi. Fatih'in geçmişte nasıl bir cehennemin içinden çıktığını, Rusya sokaklarında kim bilir hangi silahlı çatışmanın ortasında kaldığını az çok tahmin edebiliyordu. Defne'nin gerçeği bilip bilmemesi şu anın konusu değildi. Zira şu an, bu loş salonda, birbirlerine sadece santimler kala yarı çıplak bir hâlde otururken Eyüphan'ın zihni yara izlerinin kökeninden çok karşısındaki kadının varlığına odaklanmıştı.
Eli yeniden havalandı. Bu kez çok daha yavaş, çok daha efsunlu bir hareketle Defne'nin sol kolunu yeniden avuçlarının arasına aldı. Başparmağı o dört yapraklı yoncanın ve altındaki yaranın üzerinde yeniden, tüy gibi hafif darbelerle gezinmeye başladı.
Defne'nin nefes alışverişleri hızlanmış, göğüs kafesi Eyüphan'ın bu derin dokunuşu karşısında şiddetle inip kalkmaya başlamıştı. Gözlerini adamın kaslı göğsünden ayırıp yeşil, tehlikeli uçurumlara benziyen gözlerine dikti.
Eyüphan kadının kolunu yavaşça kendine doğru çekti. Gözlerini Defne'nin kahverengi gözlerinden bir saniye bile ayırmadan, başını usulca aşağıya doğru eğdi. Sıcak, yumuşak dudakları o pürüzlü yara izinin tam üzerine kapandı.
Defne'nin dudaklarından boğuk, hazırlıksız bir inilti koptu. Adamın dudaklarının soğuk teninin üzerinde bıraktığı ateşli temas beynindeki bütün düşünceleri, bütün mantıklı kurallarını yakıp kül etmişti.
Eyüphan dudaklarını yaranın üzerinden yavaşça çekip başını kaldırdığında aralarındaki mesafe artık kelimenin tam anlamıyla sıfırlanmıştı. Burunları birbirine sürtünürken, ikisinin de nefesleri birbirine karışıyordu. Adamın yeşil gözlerindeki karanlık, sahiplenici yangın, kadının gözlerindeki sarhoş, teslim olmuş arzuyla çarpıştı.
Eyüphan başını hafifçe eğip dudaklarını kadının dudaklarına mühürledi.
Öpüşleri ilk saniyede o kadar naif, o kadar ürkekti ki sanki ikisi de bu sınırın aşılmasından ölesiye korkuyordu. Lakin Defne'nin dudaklarını aralayıp adamın alt dudağını hafifçe ısırmasıyla birlikte bütün korkular, "görev" duvarları büyük bir gürültüyle yıkıldı. Eyüphan kadının belini kavradığı gibi onu kendine doğru çekti, bedenlerini tamamen birbirine yapıştırdı.
Öpüşmeleri saniyeler içinde derin, açgözlü ve nefes kesici bir savaşa dönüşmüştü. Eyüphan'ın dili ağzının içini talan ederken Defne kollarını onun boynuna sımsıkı dolamış, parmaklarını ensesindeki saçlara geçirerek onu daha da derine çekiyordu. Koltuğun üzerinde, geçmişin yaralarının ve şarabın bıraktığı mayhoş ateşin tam ortasında birbirlerinde kaybolarak sınırların tamamen ötesine geçtiler.
───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───
UYARI: Anlatı boyunca travmatik olaylara, şiddete ve yoğun dramatik unsurlara yer verilmiştir. Hassas okuyucular için zorlayıcı, psikolojik olarak rahatsız edici olabilecek sahneler içerir. Etkilenebilecek kişilerin dikkatli okumasını öneririm.
- Mery
20 YIL ÖNCE, RUSYA
Rusya'nın kemik donduran, insanın nefesini havada saniyeler içinde buza çeviren meşhur ayazı dağ evinin kalın duvarlarını acımasızca dövüyordu. Dört yıl olmuştu. Fatih Furtuna'nın memleketinin toprağını, Karadeniz'in iyot kokan hırçın rüzgârını ardında bırakıp bu yabancı, merhametsiz coğrafyaya ayak basmasının üzerinden tam dört uzun yıl geçmişti.
Bu süre zarfında sıfırdan kurduğu hayat, tırnaklarıyla kazıyarak inşa ettiği o karanlık krallık, hiç de kolay bir bedelle ödenmemişti.
Sokak aralarında yediği ölümcül dayaklar, girdiği kanlı çatışmalar, namlusundan çıkan kurşunlar ve alnından akan terler... Hepsi birleşip ona dudak uçuklatan bir servet, yeraltı dünyasında korkulan, saygı duyulan bir isim kazandırmıştı. Ancak dışarıdan bakıldığında yenilmez, taştan bir heykel gibi duran bu adamın göğüs kafesinin içinde tam beş yıldır atmayı reddeden, kan revan içinde kalmış bir kalp yatıyordu.
Fatih'in hayatında sadece bir kere, yalnızca bir kere bahar açmıştı.
Gülcihan.
İsmi dahi zihninden geçerken koca adamın yutkunmasına, boğazına paslı bir çivinin saplanmasına sebep olan ilk ve tek sevdası.
Trabzon'da, Furtuna Konağı'nın avlusunda kardeşlerinin peşinde koşturan liseli bir delikanlıyken tanımıştı aşkı. Babasının ölümünden sonra evin büyük erkeği olmanın, amcasının gölgesinde yaşamanın, İsmail ve Oruç'a babalık yapmanın ezici yükü omuzlarına bindiğinde Fatih kendi gençliğini, kendi heveslerini bir kenara atmıştı. Aşk, sevda, gönül işleri ona lükstü. Ta ki o güne kadar...
O zamanlar konağa temizliğe gelen Esme'nin yanına büyük temizlik olduğunda yardıma gelen genç kızı gördüğü an Fatih'in etrafına ördüğü bütün sert duvarlar tuzla buz olmuştu. Yoksul bir ailenin, gariban bir anayla babanın tek evladıydı Gülcihan. Zarife Hanım'ın "kara kuru, sıska bir kız" diyerek tabir ettiği Gülcihan, Fatih'in gözünde yeryüzüne inmiş bir melekti. Dalga dalga dökülen kahverengi saçları, yüzünün neredeyse yarısını kaplayan kocaman, ürkek, kahverengi gözleri Fatih'in uykularını böler, rüyalarını süsler olmuştu. Ekmek parası için o yaşta elleri nasır tutan bu kızın saf, kirlenmemiş gülüşü Furtuna Konağı'nın bütün karanlığını aydınlatmaya yetiyordu Fatih için.
Konak koridorlarında gizli saklı bakışmalar, bahçe duvarının dibinde ayaküstü edilen masum sohbetler, ellerinin birbirine ilk değdiği anki o titreme... Genç adam o kara kuru kızın gözlerinde dünyanın bütün servetini, bütün huzurunu bulmuştu.
Yıllarca içlerinde büyüttükleri, kimselere duyurmadan, incitmekten korkarak sakladıkları bu sevda, liseden mezun olduğu gün Fatih'in yüreğine sığmaz olmuştu artık. Kendi parasını kazanacak, kardeşlerine aslanlar gibi bakacak, sevdiği kızı konağına hanım yapacaktı. Kararı kesindi.
Bütün cesaretini toplayıp babaannesi Şirin'in karşısına dikilmişti bir akşam. "Seviyorum Gülcihan'ı, evleneceğim." demişti gururla. Lakin genç adamın bu saf hayalini saniyeler içinde başına yıkmıştı babaannesi. "Koskoca Furtuna'nın veliahtı soysuz sopsuz bir ailenin temizlikçi kızıyla mı evlenecek?!" diyerek yeri göğü inletmişti. Fatih'in deliliğini, kafasına koyduğunu yapacağını, gerekirse kızı alıp kaçıracağını çok iyi bilen anası Zarife ise şeytanın aklına gelmeyecek bir planı o gece sessiz sedasız devreye sokmuştu.
Gülcihan'ın gariban ailesini birkaç kuruşla ve sahte vaatlerle kandırmış, bütün düğün masraflarını bizzat kendi cebinden karşılayarak kızı Ordu'da gelin geldiği köyden tanıdığı bir ailenin oğluyla apar topar baş göz etmişti. Konağın avlusunda yapmışlardı düğününü, ellerine kınayı anası yakmıştı ancak damadı Fatih olmamıştı. Gülcihan o bembeyaz gelinliğin içinde, gözyaşlarıyla boğularak hiç tanımadığı bir adamın arabasına bindirilmiş ve memleketten, sevdiği adamdan çok uzaklara götürülmüştü.
Fatih'in ruhu tam beş yıl önce o arabanın tekerlekleri altında ezilip kalmış, bedeni ise sadece nefes alan bir cesede dönüşmüştü.
Gülcihan'ın gidişinin ardından kalbini herkese kapatmış, Karadeniz'den mecburi bir sürgüne yelken açtığında da sadece öfkesini ve karanlığını yanına almıştı.
Dondurucu rüzgâr dışarıdaki çam ağaçlarını kırarcasına eğerken dağ evinin ağır, oymalı meşe kapısı tok bir gıcırtıyla aralandı. İçeriye önce Rusya'nın insanı adeta jilet gibi kesen ayazı, ardından da Fatih'in heybetli, karlı silüeti doldu. Ancak koca adam bu kez yalnız değildi.
Fatih kapıyı arkasından sertçe kapatıp dışarıdaki fırtınanın sağır edici uğultusunu dışarıda bıraktığında, sağ eliyle sımsıkı tuttuğu minicik eli usulca kendine doğru çekti.
Boyu adamın diz kapağını bile zar zor geçen, en fazla dört yaşında bir kız çocuğuydu yanındaki. Üzerindeki kalın, kendisine birkaç beden büyük gelmiş montun içinde adeta kaybolmuştu. Fatih hiç vakit kaybetmeden çocuğun önünde dizlerinin üzerine çöktü. Soğuktan donmuş, iri ve çatlaklarla dolu elleriyle minik kızın kabanının yakalarını dikkatlice düzeltti, üzerindeki karları şefkatli, yumuşacık dokunuşlarla silkeledi.
Küçük kızın yüzünü çevreleyen yün bereyi yavaşça geriye doğru sıyırdığında, antrenin sarı, loş ışığı o küçücük çehreyi aydınlattı. Fatih'in nefesi, göğüs kafesine batan yüzlerce zehirli iğneyle birlikte bıçak gibi kesiliyordu her baktığında.
Boğazındaki tanıdık, paslı yumru yeniden ortaya çıkmış, âdem elması zorlukla aşağı yukarı hareket etmişti.
Karşısında duran bu kız geçmişin kelimenin tam anlamıyla ete kemiğe bürünmüş, küçültülmüş bir kopyasıydı. Dalga dalga dökülen, uçları yıpranmış kahverengi saçları, yüzünün neredeyse yarısını kaplayan kocaman, ürkek kahverengi gözleri... Zayıf, incecik, yetersiz beslenmekten çökmüş yüz hatları. Her bir zerresiyle Gülcihan'dı karşısında duran.
Adamın gözpınarları şiddetle sızladı ama çenesini sıkarak o yaşların akmasına engel oldu.
"Geldik..." diye fısıldadı Fatih. Sesini hayatında hiç olmadığı kadar yumuşak, hiç olmadığı kadar kırılgan bir tona ayarlamıştı. "Korkma artık. Evimize geldik. Burada kimse sana dokunamaz, kimse seni üzemez bir daha. Üşüdün mü çok?"
Küçük kız, adamın bu sıcak ve korumacı sesine yanıt vermedi. Sadece kahverengi gözlerini kırpmadan etraftaki yabancı, gösterişli mekânı büyük bir korkuyla süzüyordu. Dudakları sımsıkı, mühürlenmiş gibi kapalıydı.
Fatih kızın minik ellerini kendi büyük avuçlarının arasında ısıtmaya devam ederken başını öne eğip dudaklarını o soğuk, titreyen parmaklara uzun uzun bastırdı. Karşısında tek kelime edemeyen, sessizliğiyle bütün dünyayı sağır eden bu küçük kız beş yıl önce kalbini gömdüğü kadının ona bıraktığı en acımasız ve en kıymetli emanetti.
Fatih'in dizlerinin üzerine çöktüğü antrenin taş zemini diz kapaklarından vücuduna dondurucu bir soğuk yollasa da koca adamın bunu hissedecek mecali kalmamıştı. Avuçlarının arasındaki minicik, buz gibi ellerin titremesi zihnini haftalar öncesine, buradan kilometrelerce uzağa, o lanet olası gerçeği öğrendiği ilk güne sürüklüyordu. Bildikleri kendi ruhunu her saniye lime lime doğrayan, kanatan türden, ağır ve zehirli gerçeklerdi.
