satranç | isfad kitap kapağı

13. bölüm / 19

satranç | isfad

perşembe.

Vaveyla Yazarı: mery 🎀

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 19Şu an: perşembe.

"Her gece kan ağlarken ben sensiz
Sen bir gece sensiz kalmadın, mazursun."
- Ahmed Gazâlî

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

GÜNÜMÜZ, TRABZON

Şarabın damarlara zerk ettiği sıcak, mayhoş ateş ve bastırılan duyguların ani patlaması salonun içindeki oksijeni kelimenin tam anlamıyla tüketmişti. Yumuşak koltuğun üzerinde, loş ışığın altında birbirlerine kenetlenmiş iki bedenin arasında artık hiçbir sınır, hiçbir duvar kalmamıştı. Eyüphan'ın elleri Defne'nin incecik belini adeta bir mengene gibi sarmış, genç kadını kendi sert göğsüne doğru amansızca çekmişti. Dudaklarındaki savaş açgözlü, nefes kesici ve yılların susuzluğunu gidermeye çalışırcasına vahşiydi.

Defne'nin parmakları adamın ensesindeki hafif ıslak, kıvırcıklaşmış saçlara sımsıkı tutunmuştu. Kendi kalbinin gümbürtüsü kulaklarını sağır edecek kadar yüksekti. Eyüphan'ın dili ağzının içini talan ederken adamın sıcak dudakları her hareketinde zihnindeki bütün mantıklı düşünceleri yakıp kül ediyordu. Dudakları birbirinden ayrılıp da Eyüphan'ın öpücükleri genç kadının çenesinden boynuna, oradan da köprücük kemiklerine doğru ıslak ve ateşten bir yol çizmeye başladığında Defne'nin boğazından kontrolsüz, titrek bir inilti döküldü.

Adamın sağ eli yavaşça kadının belinden aşağıya, kalçasına doğru kaydı ve onu hafifçe kaldırarak kendi kucağına, bacaklarının üzerine doğru çekti. Defne'nin bedeni refleksle adamın sert, kaslı bacaklarının üstüne yerleşirken, ikisinin de nefesleri tamamen birbirine karışmıştı. Eyüphan'ın parmakları kadının sırtında, atletinin ince kumaşının üzerinden gezinirken Defne içindeki devasa, daha önce hiç tatmadığı kadar yoğun fiziksel çekimin esiri olmak üzereydi. Vücudunun en mahrem noktalarında uyanan yakıcı sızı, adamın sertliğini kendi bacaklarının arasında hissetmesiyle birlikte çıldırtıcı bir boyuta ulaşmıştı. Kasıkları ağrıyor, kendini tamamen o sertliğe sürtmek, bu ateşi söndürmek için zihni adeta ona yalvarıyordu.

Lakin tam da o an, Eyüphan'ın kaba, sıcak parmakları atletinin eteklerinden içeri süzülüp kadının çıplak tenine, kaburgalarının hemen altına dokunduğunda Defne'nin zihninde o güne dek ördüğü, arkasına saklanıp kendini güvende hissettiği bütün zırhlar büyük bir gürültüyle sarsıldı.

Bu sarsıntı arzunun getirdiği bir duraksama değildi. Aksine eşiğinde durduğu geri dönüşü olmayan uçurumun farkına varmanın getirdiği saf, dondurucu bir dehşetti. Defne kendi bedenini çok iyi tanıyordu. Kendine nasıl dokunacağını, nelerin hoşuna gittiğini bilecek kadar yetişkin ve bilinçli bir kadındı. Lakin daha önce hiçbir erkeğin eli onun teninde bu kadar derine inmemiş, hiçbir nefes onun ruhunun bu kadar içine sızmamıştı. Sevişmekten, bir bedeni kendi bedeniyle paylaşmaktan hayatı boyunca hep özenle, ustaca kaçmıştı. Şimdi ise bu adamın kollarında o uçurumdan aşağıya atlamak üzereydi.

Gözpınarlarına aniden sebebi belirsiz, yakıcı bir ıslaklık hücum etti. Göğüs kafesi daraldı. Nefes alamadığını, görünmez bir elin boğazını sıktığını hissetti.

Titreyen ellerini Eyüphan'ın geniş omuzlarından indirip adamın çıplak, yara izleriyle dolu göğsüne yasladı. Parmak uçlarıyla onu hafifçe, çaresizce geriye doğru itmeye çalıştı.

"Eyüphan dur..." diye fısıldadı, sesi öylesine çatlak, öylesine kırılgan çıkmıştı ki sanki kendi boğazını yırtıyordu. "Dur lütfen."

Dudakları kadının boynunda, aklını başından alan taze çiçek kokusunun tam ortasında olan adam duyduğu iki kelimeyle birlikte saniyeler içinde kaskatı kesildi. Damarlarında kaynayan, şahlanmış vahşi arzu sanki üzerine buz gibi bir su dökülmüşçesine anında dondu.

Eyüphan başını hızla geriye çekti. Gözlerindeki karanlık, tutkulu sis perdesi anında dağılmış yerini saf, kalbini durduracak kadar büyük bir paniğe bırakmıştı. Defne'nin gözlerinde parlayan yaşları, titreyen alt dudağını ve göğsüne bastırdığı incecik ellerinin titrek çaresizliğini gördüğü an kendi ruhundan bir parçanın koptuğunu hissetti.

Hızla geri çekilip Defne'yi kucağından indirdi, aralarına nefes alabilecekleri bir mesafe koydu. Göğsü körük gibi inip kalkıyor, aldığı nefesler ciğerlerine yetmiyordu.

"Özür dilerim." dedi anında. Sesi endişeden titreyen bir tondaydı. Kendi kendine lanet okuyordu içinden. "Hızlı gittim... Özür dilerim. Çok hızlı gittim."

Ellerini nereye koyacağını bilemeyerek dizlerinin üzerine indirdi. Kendini dünyadaki en aşağılık, en kaba herif gibi hissediyordu o saniye. Kadının gözlerindeki yaşları görmek, onu korkuttuğunu veya sınırlarını aştığını düşünmek adamın kalbine paslı bir bıçak gibi saplanmıştı.

"Canını mı yaktım?" diye sordu, bütün sorunu, bütün hatayı tamamen kendi hayvanlığında, kendi kaba saba tavırlarında arayarak. "Fark etmedim, yemin ederim fark etmedim. İncittim mi seni?"

Defne adamın bu telaşlı, kendini paralayan hâlini görünce gözünden süzülen ilk yaşa engel olamadı. Yaş yanağından süzülürken burnunu çekti ve koltuğun üzerinde hafifçe toparlanıp bacaklarını kendi altına topladı. Üzerindeki atleti usulca düzeltti.

"Hayır..." dedi sesini sabit tutmaya çabalayarak. Başını iki yana salladı. "Hayır, sorun o değil."

"Nasıl o değil Defne, ağlıyorsun işte!" Eyüphan'ın sesi çaresizlikten biraz yükselmiş, elleriyle kendi saçlarını sertçe geriye doğru taramıştı. "İçki kafama vurdu benim. Hayvan gibi yüklendim sana, korkuttum seni. Benim hatam, tamamen benim hatam."

"Sen bir şey yapmadın Eyüphan." diyerek tekrarladı Defne. Gözyaşlarını elinin tersiyle hızla sildi. "Sorun o değil diyorum sana, seninle alakası yok."

"Hiçbir şey yapmak zorunda değiliz, yemin ederim niyetim bu değil zaten ben-" Eyüphan kendi kendini suçlamaya, omuzlarına binen vicdan azabıyla cümleleri ardı ardına sıralamaya devam ederken Defne'nin sabrı tükenmişti.

"Eyüphan!"

Genç kadının bu ani, net ve yüksek sesli çıkışı adamın cümlelerini bıçak gibi kesti. Eyüphan olduğu yerde duraksadı. Alkolün verdiği sersemlik panikle birleşince beyni kelimenin tam anlamıyla bulanmıştı. Çakmak çakmak yanan yeşil gözleriyle şaşkınlık içinde kadının yüzüne bakakaldı.

Defne derin bir nefes alıp ciğerlerini havayla doldurdu. Gözlerini kaçırmadan, bütün kırılganlığını ve çıplaklığını kuşanarak adamın gözlerinin içine doğrudan baktı.

"Seni istiyorum ben." dedi Defne, her bir kelimenin üzerine basa basa. Dudakları titriyordu ama sesinde zerre kadar yalan, zerre kadar tereddüt yoktu. "Yanlış bir şey yapmadın. Beni incitmedin, korkutmadın. Sadece..." Yutkundu, boğazındaki koca düğümü zorla aşağı itti. "Kimse bana bu şekilde dokunmamıştı."

Eyüphan duyduğu kelimeler karşısında afalladı. Kaşları derinden çatıldı. O cümlenin altındaki asıl anlamı idrak edemeyecek kadar karmaşık bir anın içindeydiler. "Nasıl yani?" diye sordu, sesi fısıltıdan hallice çıkmıştı.

Defne ellerini kendi kucağında sımsıkı birleştirdi. Tırnaklarını avuç içlerine batırıyor, içindeki duvarı yıkmanın getirdiği sarsıntıyla başa çıkmaya çalışıyordu.

"Ben daha önce kimseyle birlikte olmadım."

İtirafı ikisinin arasına sessizce, narin bir cam kırığı gibi düştü.

Eyüphan'ın gözlerindeki panik, endişeli ifade saniyeler içinde dondu. Lakin bu donukluk şaşkınlıktan, garipsemeden veya yargılamadan kaynaklanmıyordu. Gözleri yavaşça yumuşadı. O yeşil uçurumlara tarifsiz, derin bir anlayış ve devasa bir saygı yerleşti. Kendi hayatı da kadınlarla, günübirlik ilişkilerle dolu olan bir adam değildi zaten. Silahların, kanın ve düşmanlığın içinde büyümüş, sadakatten ve görevden başka bir şey bilmemişti. Kalbini veya bedenini öyle kolayca birilerine açabilen biri kesinlikle değildi. O yüzden karşısındaki kadının bu itirafı ona tuhaf gelmedi. Sadece Defne'nin neden bir anda bu kadar gerildiğini, o eşiğin kenarında neden gözyaşlarına boğulduğunu şimdi çok net, iliklerine kadar anlamıştı.

"Defne..." dedi Eyüphan sesini dünyanın en pürüzsüz, en şefkatli tonuna ayarlayarak. Ellerini usulca uzatıp kadının kucağında sıkıca kenetlenmiş olan titreyen ellerinin üzerine yerleştirdi. Kendi büyük elleriyle o incecik parmakları sarıp sarmaladı. "İleri gitmek zorunda değiliz. Kendini buna mecbur hissetme. Asla böyle bir zorunluluğun yok, anlıyor musun beni?"

"Mecbur hissetmiyorum." diyerek başını salladı Defne hızla. Gözlerinden süzülen yeni bir yaş damlası Eyüphan'ın elinin üzerine düştü. "İleri gitmek istiyorum Eyüphan. Bütün bedenim, bütün aklım bunu istiyor. Ben bunu daha önce hiç istemedim..."

İstemek...

Bu kelime Defne'nin hayatında her zaman mantık süzgecinden geçen, hesaplanmış ve sınırları çizilmiş bir kavramdı. Birine ait olmak, birine bedenini tamamen açmak... Bu sadece fiziksel bir haz değildi onun dünyasında. Bu bağlanmak demekti. Köksüzlüğünün, kimsesizliğinin ortasında babasının ona sunduğu soyadının arkasında hep kendi başına ayakta kalmaya yemin etmiş bir kız çocuğuydu o. Bir erkeğe tamamen teslim olmak, ona ait hissetmek Defne için ölümcül bir uçurumdu.

Ancak şimdi karşısındaki bu kaba saba, her fırsatta didiştiği, kendi doğrularından zerre taviz vermeyen adamın kollarında cayır cayır yanıyordu. Kasıkları sızlıyor, bedeni öylesine yoğun bir şekilde ıslanmış, öylesine ağır bir arzuyla dolup taşıyordu ki az önce kendini onun sertliğine sürtmekten alıkoyamayacak kadar iradesini kaybetmişti. İstiyordu. Delicesine, aklını kaçıracak kadar istiyordu adamı.

Ama asıl korkunç olan, asıl onu ağlatan şey bu değildi. Asıl dehşet verici olan neden bu adama ait olmak istediğini, neden Eyüphan'ın kollarında eksik hissettiği kökleri bulduğunu anlayamamasıydı. Ne zaman başlamıştı bu çekim? Ne zaman bu adama karşı savunmasız bir hâle gelmişti? Bunu sorgulamak, o eşikten atlamak şu anki sarhoş zihniyle kaldırabileceği bir yük değildi.

Eyüphan kadının gözlerindeki iç savaşı, çaresiz karmaşayı çok net görebiliyordu. Karşısındaki kadın ona teslim olmaya hazırdı, evet. Bedenen onu istediğini kendi gözleriyle görmüş, sıcaklığıyla hissetmişti. Kendi kasıkları da sızlıyor, erkekliği acı verecek kadar sert bir şekilde pantolonunu zorluyordu. İçindeki vahşi dürtü kadını yatağa yatırıp ona dünyadaki bütün zevkleri tattırmak, onu tamamen kendi kadını yapmak için adeta çırpınıyordu.

Ancak Eyüphan sevmenin, sahip olmak değil korumak olduğunu bilen bir adamdı. Karşısındaki kadın sarhoştu. Kafası karışıktı. İlk defa yaşayacağı bu özel, bu ağır duyguyu alkolün dumanlı perdesi altında, yarın sabah pişman olma ihtimaliyle ona yaşatmak, Eyüphan'ın yapabileceği en son şey bile değildi. O, sevdiği kadının anılarını böyle bulanık, böyle korku dolu bir şekilde başlatmayacak kadar onurlu bir adamdı. Nefsinin değil, vicdanının peşinden giderdi o. Bir anlık arzuya ömrünü lekeleyecek kadar zayıf bir adam değildi.

Derin bir nefes aldı. İçindeki ateşi kendi iradesini kanatırcasına bastırdı. Ellerini kadının ellerinden usulca çekip başparmağıyla Defne'nin ıslak yanağını şefkatle sildi.

"Çok sarhoşuz." dedi. Sesindeki ağır, yoğun tutkuyu gizlemeye çalışsa da pürüzlü tınısı her şeyi ele veriyordu. Dudaklarına güven veren, sakinleştirici bir tebessüm yerleştirdi. "İkimizin de kafası güzel. Uyuyalım ister misin?"

Defne bu soru karşısında yutkundu. Gözlerinin içine bakarken Eyüphan'ın ne kadar zorlandığını, çenesindeki seğiren kaslardan ve boynundaki belirginleşen damarlardan çok net anlıyordu. Onu reddetmemiş, onu itmemiş, sadece ona zaman ve alan tanımıştı. Bu anlayış ve korumacılık Defne'nin içindeki korku duvarını bir tuğla daha eksiltmişti.

"Olur..." diye fısıldadı genç kadın omuzları rahatlayarak usulca aşağı düşerken. "Uyuyalım."

Eyüphan yavaşça ayağa kalktı. Kendi bedenindeki ağır sızıyı görmezden gelerek elini Defne'ye uzattı. Genç kadın onun eline tutunup koltuktan kalktığında bacaklarının alkol ve adrenalinden dolayı ne kadar titrediğini yeni fark ediyordu. Eyüphan onun sendelemesine fırsat vermeden anında kolunu beline doladı. Onu adeta kendi gövdesine yaslayarak, yavaş ve dikkatli adımlarla kısa koridoru aşıp yatak odasına doğru yönlendirdi.

Odaya girdiklerinde içerisi sadece sokak lambasının soluk ışığıyla aydınlanıyordu. Eyüphan Defne'yi yatağın kenarına usulca, incitmekten ölesiye korktuğu bir cam bibloyu bırakır gibi oturttu. Genç kadının bedeni yatağa değdiği an bütün gerginliği, çözülemeyen duyguları bir anda serbest kalmıştı. Elleriyle yüzünü kapatıp sessizce, omuzları sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Bu gözyaşları üzüntüden değildi. Alkolün getirdiği duygu patlaması, hissettiği arzu, ait olma korkusu ve Eyüphan'ın ona sunduğu sonsuz anlayışın getirdiği rahatlamaydı.

"Şşş... Tamam, geçti güzelim." diye mırıldandı Eyüphan. Yatağın kenarına çömelip kadının ellerini yüzünden nazikçe çekti. Parmak uçlarıyla gözyaşlarını sildi. "Ağlama kurban olduğum, ağlama. Hiçbir sorun yok. Hadi, gir yatağına güzelce."

Defne burnunu çekerek yorganın altına süzüldü. Başı yastığa değdiğinde omuzlarındaki bütün ağırlığın yavaş yavaş yatağa aktığını hissediyordu. Eyüphan yorganı usulca omuzlarına kadar çekti, kenarlarını düzeltip onu soğuktan tamamen koruyacak bir koza hâline getirdi.

Ardından usulca ayağa kalktı. Yatağın diğer tarafındaki kullanılmayan yastığı eline aldı. Defne'nin omuzları yeniden gerilmişti. Odadan çıkıp gideceğini, onu bu karanlıkta o duygu seliyle yalnız bırakacağını sanarak dudaklarını araladı lakin Eyüphan'ın hareketleri onu susturdu.

Eyüphan odadan çıkmak yerine tıpkı ilk gece olduğu gibi yatağın hemen kenarına, halının üzerine bağdaş kurarak çöktü. Aldığı yastığı yatağın ahşap kasasına yerleştirip sırtını oraya dayadı. Ancak bu kez bir fark vardı. İlk gece Defne'ye sırtını dönüp bir muhafız gibi kapıya doğru bakan adam bu gece bedenini tamamen yatağa, doğrudan ona doğru çevirmişti.

Göz hizasına gelen Defne ile karanlığın içinde göz göze geldiler. Eyüphan sol elini yavaşça yorganın üzerine doğru uzattı. Defne hiç tereddüt etmeden elini yorganın altından çıkarıp adamın büyük elinin içine bıraktı. Parmakları saniyeler içinde birbirine sımsıkı kenetlendi.

"Ben buradayım." diye fısıldadı Eyüphan, başparmağıyla kadının elinin üzerini usul usul, ritmik bir şekilde okşarken. "Sen uyuyana kadar da, uyandıktan sonra da tam burada, başucunda olacağım. Kapat şimdi o güzel gözlerini."

Defne adamın sesindeki sarsılmaz, güven veren tınıyla birlikte derin bir nefes aldı. Göz kapakları şarabın ve ağlamanın verdiği ağır yorgunlukla yavaş yavaş kapandı. İkisi de o gece o sınırı aşmamış, bedenlerini birleştirmemişlerdi belki lakin Defne'nin rengarenk odasında kenetlenmiş elleriyle ruhlarını birbirine çoktan mühürlemişlerdi.

Eyüphan yatağa çıkmamış, görünmez çizgisini korumaya devam etmişti. Sadece karşısındaki kadının nefes alışverişlerinin düzene girmesini, derin ve huzurlu bir uykuya dalışını izlerken kendi içindeki fırtınaların da yavaş yavaş durulduğunu hissetti. Gecenin geri kalanı birbirine kenetli ellerinin getirdiği sessiz bir yeminin gölgesinde ikisi için de hayatlarının en huzurlu uykusuna dönüşmüştü.

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

Yeni yılın ilk sabahı Trabzon'un hırçın doğasına inat son derece dingin ve aydınlık bir şekilde doğmuştu. Dün gece camları döven, rüzgârıyla çam ağaçlarını eğip büken fırtına dinmiş, yerini bulutların arasından süzülen soluk ama huzur verici bir kış güneşine bırakmıştı. Neredeyse öğlen olmak üzereydi.

Üst kattaki yatak odasının kapısı usulca aralandığında geceyi birbirlerinin teninde, yılların hasretini ve yorgunluğunu silip atarak geçiren karı koca merdivenlerin başında belirdi. İkisinin de yüzüne tatlı bir doygunluğa ve huzura bırakan sıcacık bir tebessüm yerleşmişti.

Merdivenleri sessiz adımlarla inip salona adım attıklarında karşılaştıkları manzara dün gecenin bütün şenliğini ve sonrasındaki o ani kaçışlarını bütün çıplaklığıyla özetliyordu. Geniş ahşap masanın üzeri kelimenin tam anlamıyla bir savaş alanı gibiydi. Boş şarap şişeleri, yarısı yenmiş mezeler, kadehler ve birbirine karışmış peçeteler öylece duruyordu.

Fadime ellerini beline koyup dudaklarını büzerek masaya baktı. Ardından başını hafifçe yana çevirip hemen arkasından gelen kocasına alaycı ve tatlı sitem dolu bakışını attı.

"Al işte..." dedi başını iki yana sallayarak. "Dün gece 'Bırak dağınık kalsın, sabah ola hayrola' derken iyiydi İso Bey. Şimdi şu masanın hâline bak. Gözümde büyüdükçe büyüyor sabah beri."

İsmail geniş omuzlarını silkip rahat bir tavırla karısının yanına adımladı. Yüzündeki kendinden emin sırıtış dünden beri hiç silinmemişti. Ellerini usulca Fadime'nin ince beline dolayıp onu sırtından göğsüne doğru çekti. Çenesini karısının omuzuna yaslayıp burnunu onun saçlarının arasına gömdü.

"Yalan yok, yine olsa yine aynısını yaparım güzelim." diye fısıldadı adam, dudakları Fadime'nin boynuna değerek tatlı bir ürperti yaratırken. "Seninle merdivende yaşadıklarımı şu masayı toplamaya değişir miyim sence? Gerekirse bütün gün tabak yıkarım, hiç sorun değil."

Fadime kocasının araızlığı karşısında kıkırdamadan edemedi. Yanaklarına hücum eden hafif sıcaklıkla birlikte elini arkaya doğru uzatıp İsmail'in kalçasına hafifçe vurdu. "Şımarma hemen, başla hadi tabakları üst üste dizmeye. Neva uyanmadan en azından şu salonu toparlayalım, çocuk bu karmaşanın içine inmesin."

İkisi de kollarını sıvayıp masanın iki ucundan işe giriştiler. Lakin İsmail'in uslu uslu temizlik yapmaya zerre kadar niyeti yoktu. Fadime boş kadehleri bir tepsiye dizmek için masaya her uzandığında, İsmail mutlaka bir fırsatını bulup karısının yanından geçiyor, geçerken de elini onun kalçasına veya beline sürtmekten geri durmuyordu.

"İso!" diye ciyakladı Fadime en sonunda kocasının iri parmakları tişörtünün eteklerinden içeri süzülüp belinin hassas kıvrımını okşadığında. Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıyordu ama adamın dokunuşları aklını başından alıyordu. "Ne arsız bir şeysin sen ya! Elin kolun durmaz mı senin?!"

"Ben ne yapıyorum Fadime'm, tabak taşıyorum işte." diyerek masum bir tavırla omuz silkti İsmail, elindeki tabakları mutfağa doğru götürürken. Çakır gözlerindeki şeytani pırıltı her şeyi ele veriyordu oysa.

Salonun ortasındaki dağınık masa ikisinin bitmek bilmeyen kıkırdamaları, birbirlerine attıkları tatlı laflar ve İsmail'in çaldığı minik öpücükler eşliğinde yavaş yavaş toparlandı. Elleri kolları dolu bir şekilde mutfağa geçtiklerinde tezgâhın üzeri de salondan pek farklı değildi. Bulaşık makinesinin kapağı ardına kadar açıldı ve Fadime elindeki süngerle tabaklardaki artıkları sıyırmaya koyuldu.

İsmail ise elindeki son bardakları da tezgâha bıraktıktan sonra, suyun şırıltısı eşliğinde çalışan karısını izlemeye başladı. Fadime'nin saçları dağınık bir topuz yapılmış, ensesindeki narin, bembeyaz teni tamamen ortaya çıkmıştı. Günün dingin ışığı pencereden süzülüp karısının yüzüne vurduğunda göğüs kafesinin tam ortasına tarif edilemez yoğun bir arzu dalgası oturdu.

Adımlarını yavaşça atıp Fadime'nin tam arkasında durdu. İki elini mermer tezgâhın kenarlarına dayayarak karısını kendi kolları arasında görünmez bir kafese hapsetti. Gövdesini kadının sırtına sımsıkı bastırdığında Fadime elindeki tabağı durularken hafifçe irkildi, nefesi boğazında tekledi.

"İso..." diye fısıldadı genç kadın sesindeki titrek tınıyı saklayamayarak. "Bulaşıkları diziyorum aşkım..."

