satranç | isfad kitap kapağı

10. bölüm / 19

satranç | isfad

iyi düşman.

Vaveyla Yazarı: mery 🎀

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 19Şu an: iyi düşman.

"Kalp midir insana sev diyen,
Yoksa yalnızlık mıdır körükleyen?
Sahi nedir sevmek;
Bir muma ateş olmak mı,
Yoksa yanan ateşe dokunmak mı?"
– Şems-i Tebrizi

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

GÜNÜMÜZ, TRABZON

Trabzon’a ayak bastıkları ilk günden beri, dile kolay koca bir ayı aşkın süredir, Neva anne ve babasının yatağında, ikisinin tam ortasında güvenli bir kozanın içinde uyumaya alışmıştı. Şimdi ise kendi odasında, tamamen kendine ait yeni yatağın tam ortasında bağdaş kurmuş oturuyordu. Ancak minik yüzünde beklenen sevinç çığlıklarından, oyuncaklarına ve heyecanla beklediği yatağına kavuşmanın getirdiği heyecandan eser kalmamıştı. Güneş gibi parlayan sarı saçları omuzlarına dökülmüş, kollarını sarı tavşanı Limon’a sımsıkı sarmıştı. Alt dudağı hafifçe dışarı doğru sarkmış, boncuk gibi masmavi gözlerine derin, çocuksu bir keder oturmuştu. Gözlerini odanın içinde ürkekçe gezdirdikten sonra başını yavaşça kaldırıp yatağın ayakucunda oturan babasına ve ardından kendi yanında oturan annesine baktı.

"Ben burada tek başıma mı kalacağım?" diye sordu incecik, titrek bir sesle.

İsmail kızının bu boynu bükük hâli karşısında kalbine sıcacık bir ağırlığın oturduğunu hissedebiliyordu. Yüzüne dünyanın en şefkatli, en güven veren tebessümünü yerleştirerek yatağın üzerinde kızına biraz daha yaklaştı, ellerini kızının dizlerine usulca yerleştirdi.

"Boncuğum..." dedi sesini olabildiğince yumuşak, fısıltı gibi bir tona ayarlayarak. "Burası senin odan. Bak bu yatak senin yatağın, oyuncakların da burada... Artık onlarla birlikte burada uyuyacaksın."

Neva babasının cesaretlendirici sözlerine karşılık hiç ikna olmamış gibi başını hızla iki yana salladı. Kucağındaki tavşana biraz daha sıkı sarıldı. "Ama annem olmadan korkarım ben..." diye huysuzlandı, sesindeki mızmızlanma tınısı giderek artıyordu. Mavi gözleri çoktan dolmaya başlamıştı bile.

Fadime kızının dolan gözlerini gördüğü an göğüs kafesinin sıkıştığını hissetti. Anne yüreği saniyeler içinde bütün kuralları, bütün o 'kendi yatağına alışmalı' prensiplerini yıkıp geçmeye dünden hazırdı. Neva’nın sapsarı saçlarını parmaklarının ucuyla usulca okşarken yüzünü ona doğru yaklaştırdı.

"Ben gitmiyorum ki bebeğim..." diyerek onu sakinleştirmeye çalıştı. "Sen uyuyana kadar tam burada, senin yanında kalacağım. Elini tutacağım. Hem sen eski evimizde de kendi odanda kalıyordun, hiç korkmuyordun. Kendi yatağında ne güzel, mışıl mışıl uyuyordun, unuttun mu yoksa?"

Küçük kız zerre kadar geri adım atmadı. Aksine, omuzlarını silkip çocuk aklının ürettiği en sağlam argümanı sundu onlara. "Ama burası başka ev!" diye sızlandı, yanaklarından süzülen ilk gözyaşı damlası tavşanının pelüş bacağına damlarken. "Burası Rusya değil ki! Ben gece karanlıkta uyanıp korkarsam bulamam seni, kaybolurum!"

Fadime kızının iç burkan çaresizliği karşısında eriyip gitmişti. Trabzon’a geldiklerinden beri yaşanan kaos, ofis baskınları, kâbuslar derken Neva’nın minik zihninde ne kadar çok korku biriktiğini en iyi o biliyordu. Gözlerini kaçırıp çaresizce İsmail’e baktı. Ela gözlerindeki ifade çok netti. "İso, çok korkuyor, alalım yine bizim aramıza, yarın deneriz."