Her şey aylar önce, içini kemirip duran, bir türlü susturamadığı o amansız hisle başlamıştı. Aslında niyetinin ne olduğundan kendisi bile emin değildi. Evli barklı bir kadının peşine düşmek, hele ki Fatih Furtuna gibi adı anıldığında insanların ceketini iliklediği genç bir adama yakışacak iş değildi elbet. Lakin kalbi beynine söz geçirememişti. Sadece nerede olduğunu, nasıl yaşadığını, o kocaman kahverengi gözlerinin gülüp gülmediğini bilmek istemişti. Sadece uzaktan uzağa iyi olduğunu bilmek, vicdanındaki devasa enkazı bir nebze olsun hafifletir diye düşünerek adamlarına emir vermişti. Gülcihan'ın izini bulmalarını istemişti.
Bulmaları da pek uzun sürmemişti zaten. Anası Zarife'nin memleketine, gelin geldiği topraklara yakın, Ordu'nun sınır köylerinden birinde çıkmıştı izi.
Ancak adamlarının Fatih'e getirdiği bir adres veya mutlu bir ailenin fotoğrafı değil, üzerinde kurumuş otların bittiği, toprağı çökmüş bir mezar taşıydı.
Gülcihan yoktu. Uğruna dünyaları yakmayı göze aldığı, saçının teline dokunmaya kıyamadığı sevdası öleli neredeyse dört koca yıl olmuştu. Adamları karşısına geçip başları öne eğik bir şekilde bu haberi verdiklerinde Fatih'in nefesi kesilmiş, göğüs kafesine oturan taş ciğerlerini paramparça etmişti.
Daha kızı kırk günlük bile olmadan, lohusa yatağında kendi canına kıymıştı Gülcihan. Bu dünyadan, bu cehennemden çekip gitmişti.
Geriye ise köy ahalisinin ağızdan ağza dolaştırdığı, her ağızdan farklı çıkan iğrenç, kan donduran dedikodular kalmıştı. Fatih adamlarının derlediği söylentileri dinlerken çalışma odasındaki bütün camları çerçeveleri indirmemek için kendi ellerini kanatana kadar sıkmak zorunda kalmıştı. Kimisine göre kadına lohusalık ağır gelmiş, aklını yitirmişti. Bir başkasına göre kocasının bitmek bilmeyen zulmüne, eziyetine daha fazla katlanamamış, canını kurtarmak için ölümü seçmişti. Daha da iğrenç olanı, köyün köşelerinde fısıldanan iftiralardı. Güya kadının bambaşka bir aşığı varmış, bebeği ondan değil diye, evdeki herifine dayanamadığı için kıymıştı canına... Binbir türlü yalan, binbir türlü kirli hikâye dönüp duruyordu dillerde.
Lakin değişmeyen, inkar edilemeyen tek bir hakikat vardı ortada. Gülcihan ölmüştü.
Ardında ise bugün Fatih'in ellerini sımsıkı tuttuğu bu minicik, günahsız kızı bırakmıştı. Cehennemin tam ortasına, merhametin zerresini barındırmayan kocasının kucağına terk etmişti evladını.
Gülcihan'ın kocası Kadir adamlarının anlattığına göre insanlıktan nasibini almamış, sabah akşam içen, eli iş tutmayan, hovarda ve zalim bir herifti. Evli kaldıkları bir senelik, kâbus gibi sürede Gülcihan'ı kelimenin tam anlamıyla hayattan bezdirmişti. Genç kadını sudan sebeplerle döver, günlerce aç susuz bırakır, sonra da o hırpalanmış bedene zorla sahip olurmuş. Köylünün anlattığına göre Gülcihan'ın çığlıkları geceleri sokağa taşar ama kimse dönüp de o evin kapısını çalmazmış. Kadın karnı burnunda gebeyken bile rahat yüzü görmemiş. Kocasının zulmü bitmediği gibi, o hâliyle ev ev temizliğe gitmek, tarlalarda toprak çapalamak zorunda bırakılmıştı. Kimse de çıkıp "İyi misin?" diye sormamış, uzanan tek bir yardım eli dahi olmamıştı.
Doğum sancıları başladığında bile yapayalnızmış Gülcihan. O derme çatma, buz gibi köy evinin zemininde, tek başına, çığlık çığlığa doğuruvermiş kızını. Doğumdan sonra ise aklı tamamen karanlığa gömülmüş, lohusa hummasının ve çektiği işkencelerin ağırlığıyla bebeğini kucağına almayı, yüzüne bakmayı, hatta memesini verip emzirmeyi dahi reddetmişti. İçindeki bütün yaşama sevinci, bütün anne şefkati o zalim herifin yumrukları altında ezilip yok olmuştu sanki.
Adamlarının Fatih'e anlattığı, genç adamın rüyalarına girip onu uykularından çığlıklarla uyandıran asıl dehşet ise ölüm anıydı. Gülcihan bebeğin bitmek bilmeyen ağlama krizlerinden birinde aklını tamamen yitirip küçük yavruyu bir yastıkla boğmaya kalkışmıştı. Çocuğun cılız çırpınışlarını duyan komşulardan biri tesadüfen eve dalmış, bebeği son anda kadının ellerinden çekip kurtarmıştı. Fakat komşu kucağında ağlayan bebeği susturmaya çalışırken arkasını döndüğü o kısacık saniyede Gülcihan eline geçirdiği bıçağı tereddütsüz bir şekilde kendi boynuna dayamış ve tek bir hamlede can bağını kesip atmıştı.
Kendi kanında boğularak veda etmişti hayata. Fatih'in bahar kokulu sevdası, o soğuk köy evinin zemininde yapayalnız bir şekilde can vermişti.
Takip eden yıllar ise, geride kalan bu minik kız için tam anlamıyla bir işkence çarkına dönüşmüştü. Annesinin acımasızca terk ettiği dünyada babasının kanlı ellerine mahkûm kalmıştı yavrucak. Önceleri komşuların söylediğine göre yarım yamalak da olsa birkaç kelime etmeyi başaran, az buz konuşan bir çocukmuş, iki yaşına kadar. Babası Kadir, girdiği alkol krizlerinden birinde, muhtemelen çocuğun ağlamasına tahammül edemediği için belinden çıkardığı soğuk namluyu o minicik, masum ağzın içine dayamıştı. O gün o evden yükselen dehşet dolu hırıltıların ardından kızın sesi tamamen kesilmiş, bir daha da ağzını bıçak açmamıştı. Konuşmayı, ağlamayı, hatta sesli nefes almayı bile unutmuştu korkudan.
Fatih bütün bu bilgileri önüne serdiklerinde ne yapacağını, nasıl tepki vereceğini şaşırmış bir hâlde günlerce kendi çalışma odasına kapanmıştı. Yüreğinde Gülcihan'ın yasını mı tutmalıydı, yoksa ondan geriye kalan bu dilsiz, yaralı çocuğa yardım eli mi uzatmalıydı karar veremiyordu. Bu çocuk sevdiği kadının ona bu dünyada en büyük acıyı yaşatan o zalim adamdan olma kızıydı. Mantığı bu karmaşaya girmemesi gerektiğini, kendisini bu ateşin içine atmaması gerektiğini haykırıyordu. Lakin vicdanı, içindeki bitmek bilmeyen sevdanın enkazı onu yiyip bitiriyordu.
İlk başlarda sadece adamlarını köyün etrafına yerleştirmekle, kızı uzaktan izletmekle yetinmişti. Bir süre müdahale etmeden, sadece olan biteni rapor hâlinde alıp kendi içsel savaşını vermeye çabalamıştı. Ancak her geçen gün, her geçen gece Kadir'in o küçücük kıza ettiği eziyetin boyutu artıyordu. Adamları her gün Fatih'i arayıp çocuğun Kadir'in elinden zor alındığını, adamın kızı dövmekten beter ettiğini anlatıyordu. Çalan telefonda Fatih'in kanı biraz daha donuyor, sabrı biraz daha tükeniyordu.
Adamları defalarca kez müdahale etmek, o adamın kafasına sıkıp çocuğu almak için emir beklemişlerdi ondan. Lakin Fatih bekletmişti. Belki de kaderin kendi çizgisini belirlemesini istemişti.
Bardağı taşıran son damla, o gece gelen panik dolu telefon araması olmuştu.
Kadir yine sarhoşluğun dibine vurmuş, gözü tamamen dönmüş bir hâlde eve gelip yere yığıldığında elindeki silahı minik kızın üzerine doğrultmuştu. Namlunun ucundan çıkan ateş sesi gecenin sessizliğini yırttığı an, Fatih'in haftalardır beklettiği emir kendiliğinden devreye girmişti. Adamları bir saniye bile tereddüt etmeden kapıyı kırarak eve dalmışlardı. Neyse ki Kadir'in sarhoşluktan titreyen elleri hedefi şaşırmış, kurşun küçük kızın bedenine isabet etmek yerine sol kolunu sıyırıp geçmişti.
Fatih'in adamları o şerefsizi saniyeler içinde yere serip etkisiz hâle getirirken, içlerinden biri köşeye sinmiş, altı ıslanmış ve titremekten dişleri birbirine vuran, kolu kanlar içindeki küçük kızı kucaklamıştı. O cehennem evinden, bir daha asla geri dönmemek üzere çekip çıkarmışlardı yavruyu.
Küçük kız doğrudan Karadeniz kıyısına indirilmiş, gizli ayarlanmış bir tekneye bindirilerek Rusya sularına doğru yola çıkarılmıştı. Yolculuk sırasında koluna müdahale edilmiş, karaya ayak bastıklarında ise Fatih tarafından karşılanarak onun güvendiği, özel, gizli bir kliniğe götürülmüştü. Şansına yara yüzeyseldi, kurşun kemiğe ya da damara hasar vermemişti. Klinikte atılan birkaç dikişle yara sarılmış, sadece bir gün boyunca gözetim altında tutulduktan sonra Fatih onu eve getirebilmişti.
Şimdi ise uzun, kanlı ve kâbus dolu günlerin ardından Fatih'in ellerinin arasındaydı.
Fatih bakışlarını yavaşça kızın yüzünden ayırıp, kalın montun sol koluna denk gelen kısmına indirdi. Kumaşın altında gizlenen sargının varlığını bilmek, bu çocuğun neler yaşadığını kendi gözleriyle görmek göğüs kafesini daraltıyordu. Sessizce minik kızın soğuktan uyuşmuş parmaklarını okşamaya devam etti. Kahverengi gözlerindeki dipsiz boşluk, karşısındaki adama hiçbir duygu yansıtmıyor, sadece korkuyla birleşmiş bir itaat barındırıyordu.
Fatih yutkundu. Boğazındaki düğüm o kadar büyüktü ki nefes almasını bile güçleştiriyordu. Birkaç saniye önce "Evimize geldik" demişti demesine lakin içindeki asıl gerçek çok daha korkutucuydu. Bu küçük kızın adını bile bilmiyordu henüz.
Daha da fenası, ne yapacağı hakkında en ufak bir fikri yoktu.
Bekâr, hayatı silahların ve karanlık işlerin etrafında dönen, Trabzon'da kendi kanından kardeşlerini bile geride bırakmış bir adamdı o. Düşmanları kapısında sıraya dizilmişken, attığı her adım ölüm riski taşırken bu dilsiz, travmalarla dolu kız çocuğuna nasıl bakacaktı? Ona nasıl yuva olacaktı? Göğsündeki Gülcihan yarası henüz kanıyorken, onun gözlerine sahip bu çocuğa her baktığında aklını yitirmeden nasıl dayanacaktı?
Adını bile bilmediği ama hayatının tam ortasına devasa bir enkaz gibi düşen bu çocuğa bakarken, Fatih Furtuna hayatında ilk defa, bir silahın namlusu karşısında bile hissetmediği kadar büyük bir çaresizlikle baş başa kaldığını idrak ediyordu.
Minik kız adeta etrafındaki dünyanın büyüklüğü altında eziliyordu. Küçücük bedeni, üzerine geçirilmiş montun içinde kaybolmuştu. Etrafındaki her şey öylesine yabancı, öylesine ürkütücüydü ki minik kızın gözbebekleri korkudan titriyordu. Duyduğu en ufak bir gıcırtıda, rüzgârın bacada çıkardığı en ufak bir ıslık sesinde minik omuzları şiddetle sarsılıyor, yerinden sıçrıyordu.
