2. bölüm · satranç | isfad

atmaca.

mery 🎀

"Fırtına dindiğinde, o fırtınayı nasıl atlattığınızı, nasıl hayatta kaldığınızı hatırlamayacaksınız...
Ancak kesin olan bir şey var:
Fırtınadan çıktığınızda, fırtınaya adım atanla aynı kişi olmayacaksınız."
— Haruki Murakami

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

GÜNÜMÜZ, TRABZON

Zaman, insan aklının kavrayabileceğinden çok daha acımasız fakat bir o kadar da mucizevi bir akıştır. Üç yıl… Dile ne kadar da kolay pelesenk olan, bir nefeste söylenip geçilen kısacık bir zaman dilimidir üç yıl. Topu topu bin doksan beş gün. Dünyanın, güneşin etrafındaki o kadim ve yorgun dönüşünü yalnızca üç kez tamamlaması, evrenin sonsuz tarihi içinde bir göz kırpması kadar bile yer tutmaz.

Fakat insan ömrü denilen o kırılgan çizgide, üç yıl başlı başına bir devirdir. Üç yıl koca imparatorlukların yıkılmasına, gürül gürül akan nehirlerin kurumasına, en sarsılmaz sanılan yeminlerin bozulmasına ve küle dönmüş umutların harabelerinden yepyeni krallıkların yükselmesine yetecek kadar uzun, derin ve sancılı bir süredir. Zaman hiçbir yarayı iyileştirmez aslında. Yalnızca o yaranın etrafındaki deriyi kalınlaştırır, acıyı başka bir forma sokar ve insanı, o yaranın ta kendisi hâline getirirdi.

Hayatın kendisi ise kuralları asırlar önce yazılmış, acımasız ve kanlı bir satranç oyunu gibidir. Zaman durmaksızın işler, hamleleri düşünürken hızlı olmak gerekir. Bu siyah beyaz tahtada gözler hep şahlara, vezirlere, kalelere odaklanır. Onlar tahtanın soylularıdır. Geniş adımları, gösterişli hamleleri ve dokunulmaz sanılan kibirleriyle oyunu yönettiklerini zannederler.

Piyonlar ise bu gösterişli oyunun en alt tabakasıdır. En öne dizilirler, tahtanın en değersiz görülen, büyük hamleler uğruna göz kırpmadan feda edilen, ilk kanı döken ve ilk kanı dökülen zavallı tahta parçalarıdır. Bir piyonun geri çekilme lüksü yoktur; o yalnızca ileri, hep ileri gitmek zorundadır. Karşısına çıkan engellerde durur, aşıp geçemez, etrafındaki katliamı sessizce izlerdi. Fakat bu kadim oyunun, o kibirli şahların her gece rüyalarına giren, tüyler ürpertici, kutsal bir kuralı vardı. Eğer o hor görülen, ezilen, defalarca ölüme terk edilen piyon, tahtanın o kanlı savaşından sağ çıkıp adım adım, sabırla zıt rengin en derinlerine, tahtanın son karesine ulaşmayı başarırsa bir mucize gerçekleşirdi. Piyon, o son kareye adım attığı an artık bir piyon değildir. Ahşap kabuğunu yırtar, geçmişin tüm ezilmişliğini o karede bırakır ve istediği taşa dönüşürdü.

Karadeniz'in o hırçın, gri bulutların ve zümrüt yeşili yamaçların birbirine karıştığı topraklarında, son bir yıldır kimsenin tam olarak adını koyamadığı, fısıltılarla yayılan büyük bir deprem yaşanıyordu. Yıllardır belli başlı ailelerin tekelinde olan düzen kökünden sarsılmaktaydı. Yaklaşık bir yıl önce uzaktan, son derece profesyonel avukatlar ve aracılar vasıtasıyla devasa araziler satın alınmış, üzerlerine son teknolojiyle donatılmış, bölgenin o güne dek gördüğü en modern çay fabrikalarının temelleri atılmıştı. Sahiplerinin kim olduğunu, bu devasa sermayenin ardında kimlerin olduğunu köylü de dâhil olmak üzere hiç kimse bilmiyordu. Sadece kapalı kapılar ardında dönen gizemli bir imza trafiği vardı.