"Diz güzelim, ben sana engel olmuyorum ki." diye mırıldandı dudaklarını Fadime'nin ensesine bastırarak derin, ıslak bir öpücük kondururken. Elleri tezgâhın kenarından ayrılıp karısının karnına, oradan da yukarıya doğru usulca kaymaya başladı.

Fadime'nin elleri köpüklü suyun içinde donup kalmıştı. Kocasının sıcak dudakları ensesinden boynuna doğru iniyor, dişleri tenini hafifçe çekiştirerek kışkırtıcı izler bırakıyordu. Kadının başı istemsizce geriye, kocasının omzuna doğru düştü. Suyun sesi artık ikisinin de kulaklarında uğuldayan kalp atışlarını bastırmaya yetmiyordu.

İsmail karısının teslimiyetini hissettiğinde belinden kavradığı gibi tek bir hamlede havalandırdı ve Fadime'yi tezgâhın temiz, boş kalan köşesine oturtuverdi. Genç kadın elindeki köpüklü süngeri lavabonun içine fırlatırken, İsmail hiç vakit kaybetmeden elleriyle onun üst bacaklarını kavrayıp aralarındaki mesafeyi tamamen sıfırladı.

Dudakları bu kez boynundan ayrılıp doğrudan Fadime'nin dudaklarına kapandı. Dün geceki yakıcı tutku şimdi mutfağın ortasında yeniden alev almıştı. Fadime kollarını kocasının boynuna dolarken parmaklarını adamın saçlarının arasına geçirip onu kendine biraz daha bastırdı. İsmail'in elleri üstündeki geceliğin altından süzülüp bacaklarını okşarken, öpüşleri giderek daha aç, daha nefes kesici bir hâl alıyordu.

İşler tam ciddileşmeye, mutfağın havası iyice ağırlaşıp o tehlikeli ve ateşli sınıra yaklaşmaya başlamıştı ki...

"Annee! Babaaa!"

Üst kattan, muhtemelen merdivenlerin tam başından gelen incecik, uykulu ama bir o kadar da telaşlı çocuk sesi ikisinin arasına düşen minik bir bombaymış gibi patladı.

Fadime ve İsmail sanki elektrik çarpmış gibi aynı anda birbirlerinden ayrıldılar. İkisi de nefes nefese kalmıştı, göğüs kafesleri hızla inip kalkıyordu. İsmail alnını karısının alnına yaslayıp gözlerini kapattı. Dudaklarından derin, isyankâr ama bir o kadar da gülmemek için zor zapt edilen bir nefes döküldü. Fadime ise kocasının çaresiz hâline dayanamayarak, yanakları alev alev yanarken kıkırdamaya başlamıştı bile.

"Zamanlaması harika ha bu kızın..." diye fısıldadı İsmail çakır gözlerini aralayıp karısının yüzündeki tatlı tebessüme bakarken. "Tam da ritmimizi bulmuştuk."

"Mesai başladı babası, şikayet etmek yok." diyerek kocasının burnunun ucuna minik bir öpücük kondurdu Fadime tezgâhtan aşağı kayıp ayaklarını yere basarken. "Hadi koş, kızımız uyanmış."

Neva'nın üst kattan gelen sesi tekrardan duyuldu. "Ya nerdesiniz?!"

İsmail derin bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi, yüzündeki tutkulu ifade saniyeler içinde silinip yerine dünyanın en babacan, en sıcak gülümsemesi yerleşmişti. Mutfağın kapısına doğru adımlarken sesini hafifçe yükselterek yukarıya doğru seslendi.

"Geliyorum babam! Buradayız!"

Merdivenlere doğru yöneldiğinde adımlarını hızlandırdı. Neva'nın bu merdiven inme meselesi oldum olası küçük bir krize dönüşüyordu. Rusya'da kaldıkları süre boyunca yaşadıkları ev tek katlı, dümdüz bir yapıydı. Neva adım atmayı ve koşmayı öğrendiği dönemi o evin içinde, hiçbir yükseklik engeli olmadan geçirmişti. Dahası, o kadar üzerine titrenen, o kadar kucaklanan bir bebekti ki ayakları yere değmeden oradan oraya taşınmaya çok alışmıştı. Trabzon'a döndüklerinden beri yeni evlerindeki bu koca merdivenler küçük kızın gözünde aşılması imkânsız bir dağ gibi görünüyordu. Mantığını kavramış, çıkmayı yavaş yavaş becermeye başlamış olsa da, iş inmeye geldiğinde o yükseklik korkusu minik bedenini esir alıyor, basamağın ucunda kalakalmasına sebep oluyordu.

İsmail merdivenlerin başına geldiğinde, başını yukarı kaldırdı. Neva, en üst basamağın tam ucunda, pembe pijamalarıyla dikiliyordu. Bir kolunun altına sarı tavşanı Limon'u sıkıştırmıştı. Mavi gözleri uykudan yeni uyanmanın verdiği bir mahmurlukla kısılmıştı, alt dudağı ise hafifçe büzülmüştü. Kendi odasından çıkıp anne babasının yatak odasına koşmuş, yatağı boş gördüğünde küçük aklıyla onları evde bulamayacağından korkmuştu belli ki. Gözlerinde yaş yoktu ama minik kalbinin o saniyelik endişeyle hızla attığı her hâlinden belli oluyordu.

"Benim sarı fırtınam uyanmış..." dedi İsmail, sesini o kadar yumuşak, o kadar güven veren bir tona ayarlamıştı ki küçük kızın yüzündeki gerginlik babasını gördüğü an eriyip gitti.

İsmail basamakları üçer beşer tırmanıp kızının hizasına ulaştığında hiç vakit kaybetmeden kollarını ona doğru uzattı. Neva da elindeki tavşanını sıkıca tutarak babasının boynuna atladı. Koca adam kızını göğsüne bastırırken onu tek hamlede havalandırdı. Yüzünü sapsarı lülelerin arasına daldırıp derin derin içine çekti. Saçlarına, alnına, boynuna peş peşe sıcacık öpücükler kondurdu.

"Mis gibi kokuyor benim kızım..." diye mırıldandı İsmail, burnunu kızının boynuna sürtüp onu hafifçe gıdıklayarak. "Ne zaman uyandın aşkım sen? Öğlen oldu, senin hiç sesin çıkmadı."

Neva babasının omzuna çenesini yaslayıp kollarını onun boynuna daha sıkı doladı. "Yeni uyandım..." dedi peltek, tatlı sesiyle. "Odanıza gittim ama yoktunuz odanızda. Bulamadım sizi."

İsmail kızının sesindeki cılız telaşı fark ettiğinde adımlarını yavaşlatıp onu göğsüne biraz daha bastırdı. "Dün gece anneyle baba uyuyakalmış, her yeri birazcık dağınık bırakmışız babam..." diye anlatmaya başladı, sakin ve yatıştırıcı bir tonla. "Sabah kalkınca salonu toparlayalım dedik, ondan aşağı indik erkenden. Mutfaktayız şimdi, bulaşıkları yerleştiriyorduk annenle."

Merdivenleri yavaş yavaş inmeye başladı kucağında taşıdığı kızıyla. "Sen de bize yardım edersin hemen bitirir sonra da kahvaltı hazırlarız." dedi gülümseyerek. "Annen aşağıda seni bekliyor, güneşi olmadan kahvaltı edemiyormuş. Öyle dedi bana."

Neva bu cümleyi duyduğunda kaşlarını hafifçe çattı. Küçük zihninde bu metaforu tartmaya, anlamlandırmaya çalışıyordu. Kucağındaki tavşanını biraz daha sıkarak babasının yüzüne masum, saf bir merakla baktı. "Güneşi ben miyim?" diye sordu incecik sesiyle.

İsmail duyduğu bu tatlı, masum soru karşısında koca bir kahkaha atmamak için kendini zor tuttu. Gözlerindeki şefkat öylesine derindi ki koca adamın bütün dünyası kollarındaki bu küçük bedenin etrafında dönüyordu adeta. Dudaklarını kızının minik burnuna bastırıp yumuşacık bir öpücük bıraktı.

"Ya kim olacak başka?" dedi sesindeki sevdayı hiçbir şekilde gizlemeye çalışmadan. Mavi gözlerinin içine, en derinine baktı. "Hem benim, hem de annenin dünyasındaki tek güneş sensin. Sen gülmezsen, sen uyanmazsan bizim dünyamıza sabah olmuyor ki babacığım."

Bu sözler Neva'nın yüzünde kocaman, aydınlık bir tebessümün açmasına yetmişti de artmıştı bile. Gururla göğsünü kabartıp başını tekrar babasının omzuna yasladı.

Birlikte merdivenleri inip mutfağın kapısında belirdiklerinde Fadime tezgâhın başında tabakları makineye dizmeye devam ediyordu. Ayak seslerini duyduğu an başını omuzunun üzerinden çevirdi ve kapıda gördüğü manzarayla yüzü saniyeler içinde aydınlandı. Gözlerinin içi gülüyordu.

"Günaydın benim güzel kızım!" diye şakıdı Fadime, elindeki tabağı hızla makineye yerleştirip adımlarını onlara doğru atarken. "Günaydın bitanem!"

Neva annesini gördüğü an babasının kucağında neşeyle çırpınmaya başladı. "Anne!" diye kıkırdadı kollarını ona doğru uzatmaya çalışarak.

İsmail kızını usulca tezgâhın temiz, bulaşıklardan uzak köşesine oturttu. Neva bacaklarını boşlukta sallandırırken Fadime hiç vakit kaybetmeden kızının üzerine eğildi. İki eliyle Neva'nın yüzünü avuçlarının arasına alıp yanaklarını, burnunu, alnını defalarca, doya doya öptü. Tıpkı İsmail gibi o da burnunu kızının boynuna gömüp kokusunu ciğerlerine çekti.

"Oh mis gibi uyumuş benim bebeğim..." diye mırıldandı Fadime, kızının saçlarındaki karışıklıkları parmaklarıyla nazikçe tararken. "Çok güzel rüyalar görmüş mü benim boncuğum?"

"Gördüm!" dedi Neva hevesle başını sallayarak. "Kuzumla oyun oynadık rüyamda."

Fadime kızının neşeli hâli karşısında kalbinin huzurla dolduğunu hissetti. Onu son bir kez saçlarından öpüp "Sen şimdi babana yardım et bakalım, ben şu makineyi çalıştırıp geliyorum yanınıza." diyerek işine geri döndü. Bulaşıkları yerleştirirken dudaklarında sabahın ilk saatlerinden beri silinmeyen tebessümü taşıyordu.

Bu sırada İsmail mutfak adasının diğer tarafına geçip buzdolabının kapaklarını araladı. Yeni yılın ilk kahvaltısını hazırlamak için kolları sıvamıştı çoktan. Dolaptan kahvaltılıkları çıkarırken bir yandan da tezgâhın üzerinde oturan kızıyla sohbete koyulmuştu.

"Eee boncuğum..." dedi İsmail domatesleri yıkamak için tezgâhın başına geçerken göz ucuyla kızına bakarak. "Ne yiyelim bu sabah? Sen söyle, baban yapsın. Yumurta mı çekiyor canın yoksa şöyle bol tereyağlı bir kuymak mı patlatalım?"

Neva elindeki kuzu peluşunun kulaklarıyla oynarken başını hafifçe yana eğip ciddi ciddi düşünmeye başladı. Küçük dünyasındaki en zor kararlardan birini veriyordu sanki. "Kuymak..." diye mırıldandı en sonunda, mavi gözleri parlayarak. "Ama uzasın tamam mı baba? Çok uzasın!"

"Uzar tabii, uzamaz olur mu?" diyerek güldü İsmail, tavayı ocağın üzerine yerleştirirken. "Öyle bir uzatacağım ki tavana kadar çıkacak. Anlaştık mı?"

Neva neşeyle kıkırdarken, Fadime de makinenin kapağını kapatıp ellerini havluya kurulayarak onların bu sıcak, şen şakrak sohbetine katıldı.

Tezgâhın üzerindeki bakır tavadan yükselen eritilmiş tereyağının ve uzadıkça uzayan kolot peynirinin iştah açıcı kokusu mutfağı sarmalamıştı. Tabaklar ve kahvaltılıklar masaya yerleştiğinde herkes kendi yerini aldı. Fadime, elindeki ekmek parçasını tavaya daldırıp peyniri ustaca uzatarak kızının ağzına doğru götürürken Neva kıkır kıkır gülüyor, annesinin yedirdiği lokmaları bu sefer sakin sakin kabul ediyordu.

İsmail elindeki çay bardağıyla arkasına yaslanmış, karısının ve kızının neşeli mücadelesini tarifsiz bir huzurla izliyordu. Günlerdir omuzlarına çöken yük kahvaltı sofrasının sıcaklığında eriyip gitmişti sanki. Hayatın onlara sunduğu bu kısacık, pürüzsüz anların tadını çıkarmak, her lokmada şükretmek istiyordu.

Tam Fadime kızının dudaklarına bulaşan ekmek kırıntılarını peçeteyle usulca silerken dış kapının tok ve ısrarcı zil sesi evin içindeki tatlı melodiyi bıçak gibi kesmişti.

İsmail çay bardağını masaya bırakıp hafifçe kaşlarını çattı. Bu saatte, üstelik yeni yılın ilk gününde kapılarını çalacak kimse yoktu bildiği kadarıyla. Saat öğlen biri gösteriyordu. Abisi Fatih'in gelmesi için anlamsız bir saatti, Eyüphan ve Defne ise İsmail'in gece onları evden kovarak devreye soktuğu planı pürüzsüz ilerlemişse hâlâ beraber olmalıydılar.

"Ben bakarım..." diye mırıldandı karısının yerinden kalkmasına fırsat vermeden adımlarını antreye doğru yönlendirirken.

Dış kapının kulpunu indirip araladığında, Karadeniz'in güneşine rağmen dondurucu ayazı anında yüzüne çarptı. Kapının eşiğinde üzerinde kargo firmasının amblemini taşıyan kalın bir mont giymiş genç bir kurye dikiliyordu. Kuryenin kollarının arasında oldukça büyük ve etrafı mat, koyu antrasit rengi kalın bir kâğıtla sarılmış devasa bir çiçek buketi duruyordu.

"Fatma Neva Furtuna adına bir teslimatımız vardı." dedi genç adam, soğuktan kızarmış burnunu çekerek elindeki cihazı İsmail'e doğru uzatırken.

Koca adamın çakır gözleri duyduğu isimle birlikte anında kısıldı. Kendi adına, karısının adına değil doğrudan iki buçuk yaşındaki kızının adına gelen buket, içinde tetikte bekleyen baba içgüdüsünü saniyeler içinde uyandırmıştı. Bakışları kuryenin yüzünden kayıp adamın kollarındaki kasvetli bukete düştü. Üzerinde herhangi bir not, gönderen isminin yazılı olduğu bir etiket veya belirgin bir zarf görünmüyordu.

"Kimden gelmiş?" diye sordu İsmail sesindeki sert ve sorgulayıcı tonu hiç saklamadan.

"Bilemiyorum efendim." diye yanıtladı kurye adamın gergin tavrı karşısında hafifçe yutkunarak. "Sistemde sadece alıcı ismi ve adres kayıtlı. Gönderici kısmı gizli tutulmuş."

İsmail'in çenesi kasıldı. İçindeki huzursuzluk hissi dalga dalga büyümeye başlarken cihazın ekranını hızla imzalayıp buketi adamın kollarından aldı. Kapıyı kapatıp antrenin ortasında dikildiğinde elindeki çiçeklerin ağırlığına ve yaydığı o tuhaf, boğucu hisse anlam vermeye çalışıyordu. Buketi tek eliyle kavrayıp adımlarını mutfağa doğru yönlendirdi.

Mutfağın kapısında belirdiğinde Fadime hâlâ kızına son lokmasını yedirmeye çalışıyordu. Kocasının elindeki buketi gördüğü an elindeki çatal havada asılı kaldı.

"Fadime..." dedi İsmail sesindeki temkinli, şaşkın tınıyla birlikte buketi mutfak adasının boş bir köşesine bırakırken. "Neva'ya çiçek gelmiş."

Genç kadının ela gözleri şaşkınlıkla irileşti. "Neva'ya mı?" diye sordu adımlarını tezgâhın kenarına doğru atarak. Geçen ay abisi Adil'in gönderdiği güneş gibi parlayan sarı orkide aklına gelmişti. Lakin karşısındaki manzara onunla uzaktan yakından alakası olmayan, tüyler ürpertici bir tablo sunuyordu.

Mat ve kül rengi kâğıdın içinden fışkıran çiçekler mutfağın neşeli aydınlığına adeta bir leke, koyu bir gölge gibi düşmüştü. Buketin tam kalbine yerleştirilmiş devasa siyah dalyalar vardı. Işığı emen, kadifemsi ve yoğun yaprakları o kadar karanlık bir bordoya çalıyordu ki katılaşmış, kurumaya yüz tutmuş bir yaranın rengini andırıyordu. İnsanın göğüs kafesine ağır, nefes aldırmayan bir taş oturtan, tarifsiz bir kederin donuklaşmış hâli gibiydiler.

Siyah dalyaların hemen etrafını, kılıç gibi sivri ve miğferi andıran formlarıyla göğe doğru yükselen kurtboğan çiçekleri sarmıştı. Morun en zehirli, en karanlık tonuna sahip bu keskin yapraklar güzellik sunmaktan çok dokunanı anında felç edecekmiş gibi tekinsiz duruyordu. Burna dolan koku ise nemli ve henüz yeni kazılmış ıslak bir toprağın, sonu gelmeyen ve geri dönüşü olmayan mutlak ve derin uykunun genzi yakan, sızılı ağırlığını taşıyordu.

"Baba..."

Neva'nın incecik, titrek sesi mutfağın içine yayılan o ağır ve kasvetli havayı böldü. Küçük kız, tezgâhın kenarından başını uzatmış, mavi gözlerini korkuyla koca bukete dikmişti. Sahip olduğu diğer çiçekler gibi cıvıl cıvıl, içini ısıtan yapıdan eser yoktu bu bukette.

Kucağındaki tavşanına sımsıkı sarıldı. Küçük bedeni istemsizce annesine doğru büzüşmüştü. "Baba, onu uzağa koy..." diye mızmızlandı, alt dudağı titreyerek. "Bu güzel değil. Sevmedim ben bunu."

Kızının bu içgüdüsel korkusu ve rahatsızlığı Fadime'nin zihnindeki o şok perdesini saniyeler içinde yırtıp atmıştı. Kimin göndermiş olacağı üzerine düşünmedi bile. Zihni kestirme bir yoldan sınırlarını ısrarla ihlal etmeye çalışan, hayatlarına zorla dâhil olmaya çabalayan tek isme gitti.

Adil Koçari.

Geçen sefer fönderdiği çiçek ve hediye yüzünden telefonda onu nasıl paramparça ettiğini, "Bizden uzak dur." diyerek nasıl rest çektiğini hatırladı. Abisi onun çizsiği sınırı kabullenememiş, inatla ve çok daha rahatsız edici bir şekilde karşısına çıkmayı seçmiş olmalıydı.

Fadime'nin gözlerindeki tedirginlik yerini saniyeler içinde harlanan, vahşi bir öfkeye bıraktı. Göğüs kafesi şiddetle inip kalkarken elleri titreyerek tezgahta duran telefonuna uzandı.

"Yine mi ya..." diye mırıldandı öfkeyle. "Ben ona ne dedim? Ben ona 'Kızımdan uzak dur' demedim mi İso?! Ne hakla, hangi cüretle benim sınırlarımı böyle zorlar!"

İsmail karısının bu ani ve kontrolsüz öfke patlaması karşısında kaşlarını derinden çattı. Gözleri tezgâhtaki tekinsiz çiçeklere, ardından da telefonunun ekranını hırsla tokatlayan karısına kaydı. "Fadime, dur bir saniye..." diyerek elini uzattı. Sesi uyarıcı ama sakinleştirici bir tondaydı. "Abinin böyle bir şey göndereceğinden emin miyiz? Gönderen ismi yok, zarf yok..."

Fakat Fadime ekrandaki arama tuşuna çoktan basmıştı. "Kim benim iki buçuk yaşındaki kızımın adına böyle hastalıklı, kâbus gibi bir buket gönderir?! Geçen ay da orkide yollamadı mı? Kendi vicdanını rahatlatmak için, bize güç gösterisi yapmak için inatla hayatımıza girmeye çalışıyor işte!"

Telefonun hoparlöründen yankılanan çalma sesi, mutfaktaki gerilimi zirveye taşıyordu. İsmail Neva'nın korktuğunu fark edip hemen kızının yanına geçti, minik omuzlarını şefkatle sararak onu göğsüne bastırdı.

Karşı taraf telefonu ikinci çalışta açtı. "Fadime..." Adil'in sesi her zamanki uorgun, beklenti dolu ve kırık tınısıyla hattın ucundan süzülürken Fadime'nin damarlarındaki kan resmen kaynama noktasına ulaşmıştı.

"Sana kızımdan uzak dur demedim mi ben?!" diye kükredi Fadime zerre kadar selam sabah vermeden, bütün öfkesini telefonun mikrofonuna kusarak. "Benim sözümün, benim koyduğum sınırın senin o kocaman egonda hiçbir hükmü yok mu Adil Koçari?! Ne hakla, ne cüretle benim kızıma yine çiçek gönderirsin sen!"

Hattın diğer ucunda derin, buz gibi bir sessizlik oluştu. Adil duyduğu bu ani ve şiddetli saldırı karşısında afallamış, kardeşinin neyden bahsettiğini idrak etmeye çalışıyordu.

"Ne çiçeği Fadime?" diye sordu sesindeki kafa karışıklığını gizleyemeden. "Ben bir şey göndermedim. En son konuştuğumuzdan beri senin kapına ne bir adamımı yolladım ne de başka bir şey. Neyden bahsediyorsun sen?"

"Bana yalan söyleme!" diye bağırdı genç kadın, eliyle tezgâhtaki o koyu, karanlık buketi sanki abisi görebilecekmiş gibi işaret ederek. "Daha az önce kapıya geldi, Neva'nın adına gönderilmiş, simsiyah, kâbus gibi çiçekler! Bizi korkutmak mı istiyorsun? Gözdağı mı veriyorsun, ne yapmaya çalışıyorsun sen?!"

Adil'in nefes alışverişleri telefonun diğer ucunda aniden ağırlaştı. Ses tonundaki yorgunluk saniyeler içinde silinmiş, yerine şüphe dolu, tehlikeli bir ciddiyet yerleşmişti.

"Fadime, beni iyi dinle." dedi kelimelerin üzerine tek tek, kalın çizgilerle basarak. Sesinde ne bir yalan ne de bir oyun vardı. "Sana yemin ederim, benim o dediğin şeyden zerre kadar haberim yok. Küçücük çocuğa neden öyle bir şey yollayayım ben? Size siyah çiçekler gönderip gözdağı verecek kadar küçülmedim. Ben göndermedim o buketi."

Kelimeler Fadime'nin kulaklarına ulaştığında genç kadının bağırmak için aralanmış dudakları öylece asılı kaldı. Abisini çok iyi tanıyordu. Adil Koçari acımasız olabilirdi, zalim olabilirdi, intikamı uğruna dünyayı ateşe verebilirdi ama yalan söylemezdi. Yaptığı bir şeyi inkâr etmek onun lügatında olan bir şey değildi. Hele ki yemin ediyorsa o çiçekleri gerçekten de o göndermemiş demekti.

Boğazına aniden dikenli bir yumru oturdu. Gözleri yavaşça tezgâhın üzerinde duran bukete kaydı.

Eğer abisi göndermediyse kim göndermişti?

"Fadime? Orada mısın? Fadime, cevap ver!" Adil'in telefonun diğer ucundan gelen endişeli, gürleyen sesi mutfaktaki derin sessizliği yırtmaya çalışıyordu lakin genç kadın telefonu çoktan kulağından indirip ekranı kapatmıştı. Cihazı titreyen parmaklarıyla tezgâhın üzerine usulca bıraktı.

İsmail, karısının yüzündeki o öfkenin saniyeler içinde nasıl saf bir dehşete, nasıl kireç gibi bembeyaz bir renge dönüştüğünü anında fark etmişti. Neva'yı usulca sandalyesinden kaldırıp kendi arkasına alırken, adımlarını karısına doğru attı.

"O değilmiş..." diye fısıldadı Fadime, sesi o kadar cılız, o kadar kırılgandı ki kendi bile zor duydu. Ela gözleri kocasının çakır gözlerine kilitlendiğinde içindeki korku bütün benliğini ele geçirmişti. "İso, abim yemin etti... O göndermemiş."