Ne yaşadığını, o cehennemden nasıl çekip çıkarıldığını zihni bir türlü algılayamıyordu henüz. Babasının elindeki soğuk metalin yüzüne doğru patlaması, ardından kapının büyük bir gürültüyle kırılması, tanımadığı koca koca adamların bağırış çağırışları... Zihni o anlarda takılı kalmıştı. Kimdi bu adam? Neden onu o karanlık evden almış, dalgaların üzerinde sallanan bir tekneye bindirip buralara kadar getirmişti? Onu geri mi gönderecekti? Kolundaki sızlayan yaraya pansuman yapan beyaz önlüklü adam bile anlamadığı, kulağa sert ve korkutucu gelen bir dilde konuşmuş, çocuğun içindeki dipsiz dehşeti daha da büyütmüştü.
Fatih karşısında duran ve bir köşeye sinip görünmez olmaya çalışan bu yaralı kuşun hâlini izlerken kendi nefesinin boğazında düğümlendiğini hissediyordu. İçi gidiyordu. Göğüs kafesinin ardında yıllardır uyuyan, taşlaşmış merhamet duygusu bu çocuğun titreyen kirpiklerinde yeniden kanamaya başlamıştı. Eve adım atmadan evvel bütün adamlarını tek tek, sert bir dille uyarmıştı. Kapılar sert çarpılmayacak, adımlar yavaş atılacak, yüksek sesle tek bir kelime dahi edilmeyecekti. Birileri gelip onlara ateş açmadığı sürece silahlar ceketlerinin altından çıkmayacak, keyfi ateş edilmeyecekti. Evin içinde adeta bir hayalet sessizliği hüküm sürmeliydi ki bu yavrucak daha fazla dehşete düşmesindi.
Başını usulca koridorun sonuna doğru çevirdi ve yılların getirdiği o tok, otoriter sesini tamamen bastırarak hafifçe seslendi. "Nazan anne!"
Kısa bir süre sonra, mutfak kapısından telaşlı ama son derece yumuşak adımlarla kırklı yaşlarının ortalarında bir kadın belirdi. Nazan anne, Fatih'in krallığını kurduğu ilk günlerden beri bu evin çekip çevrilmesini üstlenen, ona sadece bir çalışan değil dert ortağı olmuş bir kadındı. Fatih Gülcihan'ın ölüm haberini aldığı kara gecede, bu kadının dizlerine kapanarak, gözyaşlarını ondan saklamayarak yaşamıştı acısını. Bu yüzden bu evin eşiğinden içeri girecek olan minik kızın kim olduğunu, Fatih'in yüreğinde nasıl bir enkazın filizlendiğini çok iyi biliyordu.
Nazan anne antreye adım attığı an bakışları doğrudan montunun içine gömülmüş, duvar dibinde titreyen minik kız çocuğunu buldu. Kadının gözleri saniyeler içinde doldu, elleri istemsizce dudaklarına gitti.
"Oy benim sultanım gelmiş evine, hoş gelmiş..." diye mırıldandı Nazan anne sesini dünyanın en zararsız, en pamuksu tonuna bürüyerek. Yavaş adımlarla çocuğa doğru yaklaştı ve onu ürkütmemek için aralarında biraz mesafe bırakarak dizlerinin üzerine, tam kızın boy hizasına çöktü. Yaşlı, sevgi dolu gözleriyle çocuğun kir içindeki yüzünü süzdü. "Şu güzelliğe bak... Kıyamam ben sana, cennet kokulum."
"Annem..." dedi Fatih fısıltıyla, bakışlarını kızın ürkek kahverengi gözlerinden ayırmadan. "Sen yıkayıp paklarsın olur mu? Korkuyor sanırım benden. Haklı da... Seninle daha rahat eder."
Nazan anne gözlerini küçük kızdan ayırmadan başını salladı. "Olur tabii paşam, olmaz mı? Ben şimdi misler gibi yaparım onu. Senin aldırdığın kıyafetler de geldi dün. Hepsini tertemiz ettim, sabunlarla yıkadım, ütüledim. Giydiririm de minik sultanımı rahat rahat..."
Bu sözler Fatih'in gergin omuzlarının bir nebze olsun gevşemesini sağlamıştı. "Hay çok yaşa sen annem, sağ olasın." dedi derin bir nefes alarak. "Ben şömineyi yakayım, bura iyice ısınsın, üşümesin çocuk. Yemekler de hazır, değil mi?"
"Hazır tabii, hiç merak etme." diyerek doğruldu yaşlı kadın. "Şifa niyetine kemik suyuna çorba kaynattım. Etli yemekle pilav da pişirdim, dumanı tütüyor ocakta. Banyodan sonra sıcak sıcak yedirir, karnını da doyururuz."
"Ellerine sağlık." diyerek gülümsedi Fatih minnetle. Ardından dizlerinin üzerindeki duruşunu hiç bozmadan, bakışlarını yeniden o sessiz, titreyen yavrucağa çevirdi. Gözlerindeki karanlığı tamamen silip sadece güven veren bir liman olmaya çabaladı.
"Sen şimdi Nazan anneyle yukarı çıkacaksın." dedi kelimeleri tane tane, usulca seçerek. "Beraber banyo edeceksiniz, güzelce yıkanacaksın. Ben buradayım, tamam mı? Aşağıda bekleyeceğim seni. Korkacak hiçbir şey yok burada. Bu evin içinde kimse senin saçının teline zarar vermez."
Minik kız öyle utangaç, öyle derin bir dehşetin içine hapsolmuştu ki üstündeki ağır montun içinde adeta kayboluyordu her geçen saniye. Fatih'in söylediklerini anlıyor muydu, kelimeler zihnindeki dilsiz karanlığı aşıp kalbine ulaşıyor muydu belli değildi. Sadece kocaman açılmış kahverengi gözleriyle bir Fatih'e, bir de hemen yanındaki güleç yüzlü kadına bakıyordu.
Nazan anne şefkatle elini uzattı. "Hadi gel güzel yavrum, gidelim sıcak sularla yıkayayım seni."
Küçük kız kadının uzattığı ele bakıp bir an tereddütle yerinde sindi. Ellerini montunun ceplerine sakladı. Bakışlarını ağır ağır Fatih'e çevirdi. Sanki bu yabancı dünyada ondan başka güvenebileceği hiçbir referans noktası yokmuş gibi sessiz bir onay bekliyordu. Fatih kızın bu sessiz sorusunu anında yakaladı. Dudaklarında buruk bir tebessüm belirdi ve ona güven vermek istercesine usulca, yavaşça başını salladı.
Aldığı bu sessiz onayın ardından minik kız kadının elini tutmayı reddederek, ağır ve çekingen adımlarla Nazan anneyi takip etmeye başladı.
Ahşap merdivenleri tırmanıp üst kattaki geniş, sıcak odalardan birine girdiler. Odanın ortasındaki büyük yatağın üzerinde onu bekleyen bembeyaz, yumuşacık havlular ve tertemiz pijama takımları duruyordu. Nazan anne kapıyı usulca kapatıp kıza doğru yaklaştı.
"Gel bakalım canımın içi, şu üstündeki ağırlıklardan bir kurtulalım..." diyerek montun düğmelerine uzanmak istedi.
Fakat minik kız kadının yaklaşmasıyla birlikte anında bir adım geri çekildi. Küçücük omuzları kaskatı kesilmiş, başını öne eğmişti. Titreyen, soğuktan uyuşmuş parmaklarını yavaşça kaldırıp montun büyük düğmelerine kendi başına uzandı. Bu yaşında annesinin sevgisinden ve bakımından tamamen mahrum büyümüş bir çocuk olarak kendi başının çaresine bakmayı, kimseye yük olmamayı en acı yoldan öğrenmişti.
Nazan anne boğazındaki düğümü yutkunarak, geri çekilip onun kendi başına soyunmasına müsaade etti.
Küçük kız montunun düğmelerini zorlukla da olsa çözmeyi başardı. Sağ kolunu ağır kumaşın içinden ustaca sıyırıp çıkardı lakin sıra sol koluna geldiğinde işler değişmişti. Kabanın kolunu aşağı doğru çekiştirdiği an klinikte atılan dikişlerin bulunduğu yara yeri şiddetle gerildi. Çocuğun dudaklarının arasından, mühürlü sessizliği yırtan ince, acı dolu bir inleme koptu. Yüzü acıyla buruşmuş, gözleri anında dolmuştu.
"Ah kuzum benim, dur dur... İncitme canını." diyerek hemen araya girdi Nazan anne. Daha fazla uzakta durmaya dayanamamış, hızla kızın yanına gidip montun diğer kolunu son derece narin, yavaş hareketlerle yaraya hiç dokundurmadan çekip çıkarmıştı.
Mont yere düştüğünde altındaki manzara Nazan annenin kalbine kızgın bir şiş gibi saplanmıştı.
Çocuğun üzerinde, o geceden kalma, toz toprak ve kurumuş kan lekeleriyle kaplı incecik bir kazak vardı. Kazağın sol kolu, yaraya müdahale edilebilmesi için makasla boydan boya kesilmişti. Sıra altındaki pantolonu çıkarmaya geldiğinde minik kızın gözlerindeki saf korku yerini devasa, ezici bir utanca bıraktı. Minik elleri anında aşağıya, lekenin üzerini kapatmaya gitti. Tanımadığı bir insanın karşısında soyunmanın verdiği korkuya bir de pis ve lekeli olmasının utancı eklenmişti. Koca kahverengi gözlerinden süzülen ilk yaş damlası yanaklarında iz bırakarak çenesine doğru kaydı. Titriyordu.
Nazan anne çocuğun elleriyle lekeyi örtmeye çalışmasını, omuzlarının utançla sarsılmasını gördüğü an içinin kelimenin tam anlamıyla paramparça olduğunu hissetti. Dünyadaki hiçbir çocuğun bu kadar ağır bir mahcubiyet yükünü taşımaması gerekirdi.
"Hiç utanma benim güzel kızım, hiç sıkılma..." diye mırıldandı kadın, sesini ninniler kadar yumuşak, sarıp sarmalayan bir şefkate büründürerek. Kızın minik, titreyen ellerini usulca tutup pantolonun üzerinden çekti. "Misler gibi olacak şimdi benim sultanım. Bütün o kirler, kötülükler suyla akıp gidecek."
Konuşa konuşa, onu narin kelimelerle telkin ederek üzerindeki pis, yırtık pırtık kıyafetleri tek tek çıkardı.
Lakin kumaş parçaları bedenden ayrılıp da minicik vücudu çırılçıplak kaldığında Nazan annenin boğazından kopmak üzere olan feryadı bastırmak için dudaklarını kanatırcasına ısırması gerekti.
Karşısındaki minicik bedenin üzerinde sağlam, lekesiz kalmış tek bir santimetre bile yoktu. Bütün vücudu sararmaya yüz tutmuş eski morluklar ve dokunmaya bile kıyılamayacak kadar taze, kıpkırmızı yara berelerle doluydu. Kollarında koca koca parmak izleri, incecik sırtında ve bacaklarının arkasında ise zalimce savrulmuş kemer izlerinin oluşturduğu çapraz şeritler vardı. Babasının merhametsiz zulmü çocuğun tenine harita gibi kazınmıştı.
Üstelik sadece dayak değil aylarca süren açlığın, bakımsızlılığın izleri de ortadaydı. Kaburgaları derisinin altından sayılıyordu neredeyse, köprücük kemikleri belirgin bir şekilde dışarı çıkmış, bacakları adeta birer çubuk kadar ince kalmıştı.
Fakat bütün bu vahşetin, bu darmadağın olmuş bedenin üzerinde öyle duru, öyle güzel bir yüz vardı ki... Kaşının kenarındaki kurumuş çiziklere, patlamış dudağının kıyısındaki kabuk bağlamış yaraya rağmen adeta bir kutu bebeği andırıyordu. Fındık kadar, hokka gibi burunu, pembe, küçük dudakları ve annesinden ona miras kalan kocaman gözleriyle insanın içini eritecek kadar güzeldi.
Nazan anne gözpınarlarında biriken yaşları çocuğa göstermemeye çabalayarak onu odadaki sıcak buharla dolmuş banyoya yönlendirdi.
Küvetin içine ılık, bedeni rahatlatacak bir su doldurulmuştu. Çocuğu suyun içine usulca oturttuğunda elindeki yumuşak lifle adeta bir tüyün dokunuşu kadar narin hareket etmeye başladı. Yıkarken, sabunlarken o yaraların, morlukların üzerinde milim milim geziniyor, dikişli olan sol koluna tek bir damla suyun bile değmemesi için insanüstü bir çaba sarf ediyordu. Yüreği her bir morlukta biraz daha kanıyor, o zalim adama içinden bedduaların en ağırını ediyordu.