Ancak asıl kıyamet, fabrikalar faaliyete geçmeye başladığında koptu. Bu yeni ve isimsiz güç, işçilere o güne dek Furtuna veya Koçari ailelerinin sunduğunun çok ötesinde, insani, adil ve son derece kazançlı şartlar sunuyordu. Sadece maaşlar değil; çalışma saatleri, işçi hakları, hatta öğle molalarında çıkan yemeklerin kalitesi bile o kadar üst düzeydi ki, bölgedeki dengeler bir anda altüst olmuştu. Furtuna ailesinin yıllardır boğaz tokluğuna, bir nevi "ağalık" düzeniyle çalıştırdığı işçiler, sözleşmelerini feshedip akın akın bu yeni fabrikalara geçmeye başlamışlardı. Sadece işçiler değil, bölgenin en sağlam üreticileri, Furtuna ile iş yapan tüccarlar bile rotalarını bu yeni ve kârlı kapıya çevirmişti.

Üç koca yıl önce her şeyin bittiği sanılan o noktada, aslında hiçbir şey bitmemişti. Yalnızca kâinat, kartları yeniden karmak için derin bir nefes almıştı.

Furtuna ailesi kendi kurdukları o çürük, riyakâr düzenin sonsuza dek aynı ihtişamla süreceğine, dökülen kanların ve kırılan kalplerin üzerine inşa ettikleri o sahte cennetin duvarlarının asla yıkılmayacağına inanmışlardı. Ancak kibrin gözleri kör eden o yoğun sisi dağıldığında, geriye kalan tek şey yavaş yavaş çürüyen, kendi ağırlığı altında ezilen bir imparatorluğun can çekişen silüetiydi.

Zaman, Furtunalar için bir iyileştirici değil, acımasız bir cellat olmuştu. Trabzon’un o sert, rüzgârlı yamaçlarında, bir zamanlar bölgenin can damarı olan, bacalarından tüten dumanın gökyüzünü kapladığı devasa Furtuna çay fabrikaları, şimdi eski, paslanmış birer demir yığınına dönme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Fabrikanın o dev demir kapılarının menteşeleri çürüyor, duvarlardaki boyalar Karadeniz’in amansız nemine yenik düşüp pul pul dökülüyordu. Bir zamanlar o avluda yankılanan yüzlerce işçinin neşeli telaşı, kamyonların bitmek bilmeyen motor gürültüleri o bereketli karmaşa son bulmuştu. Furtuna soyadı artık sadece kokuşmuş düzeninin son çırpınışlarını temsil ediyordu.

Bu muazzam çöküşün, bu hızlı ve durdurulamaz kan kaybının merkezinde ise tek bir adam vardı: Oruç Furtuna.

Bir zamanlar elleri insan hayatı kurtarmak için eğitilmiş, beyaz önlüğünün içinde saygın, temiz ve aydınlık bir geleceğe yürüyen genç bir doktordu Oruç. Ancak insanın içindeki o karanlık ihtiras tohumu bir kez filizlenmeye görsün, hiçbir meslek, hiçbir yemin o zehri temizlemeye yetmezdi. Oruç hayatı boyunca ailesi tarafından reis olacağı bilinciyle büyütülmüştü. Doktorluğun o naif, o meşakkatli ve mütevazı yolunu hiçbir zaman kendi ruhuna yakıştıramamıştı. Onun gözü hep o büyük, ceviz ağacından oyulmuş patron masasında, insanların korkuyla karışık bir saygıyla eğildiği o gücün zirvesindeydi. İsmail’in o masada, o fabrikaların başında sükûnetle, hiç bağırmadan, hiç zorbalık yapmadan kurduğu o muazzam otoriteyi gördükçe, Oruç’un içindeki haset bir canavar gibi büyümüştü. Reis olacak olan kendisiydi, İsmail olamazdı. İsmail sadece onun küçük kardeşiydi, o masayı, o gücü ve o saygıyı asla hak etmemişti. İsmail’in tırnaklarıyla kazıyarak, alnının teriyle, dürüstlüğüyle var ettiği o imparatorluğun asıl sahibinin kendisiydi.

