1. bölüm · satranç | isfad

gel benimle

mery 🎀

"Gitmek gerekir bazen.
Fazla yormadan, daha çok bıktırmadan
Eğer vaktiyse ardına bile bakmadan."
– Can Yücel

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

3 YIL ÖNCE, TRABZON.

Taş köprünün üzerinde yaşanan o kısa ama nefes kesici yüzleşmenin üzerinden topu topu yarım saat geçmişti. Evliliklerini resmi olarak bitirecek o soğuk mahkeme salonuna girmelerine saatler kala Fadime onu o köprüye çağırmış, hiçbir açıklama yapmadan "Gel benimle." diyerek İsmail'i arabaya bindirmiş ve kapıları üzerine kilitlemişti. Şimdi ise direksiyon başında taştan bir heykeli andırıyordu. Tek bir kelime dahi etmiyor, dudakları mühürlü, kan çanağına dönmüş yaşlı gözlerini asfaltın karanlığına sabitlemiş bir hâlde gaza sonuna kadar basıyordu. Birazdan evliliğini tek celsede sonlandıracak bir kadından çok uzaktaydı Fadime. Aksine, önüne çıkan her şeyi yıkıp geçmeye yeminli, öfkeyle körüklenmiş bir fırtına gibiydi.

Yan koltukta, arabanın içindeki o yoğun, nefes aldırmayan gerilimin tam ortasında oturan İsmail, karısının ikisini birden kaçışı olmayan, mutlak bir ölüme götürdüğüne adı kadar emindi. Sessizce bekliyordu. Fadime belki bir sonraki keskin virajda direksiyonu uçuruma kıracak, belki de ikisini Karadeniz'in buz gibi, affı olmayan lacivert sularına gömecekti. İşin garibi ise İsmail'in ruhunda zerre kadar korku olmamasıydı. O ela gözlerin ışığından mahrum, nefessiz ve karanlık bir ömür sürmektense, o gözlerin sahibinin ellerinde son nefesini vermeye dünden razıydı. Direksiyonun nereye kırıldığını bilmiyordu ama bir şey çok netti, adliyeye gitmiyorlardı. İstikametleri tam tersi yönde, hırçın dalgaların acımasızca dövdüğü limana doğruydu.

Dışarıda uğuldayan rüzgâr, arabanın içindeki o ağır sükûnete çarpıp parçalanırken, Fadime’nin zihninde harlanan koca bir cehennem vardı. Yirmi yıllık o sırrın bütün ağırlığı neden sadece ikisinin omuzlarına bindirilmişti? Eleni'nin aslında öz abisinin kızı olduğu, üstelik bizzat Şerif Furtuna tarafından yirmi yıl önce acımasızca satıldığı gerçeği suratlarına tokat gibi çarptığında, abisinin İsmail'e kestiği hüküm kesin ve merhametsiz olmuştu: Evlilikleri bitecekti.

Tek ceza onlara kesilen değildi elbette. Abisi, Furtuna ailesinin her bir ferdinden intikamını tek tek alıyordu. Ancak herkes bir yolunu bulup geçmişin kirinden yavaş yavaş arınıyor, birbirini affederek o büyük, sahte aile tablosundaki yerini arsızca geri alıyordu. Geriye sadece ayrılığın, kimsesizliğin cehennemine layık görülen Fadime ve İsmail kalmıştı. Oysa bu karanlık sırrın tek hamalı İsmail değildi. Sır İsmail'in bile değildi. O, bu acımasız satranç tahtasına zorla sürülmüş, günahı olmayan bir piyondu ve bunu kimse görmek istemiyordu.

Esme affedilmişti. Oruç’un da kirlerinden arınması ve Eleni'nin elinden tutabilecek yüzü bulması çok sürmemişti. Oysa Oruç, salt aile itibarı lekelenmesin diye bu kirli oyuna gönüllü girmişti. Esme'nin kendi vicdanını susturacak, kendince haklı sebepleri vardı ama Oruç, Eleni'nin karşısına sahte bir anne çıkaracak kadar ileri gitmişti. Üstelik anne diye sunduğu kadın, küçük bir kızı öz annesinden koparan o zalim Hicran'ın ta kendisiydi. İlve bile kendi kanlarından, canlarından olduğu hâlde bu acımasız tiyatroyu izlemekle kalmamış, ihanetin sessiz bir parçası olmuştu. Gezep de geri durmamıştı.