Banyonun sıcak suyu kirleri ve kurumuş kanları usul usul akıtıp götürürken minik kızın başı yavaşça öne düştü. Canı yandığından mı, utancının ağırlığından mı yoksa yıllardır biriktirdiği korkunun nihayet kırılmasından mı bilinmez, çenesinden süzülen su damlalarına, gözlerinden akan sıcak, sessiz yaşlar karışmaya başladı.
Ağlıyordu. Ama çocukların avaz avaz, ortalığı inleten ağlayışlarından değildi bu. Ses çıkarmaktan, ağladığı duyulursa yeniden dayak yiyeceğinden ölesiye korkan bir çocuğun ağlayışıydı. Sadece omuzları sarsılıyor, dudakları titriyor ama boğazından tek bir hıçkırık bile kopmuyordu.
Nazan anne çocuğun sessiz çırpınışını gördüğünde hiçbir şey söylemedi. "Ağlama" diyerek onu susturmaya, birikmiş zehri içinde tutmaya zorlamadı. Sadece usulca saçlarını sabunlamaya, ılık suyu narin bedeninden aşağı dökmeye devam etti. Bıraktı ki kız ağlasın. İçindeki kirli geçmiş, yediği dayaklar, anasızlığı sularla birlikte akıp gitsin istedi.
Banyo faslı nihayet bittiğinde kızı sudan çıkarıp koca, pamuklu beyaz bir havluya sımsıkı sardı. Onu kucağına alıp odaya geri getirdiğinde, minik kızın titremesi azalmış, teni sıcaklıktan hafifçe pembeleşmişti.
Nazan anne onu yatağın üzerine oturttuktan sonra dikişlerinin olduğu bölgedeki pansumanı büyük bir dikkatle temizledi, yeni bir sargı beziyle usulca sardı. Ardından Fatih'in aldırdığı, dolaplar dolusu çocuk kıyafetinin içinden en yumuşak, en pamuklu pijama takımını çıkardı. Temiz çamaşırlarını giydirdikten sonra yumuşacık kumaşları bedeninden geçirdi. Çocuğun aşırı zayıflığından ötürü, yaşına uygun alınmış bu kıyafetler bile üzerinde bol durmuş, belinden ve omuzlarından hafifçe düşmüştü. Lakin mühim değildi. Önemli olan artık tertemiz olması ve sıcacık hissetmesiydi. Ayakları betondan soğuk almasın diye kalın, yün çoraplar ve sevimli patikler de giydirdi ayaklarına. Örgü bir yeleği de kollarına geçirdi.
Sıra saçlarına geldiğinde Nazan anne eline aldığı tarakla yatağın kenarına, kızın arkasına oturdu. Çocuğun saçları taranmamaktan düğüm düğüm olmuştu. Dahası saçın kesimi öylesine yamuk yumuk, öylesine hoyratçaydı ki nasıl bu şekilde kesildiğini düşünmek istemedi.
Kadın büyük bir sabırla o ince telleri hiç canını yakmadan, uçlardan başlayarak tek tek açtı. Fırçayla özenle tarayıp yumuşattıktan sonra havluyla fazla suyunu aldı. Makinenin sıcak havasıyla kuruturken bir ara bu saçları düzgün, hizalı bir şekilde kesmeyi de aklının bir köşesine not etti. Saçları kuruyup da omuzlarına döküldüğünde, kızın yüzündeki masum güzellik daha da belirginleşmişti.
"İşte oldu..." dedi Nazan anne tarağı komodine bırakıp kızın omuzlarına şefkatle dokunarak. "Misler gibi oldun benim güzel kızım, maşallah sana."
Minik kız temizliğin ve sıcak kıyafetlerin verdiği garip ama huzurlu hisle yatağın üzerinde oturmaya devam etti. Gözlerindeki keskin dehşet bir nebze olsun yumuşamış, yerini tatlı bir uykusuzluğa bırakmıştı.
"Hadi bakalım." diyerek ayaklandı kadın, elini usulca kıza doğru uzattı. "Aşağıya inelim. Eminim karnın çok acıkmıştır. Fatih amcan da bizi bekliyor."
Ahşap merdivenlerin basamaklarından süzülen hafif, çekingen, pıtır pıtır sesler salonun içindeki yegâne gürültü olan şömine çıtırtısına usulca karıştı. Ateşin başında zihnindeki karanlık dehlizlerde kaybolmuş bir hâlde bekleyen Fatih duyduğu bu narin adımlarla birlikte düşüncelerinden sıyrılıp başını yavaşça o tarafa doğru çevirdi. Gördüğü manzara, koca adamın nefesini saniyeler içinde göğüs kafesinde hapsetmeye yetmişti.
Nazan annenin elinden tutarak merdivenleri inen ürkek kız çocuğu, az evvelki perişan hâlinden tamamen sıyrılmıştı. Nazan annenin üzerine itinayla uydurduğu, paçaları minicik ayaklarına dökülen pamuklu pijamalar, sırtına geçirilmiş örgü yelek ve ayaklarındaki yün patiklerle adeta bir oyuncak bebeği andırıyordu. Banyoda yıkanıp tarandıktan sonra kuruyan kahverengi saçları hafifçe kabarmış, omuzlarına yumuşacık bir bulut gibi inmişti. Yüzündeki solgun, yetersiz beslenmekten çökmüş hatlara rağmen temizliğin verdiği duru ve eşsiz güzellik bütün saflığıyla ortaya çıkmıştı.
Fatih'in günlerdir asık olan, öfkeden kasılıp duran çehresine hayatında belki de çok nadir görülen, tarifsiz bir şefkatle yoğrulmuş kocaman bir tebessüm yerleşti. Yüreğindeki kanayan yara, bu küçük kızın tertemiz yüzünü gördüğü an yerini ılık bir sızıya bırakmıştı.
"Paşam, biz mislendik geldik..." dedi Nazan anne yüzünde gururlu ve sevgi dolu bir gülümsemeyle. Kadının sesindeki anaç neşe, salonun ağır havasını bir nebze olsun dağıtmıştı.
"Gel buraya oturalım seni, bak sıcacık..." diyerek usulca seslendi Fatih. Şöminenin hemen yanına çekilmiş, alevlerin turuncu ışığıyla aydınlanan tekli, geniş koltuğun minderine büyük eliyle hafifçe vurdu. Sesi o kadar yumuşak, o kadar davetkârdı ki, dışarıdaki adamlarına emirler yağdıran sert hâlinden eser kalmamıştı.
Minik kız Nazan annenin elini bırakıp gözlerini Fatih'in yüzüne dikti. Adımlarını atarken hâlâ fazlasıyla utangaç, fazlasıyla tedirgindi. Yabancı olduğu bu devasa evin içinde karşısındaki bu heybetli adamın ona zarar verip vermeyeceğini tartmaya çalışıyordu sanki.
Ağır ağır, tıpış tıpış adımlarla Fatih'e doğru ilerlediğinde adam hiç vakit kaybetmeden kollarını uzattı. Kızı belinden usulca, sol kolundaki dikişli yaraya dokunmamaya, onu incitmemeye özen göstererek kavradığı gibi havalandırdı. Yumuşacık koltuğun tam ortasına, yastıkların arasına özenle oturttu. Ardından koca gövdesiyle hiç çekinmeden dizlerinin üzerine, doğrudan küçük kızın önüne çöktü.
Nazan anne ikisini bu sessiz, güven arayan anlarıyla baş başa bırakmak adına usulca mutfağa, yemekleri hazırlamaya doğru çekilmişti.
Ateşin sıcaklığı ikisinin de yüzüne vururken, Fatih gözlerini bir an bile kızın yüzünden ayırmıyordu. "Beğendin mi pijamalarını?" diye sordu fısıltıyla.
Minik kız başını hafifçe öne eğip, çenesini göğsüne doğru bastırarak sessizce salladı.
"Isındın mı?" diye sordu bu kez, sesindeki şefkati bir kat daha artırarak.
Küçük kız yine aynı ürkeklikle, sadece başını sallayarak onayladı. Fatih gülümseyerek, büyük ve nasırlı ellerini uzatıp kızın kucağında birleştirdiği minicik parmakları avuçlarının arasına aldı.
Gerçekten de içi gidiyordu Fatih'in. Avuçlarının arasındaki bu küçük bedene, bu ürkek ruha baktıkça nefesi kesiliyordu. Gülcihan'ın mükemmel, kusursuz bir kopyası gibiydi karşısında duran çocuk. Yüz hatları, saçlarının dalgaları, gözleri. Annesinden ona miras kalan kocaman, dipsiz kahverengi gözler... Minik kız hiç konuşmasa da, dudaklarından tek bir kelime dökülmese de, o gözler o kadar anlamlı o kadar derin bakıyordu ki Fatih saniyeler içinde o bakışların anlattığı binlerce acı hikâyeyi okuyabiliyordu.
"Kafan çok karıştı, biliyorum..." dedi başparmaklarıyla kızın incecik ellerini usul usul okşarken. Yüzündeki gülümseme yerini hüzünlü, anlayışlı bir ciddiyete bırakmıştı. "Korkuyorsun... Neredeyiz, ne yapıyoruz, ben kimim anlamadın, bilmiyorsun..." Derin bir nefes alıp, gözlerinin içine en sarsılmaz, en güven veren ifadesiyle baktı. "Ama korkmana hiç gerek yok, tamam mı? Artık korkacak hiçbir şey yok bu hayatta."
Minik kız söylenenleri küçük zihninde tartmaya çalışarak sadece kocaman gözleriyle onu dinliyordu. Yüzünde en ufak bir tepki, en ufak bir duygu değişimi yoktu. Sadece bir izleyici gibi, hayatta kalabilmek için görünmez olmaya çalışan bir çocuk gibi duruyordu.
"Seni o adamın yanına geri göndermeyeceğim."
Bu cümle ağır bir yemin gibi dökülmüştü Fatih'in dudaklarından.
Minik kızın gözleri fal taşı gibi açıldı. Nefesi bir anlığına boğazında tıkılı kalmış, minik omuzları hafifçe sarsılmıştı. O karanlık eve, kâbus dolu adama geri dönmeyecek olma ihtimali zihninde devasa bir yankı uyandırmış olmalıydı.
"Artık benimle kalacaksın." diye fısıldadı adam, kızın gözlerindeki dehşetle karışık umudu gördüğünde. Boğazındaki paslı yumruyu yutkunarak aşağı itmeye çabaladı. "İleride bana kızar mısın bilmiyorum... Şimdi de kızıyor olabilirsin seni evinden, bildiğin yerden kopardığım için ama... Ben seni orada bırakamam."
Sesinin titremesine engel olamadı koca adam. Başını hafifçe öne eğip kızın ellerine derin bir öpücük kondurduktan sonra yeniden gözlerine baktı. "Bir canımı o adama feda ettim ben, canımın canını da edemem."
Küçük kız bu cümlenin altında yatan geçmişi, annesiyle Fatih arasındaki yarım kalmış sevda masalını anlayacak yaşta değildi elbette. "Canımın canı" lafının ne demek olduğunu bile bilmiyordu. Fakat karşısındaki dev gibi adamın sesindeki çaresiz korumacılığı, derin adanmışlığı ruhuyla hissetmişti. Tepki vermedi, itiraz etmedi, elini çekmeye çalışmadı. Sadece koltuğun içinde biraz daha küçülerek, sanki bu yeni, bilinmez kaderine boyun eğmiş, razı olmuş gibi usulca bekledi.
"Biz neredeyiz biliyor musun?" diye sordu Fatih, ortamdaki ağır, hüzünlü havayı biraz olsun dağıtmak, çocuğu şu anki gerçekliğe adapte etmek isteyerek. Minik kız olumsuz anlamda, yavaşça başını salladı.
"Rusya'dayız." dedi kelimelerin yabancılığının kızı ürkütmemesine özen göstererek. Eliyle etrafı, salonun geniş duvarlarını işaret etti. "Burası benim evim. Bu kapının önünde, bahçede gördüğün abiler de bizim korumalarımız, adamlarımız. Hepsi bizi korumak için buradalar. Seninle yukarıya gelen teyze de bizim Nazan annemiz. Bize çok güzel yemekler yapıyor, evimize bakıyor, bizimle ilgileniyor..."
Yeniden kızın gözlerinin içine baktı, dudaklarına o sıcak, babacan tebessümü yerleştirdi. "Sen de bu evin küçük hanımı olacaksın artık, olur mu?"