İsmail'in bu sessiz yalvarışı okuması sadece bir saniyesini aldı. Fadime’nin kızına kıyamadığını, ilk gözyaşında pes etmeye hazır olduğunu çok iyi bildiği için ipleri eline alması gerektiğine karar verdi. Derin bir nefes alıp karısına şefkatle ama tavizsiz bir ifadeyle bakarken başını iki yana salladı. Alışmaları gerekiyordu. Bu evde kök salacaklarsa, kendi düzenlerini kuracaklarsa bir yerden başlamak zorundaydılar.

"Kaybolmazsın ki benim güzel kızım." diyerek araya girdi, elini uzatıp Neva’nın gözyaşını başparmağıyla hafifçe silerken. "Bizim odamız hemen senin kapının karşısında. Birkaç adım atsan benim kucağıma düşersin zaten. Hem annenin dediği gibi, sen uyuyana kadar o senin elini tutacak."

Neva dudaklarını büzerek önce babasına, sonra yanındaki annesine baktı. Fadime’nin kokusu, sıcaklığı olmadan koca bir geceyi geçirme fikri ona hiç cazip gelmiyordu. Ancak babasının tatlı ama kararlı duruşu, annesinin de ondan güç alarak yanından ayrılmayacağına dair sözler vermesi inatçı direncini yavaş yavaş kırmaya başlamıştı.

Küçük kız derin bir nefes alıp burnunu çekti. Boncuk gözlerini İsmail’e diktiğinde yüzünde son derece ürkek ama bir o kadar da net bir kararlılık vardı. Minik elini uzatıp Fadime’nin koluna sıkıca yapıştı.

"Baba sen git o zaman." dedi mızmızlanarak. Uyku saati de geldiğinden iyice mayışmıştı. "Annem kalsın. Annemle uyuyacağım ben."

İsmail nazikçe kovulmasıyla koca bir kahkaha patlatmamak için dudaklarını birbirine bastırmak zorunda kaldı. Kendi kurduğu odadan, kendi elleriyle sıktığı yatağın üzerinden iki buçuk yaşındaki kızı tarafından kapı dışarı ediliyordu. Zerre kadar alınmak bir yana, göğsünü kabartan tarifsiz bir sevgi seliyle dolup taşmıştı içi.

"Emrin olur prensesim." dedi İsmail gülümseyerek, itiraz etmeden ayağa kalktı. Eğilip kızının saçlarına derin, sıcacık bir öpücük kondurdu. Kokusunu içine çekti doya doya. "İyi geceler benim güzelime, tatlı rüyalar. Baban hemen karşı odada, unutma, tamam mı?"

Ardından karısının alnına da usulca bir öpücük bırakıp yavaş adımlarla odadan çıktı.

Kapı aralık kaldığında oda sadece başucundaki gece lambasının loş ışığıyla aydınlanıyordu. Fadime kızının bu küçük zaferi karşısında hafifçe kıkırdayarak yatağın içine, yorganın altına süzüldü. Neva hiç vakit kaybetmeden annesinin göğsüne doğru sokuldu. Kollarını Fadime’nin boynuna dolarken başını o tanıdık, huzur veren kalp atışlarının üzerine yasladı.

"Bak, iki kapı da açık kalacak." diye fısıldadı Fadime kızının sırtını ritmik hareketlerle, usul usul okşarken. "Koridorun ışığı da hep yanacak. Sen gece uyanırsan karanlık olmayacak etraf. Korkman gereken hiçbir şey yok burada. Sen bir kere 'Anne' diye seslensen ben duyar uyanırım aşkım. Kalkar hemen gelirim yanına, söz veriyorum."

Neva başını sallayarak annesini onayladı. Fadime’nin şefkatli dokunuşları, kokusu ve odanın içindeki sessizlik minik bedenini yavaş yavaş mayıştırmaya başlamıştı. Göz kapakları ağırlaşıyor, uykunun tatlı ağırlığı üzerine çöküyordu.