İsmail'in bedeni bu cümleyle birlikte yay gibi gerildi. Çenesindeki kaslar seğiriyor, dişlerini birbirine öyle bir bastırıyordu ki şakaklarındaki damarlar çatlayacakmış gibi atıyordu.

Fadime içindeki kontrolsüz panik dalgasıyla birlikte tezgâha doğru atıldı. "İçinde bir şey olmalı!" dedi can havliyle, elleri titreyerek. "Bir not, bir isim... Bir şey olmak zorunda!"

Parmakları buketin etrafını saran kâğıdı tutan koyu renkli saten kurdeleye yapıştı. Kurdeleyi çözüp bir kenara attıktan sonra mat kâğıdı elleriyle yırtarcasına çekiştirdi. Karanlık yapraklar etrafa saçılırken Fadime nefes nefese çiçeklerin diplerine, sapların arasına bakıyordu.

Ve o an koparılan kâğıtların ve dağılan çiçeklerin arasından tezgâhın yüzeyine küçük, bembeyaz bir zarf düştü.

Zarf karanlık çiçeklerin ortasında o kadar belirgin bir şekilde duruyordu ki mutfağın içindeki zaman tamamen durdu. Ne Fadime ne de İsmail birkaç saniye boyunca uzanıp o kâğıt parçasını almaya cesaret edemedi.

İsmail yavaşça elini uzattı. Parmakları zarfı mermerin üzerinden kaldırırken odanın içindeki oksijen tamamen tükenmişti sanki. Zarfın üzerinde hiçbir isim, hiçbir adres yoktu. Kapağı yapıştırılmamış, sadece usulca kapatılmıştı.

İsmail zarfı açıp içindeki kalın, dokulu kâğıt parçasını çıkardı. Kartın ilk yüzünü çevirdiğinde, bembeyaz zeminin tam ortasına simsiyah bir mürekkeple yazılmış sayıyı gördü.

43

Fadime kocasının omzunun üzerinden o sayıyı gördüğü an bacaklarındaki bütün derman saniyeler içinde çekilmişti. Tezgâhın kenarına tutunarak ayakta kalmaya çalışırken gözleri dehşetle yuvalarından fırlayacak gibi açılmıştı. Dudaklarından kaçan boğuk, yırtıcı iniltiye engel olamadı.

Kırk üç.

Bunun tesadüf olma ihtimali sıfırdı. Gönderen kişi Fadime'nin en derin, en mahrem travmasını, Neva'yı kaybetme korkusunu en ince detayına kadar biliyordu.

İsmail'in elleri titremeye başladı. Çakır gözleri o sayının üzerinde takılı kalırken midesine devasa, alev alev yanan bir yumru oturduğunu hissetti. Kartı parmaklarının arasında yavaşça ters çevirdi. Arka yüzünde yine aynı soğuk ve ruhsuz harflerle yazılmış kısacık bir cümle vardı.

Vakit daralıyor.

Cümleyi okudukları an mutfağın içindeki sıcak neşe yerini tamamen ölümün ve tehlikenin keskin, çürütücü havasına bırakmıştı. Şerif Furtuna'nın gölgesi hapishane duvarlarını aşıp doğrudan evlerinin tam kalbine, kızlarının adına gelen karanlık buketle birlikte içeri sızmıştı. Hedef belliydi, mesaj çok netti.

Neva sandalyesinden inip babasının bacağına sımsıkı sarıldı. Annesinin bembeyaz kesilmiş yüzüne ve titreyen ellerine bakarak korkuyla dudaklarını büzmüştü. "Anne..." diye fısıldadı küçük kız. "Neden ağlıyorsun?"

Fadime kızının korku dolu, masum sesiyle kendine gelmeye çalıştı. Gözlerinden süzülen yaşları ellerinin tersiyle hırsla silip derin, sarsak bir nefes aldı. Kızına dönüp yalandan, paramparça bir tebessüm sunmaya çabalarken gözleri kocasının o alev alev yanan çakır gözleriyle buluştu. Vakit gerçekten daralıyordu ve artık sadece bir güç oyunu oynamıyorlar, doğrudan kendi canları için ölümcül bir savaşa çekiliyorlardı.

Vakit kaybetmeden hazırlanıp arabaya bindiklerinde içlerindeki fırtına dinmek bilmiyordı. İsmail direksiyonu öylesine sıkı kavramıştı ki parmak boğumları bembeyaz kesilmiş, kollarındaki damarlar belirginleşmişti. Gözleri yola kilitlenmiş bir hâlde gaza yükleniyor, aracı Atmaca idari binasına doğru uçururcasına sürüyordu. Yan koltukta duran mat kâğıtlara sarılı buket ve içinden çıkan minik beyaz zarf arabanın içine ölümcül bir zehir yayıyor gibiydi. Onları görmek İsmail'in her nefeste daha da delirmesine sebep oluyordu.

Arka koltukta ise Fadime kollarının arasına aldığı kızını göğsüne sımsıkı bastırmış, çenesini onun sapsarı saçlarına yaslamıştı. Bedenindeki titremeyi durduramıyor, gözlerinden süzülen yaşları sessizce akıtırken kızının saçlarını âdeta bir cankurtaran simidine tutunur gibi okşuyordu. Neva olan bitene hiçbir anlam verememenin getirdiği o derin, çocuksu korkuyla annesinin boynuna sarılmıştı. Sadece yarım saat önce sıcacık mutfaklarında babası ona kuymak yaparken, kahkahalarla gülerken her şey bir anda altüst olmuştu. Kapı çalmış, babası o siyah, korkunç çiçekleri içeri getirmiş ve annesinin yüzündeki aydınlık gülümseme yerini kireç gibi bir solgunluğa bırakmıştı. Anne ve babasının birbirlerine attıkları dehşet dolu bakışları, sessiz paniği hisseden küçük kız şimdi kucağında tavşanıyla birlikte büzüşmüş, mavi gözlerini korkuyla etrafta gezdiriyordu.

"Anne... Nereye gidiyoruz? Biz bugün çalışmayacaktık..." diye fısıldadı Neva, dudakları titreyerek. Minik parmakları Fadime'nin kazağını sıkıca avuçlamıştı. "Korkuyorum ben, eve gitmek istiyorum, o siyah çiçekleri çöpe atalım..."

Fadime, kızının bu titrek yakarışı karşısında gözlerini sımsıkı kapattı. Yutkunmaya çalıştı fakat boğazındaki paslı çivi nefes almasını bile engelliyordu. "Geçecek annem..." diye mırıldandı çatlak bir sesle. Kızının alnına sıcak, uzun bir öpücük bıraktı. "Çöpe atacağız onları, bir daha hiç görmeyeceksin. Amcanın yanına gidiyoruz sadece, hemen döneceğiz evimize."

İsmail dikiz aynasından karısının ve kızının perişan hâlini gördüğünde çenesini sıktı öfkeyle. Kendi evinin içine, kızının adına bir kargoyla bu denli pervasızca sızabilen düşmanın cüreti aklını başından alıyordu.

Araç şirketin otoparkına sert bir frenle, lastiklerin acı çığlıklarıyla giriş yaptı. Motor henüz tamamen susmadan İsmail kapıyı açıp fırladı. Yan koltuktaki lanetli buketi ve beyaz zarfı tek eliyle hırsla kavrayıp arka kapıya yöneldi. Fadime kızını kucağından indirmeden araçtan çıkarken İsmail diğer elini karısının beline destek olmak istercesine yerleştirdi. Adımlarını hızlandırarak idari binanın geniş cam kapılarından içeri daldılar.

Bugün resmi tatil olduğundan ofiste veya fabrikada Fatih'in adamları dışında kimse yoktu. Onlar da İsmail ve Fadime'nin fırtına gibi, yüzlerinde dehşet verici bir ifadeyle asansörlere doğru ilerleyişini gördüklerinde kenara çekildiler. Kimse tek bir kelime etmeye, bir selam dahi vermeye cesaret edememişti. Asansörün çelik kapıları kapanıp da en üst kata doğru yükselmeye başladıklarında, daracık kabinin içi sadece İsmail'in burnundan aldığı hırslı, ağır nefeslerle doluydu. Neva babasının elindeki korkunç çiçeklere bakmamak için yüzünü tamamen annesinin boynuna gömmüştü.

Asansör durup kapılar açıldığında İsmail tereddüt etmeden koridoru aşıp odasına yöneldi, abisinin içeride olduğunu biliyordu. Kapıyı çalmaya zerre kadar lüzum görmeden kulpuna yapışıp çift kanatlı kapıyı büyük bir gürültüyle ardına kadar açtı.

Fatih masasının başında elindeki bazı evrakları inceliyordu. Kapının bu denli vahşice açılmasıyla başını hızla kaldırdı. Kardeşinin kan çanağına dönmüş gözlerini, yengesinin kucağında titreyen yeğenini ve İsmail'in elinde tuttuğu tuhaf yığını gördüğü an yüzündeki bütün ciddiyet yerini saf bir alarma bıraktı. Evrakları bir kenara itip hızla ayağa kalktı.

"N'oluyor?" diye sordu masanın etrafından dolanarak onlara doğru adımlarken. Sesindeki korumacı tını hemen devreye girmişti. "N'oldu sabahın köründe? Fadime, kızım ne bu hâliniz?"

İsmail tek kelime etmeden elindeki buketi masanın tam ortasına şiddetle fırlattı. Çiçeklerin kurumuş birkaç yaprağı havaya savrulup masanın üzerine döküldü.

"Bu oluyor!" diye gürledi göğüs kafesi hızla inip kalkarken. "Gündüz gözüyle, evimizin içine kadar yollamışlar!"

Fatih tam masadaki tekinsiz, karanlık bukete doğru eğilip bakacaktı ki ofisin ağır kapısı bir kez daha, bu sefer menteşelerinden sökülecekmiş gibi büyük bir gürültüyle ardına kadar açıldı.

İçeriye bir fırtına, dizginlenemez bir kasırga gibi Defne daldı.

Genç kadının saçları darmadağınık olmuş, yüzü öfkeden ve ihanete uğramışlığın getirdiği o devasa şoktan dolayı kıpkırmızı kesilmişti. Gözlerinden resmen ateş fışkırıyordu. Nefes nefeseydi, göğüs kafesi hızla inip kalkarken adımlarını yeri delecekmiş gibi sert atarak doğrudan babasının üzerine yürüdü.

Hemen arkasından ofise kendini zor atan Eyüphan belirdi. Defne'nin bu hışmı karşısında çaresiz kalmış, saçları dağılmış bir hâlde koşturmaktan soluk soluğaydı. Defne'nin gözü ne köşede şaşkınlıkla onlara bakan İsmail ile Fadime'yi, ne de masanın üzerindeki siyah çiçekleri görüyordu. Hedefinde sadece babası vardı. Adımlarını Fatih'in tam önünde durdurdu. Aralarındaki mesafe neredeyse sıfırlanmışken ince parmaklarını masanın yüzeyine sertçe vurup başını dimdik havaya kaldırdı.

"Nasıl yaparsın bunu ya?!" diye bağırdı, sesi ofisin duvarlarında yankılanacak kadar tiz ve isyankârdı. "Nasıl yaparsın baba?! Benim gözümün içine baka baka arkamdan nasıl böyle bir iş çevirirsin?!"

Fatih kızının ani ve kontrolsüz patlaması karşısında kaşlarını çattı. Şaşırmış gibi görünmemeye çalışsa da durumun bu kadar çabuk patlak vermesini beklemediği belliydi. Ellerini ceplerine sokup her zamanki sarsılmaz, kaya gibi duruşunu bozmadan kızının gözlerinin içine baktı.

"Sesini alçalt Defne." dedi sakin bir tonda. "Çocuk var içeride kızım, bağırma."

Ancak Defne'nin susmaya, alttan almaya zerre kadar niyeti yoktu. İşaret parmağını babasının göğsüne doğru sallayarak bir adım daha öne çıktı. "Bana sesini alçalt deme! Sen dün akşam yorgunum, gidip yatacağım diye masadan kalkıp giderken aslında ne halt yediğini söylesene onlara! Söylesene dün gece kimi kaldırttığını!"

"Defne, ne diyorsun sen?" diyerek araya girdi İsmail, şaşkınlıkla bir abisine bir de genç kadına bakarak. Masadaki buketin yarattığı panik yerini yepyeni bir kaosa bırakmak üzereydi.

Defne başını hızla İsmail'e çevirdi. Gözlerinde biriken o isyankâr yaşlar öfkesinden akmamak için direniyordu adeta. "Çok sevgili abin dün gece Behçet'le Pars'ı evlerinden kaldırtmış! Adamları yaka paça alıp bir depoya kapatmış! Bir de bu yetmezmiş gibi..." Genç kadın hırsla yutkundu, asıl ihaneti dillendirirken sesi titriyordu. "Bütün bu operasyonunu gidip Adil Koçari ile iş birliği yaparak yürütmüş! İki düşman bir araya gelip benim aylardır kurduğum hukuki planı bir gecede yerle yeksan etmişler!"

Bu cümlenin ofisin ortasına düşmesiyle birlikte içerideki oksijen kelimenin tam anlamıyla buharlaşıp uçmuştu.

Fadime'nin elleri Neva'nın sırtında donakalmıştı. İsmail'in gözleri fal taşı gibi açılmış, başını yavaşça abisine doğru çevirmişti. Dün daha masada "Birkaç gün müsaade edelim" diye anlaştıkları planın aynı gecede arkalarından Adil Koçari ile ortaklık kurularak çiğnenmiş olması ikisinin de beyninden kaynar sular dökülmesine sebep olmuştu.

"Abi nasıl yaparsın bunu?!" diye patladı Fadime fazla yükselip kızını korkutmamaya özen göstererek. "Biz daha dün konuştuk! Sen söz verdin ya bize, söz verdin! Sözünü çiğneyip kendi başına, bir de gidip benim abimle... Düşmanımızla el sıkışıp arkamızdan nasıl iş çevirirsin?!"

İsmail de karısının ardından bir adım öne çıktı. Kendi abisine duyduğu o eski güvensizlik yeniden uyanmıştı. "Sana inanamıyorum." dedi dişlerinin arasından. "Biz kızıma, ailemize bir zarar gelmesin, ortalık karışmasın diye kılı kırk yararken sen bizi ezip Adil Koçari ile bir mi oldun? Adam mı kaçırdınız ulan birlikte?!"

Odanın içi bir anda mahşer yerine dönmüştü. Herkes aynı anda Fatih'in üzerine yürüyor, hesap soruyor ve bağırıyordu. Defne ise histeri krizine girmek üzereydi.

"Bütün plan altüst oldu!" diye feryat etti Defne, ellerini saçlarına geçirerek. "Sizin mafyacılık oynamanız yüzünden artık biz suçlu durumundayız! Eğer o adamlar bir şekilde kurtulursa ya da polis bulursa, hâkim karşısına şikâyetçi olarak değil, hürriyeti tahdit ve işkenceden yargılanan suçlular olarak çıkacağız! Şerif'in eline öyle büyük bir koz verdiniz ki adam kendini mağdur ilan edecek! Kendi ellerinizle o adamın hapisten çıkış biletini imzaladınız siz!"

Bu esnada Eyüphan Defne'nin kontrolden çıkmaya başlayan öfke krizini yatıştırmak için usulca kadının arkasına geçti. Genç kadının titreyen, sinirden kaskatı kesilmiş bedenine bir adım daha yaklaştı. Herkesin birbirine bağırdığı, Fatih'in İsmail ile tartışmaya girdiği karmaşanın içinde kimsenin dikkatini çekmeyecek bir narinlikle elini yavaşça Defne'nin koluna doladı.

Parmakları ceketinin üzerinden kolunu hafifçe kavradığında başparmağı kumaşın üzerinden Defne'nin tenini yatıştırıcı bir ritimle usul usul okşamaya başladı. Teması sımsıcak ve son derece sahipleniciydi.

"Defne... Sakin ol." diye mırıldandı Eyüphan sesini odadaki bağırışlara karıştırmadan, sadece genç kadının duyabileceği kadar kısık ve yumuşacık bir tonda tutarak. "Tamam, haklısın. Ama sakin ol, bir şekilde çözeriz."

Defne kolunu kavrayan sıcak ele ve kulağına dolan yumuşak sese rağmen içindeki ateşi söndüremiyordu. Hışımla başını omzunun üzerinden çevirip Eyüphan'a ateş saçan gözlerle baktı.

"Sen de bi' sus Eyüphan ya!" diye çıkıştı sesini alçaltma gereği bile duymadan. "Hepiniz aynısınız! Hepiniz aynı kaba kuvvetle çözüyorsunuz ya her şeyi! Biz çıkamayız bu işin içinden artık, çözemeyiz hiçbir şeyi!"

Fakat ne kadar bağırırsa bağırsın Eyüphan elini onun kolundan çekmedi. Başparmağının o sakinleştirici, düzenli dokunuşu devam ediyordu. Defne'nin titreyen omuzları adamın bu inatçı, sessiz desteğiyle farkında olmadan bir milim de olsa aşağı inmişti. Eyüphan'ın orada, hemen arkasında duvar gibi duruşu içindeki deli fırtınayı tuhaf bir şekilde yavaşlatıyordu lakin gururu bunu kabul etmesine henüz izin vermiyordu.

"Ben bu saçmalığın daha fazla içinde olamam!" diye bağırdı kolunu Eyüphan'ın tutuşundan sertçe kurtararak. Gözleri yaşarmıştı. "Kendinizi nasıl kurtarıyorsanız kurtarın!" Arkasını döndüğü gibi ofisin kapısına doğru hızla yöneldi. Adımları öfkeli ve keskindi.

"Defne!" diye seslendi Fatih arkasından ama kızı dinlemedi. Çift kanatlı kapıyı itip koridora çıkarken ofisteki kargaşayı ardında bırakmıştı.

Eyüphan saniye bile düşünmeden kapıya doğru atıldı. "Ben bakarım abi." diyerek hızla ofisten çıktı ve kapanmak üzere olan kapıyı eliyle tuttu.

Koridorun sonuna doğru koştururcasına yürüyen Defne'ye birkaç geniş adımda yetişmişti. Kadının kolundan nazikçe ama kararlı bir şekilde tutup onu kendine doğru çevirdi.

"Bırak Eyüphan, gideceğim!" diye çırpındı Defne gözyaşları nihayet yanaklarından süzülürken. "Görmüyor musun ne yaptıklarını? Her şey çöpe gitti!"

Eyüphan genç kadının çırpınışlarına izin vermedi. Kollarını uzatıp Defne'yi tek hamlede, sıkıca kendi göğsüne çekti. Onu tamamen sarıp sarmaladığında Defne'nin itirazları adamın kolları arasında boğulup kalmıştı.

"Yavrum bi' nefeslenir misin?" diye fısıldadı Eyüphan burnunu kadının saçlarına gömerek. Sesindeki serserilik tamamen silinmiş, yerine şefkat gelmişti. Geri çekilip Defne'nin titreyen ellerini sıkıca kavradı. "Tamam, çıldırmakta haklısın. Kızmakta da haklısın ama gidemezsin şimdi. İçerisi yangın yeri, her şey yeterince karıştı. Hepimiz aynı gemideyiz, şimdi gemiyi terk etme vakti değil."

Defne adamın sıcak, güven veren kollarının arasında birkaç saniye daha direndi. Lakin Eyüphan'ın yatıştırıcı kalp atışlarını göğsünde hissettikçe içindeki devasa isyan yavaş yavaş kırılmaya başladı. Hıçkırığını yutkunarak bastırdı, yüzünü Eyüphan'ın göğsünden ayırmadan derin bir nefes aldı.

"Mahvettiler her şeyi..." diye mırıldandı çaresizce, kollarını yavaşça adamın beline dolarken.

"Halledeceğiz." dedi Eyüphan, onun saçlarına şefkatli bir öpücük bırakarak. "Bulacağız bir yolunu kurban olduğum, değer mi canını sıkmaya? Söz veriyorum çözeceğiz. Ama şimdi içeri dönmemiz lazım. İso'nun getirdiği çiçekler... Orada başka bir bokluk dönüyor."

Defne yavaşça geri çekildi. Gözyaşlarını elinin tersiyle silip omuzlarını dikleştirdi. Eyüphan'ın varlığı gerçekten de onu mucizevi bir şekilde sakinleştirmişti. İkisi birlikte sessizce ofise geri döndüler.

İçerideki hararetli tartışma biraz olsun durulmuştu lakin hava eskisinden çok daha ağır ve tekinsizdi. Defne odaya tekrar adım attığında profesyonel kimliğini yeniden kuşanmıştı. Adımlarını masaya doğru atarken bakışları ilk defa o kara çiçeklerin üzerinde tam anlamıyla gezindi.

"Bir anlamı var mı bu çiçeklerin?" diye sordu Fatih kızına, böyle şeyleri bilirdi Defne. Zaten burnuna dolan o ağır, topraksı ve acımtırak koku zihnindeki bazı eski, zehirli bilgileri tetiklemişti bile.

Masaya biraz daha yaklaştı. İlk olarak mor, miğfer şeklindeki sivri yaprakları yakından inceledi.

"Bunlar kurtboğan." diye fısıldadı Defne, sesi ofisin sessizliğinde ürkütücü bir netlikle yankılandı.

Defne'nin fısıltısıyla başını kaldırdı Fatih. "Ne demek o?"

Defne yutkundu. Gözlerini o karanlık buketten ayıramıyordu. "Tarihteki en zehirli bitkilerden biridir." diye anlatmaya başladı, sesi bilimsel bir gerçeği açıklar gibi mekanik ama dehşet doluydu. "Suçlu infazlarında ve siyasi süikastlarda zehir olarak kullanılırdı. Ok ve mızrakların ucuna da özü sürülerek zehirli bir silah haline getirilirdi, güçlü bir bitki yani. Anlamı çok nettir çiçek dilinde. Ölüm. Tehlike."

Odanın içindeki sessizlik giderek sağır edici bir hâl alıyordu. Neva annesinin boynuna biraz daha sokularak kollarını küçücük bedeni etrafında sıkılaştırdı. İsmail'in çenesi hırsla kasıldı.

"Sadece bu kadar da değil..." diye devam etti Defne bakışlarını buketin kalbindeki koyu, neredeyse siyaha çalan kadifemsi çiçeklere çevirerek. "Şu ortadakiler de siyah dalya. Bunlar zehirli değiller ama taşıdığı anlam benzer."

İsmail cebinden hızla o küçük, beyaz zarfı ve içindeki kâğıdı çıkarıp Defne'nin önüne attı. "Sadece çiçeklerle de kalmamış." dedi İsmail, sesi öfke ve çaresizlikle boğuklaşmıştı. "İçinden bu çıktı."

Defne kâğıdı eline alıp önce ön yüzündeki o iki rakama, sonra da arka yüzündeki cümleye baktı.

43

Vakit daralıyor.

"Kırk üç ne?" diye sordu Eyüphan, masaya doğru yaklaşarak kaşlarını derinden çatarken. Omuzları gerilmişti. "Gün mü, saat mi, dakika mı? Şifre mi veriyor aklınca?"

"Gün..." diye mırıldandı Fadime. Bütün bakışlar anında ona döndü. Genç kadının ela gözlerinden yaşlar süzülmemekmiçin adeta bir savaş veriyordu. kucağındaki Neva'nın saçlarını acıyla, geçmişin deşilmiş yarasıyla okşuyordu.

"Neva doğduğunda..." diye anlatmaya başladı Fadime, kelimeler boğazını bir cam parçası gibi keserken. "Kırk üç gün ayrı kaldık."

İsmail başını öne eğdi. Karısının hatırlattığı cehennem günleri, kendi ruhundaki kabuk bağlamamış yaraları da yeniden kanatmıştı.

"Tam kırk üç gün..." diye fısıldadı. Sesindeki o devasa acı, odadaki herkesin yüreğine koca bir taş gibi oturdu. "Benim kızım o camın arkasında ölümle savaştı. Ben her sabah yaşayacak mı korkusuyla o hastane koridorlarında öldüm öldüm dirildim. Bunu biliyor... Aynı süreyi veriyor yine yaşayacak mı diye beklememiz için."

Defne elindeki kâğıda dehşetle baktı. Gönderen kişi sadece onları tehdit etmiyordu. Gönderen kişi Fadime ve İsmail'in en büyük zaafını, ruhlarında açılmış en derin yarayı biliyor ve o yaraya acımasızca parmağını basıyordu.