Soru havada asılı kaldı. Küçük hanım olmak... Rol biçilmesi, bir kimlik verilmesi, hayatı boyunca sadece görünmez bir gölge olarak hayatta kalmaya çalışmış bu çocuk için fazlasıyla korkutucuydu. Minik kızın gözlerindeki ürkeklik yeniden alevlendi. Fatih'in sözlerine hiçbir tepki vermediği gibi, koltuğun yumuşak minderlerine doğru biraz daha büzüldü. Başını omuzlarının arasına çekip kendini korumaya çalışır gibi bir hâl aldı.
Fatih, çocuğun zihninde yarattığı bu istemsiz paniği saniyeler içinde fark etmişti. Kendi kendine zihnen küfürler savurarak hemen geri adım attı.
"Hiç gerek yok artık korkmana." diye fısıldadı aceleyle, sesini bir ninni kıvamına getirerek. Kızın parmaklarını biraz daha şefkatle sıktı. "Senin yanında ben varım. Artık her şey sen nasıl istersen öyle olacak. Senin saçının teline bile zarar gelmeyecek bu saatten sonra. Sen burada oyunlar oynayacaksın, koşacaksın, canın ne isterse onu yapacaksın, güleceksin... Korkup bir köşeye saklanmana, sürekli sessiz olmana hiç ama hiç gerek yok."
Kızın bakışları yavaşça yukarı kalktı. Utangaç, kırılgan gözlerle Fatih'in yüzüne baktı. Dudakları hafifçe aralandı. İçinden bir şeyler söylemek, "Gerçekten mi?" diye sormak, içindeki akıl almaz korkuyu kelimelere dökmek ister gibi bir hâli vardı. Göğüs kafesi hızla inip kalkıyor, dili ve boğazı arasındaki görünmez duvara çarpıp duruyordu kelimeleri. Çabası nafileydi. Hiçbir ses, hiçbir fısıltı çıkmıyordu minik ağızdan. Babası onu kendi sessizliğine öyle bir kilitlemişti ki, konuşmayı denemek bile fiziksel bir acı veriyordu sanki.
Fatih çocuğun çaresiz çırpınışını, mühürlü dudakların ardındaki kederi gördüğünde içinin bir kez daha paramparça olduğunu hissetti.
"Biz seninle sessiz sessiz de anlaşırız güzelim, hiç üzülme..." dedi hemen araya girerek, kızı konuşma baskısından, yetersizlik hissinden kurtarmak için. "Hiç üzülme sen. Sen hiçbir şey yapmak zorunda değilsin bu evde. Konuşmak zorunda değilsin, gülmek zorunda değilsin. Ben anlarım seni. Sen hiç konuşmasan da ben senin gözlerinden anlarım ne istediğini."
Bu sözler minik kızın kalbindeki taşlaşmış, karanlık korku duvarında incecik bir çatlak açmaya yetmişti. Gözpınarlarında aniden biriken yaşlar kocaman gözlerini parlattı. Gözleri dolu dolu, dudakları titreyerek sadece öylece baktı adamın yüzüne. Kendisinden hiçbir şey beklemeyen, onu sadece olduğu gibi kabul eden bu yabancı şefkat küçücük zihninde hem kafa karıştırıcı hem de sarsıcı bir etki yaratmıştı.
Fatih kızın dolan gözlerini gördüğünde kendi içinde ufak çaplı bir panik yaşadı. Bir çocuğu nasıl teselli edeceğini, ağlayan bir kız çocuğuna nasıl yaklaşacağını zerre kadar bilmiyordu.
"Çok üst üste geldi her şey, bunaldın değil mi?" diye sordu hızla, sesindeki çaresiz telaşı gizleyemeyerek. "Üzülme... Üzülme n'olursun. Yemin ederim senin istemediğin hiçbir şey olmayacak burada. Ben seni üzmemek için ne gerekiyorsa yapacağım."
Tam o çıkmazın, duygusal sıkışıklığın ortasında mutfak kapısından gelen adım sesleri Fatih'in imdadına Hızır gibi yetişmişti. Nazan anne elinde ahşap oymalı güzel bir tepsiyle salona adım attı. Gözleri şöminenin başında birbirine kenetlenmiş iki yaralı ruha takıldığında yüzüne yine o sıcacık tebessümü yerleşmişti. "Yemek hazır oğlum." dedi yumuşak bir sesle.
"Buraya getirsen olur mu tabağını annem?" diyerek başını hızla kadına çevirdi Fatih. Çocuğun üşümesini, ateşin sıcaklığından ayrılmasını istemiyordu. "Ben yediririm burada. Sıcak sıcak otursun, kaldırmayayım yerinden."
Nazan anne itiraz etmeden tepsiyi şöminenin hemen yanındaki küçük sehpaya getirdi. Tepside dumanı tüten, mis gibi tereyağı kokan şifalı bir kemik suyu çorbası yanında da taze pişmiş etli yemek ve pilav vardı. Kadın tepsiyi bırakıp, kızın saçlarını usulca okşadıktan sonra mutfağa geri döndü.
Fatih dizlerinin üzerindeki pozisyonunu hiç bozmadan sehpaya uzandı. Çorba kâsesini ve gümüş kaşığı dikkatlice eline aldı. Dumanı tüten çorbadan bir kaşık alıp kendi dudaklarına yaklaştırarak hafifçe, sabırla üfledi. Çok sıcak olup da çocuğun ağzını yakmasından ölesiye çekiniyordu.
Sıcaklığının uygun olduğuna emin olduğunda kaşığı yavaşça kızın dudaklarına doğru uzattı. "Hadi bakalım..." dedi teşvik edici bir fısıltıyla. "İçini ısıtsın biraz. Nazan annenin çorbaları çok lezzetlidir, bir tadına bak."
Minik kız gözlerini kaşıktan ayırmadan kısa bir an tereddüt etti. Ardından dudaklarını usulca aralayıp uzanan kaşığı ağzına aldı. Yutkunduğunda o lezzetli, besleyici sıcaklık midesine inip bütün bedenine yayılmıştı. Yıllarca sadece kuru ekmekle, açlıkla ve sefaletle sınanmış o minicik bedenin gerçek anlamda pişmiş, anne eli değmiş gibi bir ev yemeğini belki de hayatında ilk defa midesine indirişiydi bu.
Fatih ikinci kaşığı doldurup üflerken kızın yüzündeki gerginliğin yavaş yavaş nasıl çözüldüğünü, gözlerindeki donuk ifadenin yerini çorbanın getirdiği yaşamsal bir sıcaklığa nasıl bıraktığını izliyordu. Usul usul, tek bir kelime dahi etmeden, sadece şöminenin çıtırtısı eşliğinde kaşık kaşık yedirdi yemeği. Her bir lokmada sanki yılların açlığını, kimsesizliğini silip atmak istercesine büyük bir sabırla, bir babanın gösterebileceği en saf merhametle doyuruyordu kalbinde yaşattığı kadının yadigârını.
Günler geçip gidiyordu.
Fatih'in geniş, tavanı ahşap işlemeli çalışma odasını ağır bir gerginlik sarmıştı yine. Şöminenin içindeki devasa kütükler çatırdıyor, alevlerin kızıl ışığı adamın yorgunluktan çökmüş, uykusuzluktan morarmış gözaltlarına vuruyordu. Masanın üstü dağılmış kâğıtlarla doluydu. Kendi canından öte sevdiği kadının, Gülcihan'ın ardında bıraktığı ürkek yavrunun geçmişini deşmek Fatih'in kendi ruhunu canlı canlı ameliyat masasına yatırmasından farksızdı.
Adamlarının ulaştığı bilgiler o küçücük bedenin neden bir kâğıt gibi titrediğini, neden sesini yuttuğunu bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyordu. Kızcağızın bir kimliği dahi yoktu. Hastane yüzü görmemiş, o derme çatma köy evinin soğuk zemininde dünyaya gelmişti. Köylülerin anlattığına göre takvimler 2002 senesinin yaz aylarını gösteriyordu. Hava sıcaktı, ya mayısın sonuydu ya da haziranın başı...
Gülcihan kocasının eziyetleri altında aklını ve ruhunu yitirdiğinden yavrusuna meme vermediği gibi bir isim de koymamıştı. Kadir denen iblis ise kendi varlığından bihaber, alkol batağında yüzen bir canavardı.
Minik kız iki yaşına gelene kadar ona istemeye istemeye bakan, homurdanıp duran babaannesi "Yonca" ismini takmıştı ona, köylüler de hep o şekilde seslenmişlerdi. Fakat yaşlı kadın da eceline yenik düşüp ölünce, küçük Yonca tamamen sahipsiz kalmıştı. Son iki yıldır o leş gibi evin içinde sadece dayak yiyerek, açlıkla terbiye edilerek kendi başının çaresine bakmaya çalışan, görünmez bir hayalete dönüşmüştü.
Bütün bunları dinleyen Fatih masanın üzerindeki kâğıtları tek bir el hareketiyle yere fırlattı. Göğüs kafesi öfkeyle körükleniyor, aldığı her nefes ciğerlerini yakıyordu. İçindeki intikam ateşi çoktan harlanmış, hedefini bulmuştu.
Kadir'i elbette tek kurşunla öldürmemişti.
O şerefsiz, şu an Moskova'nın kilometrelerce dışında, Fatih'in adamlarının nöbet tuttuğu buz gibi bir deponun mahzeninde zincirlere vurulmuş hâlde bekliyordu. Fatih, sevdasının ve o masum sabinin intikamını almak için adamı günlerce ayık tutmuş, damarlarındaki her bir alkol zerresini temizleterek acıyı iliklerine kadar hissetmesini sağlamıştı. Kadir, eziyet ettiği bedenlerin ve ruhların kefaretini her gün, her saat parça parça ölerek ödüyordu.
Ancak Fatih'in asıl çözmesi gereken mesele, geride bırakılan izlerdi. Ordu'daki köyde ailenin hiçbir büyüğü kalmamış olsa da dedikoducu köylülerin günün birinde "Bu kız nereye gitti? Kadir nerede?" diye peşlerine düşme, resmi makamlara gitme ihtimalini tamamen ortadan kaldırması gerekmişti. Adamları minik kızı ve Kadir'i çıkarırken derme çatma evi ateşe vermişlerdi. Sarhoş bir babanın ihmaliyle soba yüzünden çıkan bir yangındı bu görünürde. Herkes rolünü o kadar iyi oynamıştı ki yangın sönüp de evden iki ceset torbası çıktığında hiçbir köylünün aklında soru işareti kalmamıştı. Hemen ertesi gün iki boş mezar açılmış, başlarına da iki mermer taş dikilmişti.
"Kadir Özgüner" ve "Yonca Özgüner"
Ne acıdır ki bu sahte mezarlar üzerinde "Gülcihan Özgüner" yazan, toprağı çoktan çökmüş mezarın hemen yanına yerleştirilmişti.
Böylece geçmiş tamamen silinmiş, toprağın altına gömülmüştü.
Şimdi sıra, şöminenin başında battaniyelere sarılıp ürkek gözlerle etrafı izleyen o küçük kızın ruhunu yeniden inşa etmeye gelmişti. Fatih, ağır adımlarla çalışma odasından çıkıp salona indi. Kızın yanına yaklaştığında devasa gövdesini küçültmek istercesine dizlerinin üzerine çöktü.
"Senin adın ne olsun, ha fırtınam?" diye sordu yüzüne dünyanın en şefkatli, en sıcak gülümsemesini yerleştirerek.
Minik kız battaniyenin içinden sadece burnunu ve iri, kahverengi gözlerini dışarı çıkarmıştı. Cevap vermedi, zaten veremezdi de. Sadece öylece izliyordu.
"Bence senin artık bir adın olmalı." dedi Fatih, sanki oyun oynuyormuş gibi işaret parmağını çenesine koyarak abartılı bir düşünme mimiği yaptı. Gözlerini tavana dikip dudaklarını büzdü. "Acaba ne koysak? Ayşe mi desek? Yok, Ayşe olmaz... Zeynep? O da uymadı sanki sana. Belki de... Tarçın koysak ya adını?"
Tarçın kelimesini duyduğunda küçük kızın donuk, korku dolu gözlerinde anlık bir şaşkınlık belirdi. Dudaklarının kenarı kendi iradesi dışında çok hafifçe, belli belirsiz yukarı doğru kıvrılır gibi oldu. Sonra da başını iki yana salladı hafifçe.
Fatih bu minicik tepkiyi yakaladığı an içinden sevinç çığlıkları atmak istiyordu. "Tarçın'ı beğenmedin bakıyorum..." diyerek kıkırdadı. "O zaman çok güzel, misler gibi kokan, böyle yemyeşil bir ağacın adını verelim sana. Ne dersin?"
Ellerini usulca uzatıp kızın battaniyesinin altından minik, soğuk parmaklarını avuçlarının arasına aldı. Gözlerinin ta içine, o yaralı ruhun en derinine bakarak konuştu.