Fakat uykuya tam teslim olmadan evvel zihnin derinliklerinde günlerdir dönüp duran, cevap bulamayan soru yeniden su yüzüne çıkmıştı. "Anne..." diye mırıldandı sesi uyku mahmurluğuyla biraz boğuk, biraz da kısık çıkıyordu.

"Efendim bebeğim?"

Neva yutkundu, küçük parmaklarıyla annesinin pijamasının yakasını çekiştirdi. "O korkunç adam... Abin olan adam..." Cümlesini toparlamaya çalışırken minik kaşları derinden çatıldı. "Sana hep öyle bağırıyor muydu? Hep kötü müydü o?"

Sorunun ağırlığı odaya bir anda buz gibi bir rüzgâr misali dolmuştu. Fadime’nin kalbi göğüs kafesinde acıyla kasıldı. Nefesi boğazında düğümlenirken elinin kızının sırtındaki ritmik hareketi saniyelik olarak duraksadı. Kendi kanından olan abisinin, çocuğunun zihninde "korkunç adam" olarak yer etmiş olması canını yakıyordu her seferinde. İçinde hâlâ sızlayan o kimsesiz kız çocuğu, abisini korumak, onu aklamak isteyen bir merhametle kıvranıyordu. Bir yandan da kızının içindeki devasa korkuyu, bu canavar imgesini silip atmak zorundaydı. Neva'nın böyle zehirli bir kinle, düşmanlıkla büyümesini istemiyordu.

Derin, titrek bir nefes alıp ciğerlerini doldurdu. Dudaklarına bir tebessüm yerleştirmeye çalıştı. "Hayır annem..." diye fısıldadı sesi geçmişin hüznüyle titrerken. Kızının saçlarına dudaklarını bastırıp derin bir öpücük bıraktı. "Hep öyle bağırmazdı bana. Kötü biri değildi."

Neva merakla başını biraz daha kaldırıp annesinin gözlerinin içine baktı. Küçük aklı ofiste gördüğü o öfkeli, etrafı yıkan adamın nasıl iyi biri olabileceğini almıyordu. "Nasıl biriydi peki?"

Fadime gözlerini tavana dikti, zihninin en kuytu, en tozlu raflarına kaldırdığı güzel anıları tek tek gün yüzüne çıkardı.

"Senin kadardım ben de..." diye anlatmaya başladı masal anlatır gibi yumuşacık bir sesle. "Çok küçüktüm. Konağın içinde koşup oynarken düşerdim bazen, dizlerim kanardı. Ben daha ağlamaya başlamadan gelirdi yanıma. Koşarak alırdı beni kucağına. Dizlerimin tozunu silerdi, acıyan yerlerimi öperdi geçsin diye."

Fadime’nin gözpınarlarında sıcak bir ıslaklık birikmeye başlamıştı ama sesini titretmemek için insanüstü bir çaba sarf ediyordu.

"Ben çok korkaktım küçükken, biliyor musun? Karanlıktan korkardım, gök gürültüsünden korkardım... Ne zaman gök gürlese koşar onun odasına giderdim. O da beni yatağının kenarına alırdı, 'Korkma ben buradayım' derdi. Beni dünyadaki bütün kötülüklerden, bütün korkunç şeylerden koruyacak kocaman bir kahraman gibi gelirdi gözüme. Senin babanın seni koruduğu gibi korurdu beni."

Neva duyduğu bu yeni hikâye karşısında şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Kendi babası gibi koruyan, dizlerini öpen bir adam o korkunç amcayla zihninde birleşmiyordu bir türlü. "Peki niye bağırdı sana?" diye sordu masumca. "Seni korumak istemiyor mu artık?"

Bu soru Fadime’nin yüreğine saplanan en keskin, en acımasız bıçaklardan biriydi. Yutkunmakta zorlandı, alt dudağını dişleyerek gözyaşlarının yanaklarına süzülmesine engel olmaya çalıştı.

"İnsanlar büyüdükçe bazen içlerindeki iyi çocuğu unuturlar bebeğim..." dedi fısıltıyla, kelimeleri özenle seçerek. "Çok büyük acılar yaşarlar, kalpleri kırılır. Sonra kırılan kalplerini korumak için etraflarına kocaman, dikenli duvarlar örerler. Abim de çok üzüldü zamanında, çok canı yandı. Canı yandığı için de nasıl davranacağını unuttu, etrafındakilere kızgınlıkla karşılık vermeye başladı."