"O zaman..." dedi Defne, yutkunarak. Bakışlarını Fadime'den alıp Fatih ve İsmail'e çevirdi. "Kırk üç gün olması muhtemel."

Kâğıdı yavaşça masanın üzerine bıraktı. Bakışlarını Eyüphan'a çevirdiğinde adeta yardım istiyordu ondan. Geri sayım başlamıştı, vakit daralıyordu.

Bu sırada Neva annesine iyice sokulmuş, sessiz sessiz bekliyordu sadece. Minik bedeni Fadime'nin yanına iyice sinmiş, gözleri odadaki yetişkinler arasında tedirgin tedirgin dolaşıyordu. Usulca annesine eğildi. Dudaklarını kulağına yaklaştırıp, neredeyse duyulmayacak bir sesle fısıldadı.

"Anne... Tuvalete gidebilir miyiz?"

Fadime başını ona çevirdi. Aynı sessizliğe uyum sağlayan yumuşak bir fısıltıyla "Sıkıştın mı aşkım?" diye sordu.

Neva gözlerini annesinden ayırmadan küçücük bir hareketle başını salladı. Fadime kızının yanağını hafifçe okşadı. Ardından onu yavaşça kucağından indirip minik elini avucunun içine aldı. Ayağa kalkarken İsmail'e döndü.

"Neva'yı lavaboya götüreceğim." dedi alçak bir sesle.

"Tamam bitanem." dedi İsmail de fısıldayarak.

Toplantı odasının o zehirli, nefes aldırmayan havasından sıyrılıp koridora çıktıklarında Fadime kızının elini sımsıkı kavramıştı. Az önce masanın etrafında dönen ölümcül konuşmaların zihinlerde yarattığı deprem henüz dinmemişti.

Koridorun sonundaki geniş, beyaz fayanslı lavaboya adım attıklarında içerideki steril ve soğuk hava yüzlerine çarptı. Neva son derece sessizdi. Normalde tuvalete geldiklerinde aynadaki yansımasına bakıp kıkırdayan, annesine bıcır bıcır bir şeyler anlatan küçük kızdan eser yoktu.

Fadime kızının üzerindeki ağır durgunluğu fark etse de şimdilik sessizliği bozmadı. Minik kızı kabine sokup ihtiyacını gidermesine yardımcı olurken gözleri Neva'nın yüzünde takılıp kalmıştı. Küçük kızın çenesi kasılmış, alt dudağı kontrolsüz bir şekilde titremeye başlamıştı. Boncuk gibi masmavi gözlerinin içine hücum eden yaşlar, uzun kirpiklerinin ucunda asılı duruyordu.

"Annem?" diye fısıldadı Fadime, içindeki anne içgüdüsü saniyeler içinde alarm verirken. Eğilip kızının yüzüyle kendi yüzünü aynı hizaya getirdi. "Neyin var senin? Canın mı yanıyor?"

Neva cevap vermedi. Dudaklarını birbirine sımsıkı bastırarak, gözyaşlarının dökülmesine engel olmaya çalışır gibi başını hafifçe öne eğdi.

"Karnın mı ağrıyor aşkım?" diyerek ısrar etti Fadime. Bir yandan da elini usulca kızının minik karnına yerleştirip nazikçe yokladı. Sabah çok az kahvaltı etmişti, üstelik yaşadığı stres midesine vurmuş olabilirdi. "Söyle bana güzelim, miden mi bulanıyor?"

Küçük kız annesinin bu telaşlı soruları karşısında sadece cılız bir şekilde omuz silkti. Başını kaldırmadan, elindeki sarı tavşanının kulaklarını sıkıca avuçladı. Söyleyecek kelimeleri toparlayamıyor, küçük kalbini ezen korkuyu nasıl anlatacağını bilemiyordu.

Fadime kızının fiziksel bir acı çekmediğini anlasa da bu sessiz kabulleniş içini daha çok yakmıştı. Onun kıyafetlerini düzeltip kabinden çıkardı. Geniş mermer tezgâhın önündeki lavabolardan birine yaklaştıklarında, sensörlü musluktan akan ılık suyun altına kızının minik ellerini tuttu.

Sıvı sabunu köpürtüp kızının minik parmaklarını nazikçe ovalamaya başladığı o kısacık anda her şey bir anda kontrolden çıktı.

Neva'nın boğazından kopan incecik, yırtıcı hıçkırık lavabonun beyaz fayanslarında yankılandı. Suya tuttuğu ellerini aniden geri çekip omuzlarını sarsarak ağlamaya başladı küçük kız. Sessizce dökülen gözyaşları artık yerini derin, kontrol edilemez bir feryada bırakmıştı. Nefes nefese kalmış, minik göğüs kafesi hızla inip kalkarken yüzü ağlamaktan saniyeler içinde kıpkırmızı kesilmişti.

"Neva!"

Fadime neye uğradığını şaşırarak suyu hızla kapattı. Kızının bu denli şiddetli bir ağlama krizine girmesi aklını başından almıştı. Küçük kızı belinden kavradığı gibi tek bir hamlede havaya kaldırdı ve onu geniş, mermer lavabo tezgâhının üzerine oturttu. Kendi bedenini kızının bacaklarının arasına yerleştirip kollarını onun titreyen bedenine sardı.

"Ne oldu bir tanem? Niye ağlıyorsun böyle bebeğim, lütfen söyle bana..." diye yalvardı genç kadın. Kendi sesi de korkudan titriyordu. Ellerini kızının ıslak yanaklarına yerleştirip o durmaksızın akan yaşları silmeye çabaladı. "Hadi anlat annene biriciğim, anlat boncuğum..."

Neva elleriyle yüzünü kapatıp başını iki yana sallarken hıçkırıkları kelimelerini yutuyordu. Ofisin ortasına fırlatılan siyah çiçekler, amcasının ve babasının bağırarak kurduğu karanlık cümleler, halasının söyledikleri, annesinin ağlayarak "kırk üç gün" diye bahsettikleri... İki buçuk yaşındaki bir çocuğun zihninin taşıyabileceği sınırları çoktan aşmış, bütün bu karmaşa en temel, en ilkel korkuyu tetiklemişti.

Minik kız ellerini yüzünden çekip, yaşlardan sırılsıklam olmuş boncuk gözlerini doğrudan annesinin ela gözlerine dikti. Dudakları titreyerek, nefes nefese sordu. "Bizi ayıracaklar mı anne?"

Fadime'nin damarlarındaki bütün kan saniyesinde çekilmişti. Göğüs kafesine öylesine ağır, öylesine sivri bir bıçak saplanmıştı ki nefes almayı unuttu.

"O nereden çıktı bebeğim?" diye fısıldadı sesini sabit tutabilmek için insanüstü bir çaba sarf ederek. Titreyen elleriyle kızının saçlarını okşamaya devam etti. "Kim ayırabilir bizi?"

Neva burnunu çekip küçük yumruklarını sıktı. İçindeki çaresizlik o kadar büyüktü ki gözyaşları yeniden yanaklarından aşağı süzülmeye başlamıştı.

"Siz söylediniz..." diye hıçkırdı sesi lavabonun soğuk duvarlarına çarparken. "Ayıracaklar bizi! Beni götürecekler!"

"Aşkım hayır, hayır..." Fadime hemen kollarını kızının boynuna dolayıp onu kendi göğsüne sımsıkı bastırdı. Gözpınarlarına hücum eden yaşlar, artık kendini tutamayacağının en büyük kanıtıydı. "Kimse götürmeyecek seni. Kimse almayacak seni benden."

Lakin küçük kız annesinin bu sıcak, güven dolu göğsünde bile sakinleşemiyordu. Duyduğu kelimelerin ağırlığı, o karanlık çiçeklerin eve getirdiği ölümcül hava zihnine kazınmıştı bir kere. Onu annesinden koparacaklardı.

"İstemiyorum!" diye feryat etti Neva kollarını annesinin boynuna dolayıp onu boğarcasına sıkarken. Yüzünü Fadime'nin omzuna gömmüş, sarsıla sarsıla ağlıyordu. "Ben senden ayrılmak istemiyorum! Babamdan ayrılmak istemiyorum! O kötü siyah çiçekler geldi, mutsuz olduk yine!"

Fadime kızının ağzından dökülen bu paramparça cümleleri duydukça kendi kalbinin de un ufak olduğunu hissediyordu. İntikam, kan davası, eski hesaplar... Bunların hepsi ne kadar boş, ne kadar anlamsızdı. Kendi elleriyle, kendi geçmişleriyle kızlarının o tertemiz, masum dünyasına böyle bir kâbusu nasıl sokmuşlardı?

"Bebeğim, kurban olduğum, dinle beni..." diye çırpındı genç kadın, kızının yüzünü avuçlarının arasına alarak ona bakmaya çalıştı. "Yanlış anladın sen bizi. O çiçekleri zaten çöpe atacağız, onların hiçbir önemi yok. Biz babanla, amcanla sadece iş konuşuyorduk. Kimsenin seni bir yere götüreceği falan yok. Baban izin verir mi hiç buna? Ben izin verir miyim?"

Fakat Neva ikna olmuyordu. Çocukların saf hislere dayalı dünyasında mantıklı açıklamaların hiçbir yeri yoktu. O sadece odanın içindeki korkuyu hissetmiş, anne ve babasının çaresiz paniklerini kendi ruhuna kopyalamıştı.

"Ama ağladın sen..." diye hıçkırdı Neva, annesinin yüzüne minik, ıslak elleriyle dokunurken. "Çok ağladın. Babam da bağırdı. Beni almasınlar anne, gitmek istemiyorum!"

Fadime daha fazla dayanamayarak başını kızının alnına yasladı. Gözlerinden süzülen yaşlar Neva'nın yanaklarına damlarken kollarını minik bedenine adeta bir zırh gibi sardı. "Bırakmam..." diye inledi kendi boğazındaki acı dolu yumruyla savaşırken. "Canımı veriririm de seni kimseye vermem. Bırakmam bebeğim."

Bu sırada tuvaletin kapısının hemen dışından tanıdık, endişeli bir ses duyuldu. Gittiklerinden beri dakikalar geçmiş, Fadime ve Neva'nın hâlâ geri dönmemesi İsmail'in içindeki o tetikte bekleyen panik düğmesine çoktan basmıştı. Kapının dış yüzeyine vurulan tok, ritmik üç tıklatma sesi lavabonun içindeki ağlama krizini böldü.

"Fadime'm?" İsmail'in sesi kalın, hafifçe boğuk ve oldukça gergindi. Kapının ardından yankılanan tonu içeride bir terslik olduğunu çoktan hissettiğini ele veriyordu. "İyi misiniz? Bir şey mi oldu?"

Fadime başını kızının saçlarından kaldırıp hızla gözyaşlarını sildi. Derin, titrek bir nefes alarak sesini olabildiğince sabit, normal bir seviyeye çekmeye çabaladı. "İyiyiz İso, çıkıyoruz şimdi..." diye seslendi kelimeler boğazını tırmalayarak çıkarken.

Neva'yı tezgâhın üzerinden yavaşça kucağına aldı. Küçük kız kollarını annesinin boynuna dolamış, yüzünü tamamen onun omzuna saklamıştı. Hıçkırıkları hafiflemiş olsa da göğüs kafesi hâlâ sarsılıyor, ince ince burnunu çekmeye devam ediyordu. Fadime aynadaki yansımasına bakıp dağılmış saçlarını tek eliyle geriye itti ve kızının sırtını sıvazlayarak kapıya yöneldi.

Kapının kulpunu indirip dışarı adımını attığında, İsmail tam karşılarında, koridorun ortasında dikiliyordu. Koca adamın bedeni yay gibi gerilmiş, çakır gözleri açılan kapıya kilitlenmişti. Karısının ağlamaktan kızarmış gözlerini ve kucağında saklanan kızını gördüğü an yüzündeki bütün endişe yerini saf bir çöküşe bırakmıştı.

"N'oldu?" diye sordu İsmail adımlarını hızlandırıp hemen yanlarına ulaşarak. Ellerini karısının beline ve kızının sırtına yerleştirdi. Sesi fısıltı hâlindeydi ama içindeki korku dağlar kadar büyüktü. "Neden ağlıyor böyle? İyi misiniz?"

Fadime yutkunarak gözlerini kocasından kaçırdı. Kelimeleri nasıl toparlayacağını, kızının kahredici sorusunu İsmail'e nasıl söyleyeceğini bilemiyordu. "Ofisteki konuşmalar..." diye mırıldandı en sonunda, sesi kırılmış bir hâlde. "Bizim paniklememizi, senin bağırmanı falan hep yanlış anlamış."

İsmail kaşlarını derinden çatarak kızının omuzunu usulca okşadı. "Ne anlamış kurban olduğum? Ne dedik de korkuttuk biz boncuğumuzu?"

Fadime başını kaldırıp yaşlı ela gözlerini kocasının gözlerine diktiğinde adamın kalbine saplanacak en ağır oku atmak zorundaydı. "Bizi ayıracaklarını düşünüyor..." dedi fısıltıyla.

İsmail'in bedeni duyduğu bu sözlerle birlikte kelimenin tam anlamıyla kaskatı kesildi. Nefes almayı unuttu. Biricik kızının kendi kurdukları cümleler yüzünden böyle bir korkunun içine sürüklenmiş olması onu kalbinden vurmuştu. Gözpınarlarındaki yakıcı sızı anında belirdi. Hiçbir şey söylemeden kollarını uzattı. Fadime'nin kucağındaki kızını büyük bir narinlikle, incitmekten ölesiye korkarcasına kendi göğsüne doğru aldı. Neva babasının sıcak kollarına geçmeye itiraz etmedi. Aksine küçük kollarını anında koca adamın boynuna dolayarak yüzünü onun sakallı yanağına gömdü.

İsmail başını kızının saçlarına yaslayıp omuzlarını düşürdü. Gözlerini sıkıca kapattığında yanağından süzülen ilk yaş Neva'nın kazağının yakasına karışıp kayboldu. Kızının minicik, sarsılan bedenini kendi gövdesiyle adeta bir kalkan gibi sarmalamıştı.

"Benim güzel bebeğim..." diye fısıldadı İsmail. Sesi acıdan paramparça olmuş, titreyerek çıkıyordu. "Benim dünyalar güzeli yavrum..."

Neva babasının boynuna biraz daha sokulduğunda, içeride bastırdığı hıçkırıkları yeniden alevlendi. "Baba..." diye inledi küçük kız, sesi kocasının kulağında incecik bir sızı gibi yankılanıyordu. "Götürmesinler beni. Ben siz olmadan korkarım, ağlarım çok..."

"Kimse götüremez seni." dedi İsmail, çenesini kızının saçlarına bastırıp her bir kelimeyi yemin edercesine vurgulayarak. Gözyaşları artık durdurulamaz bir şekilde akıyordu. "Baban burada, annen burada. Dünyanın bütün orduları gelse, gökyüzü başımıza çökse yine de koparamazlar seni bizden. Ben senin o saçının tek bir teline, dünyayı ateşe veririm kızım."

İsmail koridorun ortasında kızını göğsüne sımsıkı bastırmış bir hâlde uzunca bir süre öylece durdu. Etraftaki hiçbir ses, hiçbir hareket umurunda değildi. Neva'nın hıçkırıkları babasının güven veren kalp atışları ve sarsılmaz kolları arasında yavaş yavaş dinmeye başladı. Kızının sırtını büyük elleriyle ritmik bir şekilde okşarken, içinden defalarca aynı sözü veriyordu. Ne pahasına olursa olsun, bu savaşı kızının dünyasından söküp atacaktı.

Odaya geri döndüklerinde sessizlik devam ediyordu. İsmail kızını yere indirmeden doğrudan koltuklara yöneldi. Fadime de bir gölge gibi hemen arkalarından ilerliyordu. Kızını yumuşak, geniş kanepeye usulca yerleştirdi. Yüzündeki bütün sert hatlar yerini sadece evladının kalbini onarmaya yeminli bir babanın şefkatine bırakmıştı. Neva'nın saçlarını son bir kez öpüp kokladıktan sonra karısının gözlerinin içine bakarak sessiz bir onay aldı ve ağır adımlarla tekrar masaya döndü, bakışlarını doğrudan masanın başında bekleyen abisine dikti.

"Gidiyoruz." dedi sesinde zerre kadar duygu kırıntısı barındırmayan bir netlikle. "Madem senin kurallarınla oynuyoruz, o doktor bozuntusunun dilini çözeceğiz. Kızımın tırnağı bile kırılmadan bitireceksin bu işi. Benim kaybedecek tek bir saniyem bile kalmadı artık."

Fatih kardeşinin bu kesin ve sert tavrı karşısında memnuniyetle başını salladı. Bir önceki gün "fevri davranmayalım" diyen uysal adamın yerini ailesine uzanan tehditkâr eli kökünden koparmaya kararlı bir adamın alması içini rahatlatmıştı. "Ben de seni bekliyordum zaten." diyerek kabanını omuzlarına geçirdi. "Behçet itinden laf alamayız, o geberene kadar susar. Ama doktorun canı tatlıdır. Azıcık sıktık mı bülbül gibi ötecek, Şerif'in bütün ağını dökecek önümüze."

İki kardeş kapıya doğru adımlarken Defne hemen yanında duran Eyüphan'a döndü. Babasına olan kırgınlığı bir yana, söz konusu Neva olduğu için İsmail'e de güvenmiyordu.

"Eyüphan, gitmen lazım." diye fısıldadı kelimelerin üzerine basa basa. Gözlerindeki endişe kendi planlarının suya düşmesinden ziyade yaşanacak geri dönülmez hatalara yönelikti. "İso'nun gözü döndü iyice, babam zaten mantığıyla değil silahıyla hareket ediyor. O depoda iki Furtuna yan yana geldiğinde doktoru konuşturmaktan çok parçalamaya odaklanacaklar. Senin gidip onları frenlemen, mantıklı bir sınırda tutman şart."

Eyüphan çenesini sıkarak başını iki yana salladı. Yeşil gözleri Defne'nin endişeli yüzünden kayıp, Neva ve Fadime'ye doğru çevrildi. "Ben sizi burada tek başınıza bırakıp hiçbir yere gitmem." dedi itiraz kabul etmeyen bir ses tonuyla. "Şerif itinin adamları kapıya kadar gelip çiçek bırakmış, tehdit savurmuş. Sizi savunmasız bırakıp da elin doktorunun peşine düşemem ben. Aklım burada kalır, bir işe yaramam orada."

Genç kadının elleri refleksle adamın kollarını buldu. Eyüphan'ın gergin kaslarını parmaklarının ucunda hissederken, sesini biraz daha yumuşatarak gözlerinin içine derin derin baktı. Eyüphan'ın elleri de refleksle onun beline yerleşmişti.

"Biz burada güvendeyiz." diyerek ikna etmeye çabaladı Defne. "Binanın etrafı zaten babamın adamlarıyla dolu, güvenlik en üst seviyede. Şerif'in köpekleri içeri sızamaz. Ayrıca Fadime'nin de eli armut toplamıyor. Ama sen onlarla gitmezsen İso kızı için hissettiği çaresizlikle kendi sınırlarını aşacak, babam da engel olmayacak ona, çanak tutacak. Bize doktorun cesedi değil, ağzından çıkacak bilgiler lazım. N'olur Eyüphan, git peşlerinden. Sen dengelersin onları."

Eyüphan kadının bu içten, yalvaran bakışları karşısında derin bir iç çekti. İçindeki o korumacı damar Defne'yi ve içerdeki aileyi bırakmamayı emretse de, kadının haklı olduğunu çok iyi biliyordu. Derin bir nefes alıp başını pes edercesine salladı.

"Tamam..." dedi iç çekerek, gözlerini Defne'nin gözlerine sabitledi. Belinde duran ellerinin kavrayışı sıklaşmış, başarmakları belli belirsiz hareketlenmişti. "Ama telefonun elinde olacak. En ufak bir tıkırtıda, şüpheli bir durumda beni arayacaksın. Anlaştık mı?"

Defne adamın bu yoğun, sahiplenici dokunuşu karşısında yutkundu. Yanaklarına hücum eden sıcaklığı gizlemeye çalışarak hızla başını salladı. "Anlaştık. Hadi, yetiş şunlara."

Eyüphan son bir kez kadının yüzüne baktıktan sonra hızla arkasını dönüp kapıdan çıkmak üzere olan İsmail ve Fatih'e yetişti. "Abi, ben de geliyorum. Direksiyonu ben alayım." diyerek aralarına karıştığında üç adam binanın asansörlerine doğru gözden kayboldular.

Ana ofiste tek başına kalan Defne derin bir nefes alıp omuzlarını düşürdü. Masanın üzerinde duran siyah bukete bakmamaya çalışarak adımlarını koltuklara doğru çevirdi. Fadime'yi görünce dudaklarında hüzünlü ama sıcacık bir tebessüm belirmişti

Fadime Neva'yı kucağına yatırmış, sırtını okşayarak uyutuyordu. Küçük kız yaşadığı stresin, gözyaşlarının ve yorgunluğun ardından annesinin kalp atışları eşliğinde derin bir uykuya teslim olmuştu. Sarı saçları Fadime'nin koluna dağılmış, minik elleri annesinin kazağını sıkıca avuçlamıştı. Genç kadın kızının sırtını ritmik hareketlerle okşuyor, gözleri boşluğa dalmış hâlde derin düşünceler içinde kaybolmuş görünüyordu.

Defne odadaki sessiz, kırılgan atmosfere zarar vermemek için ayak uçlarına basarak ilerledi. Tekli koltuğa sessizce yerleşip kollarını dizlerine dayadı. Fadime'nin kızarmış, yorgun ela gözleri yavaşça ona doğru döndüğünde, iki kadının arasında kelimelere ihtiyaç duymayan, derinden bir anlaşma hâli oluştu.

"Uyudu mu?" diye fısıldadı Defne sesini bir nefes kadar hafif tutarak.

"Uyudu..." diye yanıtladı Fadime kızının saçlarına yumuşacık bir öpücük bırakırken. "Çok yoruldu bebeğim. Bu kadar karanlığı, bu kadar korkuyu taşıyamıyor artık. Kâbus üstüne kâbus yaşıyor."

Defne arkasına yaslanıp ellerini kucağında birleştirdi. İçindeki avukat kimliği, tehlikeleri hesaplayan analitik yapısı her ne kadar durumu düzeltmek için çabalasa da ortadaki tehlikenin boyutu onu da fazlasıyla sarsmıştı.

"Eyüphan'ı yolladım peşlerinden." diye bilgi verdi genç kadın, Fadime'nin gözlerindeki sessiz soruyu yanıtlayarak. "Hakim olacaktır onlara."

Fadime derin bir iç çekip kızını biraz daha sıkı sardı. Gözlerini Defne'nin yüzüne dikip, günlerdir zihnini kemiren o karanlık ihtimali nihayet dillendirdi.

"Rapor çıkarsa ne olacak Defne?" diye sordu, sesi endişe doluydu. "Bütün bu çırpınışlarımız boşa mı gidecek? O canavar gerçekten de elini kolunu sallayarak dışarı mı çıkacak?"

Defne duruşunu dikleştirip profesyonel, soğukkanlı tavrına geri döndü. Karşısındaki çaresiz anneye, hukukun labirentlerindeki ince çıkış yollarını anlatarak biraz olsun güven aşılamak zorundaydı.

"Raporun heyetten geçmesi her şeyin bittiği anlamına gelmez Fadime." diyerek söze başladı Defne. Kelimeleri seçerken tane tane konuşuyor, konunun ciddiyetini vurguluyordu. "Şerif'in elindeki belge sadece ilk adım. Eğer rapor çıkarsa önce mahkemeye sunulacak ve cezai ehliyetinin olmadığı, tedavi edilmesi gerektiği yönünde bir tahliye talebi oluşturulacak."

Fadime'nin kaşları derinden çatıldı. "Yani tahliye mi edilecek?"

"Hemen değil." diye itiraz etti Defne, elini hafifçe havaya kaldırarak. "İşte bizim hukuk sistemindeki hamlemiz burada devreye girebilir. Mahkemeye sunulan bu tür heyet raporlarına itiraz hakkı vardır. Eğer raporun sahte olduğu, şaibeli doktorlar tarafından düzenlendiği yönünde sağlam bir şüphe uyandırırsak, mahkemeden Şerif'in Adli Tıp Kurumu Üst Kurulu'na sevk edilmesini talep edebiliriz. Üst Kurul devletin en sıkı denetlenen, rüşvetle iş bağlanması neredeyse imkânsız olan son merciidir. Oradaki bağımsız profesörler Şerif'in numarasını anında çözer ve raporu hükümsüz kılar."