"Defne diyelim mi sana?"
Küçük kız duyduğu tınıyla başını hafifçe yana eğdi. Defne... Kulağa o kadar yumuşak, o kadar huzur verici geliyordu ki minik kızın gözleri parlamıştı. Fatih'in nasırlı ellerinin arasındaki sıcaklık bu ismin ona vaat ettiği yeni hayatın ilk teminatıydı sanki. Bakışlarını kaçırmadan, çok yavaş bir hareketle başını aşağı yukarı salladı.
Fatih'in gözpınarları sızladı, dudaklarındaki tebessüm yüzüne tamamen yayıldı. "Defne... Benim güzel kızım Defne."
Yonca Özgüner ölmüştü. Şöminenin başında yeniden doğan bu çocuk Defne Furtuna'ydı.
İsmin belirlenmesinin ardından sıra Defne'nin varlığını bu dünyada yasal ve güvenli bir zemine oturtmaya gelmişti. Fatih Furtuna'nın serveti ve yeraltı dünyasındaki devasa bağlantıları bürokrasinin en aşılmaz kapılarını bile saniyeler içinde açabiliyordu. Rusya'daki rüşvet ağı ve Türkiye'deki sağlam adamları sayesinde, Defne için kusursuz bir geçmiş yaratıldı.
Hikâye kâğıt üzerinde netti. Fatih'in Rusya'ya ilk geldiği yıllarda omuz omuza savaştığı, hayatını borçlu olduğu çok yakın bir dostu, eşiyle birlikte Moskova dışında geçirdikleri trajik bir trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Arabanın arka koltuğundan sağ kurtulan tek mucize ise kızları Defne'ydi. Vasiyet gereği ve Fatih'in o adama olan can borcu sebebiyle küçük kızın yasal velayeti ve evlatlık işlemleri bütün resmi makamlarda onaylanarak Fatih Furtuna'nın üzerine geçirilmişti. Hastane doğum kayıtları, kaza raporları, kimlik belgeleri... Hepsi kusursuz bir şekilde, tek bir açık vermeden dosyalanıp kasaya kilitlenmişti. Defne artık resmi olarak Furtuna ailesinin bir ferdiydi.
Fakat kâğıt üzerindeki hızlı çözümler o küçücük ruhun içindeki yaraları sarmaya yetmiyordu elbette.
Defne'nin Fatih'e ve Nazan anneye alışma süreci tahmin ettiklerinden çok daha meşakkatli, gözyaşlarıyla ve uykusuz gecelerle dolu bir savaş hâlini almıştı. Üzerinden koskoca bir kış geçmiş, ilkbahar gelmiş ama evin içindeki o ince buz tabakası bir türlü tam anlamıyla erimemişti.
Minik kızın travmaları öylesine derindi ki evin içinde yankılanan en ufak bir ses onu dehşete düşürmeye yetiyordu. Rüzgârın şiddetiyle çarpan bir pencere, ahşap zeminde yürürken çıkan ani bir gıcırtı veya mutfaktan gelen bir tencere tıkırtısı... Defne saniyeler içinde koltukların arkasına, masa örtüsünün karanlığına, kendi dolabına ya da bulduğu herhangi bir köşeye saklanıyor, dizlerini karnına çekerek elleriyle kulaklarını kapatıyordu. Onu o karanlık köşelerden çıkarmak, "Geçti kızım, buradayız." diyerek ikna etmek saatler sürüyordu.
Geceler ise apayrı bir cehennemdi.
Kâbuslar minik kızın yakasını bir an olsun bırakmıyordu. Gecenin bir yarısı odasından yükselen boğuk, nefessiz iniltilerle Fatih ve Nazan anne yataklarından fırlıyordu. Odaya girdiklerinde onu ter içinde, çarşaflara dolanmış bir hâlde buluyorlardı. Hemen hemen her gece çarşafları ıslanıyor, sonrasında hissettiği devasa utançla ağlama krizlerine giriyordu. Fatih o anlarda kendi çaresizliğiyle kavruluyor, koca elleriyle ne yapacağını bilemeden sadece yatağın kenarına çöküp "Geçti kızım, buradayım." diyerek saatlerce bekliyordu. Nazan anne ise sabırla, tek bir sitem bile etmeden çarşafları değiştiriyor, kızı ılık sularla yıkayıp yeniden temiz pijamalar giydiriyordu.
Zayıf bağışıklık sistemi yüzünden kış boyu atlattığı ateşli hastalıklar Fatih'in ömründen ömür götürmüştü. Sabahlara kadar ateşinin düşmesini beklemek, soğuk bezlerle o minik alnı silmek adamın rutinlerinden biri hâline gelmişti.
Lakin bütün bu acılı, zorlu sürecin içinde, damla damla biriken bir umut da yeşeriyordu. İlkbahar yerini yazın sıcak nefesine bırakırken o ürkek, gölgesinden bile korkan kuş yavaş yavaş kabuğunu kırmaya başlamıştı.
Artık Fatih akşamları eve geldiğinde kapı arkasına saklanmıyor, Nazan annenin bacaklarına sarılıp adamı bekliyordu. Fatih'in uzattığı eli tereddüt etmeden tutuyor, adamın geniş göğsüne başını yaslayıp uyuyakalıyordu. Konuşmuyordu, dudaklarından hâlâ tek bir kelime dahi çıkmamıştı ama gözlerindeki donukluk gitmiş, yerine Fatih'e sevgiyle, aidiyetle bakan bir parıltı gelmişti.
Moskova'nın kilometrelerce dışında, yerin iki kat altında bulunan terk edilmiş bir deponun mahzenindeydi Fatih. Zifiri karanlığı yalnızca tavandan sarkan, cılız ve sallandıkça gölgeleri uzatan titrek bir ampul aydınlatıyordu. Rutubet, küf ve kurumuş kanın genzi yakan ağır kokusu, penceresiz duvarların sıvalarına kadar işlemişti. İçerinin soğukluğu insanın bedeniyle birlikte ruhunu da donduracak kadar merhametsiz ve karanlıktı.
Duvarın dibinde kollarından kalın ve paslı zincirlerle betona mıhlanmış bir et yığını duruyordu. Kadir Özgüner. Bir zamanlar Ordu'nun o ücra köyünde karısına ve küçücük kızına dünyayı dar eden, içip içip kabadayılık taslayan zalim adamdan geriye yalnızca kemikleri derisine batacak kadar erimiş, saç sakal birbirine karışmış perişan bir mahluk kalmıştı. Üzerindeki kıyafetler yırtık pırtık, çamur ve kendi pisliğiyle sıvanmış durumdaydı. Önünde, ulaşabileceği mesafede sadece dibi yosun tutmuş bir kapta su ve kurumaktan taş kesilmiş bir parça somun ekmek duruyordu. Fatih Furtuna'nın emri kesindi, bu adam ölmeyecekti. Kendi kızını mahkûm ettiği açlık ve sefalet neyse aynısını hücre hücre yaşayarak çürüyecekti. Sadece hayatta kalmasına, bilincini açık tutup acıyı hissetmesine yetecek kadar su ve ekmek veriliyordu günlerdir.
Ağır, paslı demir kapının kilidi büyük bir gürültüyle çevrildiğinde Kadir'in zincirlerle bağlı bedeni korkuyla sarsılarak duvara biraz daha sindi. Menteşeler kulak tırmalayan bir çığlıkla aralandı.
Eşikte beliren silüet, cehennem zebanilerinden farksızdı Kadir'in gözünde. Fatih Furtuna, üzerinde jilet gibi duran takımıyla mahzenin bütün pisliğine tezat, sanki önemli bir kutlamaya katılacakmış gibi içeri adımını attı. Koca adamın yüzünde hiçbir ifade, hiçbir duygu kırıntısı yoktu. Gözleri tamamen hissiz, adeta bir dipsiz kuyu gibiydi.
Fatih'in sağ elinde uzun, ucu kıvrık, ağır bir soba maşası vardı. Adımlarını yavaşça, çimlerde yürür gibi rahat ve acele etmeden atarken hemen arkasından içeriye giren iki iri yarı Rus koruması ellerindeki teneke mangalı mahzenin tam ortasına bıraktı. Mangalın içi harlı, nar gibi kızarmış kömürlerle doluydu. Korumalardan biri elindeki körükle ateşi biraz daha harladığında, mahzenin içine yayılan sıcaklık Kadir'in damarlarındaki kanı tamamen dondurmaya yetmişti. Bu ateşi ısınması için getirmediği belliydi.
Gözleri fal taşı gibi açılan Kadir zincirlerini şakırdatarak geriye, duvarın içine girmek istercesine çırpınmaya başladı. Çatlamış, yara bere içindeki dudaklarından sadece çaresiz, boğuk hırıltılar dökülüyordu. Fatih bu sefil çırpınışlara zerre kadar aldırış etmeden mangalın tam önüne geçip dikildi. Elindeki kalın soba maşasını, korların en harlı, en ateşli merkezine acımasızca sapladı.
Demir, saniyeler içinde kömürlerin ısısını emmeye, uçlarından başlayarak usul usul kızıla dönmeye başlarken, Fatih ellerini ceplerine sokup buz gibi bakışlarını duvardaki adama dikti.
"Geçen gün..." diye söze başladı Fatih, sesinin o derin, yankılı tınısıyla mahzenin sessizliğini bıçak gibi keserek. Kelimeleri yavaş yavaş, adeta adamın zihnine çivileyerek seçiyordu. "Bizim eve bakan hanım, ufaklığa banyo yaptırırken bir şey fark etmiş."
Kadir'in nefes alışverişleri hızlandı, gözlerindeki saf dehşet büyüdükçe büyüdü. Ne geleceğini, bu adamın neyi öğrendiğini seziyor ama itiraf etmeye bile mecali yetmiyordu.
Fatih yutkundu, çenesindeki kaslar şiddetle seğirdi. Zihninde Nazan annenin titreyen sesiyle gelip ona diğer yaraların geçmesine rağmen Defne'nin teninden silinmek bilmeyen yarayı anlattığı an canlanmıştı. Küçük kızın iç bacaklarında, deriyi büzüştürmüş, şekli bozulmuş ama bariz bir şekilde kızgın demirle yapıldığı belli olan o korkunç yanık izleri vardı. Fatih o yaranın ne demek olduğunu, sıcak demirin tene değdiğinde nasıl bir cehennem azabı yarattığını çok iyi bilirdi. Kendi sırtında da amcası Şerif'in yadigârı olan, yıllarca sakladığı benzer bir iz taşıyordu. O acıyı, o yanık etin kokusunu aklından hiç çıkaramamıştı. Lakin kendisi o işkenceyi gördüğünde koca bir delikanlıydı. Karşısındaki bu şerefsiz, aynı ateşi minicik sabiye reva görmüştü.
"Ufacık bacaklarının tam iç kısmında..." diye devam etti Fatih, sesindeki o tehlikeli dinginliği zerre bozmadan lakin gözlerindeki karanlığı giderek büyüterek. "Soba maşasıyla yapılmış iki damga gördük. Etini dağlamışsın çocuğun."
Ellerini ceplerinden çıkarıp mangalın içindeki maşaya uzandı. Sapından sıkıca kavradığı demiri ateşin içinden ağır ağır çekti. Maşanın kıvrık ucu, sıcaktan tamamen kora dönüşmüş, turuncu ve kırmızı bir alev topu gibi parlıyordu. Etrafa yayılan sıcaklık az sonra yaşanacak vahşetin en somut habercisiydi.
"Bana bak it soyu..." dedi Fatih, elindeki kor demirle Kadir'e doğru ağır ağır yaklaşırken. "Ben o kızın gözündeki korkuyu gördükçe, her gece sıçrayarak uyanmasını, dili lal olmuş gibi susmasını izledikçe kendi kendimi yiyorum. Benim canımdan çok sevdiğim kadının emanetine sen hangi cüretle, hangi vicdanla kızgın demir bastın lan?!"
Kadir zincirlerin izin verdiği ölçüde dizlerinin üzerine çöküp ellerini havaya kaldırmaya, kendini korumaya çalıştı. "Abi... Abi yalvarırım yapma..." diye ağlamaya başladı, sesi korkudan kedi miyavlaması gibi incecik ve acınası çıkıyordu. "Cahillik ettim abi, sarhoştum vallahi hatırlamıyorum! Acı bana n'olur!"
Fatih'in adamlarından biri ileri atılıp Kadir'in göğsüne öyle sert bir tekme indirdi ki, adam zincirlerin şakırtısıyla birlikte sırtını şiddetle beton duvara çarptı. Ciğerlerindeki bütün hava boşalırken öksürük krizine girdi.