İsmail’in gidişi ve Şerif Furtuna’nın işlediği suçlardan dolayı demir parmaklıklar ardına, o rutubetli hapishane hücresine hapsolmasıyla birlikte, Oruç’un yıllardır rüyalarını süsleyen o fırsat altın bir tepside önüne sunulmuştu. Doktorluk önlüğünü bir paçavra gibi fırlatıp atmış, üzerine o pahalı, gösterişli takım elbiseleri geçirmiş ve Furtuna imparatorluğunun başına reis olarak kurulmuştu. Amcasının yokluğunda, İsmail’in boşalttığı o koca boşluğu dolduracağını, Furtuna adını Karadeniz’in en tepesine kazıyacağını, herkesin önünde ceket ilikleyeceği o büyük patron olacağını zannetmişti.

Ama unuttuğu, kendi kibri yüzünden göremediği çok acı bir gerçek vardı. Liyakat, parayla satın alınabilen, soyadıyla miras bırakılabilen bir şey değildi. Karakter, o ceviz masalarda oturmakla, etrafa bağırıp çağırmakla oluşmazdı.

Oruç Furtuna'nın reisliği o devasa masanın ardında kelimenin tam anlamıyla üzerine on beden büyük gelen, eğreti, komik ve acınası bir emanet ceket gibi duruyordu. Amcası Şerif’in o kan donduran, masaya yumruğunu vurduğunda bütün vadiyi titreten o acımasız ama mutlak otoritesini taklit etmeye çalışıyordu ama sesi hep çatlak, hep inandırıcılıktan uzak çıkıyordu. Emrindeki adamlar bile Oruç konuşurken gözlerini kaçırıyor, içten içe onun bu zavallı çırpınışlarıyla alay ediyorlardı. Oruç, saygının bağırarak, tehdit ederek, kaba kuvvet kullanarak kazanılacağını zanneden sığ bir adamdı. Şerif amcası gibi racon kesmeye kalkıyor ama kelimeler ağzından döküldüğünde o ağırlığı taşıyamıyor, havada asılı kalıp yere çakılıyordu.

Oruç’u asıl bitiren şey ise işçilerin gözündeki o devasa, o aşılmaz İsmail Furtuna silüetiyle her gün, her saniye kıyaslanmasıydı. İşçiler için patronluk demek soyadı demek değildi. Onlar için patronluk karakter, vicdan demekti.

İsmail, o fabrikaları yönettiği o uzun yıllar boyunca hiçbir zaman o lüks odasına kapanıp dışarıdaki hayatı görmezden gelen bir patron olmamıştı. İsmail, devasa çay fırınlarının arasında, genzi yakan o kokunun içinde büyümüştü. İşçilerin gözünde İsmail bir patrondan ziyade bir yoldaş, sırtlarını korkusuzca yaslayabilecekleri sarsılmaz bir dağdı. İsmail o fabrikaya geldiğinde, silahlı korumalarla etrafına etten duvar örmezdi. Tek başına girer, kollarını sıvar, gerekiyorsa bozulan bir makinenin altına o işçi tulumuyla girip ellerini yağa, pasa bulamaktan zerre çekinmezdi. Her işçinin adını, memleketini, evindeki çocuğunun hastalığını, borcunu harcını bilirdi.

Ekonomik krizlerin, devlet kotalarının bel büktüğü o en karanlık, en sıkıntılı dönemlerde bile İsmail tek bir işçisinin maaşını bir gün geciktirmemişti. Şerif Furtuna’nın "Maaşları yarıya indir, işten adam çıkar!" şeklindeki o kesin talimatlarına rağmen, o koca adama kafa tutmuş, işçisinin ekmeğiyle oynatmamıştı. İsmail, onların evindeki kaynayan tencerenin namusuydu. İşte bu yüzden, Şerif Furtuna’nın zalimliğine, Furtuna ailesinin kibrine rağmen işçiler İsmail’i o sıkıntılı dönemlerde asla yarı yolda bırakmamış, onun bir sözüyle gecelerini gündüzlerine katıp o fabrikaları ayağa kaldırmışlardı. İsmail silaha ihtiyaç duymazdı, çünkü onun karakteri başlı başına boyun eğdiren, itaat ettiren devasa bir silahtı.

Sonra İsmail gitmiş, tahtın üzerine emanet ceketiyle Oruç oturmuştu.