Tüm bu devasa riyakârlığın orta yerinde, herkes kendi günahından bir çırpıda arınıp paklanırken sırrın zehrini öğrendiği günden beri kalbinde bir hançer gibi taşıyan, yalnızca gerçeği haykırma haddini kendinde bulamadığı için çaresizce susan İsmail, bütün faturanın kesildiği tek kurban olmuş, en ağır infaza mahkûm edilmişti. Herkes sevdiğiyle iyileşirken İsmail sevdiğinden koparılmıştı.

Diğerleri kendi elleriyle kurdukları o çakma cennetin tadını çıkarırken, onların alevler içinde yanması, başkalarının işlediği suçların bedelini ödemesi Fadime'nin ruhunu isyanın en karanlık sularına sürüklüyordu. Başta İsmail'e kızmıştı, abisinin öfkesi kendi gözünü de karartmıştı ancak kendisi bu acıyla her gün bir çiçek gibi solarken etrafındaki bahçenin köklenmesi açmıştı kararan gözlerini.

Herkes mutluydu, yeniden bir aradaydı. Koca konağın duvarları arasında boğulan, ona koşulsuz değer veren tek kişiden koparılan tek kişi Fadime'ydi. Oysa kocasının temiz, lekesiz kalbinin bu ihaleyi hak etmediğini çok iyi biliyordu. Kendi canı, kendi kanı olan ailesi onun mutsuzluğunu göremeyecek kadar kör olmuş, tüm suçu İsmail'in omuzlarına yüklemeye gönüllü şekilde bir araya gelirken Fadime ne kendisini ne de İsmail'i o ateşe atmayacaktı.

Araba limanın en ıssız, denizin en öfkeli olduğu o köşede acı bir fren sesiyle, adeta yeri kazıyarak durdu. Kontağın kapanmasıyla motor sustu. Geriye yalnızca Karadeniz'in kayalıkları döverken çıkardığı o vahşi, kükreyen ses kaldı. Fadime ciğerlerine derin bir nefes çekti. Direksiyonu sıkmaktan bembeyaz kesilmiş, uyuşmuş parmaklarını usulca çözdü ve başını yanındaki adama çevirdi. Yanaklarından süzülen sıcacık yaşlara tezat, bakışlarında keskin bir kararlılık vardı. Hayatlarının rotasını sonsuza dek değiştirecek o cümleyi kurmadan evvel karşısındaki adamın çakır gözlerine, ruhunun en kanayan, en derin köşelerine uzun uzun baktı.

İsmail birazdan bir seçim yapacaktı ve bu seçim, ikisinin dünyasını da kökünden sarsacaktı.

Arabanın içindeki nefes kesen sessizlik, Fadime'nin metal kapı koluna uzanmasıyla tuzla buz oldu. Kapı aralandığı an, Karadeniz'in iyot kokulu, dondurucu rüzgârı keskin bir bıçak gibi içeri doldu. Dalgaların iskeleye çarparken çıkardığı o öfkeli gürültü, içerideki o ölü dinginliği paramparça etmişti. Fadime, yüzüne çarpan rüzgâra aldırış etmeden arabadan inerken zerre tereddüt etmedi. Saçları fırtınayla savrulurken, kapıyı örtmeden önce İsmail'e doğru hafifçe eğildi.

"Gel benimle." dedi yine. Sesi dışarıdaki fırtınaya inat net ve tavizsizdi.

İsmail itiraz etmedi, tek bir soru bile sormadı. O ela gözlerin peşinden cehennemin yedi kat dibine bile gözü kapalı yürümeye hazırdı. Ağır adımlarla arabadan indi. Limanın genzi yakan keskin iyot, pas ve mazot kokusu ciğerlerini doldururken adımlarını önden yürüyen karısının ritmine uydurdu.