"Sana soru sordum!" diye kükredi Fatih bu kez, sabrının son damlası da tükenmişti. Sesi mahzenin tavanını sarsacak kadar gürdü. "El kadar sabiye niye bastın o demiri?! Konuşacaksın ulan, bana sebep söyleyeceksin!"
Kadir ağzından sızan kanı tükürerek, nefes nefese, korkudan zangır zangır titreyerek konuştu. Yalan söyleyecek, kaçacak hiçbir deliği yoktu karşısındaki bu ölüm meleğinin bakışları altında. "Altını tutamıyordu..." diye hıçkırdı çaresizce, iğrenç bahanesini dillendirirken. "Terbiye etmek için... Sadece korkutmak istemiştim, yemin ederim!"
Fatih'in beyninden aşağıya kaynar sular dökülmüştü sanki. Gözünün önüne, kendi evinde aynı şey başına geldiğinde korkudan ve utançtan yorganın altına saklanan, sessiz sessiz ağlayan küçük kızın hâli geldi. Çocuğun çarşafları ıslak uyandığında neden öyle tir tir titrediğini, neden o kadar büyük bir mahcubiyetle kıvrandığını şimdi çok daha kan dondurucu bir netlikle idrak ediyordu. Demek sebebi buydu. Tutamadı diye körpecik bacaklarına kızgın demir basılmıştı.
Gözlerini usulca kapatıp derin bir nefes aldı koca adam. "Sen adam mısın lan?! Adam mısın sen?! Baba mısın?!"
Göğüs kafesi, içindeki o canavarı zapt edememenin verdiği ağırlıkla şiddetle inip kalkıyordu.
"Gülcihan'a da yaptın mı?" diye sordu aniden, sesi fısıltı kadar cılız ama taşıdığı tehdit fersah fersah büyüktü. "Ona da kızgın demirle işkence ettin mi lan?! Konuşsana!"
Kadir bu sorunun karşısında tamamen donakaldı. Fatih'in Gülcihan ismini böylesine sahiplenerek, böylesine içi titreyerek söylemesi adamın kendi sonunu getiren ölüm fermanıydı. Söyleyecek hiçbir yalanı kalmamıştı, sadece sessizce ağlayarak başını öne eğdi. Bu suskunluk, Fatih için en net, en kanlı itiraftı. Sevdiği kadının o evde yaşadığı cehennem bütün çıplaklığıyla gözünün önüne serilmişti yeniden.
Gözlerini açtığında Fatih Furtuna'nın yüzünde artık ne bir insanlık kırıntısı ne de merhamete dair bir emare vardı. Sadece mutlak bir infaz memuruydu artık.
Başını hafifçe yanındaki adamlarına doğru çevirdi. "Kaldırın şunu." dedi buz gibi bir sesle. "Gömleğini ve pantolonunu yırtın. Etini açın."
Korumalar saniyeler içinde Kadir'in üzerine çullanıp adamı duvara doğru yüzüstü yapıştırdılar. Kalın, paslı zincirleri iki yana gerdirerek adamın kollarını açtılar. Biri ensesinden bastırırken diğeri üzerindeki o pis, lime lime olmuş gömleği tek bir hamlede yırttı. Pantolonunun arka kısmı ve iç bacaklarına doğru olan bölge de aynı vahşilikle parçalanarak adamın kirli, sıska teni tamamen ortaya çıkarıldı. Kadir aciz bir yaratık gibi bağırıyor, çırpınıyor ama o iki Rus devinin kaslı kolları arasında milim bile kıpırdayamıyordu.
Fatih, elindeki kor demiri havaya kaldırdı. Ateşin turuncu kızıllığı yüzündeki merhametsiz çizgileri aydınlatıyordu. Adımlarını ağır ağır atıp adamın tamamen savunmasız bırakılmış sırtının tam arkasında durdu.
"Bu..." dedi Fatih, elindeki kızgın maşayı Kadir'in sağ kürek kemiğinin hemen altına acımasızca, bütün gücüyle bastırırken. "Onun gözlerinde gördüğüm her bir dehşet saniyesi için!"
Kızgın demir adamın derisine değdiği an mahzeni sağır edici, yırtıcı bir çığlık doldurdu. Etin yanarken çıkardığı o tiz cızırtı sesi ve anında odaya yayılan yanık etin iğrenç, genzi yakan kokusu mide bulandırıcıydı. Fatih demiri adamın etinin üzerinde tam üç saniye boyunca hiç kıpırdatmadan tuttu. Kadir'in bedeni yay gibi gerilmiş, çığlıkları boğazını yırtmıştı.
Demiri çektiğinde, tenin üzerinde kapkara, derin bir yanık izi kalmıştı. Kadir nefes nefese, hırıltılar çıkararak ağlıyordu. Lakin Fatih'in durmaya zerre kadar niyeti yoktu. Demiri mangala sokup tekrar harlamadan, hemen sol tarafa geçip ikinci kez yapıştırdı kızgın metali.
"Bu..." diye gürledi adamın feryatlarını umursamadan. "O küçücük yanağından süzülen, silemediğim her bir damla gözyaşı için!"
Etin cızırtısı yeniden yankılandı. Kadir acıdan çıldırmak üzereydi, bacakları titriyor, dizleri üzerine çökmek istiyor ama kollarındaki zincirler onu havada asılı tutuyordu.
Üçüncü hamle için Fatih demiri adamın iç bacağına, tam da o minik kıza uyguladığı işkencenin aynısını yaşatmak için kasıklarına yakın bir bölgeye sertçe bastırdı. "Bu, korkudan ıslattığı, utancından saklandığı her bir çarşaf için!"
Kadir'in gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu, ağzından köpükler saçarak anlamsız sesler çıkarıyordu. Sesi çoktan kısılmıştı.
Dördüncü kez demir sırtına, omuriliğinin tam üzerine indiğinde Fatih'in sesi de bir o kadar karanlık ve keskindi. "Bu, ağzından çıkamayan, boğazına düğümlenen, ona yutturduğun her kelime için!"
Beşinci darbe diğer bacağının iç kısmını dağladı. "Bu, onu kendi gölgesinden bile korkuttuğun için!"
Altıncı kez sırtını yaktığında "Ona layık gördüğün o kuru ekmek, o açlık, sefalet için!" diye bağırdı.
Yedinci kez demir tenine gömüldüğünde Kadir'in bilinci kapanmak üzereydi, bedeni sadece acının getirdiği reflekslerle titriyordu. "Küçücük, narin tenine vurduğun her bir kemer darbesi için!"
Sekizinci darbe bacağına indi. "Çaldığın günahsız çocukluğu için!"
Dokuzuncu kez, demiri yeniden adamın iç bacaklarına, tam damarların geçtiği en hassas noktaya, kendi kızına bastığı yerin milimi milimine aynısına bastırdı Fatih, by sefer biraz daha uzun tuttu demiri orada. "O sabinin bacaklarına bastığın kor demir için!"
Kadir artık bağıramıyordu bile. Kafası öne düşmüş, ağzından kan ve tükürük karışımı bir sıvı yeri boyluyordu. Derisi tamamen parçalanmış, sırtı ve bacakları kapkara yanık izleriyle dolmuştu. Gözleri geriye kaymak üzereydi. Korumalar adamı duvara dayamaya devam ediyorlardı lakin Kadir'in kendi bacakları üzerinde duracak hiçbir takati kalmamıştı.
Fatih elindeki soğumaya yüz tutmuş, üzeri kan ve yanık et parçalarıyla kirlenmiş maşayı hızla yeniden mangalın o en harlı, en kızgın yerine sapladı. Gözleri alevlerin içinde kora dönüşen demire kilitlenmişken soluk alışverişleri yavaş yavaş düzene giriyordu.
İçindeki o baba öfkesi kısmen tatmin olmuştu, evet. Lakin asıl hesaplaşma, kalbindeki en derin, en kanayan Gülcihan yarası henüz kapanmamıştı.
Demir eskisinden çok daha parlak, çok daha kızgın bir hâl aldığında maşayı ateşin içinden çekti.
"Çevirin şunu bana doğru." dedi Fatih, sesi şimdi ölümün ta kendisi kadar buz gibiydi.
Korumalar zincirleri esneterek bayılmak üzere olan adamı Fatih'e doğru, sırtını duvara verecek şekilde sertçe çevirdiler. Kadir'in başı göğsüne düşmüş, yarı baygın bir hâlde titriyordu.
Fatih elindeki kor gibi parlayan demirle adamın tam karşısına dikildi. Gözlerinde zerre kadar acıma, zerre kadar insanlık yoktu. Sadece yok edilmiş bir aşkın, çalınmış bir hayatın intikamını almaya ant içmiş bir adamın kararlılığı vardı.
"Bu sonuncusu..." diye fısıldadı Fatih. Sesindeki karanlık tını, Kadir'in bilincini açmaya zorlayacak kadar ürkütücüydü. Elindeki kızgın demiri yavaşça aşağıya, Kadir'in erkekliğinin tam üzerine doğru yaklaştırdı. Isının vuruşuyla adamın gözleri korkuyla aralandı, son bir can havliyle çırpınmaya çalıştı ama tutuşu çok güçlüydü Rus adamların.
"Gülcihan için." dedi Fatih, kelimeler dudaklarından tıslayarak çıkarken. "O tertemiz kadına cehennemi yaşattığın için. Ona zorla dokunduğun, pis ellerini onun bedenine sürdüğün için!"
Ve koca adam elindeki kor demiri acımasızca, bütün öfkesiyle adamın erkekliğinin üzerine bastırdı.
Kadir'in boğazından kopan son feryat, bir insanın çıkarabileceği en korkunç, en vahşi çığlıktı. Acının sınırlarını aşan bu darbeyle birlikte adamın gözleri anında geriye kaydı, bedeni şiddetli bir kasılmanın ardından kollarından sarkan zincirlerin üzerine yığılıp tamamen bilincini kaybetti.
Fatih elindeki kanlı, iğrenç bir koku yayan soba maşasını umursamazca mangalın yanındaki beton zemine fırlattı. Demir, taşın üzerine çarptığında tok, metalik bir çınlama yankılandı odada. Adamın baygın, parçalanmış bedenine son bir kez, sadece iğrenerek baktı. İntikamının ateşi biraz olsun bile dinmemişti.
Ceketinin yakalarını düzeltirken kollarını da hafifçe çekiştirip asil duruşuna geri döndü.
"Sakın gebermesine müsaade etmeyin." dedi adamlarına Kadir'e tiksinerek bakarken. "Yarınki yemeğini de vermeyin. Acıyı iyice hissetsin hücrelerinde."
Korumalar başlarını saygıyla eğerek emri onayladıklarında Fatih arkasını dönüp ağır, tok adımlarla mahzenin demir kapısına doğru yöneldi. Kapıdan çıkıp merdivenleri tırmanırken içerideki o küf, kan ve yanık kokusunu tamamen geride bırakmıştı.
Dışarıya, Rusya'nın temiz havasına adım attığında derin bir nefes çekip ciğerlerini bu taze rüzgârla temizledi. Zihnindeki vahşi canavarı, kan döken kimliğini mahzenin karanlığında kilitlemiş, kapının ardında bırakmıştı. Cebinden çıkardığı beyaz, temiz bir mendille ellerini sanki görünmez bir kirden arınıyormuş gibi uzun uzun, titizlikle sildi. Yüzündeki kasvetli, merhametsiz çizgiler yavaş yavaş siliniyor, yerine bambaşka, yumuşacık bir tebessüm yerleşiyordu.
Karanlık işlerini bitirmişti. Şimdi evine, kendi kurduğu o aydınlık dünyaya dönme vaktiydi.
Arabasının arka koltuğuna yerleşirken, şoförüne doğru hafifçe eğilip gülümsedi.
"Şehre inelim." dedi, sesi az önceki adamdan fersah fersah uzak, sıcacık ve umut doluydu. "Kızıma en meyvelisinden, en güzelinden bir doğum günü pastası almam lazım. Bekletmeyelim benim fırtınamı."
Takvimler 6 Haziran 2006 tarihini gösteriyordu bugün.
Güneş ışıkları dağ evinin geniş camlarından içeri süzülürken Fatih Furtuna hayatında daha önce hiç yaşamadığı, tuhaf bir heyecanla kapının önünde dikiliyordu. Koca adamın ellerinde, üzerinde rengârenk meyvelerin dizili olduğu, çikolata soslarıyla süslenmiş ve tam ortasına dört tane mum saplanmış kocaman bir pasta duruyordu. Kalbi, girdiği hiçbir silahlı çatışmada atmadığı kadar hızlı ve ritmik atıyordu.