Oruç, İsmail’in tam zıttıydı. Onun için o işçiler birer insan değil, fabrikadaki çarkların dönmesini sağlayan, ne kadar az maliyetle çalışırlarsa o kadar kâr getiren değersiz birer rakamdan, birer piyon sürüsünden ibaretti. Başa geçer geçmez ilk işi, İsmail’in o kurduğu adaletli maaş sistemini bozmak, primleri kesmek, molaları azaltmak olmuştu. Fabrikaya doğru dürüst uğramazdı. Uğradığında ise fırtına gibi esip gürler, işçilere azarlar, en ufak bir hatalarında ya da gecikmelerinde hakaret ederek kapı dışarı ederdi. Bir zamanlar insanları iyileştirmek için tıp yemini etmiş olan bu adam, bir işçisi tarlada hastalandığında, fabrikada eli makineye sıkıştığında ona geçmiş olsun demek yerine, "Bugünkü yevmiyesini kesin, işi aksattı." diyecek kadar merhametsiz, ruhu çürümüş bir canavara dönüşmüştü.

İşçiler, Oruç’un bu tiranlığını, bu aşağılayıcı tavrını sadece çaresizlikten, o dönemde bölgede ekmek parası kazanacak başka bir alternatifleri olmadığı için sineye çekiyorlardı. Gözleri yere bakarken, yumrukları ceplerinde sımsıkı kenetleniyordu. İçlerindeki öfke, her hakarette, kesilen her yevmiyede Karadeniz’in fırtınaları gibi birikiyor, devasa bir sele dönüşmeyi bekliyordu. Onlar İsmail’i özlüyorlardı. Onlar, insan yerine kondukları, emeklerinin karşılığını alın teri kurumadan aldıkları o eski, onurlu günleri özlüyorlardı. Oruç’a duydukları nefret, Furtuna soyadına duydukları o derin tiksintiyle birleşmişti. Sadece bir kıvılcım bekliyorlardı. Zincirlerini kırmak, Oruç’un o kibrini yerle yeksan etmek için sadece minicik, tek bir umut ışığı arıyorlardı.

Ve o ışık, o beklenen kıvılcım, tam bir yıl önce gökyüzünden süzülen yırtıcı bir kuş gibi Trabzon’un üzerine çöktüğünde her şey değişti.

Atmaca.

Başlangıçta sadece bir fısıltıydı. Köy kahvehanelerinde, çay molalarında kulaktan kulağa yayılan, kimsenin tam olarak inanamadığı bir efsane gibiydi. Uzaklardan birilerinin, İstanbul’dan, belki de yurt dışından devasa sermayelerle gelip Karadeniz’de akıl almaz büyüklükte topraklar satın aldığı, üzerine son teknoloji çay entegre tesisleri kurduğu konuşuluyordu. Kimse patronu ya da patronları görmemişti. Kapıda sadece logoları olan o gümüş atmaca amblemi vardı. Bütün işler avukatlar, profesyonel yöneticiler ve ne Koçari ne de Furtuna korkusu taşıyan, gözü pek adamlar tarafından yürütülüyordu. Ancak fabrikalar tamamlanıp da işçi alımı başladığında, o fısıltılar bir depreme dönüştü. Atmaca, sadece bölgeye yatırım yapmıyordu. Atmaca, resmen Furtuna ve Koçari'ye karşı açılmış bir isyan bayrağıydı.

Atmaca’nın insan kaynakları müdürlerinin dağıttığı sözleşmeler, işçilerin ellerine geçtiğinde gözlerine inanamadılar. Önerilen maaşlar, Oruç’un onlara verdiğinin tam üç katıydı. Sekiz saatlik net çalışma süresi, haftalık izin, sigortaların eksiksiz yatırılması, çocuk okutan işçilere özel eğitim bursları, fabrikada çalışan kadınlar için özel dinlenme alanları ve kreş yardımları... Bu şartlar, Trabzon’da o güne kadar görülmüş, duyulmuş şeyler değildi. Öğle yemeklerinde işçilerin önüne çıkan o sıcak, kaliteli yemekler bile Atmaca’nın işçisine sadece para değil, onur, haysiyet ve saygı verdiğinin en büyük kanıtıydı.

Kıvılcım parlamış, sel barajı yıkmıştı.