Fadime kızının çenesini nazikçe tutup yüzünü kendine doğru kaldırdı. "Onun bağıran, kızgın hâline bakıp da korkma ondan, olur mu? O bir canavar değil. Sadece kalbi çok yaralı, çok yalnız bir adam. Ben ona kırgın olsam da o benim çocukluğumun kahramanıydı. Senin korkmana hiç gerek yok."

Neva annesinin sakinleştirici, sevgi dolu sözlerini dinledikten sonra içindeki büyük gerginliğin yavaş yavaş çözülmeye başladığını hissedebiliyordu. Annesinin sözüne koşulsuz güvenirdi. Annesini koruyan, onun dizlerini öpen bir adam ne kadar kötü olabilirdi ki? Küçük zihnindeki karanlık gölge tamamen silinmese de artık eskisi kadar korkutucu gelmiyordu.

Başını tekrar Fadime’nin sıcak göğsüne yasladı. "Tamam..." diye mırıldandı uykuya teslim olmadan önceki son enerjisiyle. "Korkmuyordum ben zaten."

Fadime kızının bu masum kabullenişi karşısında dudaklarında buruk ama rahatlamış bir tebessümle kollarını ona daha sıkı sardı. "Aferin benim cesur kızıma."

Odanın içindeki sessizlik sadece dışarıdaki yağmurun cama vuran ninnisiyle ve Neva’nın giderek derinleşen, düzenli nefes sesleriyle bozuluyordu. Fadime uzun bir süre kızının uykuya dalışını izledi. Saçlarını defalarca okşadı, yanaklarına sessiz, tüy gibi hafif öpücükler bıraktı. İçindeki bütün korkuları, geçmişin bütün ağır yüklerini bu odanın dışında bırakmıştı sanki.

Neva’nın tamamen derin bir uykuya daldığından emin olduğunda, büyük bir dikkatle, yatağı hiç sarsmamaya özen göstererek yavaşça doğruldu. Üzerindeki yorganı kızının omuzlarına kadar usulca örttü, yanına düşen sarı tavşanı kolunun altına yerleştirdi.

Yataktan sessizce çıkıp kapıya doğru adımladı. Eşikte durup geriye, loş ışığın altında melekler gibi uyuyan kızına son bir kez sevgiyle, tarif edilmez bir hayranlıkla baktı. Verdiği sözü tutarak odanın kapısını ardına kadar açık bıraktı. Tam karşılarındaki yatak odalarının kapısı da açıktı ve koridorun sarı ışığı iki odayı da aydınlatıyordu.

Merdivenin basamaklarını sessizce, adeta bir gölge gibi inmeye başladı Fadime. Salona adımını attığında şöminenin yavaş yavaş küllenmeye yüz tutmuş korları odaya loş, turuncu bir aydınlık saçıyordu. İsmail geniş koltuğun köşesine yayılmış, başını geriye yaslamış, gözlerini dinlendiriyordu. Sarı saçları alnına hafifçe dağılmış, gününün yorgunluğu geniş omuzlarına çökmüştü.

Ağır ağır koltuğa yaklaşt Fadime. Elindeki bebek telsizini ortadaki geniş ahşap sehpanın üzerine usulca bıraktı. Tıkırtıları duyan İsmail çakır gözlerini araladı. Sehpanın üzerinde duran cihaza bakıp hafifçe gülümsedi. Yorgun yüzüne yayılan o sıcak tebessümle birlikte gamzeleri belirginleşmişti. "Sen o telsizi ne ara kurdun oraya?" diye sordu, sesi sanki gecenin ve üst kattaki uykunun sessizliğini bozmamak adına kalın, pürüzlü bir fısıltı halindeydi.

Fadime dudaklarını hafifçe büzüp omuz silkti. "Kurdum işte..." dedi, sesinde tatlı bir kayıtsızlık vardı. "Uyanır da sesini duymazsam diye korkuyorum. Zaten aklım kalıyor ayrı uyuduğumuzda."