Bu açıklama Fadime'nin yüreğine bir anlığına ferah bir su serpilmesini sağlamıştı lakin içindeki şüpheci taraf hemen yeni bir soru üretti.

"Tamam da, bu itirazı kim yapacak?" diye sordu genç kadın, umutla Defne'nin gözlerine bakarak. "Biz mi vereceğiz dilekçeyi?"

Defne'nin yüzündeki kendinden emin ifade saniyeler içinde hafifçe gölgelendi. Gözlerini kaçırıp ellerine baktığınd Fadime içindeki minik umut kıvılcımının tehlikede olduğunu anında sezmişti.

"Ben dilekçeyi yazarım ama mahkemeye itirazı biz yapamayız." diye mırıldandı genç avukat, derin bir nefes alarak yeniden Fadime'ye döndü. "Biz hukuki olarak bu davada taraf değiliz. Şerif Furtuna'nın müebbet hapis cezası almasına sebep olan büyük dava, Eleni'nin, yani Aleyna'nın bebekken satılması ve diğer ağır suçlar üzerine kuruldu. Davanın asıl müştekisi, yani yasal tarafı biz değiliz."

Fadime duyduğu kelimeleri zihninde birleştirdiğinde nefesinin kesildiğini hissetti. Gerçeği tahmin etmek zor değildi ama bunu yüksek sesle duymak bambaşka bir tokat etkisi yaratmıştı.

"O zaman..." diye fısıldadı Fadime, dudakları titreyerek. "Bu itiraz dilekçesini sadece abimin avukatı verebilecek, öyle mi?"

Defne başını ağır ağır sallayarak onayladı. "Evet. Resmi olarak bu itirazı yapma hakkı, dosyada müşteki sıfatıyla yer alan Adil Koçari'ye ve onun hukuk ekibine ait. Biz bir şey yapamayız."

Odanın içindeki sessizlik, bu gerçeğin ağırlığıyla kelimenin tam anlamıyla ezici bir hâl almıştı. Fadime başını yavaşça geriye, kanepenin sırtlığına doğru yasladı. Gözlerini kapatıp derin, titrek bir nefes aldı. Kader kaçmaya çalıştığı döngüyü yeniden ayaklarına dolamış, onu en büyük korkularıyla ve en büyük yaralarıyla yüzleşmeye mecbur bırakmıştı. Abisiyle aralarındaki aşılmaz duvar, kızının hayatı için yıkılması gereken tek engel olarak karşılarında duruyordu.

"Konuşmamız gerek o zaman." dedi Fadime, gözlerini aralayıp tavanın boşluğuna bakarken. Sesindeki bıkkınlık ve yorgunluk kelimelerine olduğu gibi yansımıştı. "Abimle bir araya gelip bu süreci planlamak zorundayız. Başka çaremiz yok."

Defne yerinde hafifçe doğrulup destek olmak istercesine ellerini dizlerine dayadı. "Yani... Ofis tamamen bize kaldı." diyerek pratik bir çözüm sunmaya çalıştı. "İstersen hemen Çakır'ı arayayım, Abini ofise çağıralım. Burası güvenli, kimse de rahatsız etmez. Konuşur, dilekçe işini hızla hallederiz."

Fadime başını hızla iki yana salladı. "Hayır." dedi kesin ve tavizsiz bir tonla. Bakışlarını Defne'ye çevirdi. "Ofise olmaz. Bir şekilde babanın falan haberi olur, İso şu an mantıklı düşünecek bir ruh hâlinde değil. Adil'i bu binada görmek onu sadece daha da delirtir, zafen duyarsa çıkar gelir. Ortalığı yangın yerine çevirmeye gerek yok."

Genç avukat dudaklarını büzüp düşünceli bir şekilde başını salladı. Fadime'nin bu endişesinde sonuna kadar haklı olduğunu biliyordu. "Peki o zaman nerede görüşeceksiniz? Dışarıda bir mekân ayarlayalım desem Şerif'in adamları her yerde fır dönüyor. Neva'ya buketi yollayacak kadar içimize sızmış adamlar varken uluorta buluşmanız büyük risk olur..."

Fadime kucağında uyuyan kızının sapsarı saçlarını usulca okşamaya devam etti. İçindeki çaresizlik mantıklı bir çözüm arayışıyla birleştiğinde geriye sadece tek bir seçenek kalıyordu. Ancak bu seçenek genç kadının ruhunu paramparça edecek, geçmişin hayaletlerini yeniden karşısına çıkaracak kadar ağırdı.

"Biz Koçari'ye gidelim."

Defne'nin ağzından bir çırpıda dökülen bu teklif Fadime'nin omuzlarından vurulmuş gibi irkilmesine sebep oldu. Ela gözleri dehşetle kocaman açıldı, nefesi göğsünde düğümlendi. Bütün bedeni kaskatı kesilmişti.

"Konağa mı?" diye fısıldadı sesi inanamaz ve korku dolu bir tondaydı.

Bakışları istemsizce kucağında uyuyan kızına kaydı. Üç koca yıl... Üç yıl önce, karnında taşıdığı bu minicik canı korumak, abisinin merhametsiz intikamından kaçmak için gözyaşları içinde terk ettiği o eve geri dönmek aklının ucundan bile geçmeyen bir ihtimaldi. O evin duvarlarında yankılanan bağırışlar, üzerine kilitlenen kapılar, Aleyna'nın yüzüne vurduğu ağır hakaretler zihnine bir kâbus gibi kazınmıştı. Bir daha asla o eşikten içeri adım atmayacağına dair kendine yeminler etmişti.

"Ben oraya gidemem Defne..." diye mırıldandı, başını hızla iki yana sallayarak. Panik ses tellerini ele geçirmişti. "Ben o kapıdan son çıktığımda, her şeyimi arkamda bırakıp kaçmıştım. Üstelik Neva yanımdayken oraya asla adım atamam."

Defne yerinden kalkıp yavaş adımlarla kanepenin yanına, Fadime'nin hemen karşısına oturdu. Genç kadının elini kendi ellerinin arasına alıp şefkatle ama son derece mantıklı bir ses tonuyla konuşmaya başladı.

"Fadime seni çok iyi anlıyorum. O evde yaşadıklarını, hissettiğin korkuyu tahmin edebiliyorum." dedi gözlerinin içine bakarak. "Ama şu an içinde bulunduğumuz durumu bir düşün, Şerif'in adamları her yerde. Sizin resmi bir toplantı için halka açık bir yerde bir araya gelmeniz anında göze batar."

Defne biraz daha yaklaşıp sesini iyice alçalttı. "Ama konağa gitmek... Bu bambaşka bir tablo çizer dışarıya. Üç yıl sonra abinle barışmaya, aileyi yeniden toplamaya gidiyormuşsun gibi görünür. Göze batmaz o kadar. Sırf ailevi bir ziyaret, bir ev oturması olarak algılanır. En güvenli, en dikkat çekmeyecek yol bu."

Fadime duyduğu mantıklı argümanlar karşısında yutkundu. Kalbi ona "Gitme, o cehenneme geri dönme" diye haykırırken zihni ve annelik içgüdüsü Defne'nin sunduğu mantığa boyun eğmek zorundaydı. Kucağındaki Neva'nın düzenli nefes alışlarını, huzurlu uykusunu izlerken bu çocuğun hayatını korumak için gerekirse o konağın değil kapısından girmeyi, içine tekrar hapsolmaya bile hazır olduğunu biliyordu.

Derin bir nefes alıp gözlerini kapattı. Göğüs kafesini sıkıştıran ağır yükü kabul ederek usulca başını salladı.

"Tamam..." diye fısıldadı Fadime, sesi artık korkudan arınmış, sadece yorgun bir kararlılık taşıyordu. Gözlerini aralayıp Defne'ye baktı. "Haklısın, en güvenlisi bu. Gidelim Koçari'ye."

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

Sileceklerin ön camda çıkardığı ritmik ve tekdüze ses, arabanın içindeki ağır sessizliği bölen tek şeydi. Defne direksiyonu dikkatle kavrarken gözleri sık sık navigasyona ihtiyaç duymadan yolu tarif eden yan koltuktaki kadına kayıyordu. Arka koltukta ise Neva emniyet kemerinin içinde küçücük bir yumak gibi büzüşmüş, yarı uyanık yarı uykulu bir hâlde sarı tavşanına sarılarak yolculuğun sarsıntısıyla mayışmıştı.

"İlerideki kavşaktan sağa sapıp yokuşu tırmanacağız..." diye mırıldandı Fadime, sesi camlara vuran yağmur damlalarının ardında adeta bir fısıltı gibi kayboluyordu. "Zaten yokuşun sonunda direkt göreceksin, orası."

Araba yolları aştıkça Fadime'nin göğüs kafesine oturan görünmez ağırlık da saniyeler içinde devasa bir taşa dönüşüyordu. Geçtikleri her sokak arası, gördüğü her tanıdık köşe başı geçmişin üzerine örttüğü kalın perdeyi acımasızca yırtıp atıyordu. Üç yıl önce arkasına bile bakmadan kaçıp gittiği bu yollardan bir daha asla geçmeyeceğine dair kendine yeminler etmişti. Lakin kaderin alaycı yüzü şimdi onu en büyük korkularıyla yüzleşmek üzere kendi köklerine doğru çekiyordu.

Defne aracı Fadime'nin tarif ettiği heybetli konağın önüne yavaşça yanaştırıp motoru durdurdu. Konağın çevresinde dikilen adamlar Fadime'nin yıllar öncesinden aşina olduğu yüzlerdi. Hepsinin bakışları onların üzerindeydi.

Motorun kapanmasıyla birlikte arabanın içine çöken sessizlik Fadime'nin kulaklarında sağır edici bir çınlamaya dönüştü. Eli kapı koluna uzandı ancak parmakları metalin üzerinde donakaldı. Kapıyı açacak gücü kendinde bulamıyordu. Midesine saplanan keskin sızı, boğazını sıkan görünmez eller nefes almasını imkânsız bir hâle getirmişti. Göğsü hızla inip kalkıyor, camın ardındaki ahşap yapıya bakarken bedeni kontrolsüzce titriyordu.

Defne yanındaki kadının bu ani ve şiddetli panik hâlini fark ettiğinde endişeyle ona doğru döndü. Elini uzatıp Fadime'nin buz gibi olmuş parmaklarının üzerine usulca kendi sıcak elini yerleştirdi. "Fadime?" diye seslendi sesini dünyanın en yumuşak, en yatıştırıcı tonuna büründürerek. "İyi misin? Rengin kireç gibi oldu, nefes al lütfen."

Genç kadın Defne'nin dokunuşuyla birlikte derin, hırıltılı bir nefes çekti ciğerlerine. Bakışlarını konağın duvarlarından ayırıp titreyen dudaklarıyla yanındaki genç avukata döndü.

"Ben buradan ayrıldığımda Neva karnımdaydı..." diye fısıldadı Fadime kelimeleri ağzından zorlukla dökülürken. "En fazla yedi haftalıktı herhalde... Ya da altı, inan o karanlıkta haftaları sayacak aklım bile yoktu, bilmiyorum."

Defne sessizce dinliyor, elini çekmeden arkadaşının buz gibi parmaklarını ısıtmaya çalışıyordu.

"O zamanlar abim daha yeni öğrenmişti Aleyna'nın kendi kızı olduğunu..." diye anlatmaya devam etti Fadime gözpınarlarına hücum eden o yakıcı yaşları bastırmaya çabalayarak. "Şerif Furtuna'nın onu yirmi yıl önce anasının kucağına konmadan çalıp sattığı gerçeği üstümüze felaket gibi çökmüştü. Abimin gözünü öyle bir kan bürümüştü ki... Herkese, etrafındaki her şeye nefret kusuyordu. Esme Şerif'i o delillerle hapse tıkmayı başaramasaydı, muhtemelen abim katil olup kendi girecekti içeri."

Genç kadın nefeslenmek için duraksadı, başını geriye atıp tavana bakarak ağlamamak için kendi sınırlarını zorladı.

"Abim eskiden çok severdi İso'yu..." dedi dudaklarında beliren buruk, acı dolu bir tebessümle. "Kardeşi bilirdi onu. Sırtını yaslardı, en çok ona güvenirdi. Hatta ben bazen içten içe kıskanırdım, benden daha çok seviyor herhalde artık diye." Derin bir iç çekti.

"İso bana bu sırrı bildiğini çok önceden söylemişti. Biz bütün düşmanlık duvarlarını yıkıp sahte evliliğimizi gerçeğe dönüştürmeden önce anlatmıştı. 'Esme ablanın söylemesi gerekiyor, bizim ilişkimizi ilgilendiren bir sır değil bu' demişti. Başta çok zorlamıştım onu söylesin diye ama sonra hak verdim, bizim sırrımız değildi çünkü. Evliliğimizi yalanlarla, sırlarla sarmadığı için, bana karşı dürüst olduğu için ben de sustum. Ama abim bilmiyordu İso'nun bu sırrı bildiğini. Tabii benim de onun bildiğini bildiğimi... Ben hayatımda abime bir kere yalan söyledim Defne, o da sevdamı korumak içindi işte."

Defne duyduklarının altında ezildiğini hissederken, Fadime'nin elini kendi iki avucunun arasına alıp şefkatle sıktı. Söyleyecek hiçbir mantıklı kelime bulamıyor, sadece dinleyerek ona omuz vermeye çalışıyordu.

"Tabii abim sonradan öğrendiğinde..." Fadime'nin omuzları sarsıldı, çenesinden süzülen ilk yaş kazağının yakasına düştü. "Bize öyle bir ceza kesti ki, ayırmaya kalktı bizi. Aldı beni ha bu gördüğün konağa hapsetti, İso'yu da Koçari'nin sınırlarından sürdü. Benim telefonumu bile aldı elimden, ergen cezalandırır gibi. Konağın bahçesinden öteye adım bile atamıyordum. Mahkûm olmuştum kendi evimde."

Fadime gözyaşlarının arasından minik, minnettar bir tebessümle Defne'nin gözlerine baktı. "Eyüphan sağ olsun... O cehennemin içinde bana nefes aldıran tek kişi oydu. Haber taşırdı benden İso'ya, ondan bana. O olmasa zaten aklımı kaçırırdım herhalde, ne yapardım hiç bilmiyorum."

"Abim boşanma davası açtırdı bana zorla..." diye fısıldadı Fadime geçmişin soğuk hatırası zihnine dolarken. "İmzalattı bana o belgeleri, zorla tabii. İso'ya da imzalatmış... Onu da benimle tehdit etmiş, eğer imzalamazsa beni bir daha asla göremeyeceğini beni başkasıyla evlendirip buradan yollayacağını söylemiş. Ben bunu çok sonradan öğrendim ama. İso kendi isteğiyle imzaladı sanıp günlerce kahrolmuştum, ölüp ölüp dirilmiştim."

Hıçkırıkları giderek artarken başını usulca arkaya çevirip yarı uykulu bir hâlde tavşanına sarılmış kızına baktı. Ela gözlerindeki o devasa acı, Neva'nın huzurlu yüzünü gördüğü an yerini tarifsiz bir aydınlığa bıraktı.

"İlk celseden bir süre önce, on gün kadar falan kalmıştı mahkemeye..." diye devam etti yüzündeki o yaşlı tebessümle kızını izleyerek. "Ben belirtiler göstermeye başladım. Başta ihtimal vermedim, strestendir, üzüntüdendir dedim ama sonra sonra anladım bir şeylerin farklı olduğunu. Eyüphan'dan istemiştim gebelik testini, gidip almıştı merkezden gizliden, akşamına odama bırakmıştı. Ertesi sabah gün daha aydınlanmadan yaptım testi, pozitif çıktı."

Fadime başını tekrar önüne çevirdi. Gözlerini Defne'ye diktiğinde o titrek, kırılgan kadının yerini saniyeler içinde gözünü budaktan sakınmayan, çocuğu için dünyayı yakmaya hazır o güçlü anne almıştı.

"Allah var yukarıda..." dedi fısıltıyla, kelimelerin her birini kalbinden kopararak. "Eğer Neva rahmime düşmüş olmasa, içimde onun minicik canı yeşermese cesaret edebilir miydim kaçmaya, inan bilmiyorum. Öyle bir güç vermişti ki o iki kırmızı çizgi bana... Gözüm karardı sanki. Abimin öfkesi, düşmanlık, mahkeme falan hiçbir şey umurumda olmadı. Kaçma planını sadece yirmi dört saatte yaptım, apar topar kaçtık. Yanıma bir yedek kıyafet bile almamıştım, sadece cüzdanım ve anamın boncukları vardı cebimde."

Defne nefesini tutmuş şekilde dinliyordu Fadime'nin anlattıklarını. Hikayeyi bu kadar detaylı ilk defa dinliyordu.

"Kaçacağımız tekneyi Eyüphan ayarladı." dedi derin bir nefes alarak. "Beni adliyeye götürecek diye çıktık konaktan beraber. Taş köprüye geldiğimizde güya ben ona oyun etmişim, onu yaralamışım da arabayı alıp kaçmışım gibi olsun diye vurdum taşı kafasına. Onun fikriydi, onun planıydı. Arabanın direksiyonuna geçtiğimde ellerim titriyordu. Ölebilirdi de Eyüphan... Kanlar içinde kalmıştı yerde. Benim için, kızım için canını tehlikeye attı..."

Hâlâ bunun suçluluğunu hissediyordu Fadime. Bakışlarını tekrardan yüksek duvarlı konağa sabitledi.

"Ben..." dedi titreyen bir nefesle, "Bir daha asla dönmem sanmıştım buraya."

Defne bu ağır, yürek yakan itiraflar karşısında ne diyeceğini, nasıl teselli edeceğini bilemez bir hâlde sadece kadının ellerini sımsıkı tutmaya devam etti. Zaten Fadime de ondan bir cevap beklemiyordu. Yıllardır içinde taşıdığ yükü ilk defa sesli bir şekilde ona anlatarak sadece kendi zihnini boşaltmış, buraya girmek için gereken cesareti toplamıştı.

Fadime elerini yavaşça çekip yanaklarındaki yaşları hırsla sildi. Omuzlarını dikleştirip içindeki kırılgan kızı arabanın koltuğunda bırakarak kapı koluna uzandı. "Hadi." dedi tok ve kararlı bir sesle. Aracın kapısını açıp dışarıdaki soğuk havaya adımını attı. Defne de hiç vakit kaybetmeden kendi kapısını açıp onun peşinden indi.

Arka kapıyı usulca aralayan Fadime, uykulu gözlerle etrafına bakınan kızını büyük bir dikkatle araçtan indirdi. Neva annesinin elini sıkıca tutarken diğer eliyle de tavşanının kulağını kavramıştı.

Onlar arabanın etrafından dolanıp konağın devasa kapısına doğru yürümeye başladıklarında kapıda nöbet tutan adamların arasından Mika adımlarını hızlandırarak onlara doğru yaklaştı. Adamın yüzündeki şaşkınlık gizlenemeyecek kadar barizdi. Üç yıl boyunca bu kapıdan adım atmamış, adı bile anıldığında fırtınalar koparan Fadime'yi burada görmeyi kimse beklemiyordu.

Defne araya girerek resmi ve net tonla doğrudan adamın gözlerine baktı. "Adil Koçari burada mı?"

Mika yutkunarak bakışlarını Defne'den alıp, eski patronunun kız kardeşine çevirdi. "Birazdan burada olur." dedi. "Geleceğinden haberimiz yoktu Fadime."

"Görüşmem lazım, mühim." dedi Fadime, adamın şaşkınlığına zerre kadar aldırış etmeden. Sesi buz gibi ve tavizsizdi. "Nerede bekleyeyim?"

Mika ne yapacağını bilemez bir hâlde, patronundan habersiz onları içeri alıp almamak konusunda tereddüt edip hafifçe önlerine doğru bir adım atacak gibi oldu. Tam o esnada arkadan gelen tok ve kendinden emin bir ses bu gereksiz gerginliği bıçak gibi kesti.

"Bekle kapının önünde."

Çakır, adımlarını hızlandırarak Mika'nın yanına geldi ve kenara çekilmesi için sessiz bir işaret verip yollunu açtı.

Fadime, Çakır'ın tavrına ufak bir baş hareketiyle karşılık verip, kızının elini tutarak konağın geniş taş merdivenlerini tırmanmaya başladı. Defne de hemen arkalarından onlara eşlik ediyordu. Kapının önüne geldiklerinde ahşap kapının hemen sağ tarafında duran ve çocukluğundan beri sayısız kez oturduğu kalın minderli sediri gördü. Adımlarını oraya yönlendirip Neva'yı usulca sedirin üzerine oturttu. Kendisi de dizlerinin üzerine çökerek kızının tam hizasına geldi.

Neva uykulu gözleriyle etrafındaki bu yabancı, koca duvarları ve kapıda bekleyen iri yarı adamları incelerken içindeki çocuksu merak ve hafif tedirginlik yüzüne yansımıştı. "Nereye geldik?" diye sordu kaşlarını hafifçe çatarak.

"Aşkım..." diye söze başladı Fadime, sesini en yumuşak, en güven veren tonuna ayarlamaya çalışarak kızının minik ellerini avuçlarının arasına aldı. "Biz seninle, abimin evine geldik."

Neva duyduğu kelimelerle birlikte minik kaşlarını daha derinden çattı. Zihnindeki bağlantılar saniyeler içinde devreye girmişti. "Kötü adamın mı?" diye fısıldadı sesi titreyerek ve gözleri anında irileşerek.

Fadime'nin kalbine kızgın bir şiş daha saplandı o an. Zaten ağlamanın sınırında, duygusal olarak darmadağın bir hâldeyken kızının bu masum ama yaralayıcı sorusu karşısında nutku tutulmuştu. Boğazına koca bir yumru oturdu, çaresiz, yaşlı gözlerle dönüp Defne'ye baktı. 'Yardım et' diyordu o bakışlar, 'Benim gücüm yetmiyor buna.'

Defne bu sessiz çığlığı anında alarak hiç tereddüt etmeden Neva'nın yanına, sedirin üzerine oturdu. Yüzüne sıcacık tebessümünü yerleştirip kolunu usulca küçük kızın omuzlarına doladı.

"Halacığım..." dedi son derece güven verici ve neşeli bir tonla. "Korkmana hiç gerek yok tamam mı? Hem zaten sen korkmuyorsun artık ondan, çok cesur bir kızsın sen."

Neva başını sallayarak onaylasa da mavi gözlerindeki tedirginlik tam olarak silinmemişti.

"Ben yanındayım." diye devam etti Defne, küçük kızın burnunun ucuna hafifçe dokunarak. "Annen de yanında. Abisiyle biraz iş konuşacaklar, sonra hemen arabamıza binip eve döneceğiz. Anlaştık mı?"

Küçük kız bu açıklamayı zihninde tarttı. Yanında annesi ve halası varken o adamdan zarar gelmeyeceğine dair kendini ikna etmeye çalışıyordu fakat içindeki en büyük endişe henüz giderilmemişti.

"Annemi ağlatmasın ama..." diye mırıldandı büyük bir endişe ve hüzünle. Boncuk gözleri Defne'ye bakarken annesini koruma isteği her hâlinden belli oluyordu.

Defne gülümsedi, küçük kızın bu aslan kesilen hâli karşısında içinden fışkıran sevgiye engel olamayarak Neva'nın yanağına kocaman bir öpücük kondurdu. "Ağlatırsa ben kızarım ona." dedi göz kırparak. "Hiç merak etme sen, halan burada."

Tam bu güven dolu sohbetin üzerine sokağın başından gelen ağır bir motor sesi avlunun sessizliğini bozdu. Adil'in siyah pick-up'ı lastiklerinin altında ezilen ıslak yaprakların sesiyle birlikte konağın önüne ağır ağır giriş yaptı. Motor gürültülü bir şekilde sustuğunda kapı açıldı ve Adil Koçari dışarı adımını attı.

Koca adam kabanının yakasını düzeltip başını kaldırdığında adımları olduğu yerde bıçak gibi kesildi. Gözleri kendi evinin taş merdivenlerinin tepesinde, ahşap kapının önündeki sedirde oturan küçük kıza ve onun hemen önünde diz çökmüş olan kız kardeşine kilitlendi. Günlerdir doğru dürüst yüzünü göremediği, sesine hasret kaldığı kardeşi ve uzaktan uzağa izlediği yeğeni şimdi tam karşısında, kendi eşiğindeydi. Zihni bu görüntüyü idrak etmekte zorlanırken kalbi göğüs kafesini kıracakmış gibi atmaya başlamıştı bile.