İşçiler, karşılarına çıkan bu ilk fırsatta, zerre kadar tereddüt etmeden, o çok korkulan Furtuna'yı, Oruç’un o tehditkâr kibrini ayaklarının altına alıp ezdiler. Bir sabah, Furtuna fabrikasının vardiya amiri elinde yüzlerce istifa dilekçesiyle Oruç’un o lüks odasına girdiğinde, Oruç neye uğradığını şaşırmıştı. Önce tehdit etmiş, bağırıp çağırmış, hatta silahlarını çekmiş, bu zavallı insanların üstüne adamlarını salmıştı ancak zincirlerini bir kez kırmış, yılların acısını kusmuş bir kalabalığı hiçbir silah durduramazdı.

İşçiler Oruç’u o koskoca fabrikaların içinde, paslanmaya yüz tutmuş makinelerin arasında yapayalnız, çaresiz ve aciz bir halde bırakmışlardı. Onlar, kendilerini bir eşya gibi gören Oruç’un karşısına çıkan ilk fırsatta arkalarına bile bakmadan gitmiş, giderken de Oruç’un o sahte patronluğunu suratına tükürür gibi yere çalmışlardı.

Atmaca’nın saldırısı sadece işçilerle sınırlı kalmamıştı. Bu rastgele bir rekabet değildi. Bu hedefi tam olarak Oruç Furtuna’nın kalbi olan, milimetrik hesaplanmış, cerrahi bir operasyondu. Oruç, fabrikalarındaki işçileri kaybettikten sonra elindeki çayı işletememeye, devlet kotalarını dolduramamaya başlamıştı. Zararı kapatmak, en azından nakit akışını sağlamak için İstanbul’daki büyük zincir marketlerle yeni sözleşmeler imzalamaya kalkmıştı. Haftalarca süren görüşmelerin, verilen rüşvetlerin, kurulan sofraların ardından imza aşamasına gelindiği o sabah, marketlerin yöneticileri anlaşmadan çekildiklerini öğrenmişti. Neden mi? Çünkü o görünmez Atmaca, Furtuna’nın verdiği teklifin iki katını, üstelik çok daha yüksek kalite garantisiyle, o sabahın ilk saatlerinde o yöneticilerin masasına koymuştu bile. Onun çıldırma noktasına geldiği, masaları tekmelediği anlar sadece başlangıçtı.

Furtuna fabrikalarının gübresini, mazotunu sağlayan ve yıllardır onların gölgesinde çalışan yerel tedarikçiler birer birer telefonlarını açmamaya, verdikleri siparişleri stok olmadığı bahanesiyle iptal etmeye başlamışlardı. Çünkü Atmaca, Oruç’un o kaba saba tehditleri yerine, tedarikçilere peşin para, nakit dolu çantalar göndererek piyasadaki bütün gübreyi, bütün mazotu kendi bünyesine bağlamıştı. Furtuna’nın kamyonları, tarlada toplanmayı bekleyen o azıcık çayı bile taşımak için mazot bulamaz hale gelmişti.

Oruç, içine düştüğü bu cenderede çırpındıkça batıyordu. Adil’in konakta kopardığı fırtınalar, Şerif amcasının hapishaneden gönderdiği o tehdit dolu, aşağılayıcı haberler ve her geçen gün eriyen banka hesapları, eski doktorun aklını başından alıyordu. Geceleri o lüks odasında tek başına oturuyor, şişelerce viski deviriyor, pencereden dışarıdaki karanlığa, o çalışmayan fabrikaya bakarak tırnaklarını kemiriyordu. Etrafını saran paranoya öylesine korkunç bir boyuta ulaşmıştı ki, en yakın korumalarından bile şüphelenir olmuş, kimseye güvenemez hale gelmişti.

En büyük hedef oydu. Atmaca, bütün enerjisini, bütün o devasa sermayesini Oruç’u bitirmek, Furtuna ailesini o kibirli tahtından indirip Karadeniz’in o soğuk çamuruna bulamak için harcıyordu ve her şey gayet başarılı, acımasız ve sessiz bir şekilde ilerliyordu.