Adımlarını kocasının dizlerinin arasına doğru atarken bembeyaz teni loş ışıkta solgun ama bir o kadar da duru görünüyordu. Hiç tereddüt etmeden İsmail’in kucağına yerleşti. Kollarını adamın boynuna dolarken uzun saçları bir şelale gibi kocasının geniş göğsüne döküldü. Burnunu onun boyun girintisine gömüp çok sevdiği, ferah sabun ve deniz esintisi kokusunu ciğerlerine çekti. İsmail’in de güçlü kolları anında karısının ince belini sardı, onu kendine biraz daha bastırdı.

"Çok özledim..." diye mırıldandı Fadime, dudakları adamın sıcak tenine sürtünürken.

"Ben de kurban olduğum, ben de..." İsmail çenesini karısının saçlarına yasladı, derin bir nefes aldı. "Hemen uyudu mu boncuk?"

"Uyudu... Biraz sohbet ettik, sonra daldı hemen."

İsmail’in parmakları Fadime’nin sırtında ritmik, yatıştırıcı daireler çizmeye başladı. "Sen nasılsın peki? Bütün hafta omuzlarında dünyaları taşıdın... Gözlerinin feri sönmüş yorgunluktan."

Fadime başını kaldırıp kocasının gözlerine baktı. Ela gözlerinde haftaların, hatta ayların biriktirdiği ağır külfetin izleri açıkça okunuyordu. "Çok bunaldım İso..." diye fısıldadı dürüstçe. Bütün kalkanlarını bu adamın kollarında indirebiliyordu yalnızca. "Bazen nefes alamıyormuşum gibi hissediyorum. Her şeyi bir arada tutmaya çalışmak, herkesi korumak... Belirsizlikler zaten beynimi kemiriyor. Düşecek gibiyim."

İsmail’in bakışlarındaki şefkat, dünyanın bütün fırtınalarını dindirecek kadar derindi. Ellerini karısının yanaklarına yerleştirdi, başparmaklarıyla o pürüzsüz, beyaz teni usulca okşadı. "Ben izin vermem düşmene. Buradayım, arkandayım. Sen ne zaman yorulsan yükünü ben alırım."

Yüzünü yavaşça ona yaklaştırdı. Dudakları Fadime’nin alnına, ardından şakaklarına, en son da kapanan göz kapaklarına dokundu. Her bir öpücük kadının içindeki zehri damla damla eritiyordu.

Dudakları nihayet Fadime’nin dudaklarını bulduğunda öpüşleri acelesiz, derin ve tarifsiz bir tutkuyla doluydu. Fadime kollarını kocasının boynuna daha sıkı sardı, parmaklarını onun sarı saçlarının arasına daldırıp hafifçe çekiştirdi. İçindeki bütün boğucu hisleri, beynini kemiren karanlık düşünceleri bu öpücüğün ateşiyle yakıp kül etmek istiyordu.

İsmail karısının teslimiyetini ve ona olan açlığını hissettiğinde belindeki kollarını sıkılaştırdı. Öpüşmeleri saniyeler içinde daha talepkâr, daha yakıcı bir hâl almıştı. Nefesleri birbirine karışırken İsmail yavaş ve son derece dikkatli bir hareketle Fadime’yi koltuğun geniş minderlerine doğru sırtüstü yatırdı.

Koca gövdesi karısının üzerine kapandığında Fadime dünyadan tamamen soyutlanmış gibiydi. Yukarıda uyuyan kızlarını uyandırmamak için sessiz olmak zorundaydılar. Bu mecburiyet aralarındaki gerilimi daha da kışkırtıcı, nefes kesici bir hâle getiriyordu.

İsmail’in dudakları Fadime’nin çenesinden boynuna doğru kaydı. Narin köprücük kemiklerinin üzerinde oyalanırken kadının ağzından kaçan boğuk, titrek iç çekişi dudaklarıyla yakaladı. Karısına dokunuşu öylesine kutsal, öylesine hürmet doluydu ki sanki karşısında yorgun düşmüş bir kadın değil de tapınmakta olduğu bir tanrıça duruyordu. Parmak uçları Fadime’nin teninde adeta alevden izler bırakarak dolaşıyor, her santimini ezbere bildiği bu bedeni yeniden keşfediyordu.