Neva oturduğu yerden kalkıp arkasına saklandığında Fadime bacaklarına sımsıkı sarılmış, yüzünü onun kabanına gizlemeye çalışan kızının varlığından aldığı güçle omuzlarını dikleştirdi. Ela gözlerini yıllar önce kahramanı bellediği lakin şimdi sadece içindeki yaraların mimarı olan adamın gözlerine, en derinine dikti. Bakışlarında en ufak bir titreme, zerre kadar bir tereddüt yoktu.

"Konuşmamız lazım." dedi Fadime buz gibi, net ve pürüzsüz bir sesle.

Adil eşikte duran kız kardeşinin duruşu ve bacaklarına sığınmış küçük yeğeninin tedirgin hâli karşısında yutkunmak zorunda kaldı, bakışlarını kaçırdı. Koca adamın göğüs kafesi ağır ağır inip kalkıyordu. Hemen toparlanıp kardeşine ve yeğenine döndü. Kış ayazının küçük kızı daha fazla dondurmasına gönlü elvermedi.

"İçeri geçin, üşümesin." diye mırıldandı Adil, sesindeki kalın, pürüzlü tınıyı olabildiğince düz tutmaya çalışarak. Kenara çekilip onlara yol verdi.

Adil ve hemen arkasındaki Aleyna antreden geçerek önden salona doğru ilerlerken, Fadime derin bir nefes alıp eşikten içeri adımını attı. Defne de onun hemen peşinden, etrafı temkinli gözlerle süzerek içeri süzüldü, botlarını çıkarıp kenara bıraktı.

Konağın ağır, ahşap kapısı arkalarından tok bir sesle kapandığında, dışarıdaki rüzgarın uğultusu bıçak gibi kesilmiş, yerini içerinin nefes aldırmayan, boğucu ve ağır sessizliğine bırakmıştı. Antrenin ortasında dikilen Fadime adımlarını bir milim bile ileriye taşımadan, adeta ayaklarının altındaki ahşap zemine kök salmış gibi öylece duruyordu. Bacaklarına sarılan kızı ise bu büyük ve yabancı duvarların arasında hissettiği çocuksu gerginlikle annesinin kabanına sımsıkı tutunmuştu.

Adil, birkaç adım ilerledikten sonra duraksadı. Koca gövdesini yavaşça geriye çevirip, kapının eşiğinde savunma pozisyonunda bekleyen kız kardeşine ve yeğenine baktı. Evin içindeki sıcaklık dışarıdaki ayazla büyük bir tezat oluşturuyordu. Yeğeninin soğuktan kızarmış burnunu, kalın kıyafetlerin içinde büzüşmüş hâlini görünce içindeki sızılı şefkat dalgası sesine yansıdı.

"Çıkar kızın üstünü, sıcak içerisi." dedi kelimeleri mümkün olduğunca yumuşak, abartıdan uzak tutmaya çabalayarak. "Terlemesin."

Fadime'nin ela gözlerindeki donuk, savunmacı ifade zerre kadar yumuşamadı. Abisinin bu sıradan, belki de tamamen iyi niyetli olan yönlendirmesi bile genç kadının zihninde ona ettiği lafların yankılandığı karanlık geçmişi tetiklemeye yetmişti. Çenesini hafifçe dikleştirip bakışlarını abisinin gözlerinden ayırmadan buz gibi bir tonla karşılık verdi.

"Çıkaracağım zaten."

Bu kısa, kestirip atan cevabın ardından bakışlarını aşağıya, kızının yüzüne indirdi. Bütün o sert, tavizsiz duvarları saniyeler içinde eriyip yerini uçsuz bucaksız bir sevgiye bırakmıştı. Dizlerinin üzerine usulca çöktü. Parmaklarının titrememesi için büyük bir çaba sarf ederken, önce Neva'nın boynuna dolanmış yün atkıyı büyük bir dikkatle çözdü. Ardından küçük kızın başındaki kırmızı bereyi saçlarını incitmekten ölesiye korkarcasına yukarı doğru sıyırıp aldı.

Sapsarı, güneş gibi parlayan lüleler berenin altından kurtulup omuzlarına döküldüğünde, Fadime kızının alnına sıcacık, uzun bir öpücük bıraktı. Montunun fermuarını da indirip kollarından yavaşça sıyırırken her hareketinde kızını bu evin havasından, geçmişinden kızını korumaya çalışır gibi bir hâli vardı. En son, minik botların cırt cırtlarını açıp çıkardıktan sonra kenara koyduğunda yavaşça ayağa kalktı, kendi botlarını çıkarıp kenara bıraktı.

Defne ortamdaki gerilmiş yayı andıran havayı dağıtmak, en azından küçük kızın bu zehirli atmosfere daha fazla maruz kalmasını engellemek adına araya girdi. Adımlarını atıp Fadime'nin yanına yaklaştı.

"Gel halacığım..." dedi yüzüne o her zamanki aydınlık, güven veren tebessümünü yerleştirerek. Elini uzatıp Neva'nın minik parmaklarını kendi avucunun içine aldı. "Biz seninle şöyle geçip oturalım."

Neva Defne'nin elini tutarak salonun iç kısmına doğru pıtır pıtır yürümeye başladı. Defne minik kızı koltuklardan birine özenle oturttu, kendisi de hemen onun yanına ilişip kolunu koruyucu bir kalkan gibi omuzlarına doladı.

Fadime ise onların peşinden gitmiş fakat oturmayı kesinlikle reddettmişti. Ayakta kalmak bu evde bir misafir dahi olmadığını, buraya kök salmaya veya rahatlamaya gelmediğini kanıtlamanın tek yoluydu onun için.

Etraftaki değişiklikler anında gözüne çarpmıştı. Konağın o eski, soğuk, sadece erkek egemenliğinin hissedildiği karanlık havası gitmişti. Pencerelerdeki perdeler yenilenmiş, köşelere büyük ev bitkileri yerleştirilmişti. Konsolun üzerindeki çerçeveler tamamen değişmişti. Yeni fotoğraflar, gülen yüzler, çekirdek bir ailenin mutlu anıları süslüyordu her yeri. Eve kesinlikle bir kadın eli değmişti. Lakin bu sıcaklık Fadime'nin yüreğini ısıtmak yerine daha da üşütüyordu. Duvarlarda, raflarda, bu konağın hiçbir köşesinde kendisine ait tek bir iz, tek bir hatıra kalmadığını bütün çıplaklığıyla yüzüne çarpıyordu burası. Tamamen silinmişti.

Kollarını göğsünde sımsıkı kavuşturdu, omuzlarını dikleştirip salonun ortasında, abisinin tam karşısında bir dikilitaş gibi durmaya devam etti.

Bu sessiz meydan okumanın ardından, odanın içindeki odak noktası asıl geliş amaçlarına çevrildi. Defne oturduğu yerden boğazını hafifçe temizleyerek profesyonel kimliğini yeniden kuşandı. Yüzündeki tebessüm silinmiş, yerini keskin ve analitik bir ciddiyet almıştı.

"Adil Bey." diyerek söze başladı, kelimelerin her birini dikkatle tartarak. "Şerif Furtuna'nın içeriden sahte rapor çıkarmak üzere olduğunu, heyeti rüşvetle bağladığını biliyorsunuz. Bizim elimiz kolumuz bağlı, çünkü hukuki olarak o davada taraf olan, müşteki sıfatını taşıyan kişi sizsiniz."

Adil dikkatle genç kadını dinliyordu. Çenesindeki kaslar seğirse de lafını kesmeden sadece başıyla hafif bir onay verdi.

"Ben bu rapora yapılacak olan itiraz dilekçesini en ince ayrıntısına kadar bizzat kendim yazacağım." diye devam etti Defne, sesindeki kararlılık salonun duvarlarına çarpıyordu. "Bütün hukuki boşlukları, heyetin şaibeli yapısını ve Adli Tıp Üst Kurulu'na sevk zorunluluğunu maddeler hâlinde işleyeceğim. Dilekçe tamamen hazır olduğunda, bunu doğrudan sizin avukatınıza göndereceğim."

Genç kadın biraz daha öne eğilip, meselenin hayati önem taşıyan kısmına geldiğini belli eden bir tonda sesini hafifçe sertleştirdi. "Şerif'in avukatları sahte heyet raporunu mahkemeye sunduğu saniye, sizin avukatınızın hiç vakit kaybetmeden, aynı gün içinde bu dilekçeyi hakime vermesi ve rapora resmi olarak itiraz etmesi gerekiyor. Süreci durdurmanın, o adamı daha üst ve rüşvetin işlemediği bir kurula sevk ettirmenin tek yasal yolu bu. Bunu eksiksiz ve kusursuz bir zamanlamayla yapmalısınız."

Adil Koçari duyduğu bu stratejiyi zihninde hızlıca tarttı. Kendi kanından olanlara, evladına ve yeğenine uzanan tehditkâr eli kırmak için her türlü yolu denemeye zaten dünden hazırdı. Karşısındaki genç avukatın zekâsını ve kararlılığını takdir eden, sarsılmaz bir ifadeyle başını dikleştirdi.

"Ne gerekiyorsa yaparız." dedi tok ve tavizsiz bir sesle. "Benim avukatıma ne gönderiyorsan, anında hakimin masasında olacak. O itin dışarı adım atmasına izin vermeyeceğiz. Ben sizinle görüşmesi için yönlendiririm onu."

Bu kesin anlaşmanın ardından, salonun içine kelimenin tam anlamıyla derin, karanlık ve sağır edici bir sessizlik çöktü.

Defne'nin sunduğu yasal yol haritası masaya konmuş, Adil tarafından kabul edilmişti. Fakat odanın içinde asılı kalan, asıl konuşulması gereken pürüz hâlâ orada, ikisinin tam ortasında duruyordu. Fadime'nin kollarını daha sıkı kavuşturmasına, göğüs kafesinin hızla inip kalkmasına sebep olan öfke dalgası sessizliğin her saniyesinde biraz daha büyüyordu.

Nihayet sabrının son demlerini de tüketen genç kadın ela gözlerini abisinin yüzüne adeta iki namlu gibi dikti. Yüzünde ne bir minnet ne de bir rahatlama emaresi vardı.

"Neden kaldırdınız doktorla Behçet'i?" diye sordu. Sesi buz gibi soğuk, bir o kadar da keskin ve yargılayıcıydı. Her bir kelimesi, odanın içindeki o ağır sessizliği paramparça ederek abisinin suratına çarpıyordu.

Adil kardeşinin bu hesap soran, tavizsiz tonu karşısında çenesini hafifçe sıktı. Omuzlarını daha da dikleştirip karşılık verdi. "Konuşsunlar diye. Çay kahve mi içecektik?"

Fadime dudaklarının kenarına yerleşen alaycı, buz gibi tebessümü saklama gereği duymadı. "Ne bilmiyordunuz ki öğrenmeye çalıştınız?" diyerek abisinin bu mantıksız savunmasını elinin tersiyle itti. "Adamların sahte rapor ayarladığını zaten biliyorduk. Rüşvet çarkını, kimin kiminle iş tuttuğunu bulmak üzereydik! Sayenizde Şerif'in artık bizim de ondan haberdar olduğumuzdan haberi var. Daha temkinli davranacak, bütün izlerini çoktan silmiştir bile!"

"Sizin o yavaş hareket edeceğiz, hukuki yollarla halledeceğiz diye beklediğiniz süre boyunca adam o heyet raporunu getirdi koydu önümüze!" diye gürledi Adil sesini biraz yükselterek. Kardeşinin karşısında haklı çıkmaya çabalıyordu.

"Arkasında kim var, içeriden kim destek veriyor ona bakmaya çalışıyoruz! Belki de..." Adil'in bakışları kinle kısıldı, gözleri Defne'ye kayıp tekrar Fadime'yi buldu. "Belki de Fatih vardır arkasında. O şehre geri döndü, ortalık karıştı. Mantıklı değil mi? Defne Hanım 'Durun' dedi, 'Halledeceğiz' dedi, ortada yaptığı hiçbir şey yok! Adam elini kolunu sallayarak alacak o raporu! Babasıyla beraber Şerif'in tarafındalar belki de, bizi oyalıyorlar!"

Defne oturduğu yerden hışımla ayaklanacak gibi oldu lakin Fadime elini usulca kaldırarak onu durdurdu. Genç kadın abisinin bu mesnetsiz suçlamaları karşısında sadece derin bir nefes aldı.

"Başlamışsın etrafı suçlamaya..." dedi sesindeki iğneleyici tonu daha da keskinleştirerek. "Herkesi hain ilan edip kendi başına buyruk hareket etmeye bayılırsın zaten. Madem Fatih abiden bu kadar şüpheleniyorsun, bu yüzden mi doktorun ağzından laf almaya onunla gittin?"

Adil'in yüzündeki ifade bir anlığına sarsıldı. Fadime alaycı bir şekilde başını iki yana salladı. "Bir garipsin doğrusu... Şüphelendiğin adamla beraber gecenin bir yarısı adam kaldırıyorsun. İnsan gerçekten aklından şüphe ediyor."

"Ne yapayım Fadime?!" diye patladı Adil kollarını iki yana açarak. Çaresizlikle harmanlanmış öfkesi salonun duvarlarına çarpıyordu. "Adamı durduk yere tahrik mi edeyim? Beni ezip geçmesine izin mi vereyim? Yanımda tutuyorum ki ne halt karıştırdığını göreyim!"

"Ne belli peki senin o çok kıymetli müstakbel damadının yardımcı olmadığı?" diye sordu Fadime aniden. Okları bu kez onların cephesine çevirmişti. Gözleri abisinin şaşkın yüzünde gezinirken acımasızca devam etti. "Amcası olmadan bir baltaya sap olamadı ya hani... Fabrikaları batırdı, işçileri kaçırdı. Belki de kendi ezikliğini kapatmak için amcasını içeriden çıkarmak istemiştir. Çok mu imkânsız?"

"Oruç mu yapacak?" Adil duyduğu bu iddia karşısında kısa, inanamaz bir kahkaha attı. "Güldürme beni Fadime. O yürek yok onda."

Fadime abisinin cümlesi karşısında başını yavaşça Aleyna'ya doğru çevirdi. Genç kızın babasının arkasından kendisine attığı öfkeli bakışlara zerre kadar aldırmadan, dudaklarındaki tebessümü biraz daha genişletti.

"Kız Aleyna..." dedi Fadime, kelimelerin üzerine basa basa, sahte bir neşeyle. "Baban ne çok seviyor nişanlını, maşallah. Yere göğe sığdıramıyor adamı baksana."

Aleyna'nın yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilmişti. Yumruklarını sıkarak öne doğru bir adım attı. "Sen karışmasana!" diye ciyakladı, sesi kontrolsüz ve saygısızdı. "Bizim işimize, benim nişanlıma dil uzatmak sana düşmez!"

Fadime gözlerini devirdi. Yeğeninin bu bitmek bilmeyen hezeyanlarına cevap dahi vermeye tenezzül etmeden bakışlarını tekrar abisine kilitledi. Yüzündeki alaycı ifade tamamen silinmiş, yerine sarsılmaz bir ciddiyet oturmuştu.

"Temkinli hareket et dedim sana sadece." dedi her bir heceyi soğukkanlılıkla vurgulayarak. Gözlerinde zerre kadar yaş yoktu, sadece kırılmaz bir buz tabakası vardı. "Bu adam içeriden benim kızımı araştırırken, benim evladımın ismini bir ölüm tehdidinin üzerine yazdırırken tabii ki de üstüne saldırmayıp sessiz davranacaktık! Onun oyununa gelmeyecek, sessizce o raporu iptal ettirecektik! Kusura bakma ama, benim sizin hatalarınız yüzünden kaybedecek bir yirmi yılım yok."

Adil'in çenesi kasıldı, gözlerindeki o karanlık hüzün yerini derin bir itiraza bıraktı. "Yirmi değil." diye fısıldadı boğuk bir sesle. "Yirmi üç."

"Üç yıldır yanında ya kızın?" diyerek anında karşılık verdi Fadime. Ses tonu bir bıçak kadar keskin, bir o kadar da acımasızdı. Zerre kadar merhamet barındırmıyordu. "Daha neyin kaybını yaşıyorsun?"

Koca adamın omuzları duyduğu bu sözlerle birlikte sanki üzerine tonlarca yük binmiş gibi sarsıldı. Gözpınarlarında o tanıdık, sızılı ıslaklık belirmişti. Yutkundu. Adem elması zorlukla aşağı yukarı hareket etti.

"Canımın bir yarısı yanımda diye..." dedi Adil, sesi kederden titreyerek. Bakışlarını kız kardeşinin ifadesiz, buz gibi gözlerine dikti. "Diğer yarısını aramadığımı sanman gözlerimi yaşarttı."

Fadime'nin dudaklarında acı, histerik bir tebessüm belirdi. Bu duygusal itirafa, yaralı abi figürüne kanacak çağı çoktan geçmişti.

"Canının bir yarısını bulduğunda..." diye fısıldadı Fadime, adım adım abisinin üzerine yürürken. Sesi o kadar tehlikeli, o kadar soğuktu ki odadaki herkes nefesini tutmuştu. "Diğer yarısına, 'Seni ölmekten beter ederim' derken de böyle mi düşünüyordun?"

"Fadime..." diye inledi Adil, başını öne eğerek. Pişmanlığın getirdiği o devasa ağırlık, omuzlarını biraz daha çökertmişti.

"Gözlerim yaşardı gerçekten!" diyerek lafını kesti Fadime, zerre kadar acımadan. Gözlerini abisinin paramparça olmuş yüzüne dikti. "Nasıl oluyor tam olarak mesela o dediğin? 'Birini buldum nasılsa, şu evden de bir oda eksilsin' gibi bir yerden mi bakmıştın? Yoksa artık kendi karınla kızın var diye ananın babanın artığı mı fazla gelmişti masana?"

"Sen delirmişsin iyice! Ne artığı?! Ne kurtulması?! Kızım ben seni nasıl öyle görürüm?!" diye kükredi Adil anında, başını hızla kaldırıp kardeşine bakarken. Kendi vicdan azabını bastırmaya çabalayan yaralı bir aslan gibiydi. "Fadime ben kızımdan 20 yıl ayrı kaldım, senin de kızın var! Söyle bana, sen bir saat ayrı kalabilir misin acaba kızından?!"

"Kalamam!" diye bağırdı Fadime sesini abisinin seviyesine çıkararak. İçindeki devasa isyan soğukkanlı duruşunun altından nihayet fışkırmıştı ama gözlerinde inatla tek bir damla yaş bile yoktu. "Kalamam ama bir kızım var diye kardeşimi de kör kuyulara atmazdım!"

"Ben seni kuyulara falan atmadım!" Adil ellerini çaresizce iki yana açtı, kendi haklılığını savunmaya çalışıyordu. "Sen kendin gittin o kuyulara! Sen kendi ellerinle seçtin o karanlığı!"

Fadime alaycı bir şekilde güldü. Duruşunu biraz daha dikleştirdi, omuzlarını geriye attı. Geçmişin o bütün acılı sayfalarını, abisinin yüzüne birer birer çarpmaya kararlıydı.

"Sana bir şey diyeyim mi..." dedi fısıltıyla, kelimeleri abisinin tam yüzüne doğru üfleyerek. "O gün bana elini kaldırdığında, vursaydın canımı daha az yakardın."

"Ben sana vurmazdım." diye itiraz etti Adil hemen, sesi çatallanmıştı. "Fadime, çok sinirlendirmiştin beni o gün! Sen İso için kahrolurken ben ne hissettim hiç düşündün mü? Kardeşim benim canım düşmanımın yeğenine âşık! Onun için ağlıyor, günlerce yemek yemiyor, hastalanıp yataklara düşüyor! Benim ciğerim nasıl yandı sen biliyor musun?!"

Fadime'nin dudaklarından histerik, kuru bir kahkaha döküldü. Bu savunma ona öylesine komik, öylesine absürt geliyordu ki, içindeki yıllanmış kırgınlık tamamen isyana dönüşmüştü.

"Ben ateşler içinde yanarken hastalıktan..." dedi Fadime başını iki yana sallayarak. "Sen gidip 'Aleyna'yı kıskandı, ilgi istiyor' diye konuştun benim hakkımda. Kendi uydurduğun yalanlara inandın!" Gözlerini abisinin gözlerine kenetledi, her bir kelimesini onun ruhuna saplamak istercesine vurguladı. "Şu yukarıdaki odada midemi tutmaya çalışırken, canımla boğuşurken gelip bana, 'Senin kafan hasta' dedin! 'Huzurumuzu bozuyorsun' dedin! Vuracaktın sen bana ya vuracaktın, o el kalktı bir kere Adil Koçari!"

Fadime yeniden o acı, histerik kahkahalarından birini attı. Gözlerinde zerre kadar ıslaklık yoktu, sadece buz gibi, sarsılmaz bir gerçeklik vardı.

"Bir gün ne oldu biliyor musun?" diye sordu aniden, sesi sakinleşmişti. Yüzündeki ifade tamamen donuklaşmış, geçmişin o en çaresiz anısına kilitlenmişti. "Yeni öğrenmiştim hamile olduğumu. Canım senin pilavından çekti... O çok sevdiğim, domatesli pilavından. Kokusu resmen burnuma geliyordu. İlk aşerdiğim şeymiş, sonradan anladım."

Adil'in nefesi göğsünde düğümlendi. Bütün bedeni kaskatı kesilmiş, kardeşinin ağzından dökülen her bir kelime kalbine saplanan birer mızrağa dönüşmüştü.

"İsteyemedim senden, gelip diyemedim..." diye devam etti Fadime, dümdüz bir sesle. "Çünkü benim abim, odadan çıktığımı gördüğü an sinir krizleri geçiriyordu o sıralar. Hiçbir suçu olmayan kocamın ardından ağlıyorum diye, benim kahraman abim benden nefret etmeye başlamıştı. Benden iğreniyordu!"

Hafifçe geri çekilip, kollarını tekrar göğsünde kavuşturdu. Dudaklarındaki o zehirli tebessüm yeniden belirdi. "Ama doğru... Sen beni kör kuyulara atmadın değil mi? Atmadın. Hiç atar mısın tattaranı sen kör kuyulara?" Yaklaştı abisine doğru bir adım. "Direkt boğarsın."

Tam o ağır, nefes kesici sessizliğin ortasında, Defne'nin yanında sessizce oturan ve olan biteni kocaman açılmış mavi gözleriyle izleyen Neva, halasının bluzunu minik parmaklarıyla çekiştirdi. Başını hafifçe kaldırıp Defne'nin kulağına doğru yaklaştı.

"Tattara ne demek hala?" diye fısıldadı incecik ve masum sesiyle.

Defne salonun barut kokan havasının ortasında yeğeninin bu sorusuna sadece dudaklarını büzerek "Bilmiyorum" dercesine başını iki yana sallayarak karşılık verdi. Odanın içindeki yetişkin savaşının, küçük kızın zihninde daha fazla yer etmesini istemiyordu. "Sonra annene sorarız olur mu?" diye fısıldadığında Neva hafifçe başını sallayıp ona sokuldu.

Adil yeğeninin fısıltısını duyduğunda gözlerini sıkıca kapattı. Burnunu çekip yutkundu. Gözpınarlarından süzülen yaşlar yanaklarını ıslatıyordu artık. Koca adamın bütün kibri, bütün sarsılmaz duruşu kardeşinin bu sözleriyle yerle yeksan olmuştu. Öyle çok şey yaşanmıştı ki kardeşi gelip ondan bir tabak pilav bile isteyememişti.

"Ben sana çok şey demek isterdim..." diye mırıldandı Adil, sesi titreyerek ve kırılarak çıkıyordu. Gözlerini açıp yaşlar içindeki bakışlarını Fadime'ye dikti. "Çok şey itiraf etmek isterdim de... Biz birbirimizi silmişiz."

"Sildik." diyerek anında onayladı Fadime. Sesinde en ufak bir duygu, bir esneme dahi yoktu. Tamamen mekanik, kesin bir hükümdü bu.

"Ben seni bu evden silmedim ama." dedi Adil, eliyle koridoru, eski odasını işaret ederek. Sesi yalvarır gibiydi, çaresizliği her hâlinden okunuyordu. "Terliklerin bile aha şu dolabın içinde, bıraktığın günkü gibi, aynı yerinde duruyor. Ben sana kırgınım, kızgınım diye kendi kanımı, canımı ittiğimi sanman... Asıl sen bana tokat atsan canım daha az yanardı Fadime."