Oruç, terden sırılsıklam olmuş gömleğinin yakasını çekiştirirken, masasının üzerindeki o birikmiş ödenmemiş senetlere, iptal edilen sözleşme dosyalarına ve fabrikadan ayrılan işçilerin listesine boş gözlerle bakıyordu. Bir zamanlar İsmail’in o sakin, o onurlu duruşuyla yönettiği bu imparatorluğu, kendi ihtirasları, kendi beceriksizliği ve kibri yüzünden bir harabeye çevirmişti. Emanet ceket parçalanmış, içindeki o zavallı, yetersiz adam çırılçıplak ortada kalmıştı.

Köyün kahvehanelerinde, Trabzon’un limanlarında, çay bahçelerinde herkesin dilinde tek bir destan, tek bir isim yankılanıyordu artık. Furtunaları dize getiren, ağalık düzenini yıkan, işçiye hakkını veren o görünmez kudret... Oruç’un rüyalarına giren, onu uykusuz bırakan, nefesini kesen o bitmek bilmeyen fısıltı rüzgârla beraber konağın pencerelerinden içeri sızıyor, Oruç’un kulaklarında yankılanıyordu.

Kimdi bu Atmaca?

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

Karadeniz’in hafızası, üzerinde yaşayan insanlarınkinden çok daha derin ve vefalıydı. Rüzgârı sır tutmayı, dalgaları ise zamanı gelince o sırları kıyıya kusmayı çok iyi bilirdi.

Tam üç yıl önce, yine böyle fırtınalı, gökyüzünün Karadeniz’in üzerine kurşuni bir yorgan gibi kapandığı o karanlık günde, dalgalar iskeleyi acımasızca döverken kendi canından olan iki evladını bağrından koparıp o meçhul denize uğurlamıştı bu topraklar. Bugün, takvimler o dönüşü olmayan kaçışın tam üçüncü yıl dönümünü gösterirken, gökyüzü yine aynı ağır, gri hüznünü kuşanmıştı. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur, Trabzon’un o dik yamaçlarından aşağıya, vadinin kalbine doğru hızla akıyordu.

Karadeniz, üç koca yıl evvel ağlayarak uğurladığı çocuklarını, bugün yine ağlayarak karşılıyordu.

O sabah, ilk bomba Oruç Furtuna’nın odasına düştü. Oruç’un önündeki kahvesi daha soğumadan, kapı büyük bir gürültüyle, çalınmaya bile gerek duyulmadan açıldı. İçeriye giren adamın nefesi kesilmiş, omuzları çökmüş, yüzü kireç gibi sapsarı kesilmişti.

"Geldiler Oruç Bey!" dedi adam, titreyen ve yaklaşan sonun korkusunu taşıyan bir sesle. "Atmaca'nın arabaları... Büyük fabrikanın avlusuna doğru gidiyorlar."

Oruç’un elindeki kalem, parmaklarının arasından kayıp masanın üzerine tok bir sesle düştü. Yutkunamadı. Aynı dakikalarda, bu sarsıcı haber sadece ona değil, aylardır müstakbel damadının peşindeki bu esrarengiz gücü deliler gibi araştıran Adil Koçari’ye de ulaşmıştı. Bütün telefonlar aynı anda çalıyor, kahvehanelerde çay bardakları masalara yarım bırakılıyor, herkes birbirine aynı fısıltıyı taşıyordu. O görünmez güç, o devasa sermaye, vadinin kurallarını baştan yazan o meçhul Atmaca bugün ete kemiğe bürünüyordu.

Etrafı yüksek duvarlarla çevrili devasa çay fabrikasının avlusu, yağan o şiddetli yağmura rağmen mahşer yeri gibiydi. Atmaca’nın işçileri, onlara aylar boyunca insan onuruna yakışan bir hayat sunan, maaşlarını alın terleri kurumadan yatıran o gizemli patronlarıyla ilk kez tanışacak olmanın tarifsiz heyecanıyla, fabrikanın devasa tentelerinin altına doluşmuştu. Köylüler yağmura aldırmadan demir parmaklıkların dışına dizilmiş, karanlık işlerin peşindeki hafiyeler ise kalabalığın arasına karışıp nefeslerini tutmuştu.

"Sence kim çıkacak o arabaların içinden?" diye fısıldadı kasketini gözlerine kadar çekmiş bir işçi yanındakine dirsek atarak.