Deniz bugün her zamankinden daha siyah, daha kudurmuştu sanki. İskelenin en ucunda tam da bu hırçın suları yarıp geçmek için tasarlanmış, motorları tok bir sesle homurdanan, demir almaya hazır büyükçe bir tekne bekliyordu. Kalın halatları usulca çözülen, güvertesindeki birkaç tayfanın telaşla son hazırlıkları yaptığı, pruvasını çoktan o uçsuz bucaksız, soğuk kuzey sularına çevirmiş bir tekne...

İsmail'in adımları birden ağırlaştı. Gözleri önce kara sulara kafa tutan o tekneye, ardından rüzgâra göğüs gererek dimdik yürüyen karısına kaydı. Yüreğinin içinde bir şeyler koptu o an sanki. Nefesini kesen, kalbini mengene gibi sıkan koca bir yumru gelip boğazına oturdu. Evet, adliye binasından kaçmışlardı ama İsmail o an acı gerçeği idrak etti. Fadime sadece o mahkeme salonundan değil, koca bir memleketten, köklerinden, nefes aldığı bu topraklardan kaçıyordu. Fadime durup ona doğru döndüğünde, İsmail de adımlarını olduğu yere sabitledi.

"Fadime’m..." diye fısıldadı, alacağı cevabın ruhunda açacağı yaradan korkarak. "Niye geldik buraya?"

"Gidiyorum ben." dedi kadın tek nefeste.

İsmail'in dizlerinin bağı çözülür gibi oldu. Sanki gökyüzü yarılmış da omuzlarına çökmüştü. Zihni bu kâbusu reddediyor, kalbi böyle bir vedayı kabullenmekte çaresiz kalıyordu. Aklından geçen o korkunç ihtimal karısının dudaklarından dökülürken, acı bir yalvarışa dönüştü bakışları. Gözleri yaşarmış, sesi cam kırıkları gibi parçalanmıştı.

"Beni..." dedi yutkunarak, ona titrek bir adımla yaklaşırken. "Beni gidişini izlemem için mi buraya getirdin?"

Fadime'nin gözlerindeki o geçilmez buzdan duvar, kocasının bu darmadağın olmuş hâliyle anlık bir çatırdama yaşadı. Dudakları acıyla titredi ama saniyeler içinde o yenilmez duruşuna geri döndü. Başını iki yana salladı. Rüzgârın bedenini sarsan şiddetine inat, sarsılmaz bir kaya gibi durarak İsmail'e doğru bir adım attı. Aralarındaki mesafe biraz daha kapandığında, rüzgârın o vahşi uğultusu bile sadece ikisinin duyabileceği o derin, büyülü sessizliğe yenik düştü.

"Hayır..." dedi hemen, sesi titremişti istemsiz bir çaresizlikle. Gözlerini İsmail'in çaresizce çırpınan ruhunun en derinlerine, o sevda dolu bakışlarına kilitledi. "Sana son bir şans vermek için getirdim."

İsmail duyduklarının ağırlığı altında ezilip bunu idrak etmeye çabalarken, Fadime sağ elini usulca kaldırdı ve ona doğru uzattı. Havada asılı kalan o incecik el, aslında dünyayı ateşe verecek devasa bir isyanın sancağıydı.

"Sana son bir şans veriyorum İso." dedi. Kelimelerinin her bir zerresine, omuzlarına binen haksızlıkları, kanatan ihanetleri ve içindeki o dev isyanı sığdırmıştı. "Karar senin."

"Ne kararı?" diye sordu İsmail endişeyle. Onun için göğü yere indirmeye hazırdı ancak karısının bu hâli onu iliklerine kadar korkutuyordu. O ela gözlerde öyle bir yangın, öyle bir hırs vardı ki İsmail onun ne yapmayı göze aldığını kestiremiyordu.

"Ya şimdi elimi tutarsın, benimle gelirsin. Kanı, ailelerimizi, bizi ateşe atarak kurdukları sahte cenneti bu limanda bırakıp benimle o tekneye binersin. Her şeyi yakar, gideriz..." Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldıktan sonra, yüreği yansa da diğer seçeneği de sundu İsmail'e. "Ya da arkanı döner bu limandan tek başına çıkarsın."