Fadime abisinin bu duygusal, ağlamaklı itirafı karşısında zerre kadar etkilenmedi. Yüzündeki donuk ifadeyi bozmadan, sadece hafifçe omuz silkti.

"Ne önemi kaldı ki benim terliklerimin o dolapta durmasının?" diye sordu buz gibi bir sesle. Bakışlarını mutfakta durduğu yerden bile gözüken yemek masasına, ardından da geniş avluya bakan camlara çevirdi. "Ben o sofrada kendime bir yer edinemedikten sonra... Benim kızım ha bu avluda koşturamadıktan sonra, eşyalarımın bu evde hâlâ durmasının ne anlamı var?"

Fadime daha fazla bu zehirli havanın içinde kalmaya tahammül edemeyerek arkasını döndü. Adımlarını kararlı ve sert bir şekilde portmantoya doğru atıp kenara bıraktığı botlarını hızlıca giydi.

Adil kız kardeşinin gitmek üzere oluşunun getirdiği panikle ona yaklaştı. Kolundan tutup çekmek, sarılmak ve bir daha hiç bırakmamak istiyordu onu ancak onu durdurmak için temas edecek yüzü bile kendinde bulamıyordu.

"Fadime..." dedi durdurmak içim sesindeki çaresiz, parçalanmış umutla. "Eğer silindiğini düşündüğün bu eve de..." Sağ elini yavaşça kaldırıp kendi kalbinin üzerine, sol göğsüne bastırdı. "Bu eve de gelmek istersen... Bir perşembe uğra."

Genç kadın sözleri karşısında başını omzunun üzerinden hafifçe geriye çevirdi. Yüzünde sadece acıyan, soğuk bir tebessüm vardı. Gözyaşlarını ardında saklıyordu tebessümünün.

"Sanmıyorum uğrar mıyım..." dedi Fadime, düz bir sesle. "Ben iki evin de anahtarını kaybedeli çok oldu."

Bakışları Defne'yle birlikte koltuktan kalkmış, annesinin kendisini çağırmasını bekleyen Neva'ya kaydı. "Ama biliyor musun? Benim kızım sana bir kere benim eskiden sarıldığım gibi sarılabilsin çok isterdim." Bakışlarını tekrardan abisine çevirdi. "Ne yazık ki mümkün değil. Bu çocuğun yüreğine o korkuyu bıraktığın perşembe kapandı bu yollar bana."

Adil, kardeşinin bu son ve en ağır darbesiyle yutkundu. Gözlerini kaçırıp başını öne eğdi. "Furtunalar'a sarılmayalı çok oluyor..." diye mırıldandı acıdan kavrulan bir sesle. "Onu da unuttum ben, haklısın."

"Hiç değişmeyeceksin sen." dedi Fadime abisine artık acıyarak bakarken. Sözlerinde ne bir umut ne de bir nefret vardı. Sadece saf, yorgun bir kabullenişti.

Ardından başını kızına doğru çevirdi, elini usulca öne uzattı. "Fatma Neva, gel kızım." dedi şefkatli, sıcak bir sesle fakat abisinin anlayacağı şekilde baskılayarak. "Evimize gidiyoruz."

Neva annesinin sesini duyar duymaz hiç tereddüt etmeden minik adımlarını hızlandırdı ve yanına gelip onun elini sımsıkı tuttu. Fadime kızının elini bırakmadan portmantoya doğru uzandı. Kendi kabanını alırken, hemen yan tarafta asılı duran kızının montunu da askıdan çekti.

Montu askıdan çıkardığı kısacık saniyede portmantonun üzerinden süzülen minik, dikdörtgen bir kâğıt parçası havada süzülerek ahşap zemine, tam Fadime'nin ayaklarının ucuna düştü.

Fadime o an yere düşen kâğıt parçasına pek dikkat etmedi. Sadece kızının kollarını monttan geçirip önünü dikkatlice ilikledi. Neva'nın beresini başına geçirip düzelttikten sonra küçük kızın botlarını giydirmek için yavaşça dizlerinin üzerine çöktü.

Kızının botlarının cırt cırtlarını kapatırken, bakışları yerde ters dönmüş duran minik kâğıt parçasına takıldı. Parmaklarını uzatıp hafifçe kıvrılmış, parlak yüzeyli kâğıdı usulca eline aldı. Kâğıdı ters çevirip ne olduğuna baktığı an Fadime'nin nefesi göğüs kafesinde düğümlenmişti. Avucunun içinde tuttuğu minik kâğıt parçası, sıradan bir kartvizit veya fiş değildi.

Neva'nın Rusya'daki çiftlik evinin bahçesinde çekilmiş, sapsarı bir civcivi yanaklarına bastırarak gülümsediği fotoğrafıydı bu.

Fadime'nin ela gözleri fal taşı gibi açılırken parmaklarının arasındaki fotoğrafa bakakaldı. Bütün bağırtılar, suçlamalar ve buz gibi duvarlar o saniye zihninde paramparça olup yıkıldı. Sessizlik konağın antresine daha önce hiç olmadığı kadar sağır edici bir şekilde çökmüştü. Bu fotoğrafı annesinin mezar gittiği gün düşürdüğü telefonunun kabında sakladığını çok net hatırlıyordu. Şimdi ise bu kare, yeminler edip sırtını döndüğü abisinin evinde tam da ayaklarının ucuna düşmüştü.

Genç kadının göğüs kafesi hızla inip kalkarken, bakışlarını yavaşça yerden kaldırıp karşısında dikilen adama çevirdi. Adil'in yüzündeki sarsılmaz, gururlu maske saniyeler içinde paramparça olmuştu. Koca adamın gözlerinde yakalanmışlığın, en mahrem ve en çaresiz zaafının ifşa olmasının getirdiği derin bir panik dalgalanıyordu. Bakışlarını kız kardeşinin ela gözlerinden kaçırıp yerdeki ahşap parkelere sabitledi.

"Onu bari bırak..." diye mırıldandı. Sesi o kadar pürüzlü, o kadar boğuk çıkmıştı ki kendi kelimelerinin altında eziliyormuş gibiydi.

Fadime elindeki fotoğrafı parmaklarının arasında biraz daha sıktı. İçindeki isyan arzusu bu adamın sergilediği ikiyüzlülük karşısında alev alev yanmaya başlamıştı. "Kızımın fotoğrafı niye sende?" diye sordu kelimeleri birer buz kütlesi gibi karşısındaki adamın yüzüne çarparken.

Koca adam çenesini hırsla sıktı. "Düşürmüştün..." dedi, gözlerini kaçırmaya devam ederek uydurduğu bu zayıf bahanenin arkasına saklanmaya çabaladı. "Cebimde kalmış."

Genç kadının dudaklarında acı, inanamaz bir tebessüm belirdi. Yalan olduğu o kadar barizdi ki bu bahaneye gülmek bile içinden gelmiyordu. "Niye bırakıyorum o zaman sana?" diyerek meydan okudu fotoğrafı biraz daha kendine doğru çekerek. "Madem ben düşürdüm, benim kızımın fotoğrafı, bende kalması gerekmez mi?"

Adil omuzlarını dikleştirip derin bir nefes aldı. "Ben buldum." dedi sadece inatçı bir çocuğun sergileyebileceği türden yersiz ve çaresiz bir ısrarla.

Fadime kaşlarını alayla havaya kaldırdı. "Eee?"

"Fadime..." diye inledi Adil, isyanla karışık bir yalvarış döküldü dudaklarından. Gözleri nihayet kardeşinin gözlerini bulduğunda içindeki koca hasret bütün çıplaklığıyla ortadaydı. Sadece o küçük kareye, o fotoğraftaki gülümsemeye tutunarak nefes alabildiğini anlatmak istiyordu ama kelimeler duvarlarını aşıp diline ulaşamıyordu.

Abisinin çaresiz yakarışı Fadime'nin kalbindeki buzları eritmeye yetmemişti. Aksine yıllardır yaşadığı haksızlıkların öfkesiyle daha da keskinleşti. "Furtunalılar'ın fotoğraflarını mı saklıyorsun sen?" diye sordu sesindeki iğneleyici tonu hiç esirgemeden. Furtuna'nın kanını taşıyan herkesi yok sayan bu adamın şimdi aynı soydan gelen bir çocuğun fotoğrafını cebinde gizlemesi akılalmaz bir çelişkiydi. Gerçi Adil'in kayırdığı Furtunalı sayısı çoktu, İsmail nasiplenememişti sadece.

"Damarlarında Koçari kanı dolaşan bir Furtunalı'nın mı?" diyerek anında savunmaya geçti Adil. Sesine yeniden o tanıdık, tavizsiz sahiplenme duygusu yerleşmişti. Başı dik, gözleri netti. "Evet."

Fadime histerik, kısa bir kahkaha attı. Bakışlarını hemen önünde duran kızına çevirip onun sapsarı lülelerini usulca okşadı. "Koçarili de oldun şimdi kızım, maşallah sana!" dedi kinayeli bir şekilde, Neva'ya neşeli gözükerek. Ardından koyulaşan bakışlarını abisine çevirdi. "Günün şartlarına göre soy ağacı da değişiyor demek ki."

Adil'in yüzündeki o mahcup ifade kardeşinin bu bitmek bilmeyen alaycı darbeleri karşısında yeniden karardı. Çenesi kasılırken bir adım öne çıktı. "Sen buraya bana laf sokmaya mı geldin?" diye sordu, sabrının son demlerini zorlayarak. "Essahtan değişikmiş ama..." diye devam etti. "Dışarıdan izleyince keyifliydi, içinde olunca değişikmiş."

"Ben sana laf sokmaya gelmedim." dedi Fadime sesini bir anda ciddileştirerek. Yüzündeki alaycı ifade tamamen silinmiş, yerine sarsılmaz bir kararlılık oturmuştu. "Ki laf da sokmuyorum, gayet açık konuştum seninle. Sözleriyle hareketleri tutarlı olmayan birisin sen."

Gözleri anlık olarak Aleyna'ya doğru kaydı. "Doktor kızın var bir de..." diye mırıldandı, dudaklarında acıyan bir tebessümle. "Tedavi edememiş hâlâ seni. Terzi kendi söküğünü dikemiyor demek ki."

Adil'in sabrı bu son cümleyle birlikte tamamen tükenmişti. "Fadime, haddini aşma." diye gürledi, sesi antrenin duvarlarında yankılanarak tehditkâr bir tınıya büründü.

Genç kadın abisinin bu öfkeli çıkışı karşısında sadece omuz silkti. Yıllar önce bu sesten, bu öfkeden korkup titreyen kız çoktan ölmüştü. Elindeki minik fotoğraf karesine son bir kez, içi sızlayarak baktı. Sonra uzanıp portmantonun üzerine usulca bıraktı.

Zihni o kadar darmadağın, ruhu öylesine yorgundu ki Neva'nın kırmızı atkısını fotoğrafın hemen yanında unuttuğunu fark etmedi bile.

"Kalsın bu fotoğraf burada." dedi arkasını dönmeden önce son sözlerini bir hançer gibi savurarak. "İstediğin buysa sorun değil. Kırmayalım Adil Koçari'yi. Kaybettiklerini hatırlatır belki sana iyice."

Hiçbir cevap beklemeden Neva'nın minik elini sımsıkı kavradığı gibi konağın ağır ahşap kapısını itip dışarı adımını attı. Trabzon'un dondurucu ayazı anında yüzüne çarparken içerideki zehirli havadan kurtulmanın verdiği ivmeyle adımlarını hızlandırdı. Defne de hiç vakit kaybetmeden şaşkınlık ve hayranlık arası bir ifadeyle arkadaşının peşine takıldı.

Fadime taş merdivenleri neredeyse koşarak indi. Nefesi boğazında düğümlenmiş, göğüs kafesi aldığı her solukta acıyla kasılıyordu. Aracın yanına ulaştıklarında titreyen elleriyle arka kapıyı hızla açtı. Neva'yı büyük bir özenle çocuk koltuğuna oturtup kemerini sıkıca bağladıktan sonra kapıyı ardına kadar sert bir şekilde, adeta geçmişin üzerine bir kilit vururcasına kapattı. Tam arkasını dönüp sürücü koltuğuna geçecekti ki Defne nefes nefese kalarak yanına ulaştı. Genç avukatın gözleri heyecanla parlıyor, yüzünde gizleyemediği bir takdir ifadesi yatıyordu.

"Oha Fadime, yerle bir ettin adamı!" dedi soluk soluğa kalmış olmasına rağmen sesindeki coşkuyu saklayamayarak. "Özendim ne yalan söyleyeyim, hak etti sonuna kadar. Sen iyi misin?"

Bu basit soru Fadime'nin omuzlarında taşıdığı ağırlığın saniyeler içinde tuzla buz olmasına yetmişti. Dudakları aniden şiddetle titremeye başladı. Gözpınarlarında zorla tuttuğu, içeri itmeye çabaladığı yaşlar barajı yıkılmış bir nehir gibi yanaklarından aşağı boşaldı. Güçlü duruşu, buz gibi, tavizsiz tavrı bir anda eriyip gitmişti. Aracın soğuk kaportasına tutunarak olduğu yere doğru hafifçe çöktü ve hıçkıra hıçkıra, etrafta yankılanacak kadar acı dolu bir feryatla ağlamaya başladı.

Defne'nin yüzündeki ifade anında dehşete dönüşürken genç kadına doğru atıldı. Durumun bir zaferden çok koca bir yıkım olduğunu ancak o zaman idrak edebilmişti.

"Fadime..." diye fısıldadı sesi dünyanın en şefkatli, en yumuşak tonuna bürünürken. Kollarını uzatıp ağlayan arkadaşının omuzlarını kavradı.

"Abim ölmüş Defne..." diye hıçkırdı Fadime kelimeleri boğazından kopan kesik nefeslerin arasından zorlukla çıkararak. İki eliyle yüzünü kapatmış, bedeni kontrolsüz bir şekilde sarsılıyordu. "Bu değil ki benim abim... Tanısan, sen de çok seversin. Neva da çok sever. Ama ölmüş benim abim. Bu sefer gerçekten ölmüş..."

Defne duyduğu bu parçalanmış kelimeler karşısında yutkundu. Bir insanın fiziksel olarak karşısında duran, nefes alan birine bu denli kesin ve acı dolu bir ölüm fermanı biçmesinin ne kadar ağır bir his olduğunu iliklerine kadar hissetmişti.

"Neva'yı da çok sever miydi?" diye sordu fısıltıyla, Fadime'nin omuzlarını usul usul okşayarak onu bu karanlık krizin içinden güzel bir düşünceye çekmeye çalışırken.

Fadime yaşlı gözlerini gökyüzüne dikti, bulutların arasından süzülmeye başlayan yağmur damlaları yüzündeki yaşlara karışıyordu. Dudaklarında iç burkan, paramparça bir tebessüm belirdi.

"Çok severdi..." diye mırıldandı. Sesi geçmişin sımsıcak, güneşli günlerine dalmış gibi titrek çıkıyordu. "Tattara'nın abisi olurdu küçük Tattara'nın dayısı... Onu omuzlarına alırdı kesin. Keçilere de giderlerdi beraber, dağ bayır gezdirirdi kızımı..."

Hıçkırıkları yeniden boğazına dizildiğinde daha fazla direnemeyerek başını öne eğdi. Defne zerre kadar tereddüt etmeden kollarını onun bedenine sardı. Fadime'yi kendi göğsüne doğru sımsıkı çekti. İki kadın, yitirilmiş bir geçmişin ve bir daha asla geri gelmeyecek olan bir abinin yasını birbirlerine tutunarak sessizce tuttular.

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

Üzerinden geçen iki koca günün ardından Atmaca idari binasının en üst katındaki geniş ofiste kasvetli bir sükûnet hüküm sürüyordu. Henüz saat erkendi. İsmail ve Fadime fabrikaya henüz gelmemişti. Fatih de yoktu. Ofisin koca sessizliğini yalnızca kâğıtların hışırtısı ve klavyeye sertçe vuran parmakların çıkardığı ritmik, öfkeli tıkırtılar bölüyordu.

Defne patron masasının arkasına geçmiş, etrafını saran onlarca dosyanın arasında adeta boğuluyordu. Gözaltlarındaki hafif morluklar uykusuzluğunu ele verirken sımsıkı topladığı saçlarından kurtulan birkaç tutam yüzüne düşmüştü. Parmaklarıyla şakaklarını sertçe ovuşturdu. İçindeki hayal kırıklığı, midesine oturan zehirli öfke bir türlü dinmek bilmiyordu.

Babasının yaptığı fevri, akılalmaz hamle bütün planlarını, aylarca ilmek ilmek ördüğü hukuki stratejiyi tek bir gecede yerle yeksan etmişti. Depoya kaldırılan adamlardan beklenen büyük itiraf fiyaskoyla sonuçlanmıştı. Behçet tam da tahmin edildiği gibi, ağzını bıçak açmayan sadık bir köpek olduğunu kanıtlamış, yediği onca dayağa rağmen Şerif Furtuna'nın aleyhine tek bir kelime dahi etmemişti. Doktor Pars ise korkudan bülbül gibi ötse de, ağzından dökülen kelimelerin hiçbiri savcılığa sunulabilecek, raporu iptal ettirebilecek somut bir delil niteliği taşımıyordu artık.

Geriye kalan tek gerçek kendi elleriyle kendilerini suçlu durumuna düşürmüş olmalarıydı. Hukuki yoldan gidecek hiçbir hakları kalmamıştı. Şerif Furtuna o raporu alacaktı ve artık onu durdurabilecek yasal bir set yoktu. Üstelik adamlarını kaçırarak Şerif'i daha da kışkırtmış, tehlikeyi ailelerinin tam kalbine çekmişlerdi.

Defne elindeki kalemi hırsla masanın üzerine fırlattı. "Allah kahretsin..." diye fısıldadı kendi kendine, dirseklerini masaya dayayıp yüzünü ellerinin arasına gizlerken. Çıkış yolu bulamamanın verdiği ezici çaresizlik göğüs kafesini daraltıyordu.

O sırada ofisin ağır, çift kanatlı kapısı usulca aralandığında içeri sızan adım sesleri Defne'nin başını kaldırmasına sebep oldu. Eyüphan içeri adımını attı. Genç kadının perişan, dosyalara gömülmüş hâlini gördüğünde yeşil gözlerindeki sertlik saniyeler içinde eriyip yerini yumuşacık bir anlayışa bırakmıştı.

Kapıyı arkasından yavaşça kapatıp adımlarını masaya doğru yöneltti. "Yine mi kâğıtlarla boğuşuyorsun sabahın köründe?" diye sordu sesini olabildiğince yatıştırıcı, sakin bir tona ayarlayarak.

Defne bıkkın bir nefes vererek arkasına yaslandı. "Başka çarem mi var Eyüphan? Babamın muhteşem operasyonu sayesinde elimizde hiçbir şey kalmadı, bütün emeklerim çöpe gitti! Şimdi raporun çıkmasını engellemek için yasal bir boşluk, küçücük bir usul hatası bulmaya çalışıyorum ama yok. Adamlar her şeyi milimetrik hazırlamış!"

Eyüphan masanın kenarına gelip kalçasını hafifçe ahşap yüzeye yasladı. Kollarını göğsünde kavuştururken bakışlarını genç kadının yorgun yüzüne sabitledi. İkisi de aralarındaki görünmez duvarın artık çok gerilerde kaldığının farkındaydı. Birbirlerine karşı besledikleri hisler henüz yüksek sesle dillendirilmemiş olsa da bakışlarındaki yoğun çekim, alttan alta süren o flörtöz ve sahiplenici tavırlar her şeyi anlatmaya yetiyordu.

"Kendini bu kadar hırpalama artık." dedi elini uzatıp masanın üzerindeki dağınık dosyalardan birinin kapağını usulca kapatırken. "Babanın huyu bu, biliyorsun. Eski toprak o. Tehlikeyi gördü mü kâğıt kürek beklemez, doğrudan boğaza yapışır. Yanlış yaptı, evet, senin işini bozdu ama niyetinin sizi korumak olduğunu sen de biliyorsun."

"Bizi koruyacak diye hepimizi ateşe attı." diye mırıldandı Defne, gözlerini kaçırarak. "Ben başarısız oldum Eyüphan. O rapor çıkarsa Şerif dışarı adımını atacak ve ben mesleğimi, aklımı kullanarak buna yeterince hızlı engel olamadım."

Genç adamın çenesi kasıldı. Karşısındaki kadının bu kadar çaresiz, bu kadar yenik hissetmesine tahammül edemiyordu. Uzanıp parmaklarının tersiyle Defne'nin masanın üzerinde duran eline hafifçe dokundu. "Sen elinden geleni fazlasıyla yaptın, başarısız falan olmadın. Bu canına yandığımın dünyasında bazen akıl durur kurşunlar konuşur, bu senin eksiğin değil."

Bu ufak destekleyici dokunuş Defne'nin kalbindeki sıkışmışlığı bir anlığına da olsa gevşetmişti. Derin bir nefes alıp omuzlarını düşürdü, bakışlarını adamın yeşil gözlerine çevirdiğinde dudaklarında buruk ama minnettar bir tebessüm belirdi.

Eyüphan aniden yaslandığı masadan doğruldu. Yüzündeki şefkatli ciddiyet yerini saniyeler içinde kurnaz, hafif serseri bir gülümsemeye bıraktı. "Hadi kalk." dedi elini genç kadına doğru uzatarak. "Benim sana bir sürprizim var."

Defne şaşkınlıkla kaşlarını çattı. "Ne sürprizi sabah sabah? İşlerim var benim, bırakamam bu dosyaları."

"Kalk dedim Defne, itiraz etme." Eyüphan uzattığı elini biraz daha ileriye doğru itti. "Söz veriyorum, dosyalarından çok daha fazla hoşuna gidecek."

Genç kadın bu ısrarcı ve gizemli tavrın karşısında içten içe meraklanmadan edemedi. Ufak bir iç çekişle yerinden doğrulup Eyüphan'ın kendisini bekleyen eline kendi incecik elini yerleştirdi. Adamın parmakları anında onun parmaklarına kenetlendiğinde ikisi de bu temasın getirdiği o tanıdık, sıcak elektriklenmeyle yutkundular. Lakin ellerini ayırmak akıllarının ucundan bile geçmedi.

Eyüphan Defne'nin elini tutarak onu ofisin kapısına doğru yönlendirdi. Koridora çıktıklarında aniden duraksadı. "Şimdi..." dedi muzip bir tavırla. Boştaki elini havaya kaldırıp genç kadının gözlerinin üzerine yerleştirdi. "Gözler kapalı. Sakın aradan bakmaya çalışma."

"Eyüphan, çocuk muyuz biz? N'apıyorsun?" diye kıkırdadı Defne adamın avucunun sıcaklığı yüzünü kaplarken. İtiraz etse de adımlarına eşlik etmeye dünden hazırdı.

Adamın diğer eli son derece doğal ve içgüdüsel bir hareketle genç kadının belinin incecik kıvrımına yerleşti. "Bana güven, düşürmeyeceğim seni. Yürü şimdi."

Birlikte koridorda yürümeye başladılar. Defne, belindeki büyük, sıcak elin yönlendirmesiyle karanlıkta adımlarını atarken kalbinin ritmi çoktan hızlanmaya başlamıştı. Adamın kendine has ferah kokusu genzini yakıyor, göğüs kafesindeki tatlı sızı nefesini daraltıyordu. Koridorun sonuna kadar yürüdüklerini, zemin döşemesinin dokusundan hissetmişti.

"Geldik." dedi Eyüphan fısıltıyla. Anahtarın kilitte dönüş sesi duyuldu, ardından ahşap bir kapı usulca gıcırdayarak açıldı.

Adamın eli belinden hafifçe iterek onu içeri yönlendirdiğinde yüzünü kapatan geniş avuç da yavaşça geriye çekildi. "Açabilirsin gözlerini."

Defne kirpiklerini kırpıştırarak gözlerini araladı. Karşısındaki manzarayı idrak etmeye çalışırken dudakları şaşkınlıkla aralandı.

Burası, binanın bu katındaki küçük odalardan biriydi lakin içerisi tamamen baştan yaratılmıştı. Koyu renk mobilyaların hâkim olduğu, kasvetli şirket dekorasyonunun aksine bu oda alabildiğine aydınlık ve ferahtı. Camın hemen çaprazına geniş bir çalışma masası yerleştirilmişti. Masanın üzerinde yepyeni kırtasiye malzemeleri, dosyalar için düzenleyiciler ve rengârenk yapraklarıyla dikkat çeken, özenle seçilmiş canlı bir saksı çiçeği duruyordu. Çiçeğin yanında ise çerçevelenmiş hâlde duran eski bir fotoğraf vardı. Kendi çocukluğuna ait, babasının ona sevgiyle baktığı o yıpranmış ama paha biçilmez bir kare. Arka tarafaysa şık bir kitaplık kurulmuş, karşı duvara da rahat gözüken bir koltuk bırakılmıştı.