"Valla İstanbullu kodaman bir zengin diyorlar." dedi adam gözlerini asfalt yoldan ayırmadan. "Ama Karadeniz'in çamurunu, çayını bilmeyen adam gelip de bize böyle sahip çıkamazdı. İçimden bir ses bizden biri diyor."

"Susun, susun... Geliyorlar!" diye fısıldadı bir başkası.

Kıvrımlı, ıslak yoldan beliren siyah, ağırbaşlı araçların farları, yağmurun o puslu perdesini yırtarak avluya doğru yaklaştı. Kapılarında o meşhur, yırtıcı atmaca sembolü, yağmur sularının altında mücevher gibi parlıyordu. Üç araçlık konvoy, fabrikanın geniş demir kapılarından içeri ağır ağır süzüldü ve avlunun tam ortasında, idari binanın geniş merdivenlerinin önünde kusursuz bir nizamla durdu. Yağmur, arabaların o simsiyah kaportasına çarpıp parçalanırken, etraftaki o devasa kalabalıktan tek bir çıt bile çıkmıyordu.

Zaman o an durmuştu; sadece rüzgârın ve damlaların ıslık çalan sesi vardı. Öndeki ve arkadaki araçların kapıları hızla açıldı, içinden inen siyah takım elbiseli korumalar, yağan yağmura hiç aldırış etmeden ortadaki aracın etrafında geniş bir güvenlik çemberi oluşturdular. Herkesin gözü, kalbi sökülürcesine o ortadaki arabadaydı. Herkes patronun arka koltuktan inmesini, bir şoförün kapıyı açmasını bekliyordu.

Ancak ortadaki arabanın şoför kapısı içeriden, tek ve tok bir hamleyle açıldı. Asfalttaki su birikintisine basan cilalı siyah ayakkabının ardından, o adam araçtan dışarı adımını attı. Üzerinde bedeni kusursuzca saran simsiyah bir takım elbise vardı. Siyah kabanı rüzgârda hafifçe savrulurken, cüssesi, o geniş omuzları ve dimdik duruşuyla etraftaki havayı tek bir saniyede değiştirdi. Duruşunda zerre kadar kibir, zerre kadar gövde gösterisi yoktu. Sadece kendi gücünün farkında olan, sarsılmaz, derin bir sükûnet barındırıyordu. Başını yavaşça kaldırıp o tanıdık, sakin mavi gözleriyle kalabalığın üzerinde bakışlarını gezdirdiğinde, avlunun üzerindeki o tentelerin altından boğuk, dehşet dolu şaşkınlık nidaları koptu.

"İsmail..." diye inledi en önde duran işçilerden biri, dizlerinin bağı çözülmüş gibi yanındakine tutunarak. "Allah'ım rüya mı görüyorum? Furtunalar'ın İsmail bu!"

"Vallahi o!" diye fısıldadı arkalardan bir kadın, elleriyle yüzünü kapatarak. "Geri dönmüş!"

Şaşkınlık dalga dalga yayılırken, fısıltılar bir uğultuya dönüştü. İsmail, duyduğu kendi adına, o şaşkınlık dolu nidalara sadece hafif, yürekleri ısıtan ama sınırını koruyan bir tebessümle karşılık verdi. O şoför koltuğundan bir patron gibi değil, dümendeki bir kaptan gibi inmişti. Hiçbir korumanın müdahale etmesine izin vermeden, elindeki geniş, siyah şemsiyeyi tek hamlede açtı ve ağır adımlarla arabanın önünden dolanıp sağ ön kapıya, yolcu tarafına yöneldi.

Kendi elleriyle kapıyı yavaşça araladı. O kapıdan önce ince, siyah topuklu bir ayakkabı yere zarifçe dokundu. Ardından, siyahların içinde, son derece asil, bedeni saran şık elbisesiyle Fadime dışarı süzüldü. Üç yıl önce o iskelede, gözleri kan çanağına dönmüş, ailesi tarafından feda edilmiş, yıkılmış bir kadın olarak bu topraklardan giden Fadime; bugün Karadeniz'in en mağrur, en yenilmez kadını olarak geri dönmüştü. Saçları kusursuzca toplanmış, yüzündeki o kırılganlık tamamen silinmiş, yerini asaletle harmanlanmış, buz gibi bir özgüven almıştı. Doğrudan kocasının onun için tuttuğu şemsiyenin altına girdi. İsmail, şemsiyenin sapını büyük bir nezaketle karısının narin ellerine tutuşturdu.