İçinde bulundukları dönemin getirdiği bazı net çizgiler vardı. Yeni bir sürpriz, gebelik ihtimali, şu anki bu kaosun içinde kaldırabilecekleri veya riske atabilecekleri bir şey değildi. Üstelik ikinci bir bebek istemedikleri, tüm ilgilerini Neva'ya vermek istedikleri konusunda ortak bir görüşle anlaşmışlardı. İsmail bunun fazlasıyla bilincindeydi. Zihninin bir köşesinde duran anlaşmalarına sadık kalarak, korunma imkanları olmadığı için, kendi arzularını şimdilik tamamen ikinci plana itti. Bu gece amaç sınırları zorlayıp risk yaratmak değil, sadece kollarının arasında stresten kasılmış, yorgunluktan bitap düşmüş bu muazzam kadına nefes aldırmaktı.

Karısının üzerindeki tişörtü tek bir hareketle teninden sıyırıp yere bıraktığında Fadime’nin kusursuz ortaya çıkmıştı. Gözlerindeki karanlık, aç ifadeyle karısının çıplak göğüslerini süzdü. Yutkundu hafifçe. Kendi arzusu kasıklarında ağır, sızlayan bir yük hâline gelmişti ancak bu gece iradesini tamamen karısının hazzına adamaya yeminliydi.

Dudakları Fadime'nin boynundan aşağıya, göğüslerine doğru ıslak ve yakıcı bir yol çizdi. Karısının dolgun göğüslerini avuçladığında, başparmakları hassaslaşmış uçlarını nazikçe ama talepkâr bir şekilde okşadı. Fadime’nin dudaklarından kaçan hazırlıksız, boğuk iniltiyi İsmail anında kendi dudaklarıyla yakalamıştı.

İsmail’in sıcak dudakları göğüslerinden aşağı, karnına doğru ilerlerken elleri de karısının pijama altını sıyırıp çıplak kalan bacaklarını nazikçe iki yana araladı. Fadime’nin teni kocasının nefesinin değdiği her noktada alev alev yanıyordu. Kocasının eli bacaklarının iç kısmından yukarı doğru kışkırtıcı bir yavaşlıkla kaydığında Fadime'nin nefesi kesildi. Parmakları onun en sıcak, en mahrem noktasına sırılsıklam olmuş iç çamaşırının üzerinden dokunduğunda sırtı minderden kalkarak kocasının dokunuşuna daha çok sığındı.

İsmail karısının ne kadar hazır ve ıslak olduğunu hissettiğinde dudaklarında tatmin dolu bir tebessüm belirdi. Parmaklarını iç çamaşırının içine kaydırıp hassaslaşmış kadınlığında hareket ettirmeye başladığında, Fadime kollarını koltuğun kenarlarına bastırıp inlememek için dudaklarını kanatırcasına ısırdı. İsmail’in dokunuşları bazen çıldırtıcı derecede yavaş, bazen de aklını başından alacak kadar sert ve ritmikti. Her hareketinde karısının gözlerinin içine bakıyor, onun sınırlarını nasıl aştığını, zihnindeki o karanlık düşüncelerin yerini nasıl saf bir zevke bıraktığını izliyordu. Yeterince hazır olduğuna emin olduğunda gözlerini karısının ela gözlerinden ayırmadan bir parmağını içine itti. Boğuk bir inleme Fadime'nin dudaklarından koparken bir parmağını daha içeri iterek sabit bir ritimde hareket ettirmeye başladı. Fadime'nin nefesleri sıklaşana, gözleri baygınlaşana kadar devam etti buna.

Ancak yalnızca bununla yetinmedi. Parmaklarını içinden yavaşça çıkarıp karısının bacakları arasında yere diz çöktü. Başını aşağıya eğdiğinde Fadime kocasının ne yapacağını anlayıp ellerini onun sarı saçlarına daldırmıştı. Onu durdurmakla daha çok kendine çekmek arasında bocalıyordu. İsmail’in sıcak dudakları ve dili onu en hassas noktasından yakaladığında Fadime başını geriye atıp sessiz bir çığlık kopardı.