"Eyüphan..." diye fısıldadı Defne, adımlarını masaya doğru atarken sesi titriyordu. Parmaklarının ucuyla çerçeveye dokundu. Gözpınarlarına anında sıcak yaşlar hücum etmişti.

"Biraz küçük ama..." diyerek ensesini kaşıdı Eyüphan, kapının pervazına omzunu yaslamış bir hâlde genç kadının tepkilerini izlerken sesi hafifçe mahcuptu. "Ancak bu kadarını toparlayabildim kısa sürede. Burada, bu katta kullanabileceğim tek boş oda buydu. Diğer alt katlarda çok daha geniş ofisler vardı aslında ama..." Yutkundu hafifçe, yeşil gözlerini kaçırmadan doğrudan Defne'nin gözlerine dikti. "Ben o kadar uzağa gitmeni istemedim."

Defne bu cümlenin altında yatan o derin, sahiplenici manayı duyduğunda kalbinin göğüs kafesinden fırlayacağını sandı. İlk tanıştıkları o gürültülü günü hatırladı. Kendisine "Burası plaza mı kızım, sana özel oda mı tahsis edeceğiz?!" diye bağıran kaba saba adam gitmiş, yerine onun tek bir sözünü unutmayıp günlerce uğraşarak kendisine bu odayı hazırlayan ince ruhlu bir adam gelmişti.

Genç kadın arkasını döndüğü gibi koşarak Eyüphan'ın boynuna atıldı.

Eyüphan bu ani sevgi seli karşısında bir saniyeliğine afallasa da kolları refleksle kadının ince belini sımsıkı sarmaladı. Defne kollarını adamın boynuna dolayıp yüzünü onun boyun girintisine gömmüş, neşeyle kıkırdıyordu. "Çok güzel olmuş... İnanılmaz güzel olmuş, çok teşekkür ederim!"

Koca adamın dudaklarına o serseri, gururlu tebessüm yerleşti. Kollarındaki bedenin sıcaklığı, kadının kokusu zihnini saniyeler içinde uyuşturmaya başlamıştı bile. "İnsanlığı kurtarma projelerin sekteye uğramasın istedim sadece. Başka bir niyetim yok yani."

Defne başını hafifçe geri çekip adamın yüzüne baktığında, ikisinin de bakışları yavaş yavaş derinleşerek birbirlerinin dudaklarına doğru kaydı. Aralarındaki sıfır mesafe, birbirlerine dolanmış kolları ve nefeslerinin karışması odanın içindeki havayı bir anda yoğunlaştırdı. O tatlı neşe, yerini tehlikeli ve karşı konulamaz bir çekime bırakmıştı.

Eyüphan ayak ucuyla odanın kapısını usulca itip kapattı. Bir elini arkaya atıp anahtarı çevirdiğinde kilit sesinin duyulmasıyla birlikte elleri kadının belinden hafifçe yukarı, sırtına doğru kaydı. Defne'yi yönlendirerek, yavaş adımlarla arkasındaki çalışma masasına doğru geriletti. Genç kadının kalçaları masanın kenarına dayandığınfa Eyüphan ellerini onun belinden kaydırıp bacaklarının iki yanından tuttu. Hafifçe kaldırarak onu masanın üzerine oturttu.

Defne nefes nefese kalmıştı. Adam bacaklarının arasına girip geniş gövdesiyle onu tamamen çembere aldığında göğüs kafesi hızla inip kalkıyordu. Eyüphan'ın yeşil gözleri kararmış, bakışları kadının gözlerinden yavaşça dudaklarına doğru inmişti.

"Beğendin bakıyorum odanı?" diye fısıldadı Eyüphan. Sesi o kadar boğuk ve pürüzlü çıkmıştı ki kelimeler adeta havada asılı kalıyordu. Bir eli usulca kadının yanağına tırmandı, başparmağıyla alt dudağının kenarını yavaşça okşadı.

"Beğendim..." diye mırıldandı Defne, gözleri istemsizce kapanırken. Başını adamın büyük, sıcak avucuna doğru yasladı. Kalp atışları kulaklarında sağır edici bir davul gibi vuruyordu.

Eyüphan daha fazla direnemedi. Yüzünü yavaşça eğdi, burnu genç kadının burnuna sürtündüğünde sıcak nefesi dudaklarına çarpıyordu. Aralarındaki incecik çizgi kopmak, dudakları nihayet birbirine mühürlenmek üzereydi.

Lakin tam dudaklarının birbirine değdiği sırada koridorun sessizliği kulakları sağır eden, yeri titreten ardışık patlama sesleriyle bıçak gibi kesildi.

Saniyeler içinde patlamaları takip eden cam kırılma sesleri, duvarlara çarpan kurşunların tiz çığlıkları ve aşağıdan gelen boğuk insan bağırışları ofisin dışını bir anda mahşer yerine çevirmişti.

Eyüphan'ın gözlerindeki tutkulu, mayışmış ifade saliseler içinde silinip atıldı. Bütün bedeni yay gibi gerilirken yüzüne o vahşi, ölümcül muhafız maskesi oturuvermişti. Defne'den hızla ayrılıp elini beline, ceketinin altına sakladığı silahına attı. Soğuk metali kavradığı an, namluyu yere doğru eğerek kapıya doğru atıldı.

"Burada kal!" diye kükredi. Sesinde zerre kadar şefkat kalmamış, tamamen bir emir tonuna bürünmüştü. "Sakın dışarı çıkma Defne, ne duyarsan duy bu odadan adımını atma!"

Kapının kilidini açıp kulpunu indirdi, gövdesini koridora doğru siper ederek dışarı fırladı. Ancak Defne'nin onu sayısını bilmedikleri saldırganların karşısına tek başına yollayamayacak kadar önemsediğini hesaba katmamkştı. Adrenalinin damarlarına zerk ettiği o kontrolsüz cesaretle masadan atladığı gibi Eyüphan'ın peşinden koridora çıktı.

Dışarıdaki manzara kelimenin tam anlamıyla bir cehennemdi.

Koridorun sonundaki ana ofis kapısından içeri giren kimliği belirsiz, kar maskeli iki adam ellerindeki uzun namlulu silahlarla etrafı rastgele tarıyordu. Duvarlardaki tablolar parçalanıyor, cam bölmeler tuzla buz olup yere dökülüyordu. Barutun genzi yakan, acı kokusu saniyeler içinde bütün katı sarmıştı. Defne hemen arkasından yaklaşıp Eyüphan'ın ceketinin altından belindeki diğer silahı kavrayarak yerinden çıkardı.

"Defne!" diye bağırdı Eyüphan, Defne'nin arkasından çıktığını fark ettiğinde. "Ulan biliyorsun sanki elindekini kullanmayı!"

Onu tekrar odaya itmek için hamle yapmaya fırsat bulamadan, maskeli adamlardan biri namlusunu doğrudan onların bulunduğu koridora doğru çevirdi.

Eyüphan ne olduğunu bile anlayamadan, tamamen içgüdüsel bir refleksle silahını kaldırıp ateşlemeye başladı. Kurşunlar havada uçuşuyor, duvarlardan seken mermiler korkunç birer ıslık çalarak etraflarından geçiyordu. Koridorun darlığı, siper alacak hiçbir yerin olmaması durumu tamamen ölümcül bir çıkmaza sokmuştu.

"Geri gir içeriye!" diye feryat etti Eyüphan. Bir yandan ateş etmeye devam ederken bir yandan da gövdesini Defne'ye siper ederek geriye doğru adımlamaya çalışıyordu.

"Seni yalnız mı bırakayım gerizekâlı?!" diye yakındı Defne elindeki silahla ateş ederken. "Ayrıca tabii ki silah kullanmayı biliyorum, dün mü doğdum ben?!"

Lakin karşıdan sıkılan kurşunlardan biri, koridorun duvarına çarpıp korkunç bir açıyla sekerek doğrudan Defne'nin olduğu noktaya yöneldi.

Eyüphan merminin gidiş yönünü gördüğü an beyni düşünmeyi tamamen bıraktı. Bedeni, mantığın ve korkunun çok ötesinde bir refleksle, adeta bir kartal gibi genç kadının üzerine kapandı. Kollarını açıp Defne'yi kendi göğsüyle duvar arasına hapsederken sırtını namluların hedefine tamamen açık bıraktı.

Hemen ardından duyulan o tok, boğuk ses, kurşunun boşa gitmediğini ele vermişti.

Eyüphan'ın dudaklarından boğuk, hırıltılı bir inilti döküldü. Bedeni aldığı darbenin şiddetiyle sarsılıp geriye doğru sendelerken, kollarındaki güç bir anlığına boşaldı.

"Eyüphan!"

Defne'nin ağzından kopan yırtıcı çığlık barut kokusuna karıştı. Gözleri dehşetle fal taşı gibi açılmış, adamın yüzündeki acı dolu kasılmayı gördüğü an kalbi göğüs kafesini kırıp çıkacakmış gibi atmaya başlamıştı. Hiç düşünmeden, kan görme korkusunu ve dizlerinin bağının çözülmesini tamamen unutarak adamın yakasına yapıştı. Bütün gücünü kullanıp, ağırlaşan cüssesini açık duran kapıdan içeriye, odasına doğru hızla çekti.

Eyüphan sendeliyerek içeri düştüğünde, Defne kapıyı tek hamlede çarpıp kilitledi. Adamın bedeni sırtını duvara yaslayarak yavaşça yere, zemine doğru kaydı, Defne de onunla birlikte oturdu yere. Yarı yatar, yarı oturur bir pozisyonda Defne'nin kucağına yığıldığında, elindeki silahı düşürdü. Nefes alışverişleri hızlanmış, alnından soğuk terler boşanmaya başlamıştı.

"İyiyim..." diye inledi yüzünü buruşturarak boşta kalan elini karnının sol tarafına doğru bastırırken. "Sıyırdı sadece... Telaş yapma."

Defne titreyen elleriyle Eyüphan'ın karnına bastırdığı eline dokunduğunda, parmaklarına bulaşan o sıcak, yapışkan sıvıyı gördü. Siyah kazağın kumaşı şimdiden o koyu, parlak kızıllıkla ıslanmaya başlamıştı bile.

Genç kadının midesine feci bir kramp girdi. Kan fobisi başının dönmesine, görüşünün saniyeler içinde bulanıklaşmasına sebep oluyordu. Nefesi kesik kesik çıkarken, kendi zayıflığına lanet ederek omuzlarındaki şalı tek hamlede çekip çıkardı. Gözlerini giderek yayılan ve ellerine buşalan kırmızı lekeden kaçırmaya çalışarak şalı adamın elinin altındaki yaraya, doğrudan kanayan bölgeye şiddetle bastırdı.

"Baskı yapmamız lazım..." diye mırıldandı Defne, dudakları titrerken. Sesi ağlamaklı, perişan bir hâldeydi. Gözyaşları çoktan yanaklarından süzülmeye başlamıştı. "Dayan lütfen, yalvarırım dayan."

Eyüphan genç kadının bembeyaz kesilmiş yüzünü, titreyen ellerini ve korkudan bayılmak üzere olan hâlini gördüğünde kendi acısını bir saniyeliğine unuttu. Boşta kalan elini uzatıp kadının çenesini usulca tuttu, başını kendine doğru çevirmesini sağladı.

"Yavrum..." diye fısıldadı zoraki ama güven veren bir tebessümle. Sesi acıdan dolayı pürüzlüydü. "Bakma şuraya. Bana bak. Yemin ederim sıyırdı sadece, iyiyim ben."

Defne başını Eyüphan'ın başına doğru eğerken hıçkırıklarını bastırmaya çalışıyordu. "Öleceksin sandım..." diye inledi, şalı daha sıkı bastırarak.

"Sana bir şey olmadı ya, bana kurşun işlemez." diye mırıldandı Eyüphan, başını duvara yaslayıp derin bir nefes alırken. O sırada dışarıdaki silah sesleri aniden kesilmişti. Ayak sesleri hızla uzaklaşıyor, koridorda sadece yıkıntının ve kırık camların yankısı kalıyordu. Vurkaç yapmışlardı. Hedef öldürmek deği, gözdağı verip tehlike mesajı bırakmak olmalıydı

Eyüphan cebindeki telefonunu kanlı parmaklarıyla zorlukla çıkardı. Ekranı açıp hızlı aramadan İsmail'in numarasını tuşladı. Telefon sadece bir kez çaldıktan sonra açıldı.

"İso!" diye bağırdı Eyüphan, yarasının acısıyla hafifçe inleyerek. "Ofise saldırdılar!"

Telefonun diğer ucundan anında bir fren sesi ve ardından İsmail'in o kükreyen, dehşet dolu sesi yükseldi. "Ne diyorsun lan sen?! Ne saldırısı?!"

Arka plandan Fadime'nin çığlığa benzer sesi duyuluyordu. "Saldırı mı?! İyi misiniz?!"

"İyiyiz..." diye hırıldadı Eyüphan, dişlerini sıkarak. Kan kaybı hafiften başını döndürmeye başlamıştı ama sesini dik tutmaya çabalıyordu. "Maskeli iki it... Tarayıp çıktılar. Yavaş yavaş geri çekildiler, kesildi silah sesleri. Aşağıdakiler peşlerine düşmüştür ama siz sakın buraya gelmeyin, pusu olabilir."

"Yaralı var mı?!" diye kükredi İsmail, sesi telefonun hoparlöründen odaya taşıyordu. "Size bir şey oldu mu?!"

Defne adamın kanayan yarasını gördükçe aklını kaçıracak gibi oluyor, kan fobisi yüzünden bilinci yavaş yavaş kapanmaya yüz tutuyordu. Telefonun ucundan gelen bu soruyu duyduğu an, gözyaşları içinde feryat etti.

"Vuruldu!" diye bağırdı sesi odayı yırtarken. "Eyüphan vuruldu İso! Kanıyor, çok kan kaybediyor!"

İsmail'in ağzından okkalı, dehşet verici bir küfür savruldu. "Ne demek 'Eyüphan vuruldu'?! Eyüphan-"

"İyiyim lan, sıyırdı sadece!" diye bağırdı Eyüphan, Defne'nin bu panik hâlini toparlamak istercesine. "Abartıyor, kurşun yırttı geçti sadece. Siz gelmeyin, biz hastaneye geçeriz duruma göre."

Defne adamın bu rahatlatma çabalarını duymazdan gelerek şalı biraz daha bastırdı. Ancak o an, zihnindeki o karanlık, sisli perde aniden aralandı. Dün sabah, İsmail'in elinde o siyah buketle ofise girdiği an... Defne'nin masanın üzerinde o beyaz zarfı gördüğü saniye beynine bir şimşek gibi çaktı.

43

"Kırk üç gün." demişlerdi dün masada otururken. Fadime'nin Neva'yı küvözde beklediği, yaşama tutunması için dua ettiği o kırk üç güne ithafen. Fakat "43" gün değildi. Şerif Furtuna gibi intikam bekleyen bir adam, düşmanına kırk üç gün daha hazırlık yapması, saklanması için mühlet vermezdi.

Defne'nin nefesi boğazında düğümlendi. Şalı tutan elleri titremeye başladı. Gözleri dehşetle fal taşı gibi açılırken, bakışlarını kanlar içinde yatan Eyüphan'dan çekip boşluğa dikti. Zaman algısı beyninde çılgınca hesaplamalar yaparken dudakları aralandı.

"Kırk üç..." diye fısıldadı Defne, kendi sesini bile zar zor duyarak.

Telefonun ucundaki İsmail, bu fısıltıyı duyduğu an nefesini tuttu. "Defne? Ne diyorsun kızım?"

"Kırk üç gün değil..." dedi genç kadın, kelimeler dudaklarından dökülürken bedeni sarsılıyordu. Zihnindeki yapboz parçaları büyük bir gürültüyle yerine oturmuştu. Saldırı tam da bu anı, bu saat dilimini hedef almıştı. "Dün buket size geldiğinde... Saat öğlen biri gösteriyordu."

Gözleri telefondaki dijital saatin ekranına kaydı. Zaman iki geceyi devirmiş, saat sabahın sekizini görmüştü.

"Kırk üç saat oldu." dedi Defne, sesinde saf, buz gibi bir dehşetle. "Kırk üç gün değil, saatti... Bize kırk üç saat vermişti!"

Telefonun hattında ölümcül, sağır edici bir sessizlik oluştu. Sadece saniyeler sürdü ama o saniyeler içinde İsmail'in zihninde kendi kızı, Neva'nın evdeki o savunmasız uykusu ve Şerif Furtuna'nın acımasız intikamı çarpıştı. Hedef ofis değildi, hedef bu silahlı saldırı değildi. Bu sadece bir şaşırtmacaydı.

"Siktir!"

İsmail'in ağzından kopan o yırtıcı, insanlıktan çıkmış feryat telefonun hoparlöründe yankılandı ve ardından hat büyük bir gürültüyle, anında kapandı. Geriye sadece kesilen sinyalin sesi ve odadaki iki yaralı ruhun çaresizliği kalmıştı.

Bu sırada İsmail daha arabayı tam ters yöne döndürememişti ki, karşı yönden hızla gelen, plakaları sökülmüş iki siyah SUV, frenleri yeri kazıyarak çapraz bir şekilde onların yolunu kesti her taraftan. Arabanın sertçe sarsılmasıyla birlikte Neva arka koltukta hafifçe çığlık attı. Her şey saniyeler içinde olup bitmişti. Öndeki araçların kapıları hızla açıldı ve içlerinden, ellerinde uzun namlulu silahlar olan, takım elbiseli adamlar fırladı.

İsmail silahların onlara doğru doğrulduğunu gördüğü milisaniyede kendi canını zerre kadar düşünmeden bütün gövdesiyle arkaya, Neva'ya doğru uzandı. Koca elleri çocuk koltuğunun kemerini tek bir hamlede koparırcasına çözdü. Kızını kolundan tuttuğu gibi hızla aşağıya çekti, onu iki ön koltuğun arasındaki dar zemin boşluğuna âdeta hapsetti.

"Babam!" diye gürledi İsmail, sesi o kadar tok ve emrediciydi ki Neva'nın ağlaması bile boğazında düğümlenmişti. "Sakın yerden kalkma! Kulaklarını kapat, sakın başını kaldırma!"

Adamlar dışarıdan ilk kurşunları sıkmaya başladığında mermiler arabanın güçlendirilmiş camlarına çarpıp örümcek ağı gibi çatlaklar oluştururken çıkan sağır edici ses kulakları tırmaladı. İsmail hızla belindeki silahına davranırken, gözleri dehşetle karısını buldu. "Fadime kapıları kilitle, Neva'nın üzerine kapan! Aşağıda kalın, sakın başınızı kaldırmayın!" diye kükredi İsmail, kapı koluna uzanırken.

Ama Fadime İsmail'in o mermi yağmurunun ortasına tek başına atılmasına seyirci kalacak, sinip saklanacak bir kadın asla değildi. Torpido gözünü hızla açtı, tabancayı tek bir hamlede kavradı ve namluya mermiyi sürdü. Gözlerinde korku değil, yavrusunu ve kocasını korumaya yeminli vahşi bir ateş vardı.

İkisi de aynı anda, arabanın karşıt kapılarını omuzlayarak açtılar ve kendilerini asfaltın üzerine, kapıların çelik siperine attılar.
Çatışma saniyeler içinde koca bir cehenneme dönüştü. Mermi kovanlarının yere düşerken çıkardığı tiz sesler, barutun genzi yakan zehirli kokusu ve parçalanan camların asfalta saçılması havayı tamamen kapladı. İsmail kapının ardından hedefini milimetrik bir isabetle bulurken, Fadime de kocasının ateş gücüne destek veriyor, mermileri siyah araçların ardındaki adamlara doğru kusursuzca boşaltıyordu.

O esnada adamlardan biri yoğun ateşin sağır edici gürültüsünden faydalanarak arabanın kör noktasından, arkadan dolandı. Hedefi İsmail veya Fadime değildi. Yılan gibi sessiz hareketlerle arabanın arka kapısına doğru yaklaştı. İçeride, koltukların arasında büzüşmüş, küçük elleriyle kulaklarını kapatıp gözlerini sımsıkı yummuş olan Neva, dışarıdaki kıyametten kopuk bir halde titriyordu. Adam, arka kapının kulpuna asıldı ve kapıyı büyük bir şiddetle açtı. Soğuk rüzgâr ve barut kokusu arabanın içine dolarken, adamın o koca, kirli elleri doğrudan yere sinmiş olan Neva'ya doğru uzandı ve kızı koltuğun altından koparırcasına kucakladı.

Neva, o yabancı ve iri ellerin kendisini havaya kaldırdığını hissettiğinde gözlerini açtı ve adamı gördüğü an dudaklarından korku dolu bir çığlık koptu. "Anne! Baba!"

O çığlık Fadime'nin beyninde bir bomba gibi patladı. Dünyadaki bütün sesler, silah patlamaları, İsmail'in bağırışları anında silindi. Başını hızla arkaya çevirdiğinde, o adamın kızını kucağına almış, arabaya doğru geri çekilmekte olduğunu gördü. Fadime'nin gözü tamamen karardı.

Tam o saniyede, sahil yolunun başından gelen ve motorları acı acı bağıran üç siyah aracın fren sesi yeri göğü inletti. Gelenler Adil Koçari'nin arabalarıydı. Adil ofise yapılan tuhaf saldırının haberini alır almaz kardeşinin ve yeğeninin orada olma ihtimalinin verdiği korkunç içgüdüyle yola fırlamıştı.

Adil'in adamları araçlardan fırlayıp saldırganlara karşı yoğun bir ateşe başlarken o kısa süreli dikkat dağınıklığı Fadime için yeterliydi. Zerre kadar tereddüt etmedi. Silahını iki eliyle sımsıkı kavradı, hedefini sabitledi ve tetiğe asıldı.

Silahından çıkan kurşun, adamın Neva'yı sıkıca tutan sol omzunu tam ortasından parçaladı. Adam acı dolu bir böğürmeyle geriye doğru sendeledi, omuzu parçalandığı için kolları boşaldı. Neva adamın gevşeyen kollarından asfalta, kendi ayaklarının üzerine doğru düştü. Dizleri yere çarpıp derince sıyrılsa da o anki korku ve panikle hemen ayağa fırladı. Ağlayarak, hıçkırıklara boğularak annesine ve babasına doğru koşmaya başladı.

"Neva, gel babam!" diye kükredi İsmail, siperden fırlayıp kızına doğru atılırken.

Fakat kaçmaya çalışan, Adil'in adamlarının ateşi altında panikleyen saldırganlardan biri yenilmişliğin ve planın bozulmasının verdiği vahşi bir hınçla elindeki silahın namlusunu doğrudan babasına koşan küçük kıza, Neva'ya doğru çevirdi.

İsmail'in gözbebekleri bir anda büyüdü. "Neva!" diye bütün gücüyle haykırırken aynı anda ileri atıldı. Fadime de hiçbir şeyi düşünmeden kızına doğru kendini bıraktı. O birkaç metrelik mesafe, ikisi için de bir ömür kadar uzundu.

Tam o anda tetiğe basıldı.

Patlayan tek bir silah sesi, sahil yolunu dolduran bütün çatışma gürültüsünü bastırdı. Ardından zaman sanki bir anlığına durdu. Koşan adımlar, yükselen çığlıklar, havada asılı kalan barut kokusu ve herkesin yüzüne çöken dehşet, tek bir anın içine sıkışıp kalmıştı.

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹──

MERABAYIIIIIIINNN

Bu bölümde Adil&Fadime yüzleşme sahnesine olan büyük katkısı için çok sevgili defnesoysals 'a çok teşekkür ederim 😭💜 O olmasaydı asla bu kadar iyi olmazdı.

Yonca bölümünden sonra psikolojim bozuldu ve çok linçlenince yoruldum MDMFNSNSKDK o yüzden mini bi gecikme yaşadık ama halledeceğiz😛

Bölüm sorusunu bırakalım, sizce kurşun kimde patladı??? İso mu, Neva mı yoksa Fadime mi?

Yeni bölümde görüşene kadar yorumlarda buluşalım, sizi seviyorum💜

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

438okunma 19beğeni 6yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18