İsmail’in zihninde tartıya koyacağı, üzerine kafa yoracağı tek bir saniye bile yoktu. Dünyanın sonu o saniye gelse, gök kubbe o an başlarına çökse bile cevabı ezelden hazırdı. Karşısındaki kadın ona cehennemin kapılarını gösterse, o kapıdan içeri tereddütsüz, yüzünde bir tebessümle girerdi.

Gözlerini aşkıyla yandığı ela gözlerden bir an bile ayırmadan havada asılı duran o ince, rüzgârdan titreyen eli sanki kendi can damarıymış gibi, bir daha hiçbir kuvvetin koparamayacağı şekilde sımsıkı tuttu. Onu tek bir hamlede kendine doğru çekip, karısını kollarının arasına aldı.

İsmail’in o sıcacık eli, Fadime'nin soğuktan kaskatı kesilmiş elini kavrayıp o güven veren parmakları onunkilere kenetlendiği an Fadime’nin günlerdir ilmek ilmek, acıyla ördüğü o yenilmez çelikten zırh tek bir saniyede tuzla buz olmuştu. Gözlerindeki o hırçın, öfkeli fırtına yerini aniden amansız bir sağanağa bıraktı. Yırtıcı bir hıçkırık koptu boğazından. Günlerdir koruduğu o dik duruşu o saniye yerle yeksan oldu. Dizlerindeki derman bir anda çekildi ve adeta yığılırcasına İsmail’in boynuna sarılıp onun göğsüne sığındı. Yaşadığı tüm o hayal kırıklığı, öz abisi tarafından gözden çıkarılmanın verdiği o korkunç sızı, sırtına yüklenen haksız cezanın dayanılmaz ağırlığı... Hepsi ama hepsi o an gözyaşlarına karışıp İsmail'in geniş omuzlarına sel gibi dökülüyordu.

İsmail, kollarını ona öyle bir sardı ki sanki onu dünyadaki tüm kötülüklerden, bütün o riyakâr yalanlardan ve kirli aile tablolarından tek başına, bedeniyle siper olup koruyabileceğini kanıtlamak istiyordu. Yüzünü Fadime'nin dağılan saçlarına gömdü, haftalardır hasretiyle yandığı kokuyu çekti ciğerlerine. Onun sarsıla sarsıla ağlayan, titreyen bedenini var gücüyle ayakta tutuyordu.

Artık bir şansları vardı.

Belki de bu hayatta ilk defa, her şeyin tamamen bittiğine inandıkları o dipsiz uçurumun kenarında filizlenen, sadece ikisine ait, lekesiz, tertemiz bir şans vardı önlerinde. Yıllarca ailesi için, abisi için kendini feda etmiş, onların çarpık doğruları uğruna kendi hayatını hiçe saymış Fadime, hayatında ilk defa başkalarını değil kendisini seçmişti. Kanın o zehirli zincirlerini kırmış, kalbinin çığlığını duymayı seçmişti.
Burnunu hırçın dalgalara çevirmiş, motorları sabırsızca uğuldayan o tekne, onlara yepyeni, el değmemiş bir dünyanın kapılarını aralıyordu.

Arkalarında küle dönmüş, yanan bir geçmiş, önlerinde ise sadece ikisinin inşa edeceği, kimseye hesap vermeyecekleri sonsuz bir özgürlük uzanıyordu.

Gitmeye hazırdılar. Ve bu sefer, geri dönmemek üzere gerçekten gidiyorlardı.

Şimdilik.

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

WONDERWALL DAHA BITMEDI NE BOK YEMEYE YENİ FIC'E BAŞLADIN DEMEYİN BENİ TETİKLEDİLER TAMAM MI?!?! ÇOK HEYECANLIYIM ZATEN.

Efendim vatana millete hayırlı olsun, ben giriş bölümünü atıp kaçıyorum. Aklımdakileri yapabilirsem buralar alev alacak.

Sizi seviyorum, yorumlarda buluşalım🪻