Kocasının dilinin ıslak ve kusursuz ritmi yeniden parmaklarının baskısıyla birleştiğinde Fadime için zaman durmuştu. Dünyadaki tek gerçek İsmail'in saçlarının parmakları arasındaki hissi ve bedenini ele geçiren, onu yakıp kavuran bu yoğun dalgaydı. Kasıkları tatlı bir sızıyla gerildi, nefesleri tamamen kontrolden çıkmıştı. İsmail karısının zirveye yaklaştığını titreyen bacaklarından ve hızlanan nefesinden anladığında baskıyı daha da artırdı. Parmakları içinde daha hızlı hareket ederken klitorisini emmeye devam etti.

Tam o çıldırtıcı sınırdayken dudaklarını geri çekti. Fadime bu beklenmedik boşlukla, itiraz edercesine inlerken, İsmail yavaşça yukarı doğru kaydı. Tutkudan kararmış gözleriyle karısına bakarak dudaklarını Fadime’nin titreyen dudaklarına mühürledi.

Bu öpücük derin, vahşi ve baş döndürücüydü. İsmail, karısının kendi mahrem tadını hissetmesini sağlayarak bu saf tutkuyu onunla paylaşırken Fadime bu yoğun ve ıslak hisle sarsıldı. Dilleri birbirine dolanıp nefesleri birbirine karışırken İsmail’in parmakları hareketine devam ediyordu. Ritmini biraz daha hızlandırdığında Fadime kocasının ağzının içine doğru boğuk bir çığlık attı.

İsmail’in dudakları onun soluğunu esir alırken parmaklarının ısrarcı ve sert hareketiyle birlikte Fadime, bedenini sarsan o muazzam patlamayla kasılarak İsmail'in parmaklarına teslim oldu. İçindeki son zehir damlası da bu yakıcı hazzın içinde buharlaşıp kaybolmuştu.

İsmail, karısının sarsıntıları yavaşlayana kadar onu öpmeye ve tenini okşamaya devam etti. Sonunda yavaşça geri çekildiğinde Fadime’nin terlemiş alnına, ıslak kirpiklerine derin, şefkat dolu öpücükler bıraktı. Kendi bedeni arzudan gerim gerim gerilmiş olsa da karısının gözlerindeki o saf huzuru ve tatmini görmek ona her şeyden daha çok yetmişti.

Salondaki tutkulu anların ardından üst kata, kendi odalarına çıktıklarında haftalar süren o boğucu gerginlikten eser kalmamıştı. Uzun bir aradan sonra ilk defa aralarında kızları olmadan, baş başa uyumanın getirdiği tuhaf ama tatlı bir özlemle birbirlerine sımsıkı sarılmışlardı. Kocasının kollarında, saçlarında gezinen tecrübeli parmakların yatıştırıcı ritmiyle Fadime’nin zihni biraz olsun sakinleşebilmişti günler sonra ilk defa. Karadeniz’in serin rüzgârı camları usulca döverken deliksiz, kâbussuz, derin bir uykuya teslim olabilmişti.

Sabahın ilk ışıkları kurşuni bulutların arasından süzülüp yatak odasının kalın perdelerinden içeri sızmaya başladığında İsmail gözlerini yeni güne araladı. Bedeni hâlâ dün gecenin tatlı yorgunluğunu taşıyordu. Gözlerini açtığında karşılaştığı ilk manzara göğsüne iyice sokulmuş, bir elini onun tişörtünün yakasına sıkıca sarmış olan karısıydı. Fadime’nin saçları yastığa ve İsmail’in boynuna dağılmış, bembeyaz, pürüzsüz teni sabahın loş ışığında adeta porselen gibi parlıyordu.

İsmail kolunu dikkatlice karısının beline dolarken boştaki eliyle Fadime’nin yüzüne düşen saç tutamlarını usulca geriye itti. Saat henüz çok erkendi, onu uyandırmaya hiç niyeti yoktu. Günlerdir uykusuzluktan ve stresten solmuş olan yüzüne tatlı bir pembelik gelmişti sonunda. Başını hafifçe eğip karısının şakağına, ardından ipek gibi tenine derin, sessiz öpücükler kondurdu. Burnunu saçların arasına gömüp çok sevdiği kokusunu ciğerlerine çekti.