Derin bir nefes alıp kapının ziline dokundu.
Çok geçmeden kilit usulca çevrildi ve ağır kapı aralandı. Nazan anne yüzündeki aydınlık tebessümle eşikte belirdi. Ve tam da Fatih'in beklediği gibi kadının uzun eteğinin hemen arkasından, yeşil elbisesinin içinde bir çift kocaman, meraklı kahverengi göz başını dışarı uzattı. Defne adamın geldiğini duymanın verdiği heyecanla parmak uçlarında yükselmişti.
Fatih elindeki pastanın üzerindeki mumları kapıda beklerken çoktan yakmıştı bile. Kapı açılır açılmaz sert, kalın sesini olabildiğince yumuşatmaya, komik ve melodik bir tona büründürmeye çalışarak şarkıya girdi.
"İyi ki doğdun Defneee... İyi ki doğdun Defneee..." Elindeki pastayı hiç sarsmadan yavaşça dizlerinin üzerine çöktü. Kızla tamamen aynı boy hizasına geldiğinde, gözlerinin içi kelimenin tam anlamıyla gülüyordu. "İyi ki doğdun, iyi ki doğdun... Mutlu yıllaaaar sanaaa!"
Defne Nazan annenin bacaklarının arkasında kaskatı kesilmişti. Kocaman açılmış gözleriyle bir elindeki ışıl ışıl yanan, meyveli pastaya bir de karşısında şarkı söyleyen adama bakıyordu. Minik zihni bu durumu algılamakta zorlanıyordu. Bugüne kadar ona özel, sadece onun için yapılan böyle bir kutlama hiç görmemişti ki. Minik işaret parmağını kaldırıp kendi göğsüne bastırdı. "Bana mı?" der gibi, o masum, sessiz soruyu Fatih'in gözlerinin içine bakarak sordu.
Fatih bu sessiz soruyu anında yakalayıp başını hızla, coşkuyla aşağı yukarı salladı. "Sana tabii kızım! Senin doğum günün bugün!"
Küçük kızın şaşkınlık dolu yüz ifadesi saniyeler içinde eriyip yerini muazzam, aydınlık bir tebessüme bıraktı. Dudakları kulaklarına varırcasına gülümserken heyecanına engel olamayarak olduğu yerde ufak ufak zıplamaya başladı. Minik elleriyle Nazan annenin eteğini çekiştiriyor, parmağıyla pastayı göstererek adeta "Bak, bana gelmiş!" diyerek sessizce çığlıklar atıyordu.
"Üfle kızım." dedi Fatih, pastayı biraz daha ona doğru uzatarak. Gözleri sevgiyle dolup taşıyordu. "Dilek tut içinden, sonra kocaman üfle."
Defne heyecandan alt dudağını dişleri arasına aldı. Bir süre yanan mumların büyüleyici alevine baktı. İçinden ne diledi bilinmez ama o kahverengi gözlerini sımsıkı kapatıp yanaklarını şişirdi. Beceriksiz, küçük ama sevimli bir "Püff!" sesiyle mumlara doğru üfledi. Nefesi mumların sadece ikisini söndürmeye yetince, Fatih hafifçe destek vererek kalan iki mumu da onunla birlikte söndürdü.
Dumanlar havaya karışırken Fatih pastayı hızla yanındaki Nazan anneye uzattı. Kollarını ardına kadar açıp yüzünde dünyaları fethetmiş bir komutanın gururuyla bekledi. Defne hiç tereddüt etmeden adamın boynuna atladı.
Fatih kızı kucakladığı gibi yerden yükseldi, onu havada bir tur döndürdükten sonra sımsıkı göğsüne bastırdı. "Ohhh!" diyerek kızın saçlarına, yanaklarına, boynuna defalarca, art arda öpücükler kondurdu. Kokusunu ciğerlerine çekerken sesi titriyordu. "İyi ki doğmuş benim kızım! İyi ki gelmiş dünyama, iyi ki güneş gibi doğmuş evime!"
Minik kız adamın geniş omuzlarına kollarını dolamış, kıkır kıkır gülerek onun öpücüklerinden kaçmaya çalışıyordu ama aslında bu sevgi selinin içinde olmaktan öylesine mutluydu ki adamın boynuna biraz daha sıkı sarılmıştı.
Fatih başını Nazan anneye çevirip gülümsedi. "Annem, ceylan gözlümün karnı toksa bir dilim pasta kesiver sana zahmet, yedireyim içeride."
"Tamam paşam." dedi yaşlı kadın gözleri dolarak bu tabloyu izlerken. "Yemeğini yedi zaten bugün güzel güzel. Hemen pastasından keselim sultanıma da yesin tatlı tatlı." diyerek pastayla birlikte mutfağa doğru yöneldi.
Fatih kucağında Defne ile birlikte salonun yolunu tuttu. Akşam güneşinin ışıkları geniş koltukların üzerine vuruyordu. Adam kızını koltuğun tam köşesine, yumuşacık yastıkların arasına özenle oturttu. Kendisi de ceketini çıkarıp hemen yanına yerleştiğinde, Defne'nin heyecanı doruktaydı. Ayaklarını sallıyor, ellerini dizlerine vurup duruyordu. Hayatında ilk defa kendi doğum günü pastasını yiyecekti. Hatta ilk defa pasta yiyecekti.
Çok geçmeden Nazan anne üzerinde çikolata sosu gezdirilmiş, meyvelerle süslenmiş pasta dilimini getirip Fatih'in eline tutuşturdu.
"Aç bakalım kızım ağzını kocaman..." dedi Fatih, elindeki çatala pastadan bir parça alırken. Çatalı havada daireler çizerek kızın yüzüne doğru yaklaştırdı. "Uçak geliyorrr... Uuuuu... Geldi geldi geldi, iniş yapıyooor!"
Defne ağzını kocaman açıp pastayı midesine indirdiğinde, gözleri şekerin ve meyvelerin muazzam lezzetiyle resmen yuvalarından fırlayacak gibi irileşti. Hayatında bu kadar lezzetli, bu kadar yumuşak bir şey yememişti. Çiğnerken dudaklarının kenarına bulaşan çikolata sosu umurunda bile değildi.
"Sevdin mi güzelim?" diye sordu Fatih kızın büyülenmiş hâline kıkırdayarak. Çatalı tekrar pastaya daldırdı. "Vereyim mi yine?"
Küçük kız ağzı dolu bir şekilde, heyecanla başını yukarı aşağı salladı. Yerinde duramıyor, bir an önce ikinci lokmayı bekliyordu. Fatih onun bu bıcır bıcır, hayata tutunan hâllerini gördükçe içi sıcacık oluyordu. İlk geldiği gün montunun içinde titreyen, gözlerinden korku fışkıran çocuğun yerinde şimdi pastası için sabırsızlanan, gözlerinin içi parlayan bir kız çocuğu vardı. Başardığını hissediyordu adam. Onu o karanlıktan çekip çıkarmayı, yeniden bir çocuk olmasını sağlamayı başarmıştı.
Pastanın son lokmasını da uçağa çevirip kızın ağzına tıktıktan sonra elindeki boş tabağı sehpaya bıraktı. Peçeteyle Defne'nin dudaklarının kenarını usulca sildi.
"Doğum günlerinde ne yapılır başka, biliyor musun?" diye sordu gizemli bir ses tonuyla, hafifçe ona doğru eğilerek.
Defne merakla kaşlarını çattı. Pastadan daha güzel ne olabilirdi ki? Başını olumsuz anlamda sallayarak adamın yüzüne baktı.
"Hediye açılır." dedi Fatih, dudaklarındaki neşeli sırıtışla.
Kızın anlamaz bakışları devam ederken, Fatih pastayla birlikte içeri getirdiği ama Defne'nin hiç fark etmediği büyük karton poşeti çekti yanlarına. Poşetin içinden de üzeri parlak kâğıtlarla, kurdelelerle kaplanmış kocaman bir paket çıkarıp kızın kucağına bıraktı.
"Yırt kızım." dedi onu teşvik ederek. "Aç bakalım ne gelmiş sana."
Defne paketin büyüklüğü karşısında önce bir duraksadı. Sonra minik elleriyle parlak kâğıdı kenarından tutarak çekmeye çalıştı. Ancak kâğıt kalındı ve bantlar oldukça sıkı yapıştırılmıştı. Küçücük parmaklarıyla ne kadar uğraşırsa uğraşsın bir türlü kâğıdı yırtamıyor, ambalaj sadece hafifçe buruşuyordu. Uğraştıkça yapamadığını fark eden kızın kaşları derinden çatılmaya başladı. Dudaklarını büzdü, huysuz bir ifadeyle pakete baktı.
Ardından o minicik ellerini uzatıp, Fatih'in dizinde duran nasırlı elini tuttu. Koca eli sürükleyerek paketin üzerine koydu ve adama "Sen aç." der gibi yardım dilenen gözlerle baktı.
Fatih bu sessiz yardım talebi karşısında eriyip bitmişti. Gülerek kızın ellerini kendi ellerinin arasına aldı. "Beraber açalım o zaman, gel." dedi.
Onun yardımıyla, koca ellerin kuvvetiyle parlak kâğıt büyük bir hışırtıyla ortadan ikiye yarıldı. Ambalajın altından pembe, şeffaf pencereli koca bir kutu çıkmıştı. Kutunun içinde duran şey, Defne'nin nefesini kesecek cinstendi.
Neredeyse kendi bacağı kadar uzunlukta, üzerinde kendi elbisesi gibi fırfırlı yeşil bir elbisesi olan, tıpkı kendisi gibi dalga dalga dökülen kahverengi saçlara sahip bir oyuncak bebek duruyordu içeride. Bebeğin gözleri tıpkı Fatih'inki gibi masmavi, boncuk gibiydi.
Defne'nin ağzı hayranlıkla aralandı. Kutuyu kendi başına açamayacağını anlayınca iki eliyle tutup Fatih'e doğru uzattı. Adam gülümseyerek kutunun kapağını açtı, bebeği özenle çıkarıp kızın kucağına bıraktı.
Defne bebeği kollarına aldığında, ona dokunmaya bile kıyamıyormuş gibi narin hareket ediyordu. Bebeğin yeşil elbisesini düzeltti, kahverengi saçlarına dokundu. Sonra işaret parmağını kaldırıp önce bebeği gösterdi, ardından aynı parmağı kendi göğsüne bastırarak Fatih'in yüzüne baktı. Sessiz bir soruydu bu. "Benim mi?"
"Evet kızım..." dedi Fatih sesinin titremesine zar zor engel olarak. Elini uzatıp kızın saçlarını okşadı. "Senin. Sana aldım."
Defne bebeği tek koluyla sımsıkı göğsüne bastırdı. Sonra minik bedenini ileri atıp kollarını Fatih'in boynuna doladı. Adamın geniş omuzlarına öylesine sıkı, öylesine minnet dolu sarılmıştı ki Fatih nefes alamadığını hissetti.
Ve o an aylardır içten içe beklediği, belki de hayatı boyunca kalbine kazınacak minik bir temas gerçekleşti. Küçük kız başını hafifçe geri çekip, dudaklarını adamın kirli sakallı yanağına bastırdı. Minicik, sıcacık bir öpücük bıraktı Fatih'in yanağına.
Fatih'in gözlerinden süzülen yaş, adamın gülümseyen dudaklarına doğru aktı. Kollarını kızının etrafına sarıp, başını onun kahverengi saçlarına yasladı. Kokusunu içine çekerken kendi dudaklarını da kızının saçlarına bastırdı.
"Babasının biriciği..." diye mırıldandı adam. Geçmişin bütün o ağır, kanlı yükleri, yanağına bırakılan bu minicik öpücükle tamamen eriyip gitmişti.
Defne onun kızıydı, sadece onun kızı olacaktı.
Sonsuza kadar.
───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───
(Defne'nin dövmesi ve Eyüphan adlı eniğe öptürdüğü yara izi🙂↕️💕🍀)
Bölümün yazım süreci boyunca çocuklarda travma sonrası stres bozukluğu ve tepkileri ile ilgili profesyonel kaynaklardan yararlandım, çocuk gelişimci arkadaşımı falan aradım benim fice gösterdiğim özen şaka değil kendi final projeme falan bu kadar uğraşmadım KXNDNDNKSSK
Ve özgür iradem olduğunu hatırladığım için 2026'ya şimdi girdiler. Neva 2023'lü, Defne ve Aleyna hikayeye göre 2002'li, Fadime ve İsmail 2000'li Eyüphan da fosil🦖
Yeni bölümde görüşürüz diyelim, o zamana kadar yorumlarda buluşalım, sizi seviyorummm💕
Bölüm etkileşimi