Fakat avludaki nefes kesen şaşkınlık henüz asıl zirvesine ulaşmamıştı. İsmail bu kez hemen yanındaki arka yolcu kapısını açtı, koca cüssesiyle hafifçe içeriye doğru eğildi. Birkaç saniye içeride bir şeylerle uğraştı, ardından yavaşça doğruldu.

Geri çekildiğinde, o dev gibi, simsiyah giyimli, sert hatlı adamın kucağında Trabzon'un o kurşuni, gri ve dondurucu yağmurlu havasına, etraftaki o ağır siyah takım elbiseli adamlara inat, adeta güneşten kopup gelmiş bir parça gibi duran minicik bir kız çocuğu vardı.

Üzerinde cıvıl cıvıl, rengârenk kıyafetler vardı. Güneşin kendisini bile kıskandıracak o sapsarı saçları, annesinin büyük bir özenle yaptığı küçük örüklere ayrılmıştı. Her bir örüğe iliştirilmiş renkli boncuklar, küçük kız başını çevirdikçe birbirine çarpıp incecik, neşeli tıkırtılar çıkarıyordu. İsmail’in o geniş, güçlü boynuna minik kollarıyla sımsıkı sarılmıştı. Küçücük elleri babasının siyah ceketinin yakasını kavramıştı. O masmavi, uçsuz bucaksız denizleri andıran boncuk gözlerini kırpıştırarak etraftaki o devasa kalabalığa, yağan yağmura kocaman bir merakla bakıyordu.

Siyah takım elbiseli o sarsılmaz adamın kucağındaki bu küçük, renkli mucize üç yıllık sürgünün, çekilen o zorlu günlerin ve gizli saklı atılan adımların en büyük, en masum meyvesiydi. Karadeniz ağlıyordu ama artık acıdan değil, kendi toprağına düşen bu tertemiz umut tohumunu sulamak, onu kutsamak için ağlıyordu.

"Süphanallah..." diye fısıldadı yaşlı bir kadın, ön sıralarda. "Bir de bebeleri olmuş. Su damlası gibi, maşallah!"

"Adam sadece parayla dönmemiş, kök salmış da dönmüş. Oruç Furtuna bitti..."

İsmail, sağ koluyla dünyalar güzeli kızını o geniş göğsünde sarıp sarmalarken, sol eliyle karısı Fadime’nin beline usulca dokundu. Fadime gülümsedi. Yağmur, Fadime’nin tuttuğu şemsiyenin üzerine vurup etraflarından süzülürken, İsmail o şemsiyenin altına girdi. Birbirlerine omuz omuza, sımsıkı kenetlenmiş bir şekilde, arkalarında o siyah zırhlı araçlar ve önlerinde onlara hayranlıkla bakan binlerce işçiyle duruyorlardı.

Tahtadan düştü zannettikleri piyon, sadece son kareye ulaşıp vezir olmakla kalmamış, masayı devirmiş, kendi kurallarını yazmış ve kendi krallığını Karadeniz’in en acımasız fırtınalarının ortasına, bir daha hiç sarsılmamak üzere dikmişti.

Ve şimdi, o koca fabrikaların demir kapılarından içeri girmek, memleketi kendi elleriyle yeniden inşa etmek için o ilk, kararlı adımlarını atıyorlardı. Karadeniz, çocuklarını bir kez daha ve ebediyen bağrına basmıştı.

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

OYUN BAŞLASIN ULANNNNNN!!!!

Biraz beklettim, kusura bakmayın. Wonderwall ünlü olunca boşladık buraları... Bu yine biraz geçiş bölümü gibi oldu, hikayemizi başlatan bölüm yarın gelecek 🙏🏻

Pino'ma ve SSMM grubuna kokulu öpücükler göndermek istiyorum izninizle 💕 Sizleri de çok çok çok seviyorum, yorumlarda buluşalım. Daha yeni başlıyoruz 🧿

Ve son olarak bu fic'in biriciği Fadime'm, anneler günün kutlu olsun bebeğim.