Dudaklarının temasıyla uykusunun en derin yerinde bölünen Fadime hafifçe huysuzlanarak minik bir inilti çıkardı. Gözlerini hiç açmadan kaşlarını çattı ve başını İsmail’in boyun girintisine biraz daha gömerek kocasının sıcaklığına adeta yapıştı. İsmail'in dudaklarında kocaman, içten bir tebessüm belirdi. Karısının bu kedi gibi sokulgan hâllerine bayılıyordu. Daha fazla rahatsız etmemek adına hareket etmeyi bıraktı, sadece onu kollarıyla sarmalamaya devam ederek sabahın bu huzurlu sessizliğinin tadını çıkardı.

Yaklaşık yirmi dakika kadar sonra koridorun ahşap zemininden gelen pıtır pıtır, yavaş ayak sesleri odanın sessizliğini bölmültü nihayet. İsmail’in çakır gözleri kapıya doğru döndüğünde yüzündeki tebessüm saniyeler içinde daha da genişlemişti.

Eşikte, bir bacağı dizine kadar sıyrılmış pijamalarıyla Neva dikiliyordu. Sarı saçları yastıktan kalkmanın verdiği etkiyle karmakarışık olmuş, tek eliyle sarı tavşanı Limon’u göğsüne bastırırken diğer eliyle uykulu gözlerini ovuşturuyordu. Kendi odasındaki ilk gecesini gerçekten de başarıyla atlatmıştı belli ki, ağlamadan sızlamadan sabahı etmişti.

"Gel babam..." diye fısıldadı İsmail, sesini karısını uyandırmayacak kadar kısık ama kızını heveslendirecek kadar sıcak tutarak. "Günaydın."

Neva babasının sesini duyunca minik adımlarla, sessiz olmaya çalışarak yatağın kenarına kadar tıpış tıpış yürüdü. İsmail sol kolunu Fadime’nin belinden büyük bir dikkatle çekti, boşalan koluyla aşağıya doğru uzanıp kızını belinden kavradığı gibi tek hamlede havalandırdı. Neva’yı kendi yanına, boş kalan yastığın üzerine usulca yerleştirdi.

Küçük kız hemen babasının kolunun altına kıvrılıp tavşanına sarıldı. Uykusu henüz tam açılmamıştı, göz kapakları inatla kapanmak istiyordu. İsmail kızının o mis gibi bebek kokan saçlarına derin bir öpücük bıraktı.

"Erkenden uyanmışsın sen..." diye fısıldadı kızının minik burnuna parmağının ucuyla dokunarak. "İyi uyudun mu güzelim yeni yatağında? Hiç korkmadın değil mi?"

Neva esneyerek babasına sokuldu. "Uyudum..." diye mırıldandı peltek, tatlı sesiyle. "Korkmadım. Ama sabah oldu, acıktım biraz."

Kızının bu dümdüz ve dürüst cevabı karşısında sessizce kıkırdadı adam. Göz ucuyla hâlâ derin bir uykuda olan Fadime’ye baktı. Onu biraz daha dinlenmesi için yalnız bırakmak en doğrusuydu.

"Hadi bakalım o zaman." dedi fısıltıyla, yorganı usulca aralayarak. "Kalkalım da sen elini yüzünü yıka. Sonra beraber aşağıya inip kahvaltı hazırlayalım."

Yataktan adeta bir tüy hafifliğiyle, karısının tarafını hiç sarsmadan kalkmayı başardı. Neva’nın minik elinden tuttuğunda odadan çıktılar. Önce banyoya gidip küçük kızın uykulu yüzünü ılık suyla yıkadı, sarı lülelerini hafifçe elleriyle düzeltti. Ardından merdivenleri inip mutfağa geçtiklerinde kollarını sıvayıp tamamen görevinin başına geçti.

Çay suyu ocağa koyulmuş, Trabzon tereyağı bakır tavada erimeye başlamıştı bile. Neva mutfak adasının üzerine kurulmuş, babasının hareketlerini izliyordu.

"Baba yumurtaya peynir de koy." dedi ayaklarını sallayarak. "Annem çok sever."

"Koymaz mıyım hiç boncuğum?" diyerek gülümsedi İsmail dolaptan çıkardığı kolot peynirini dilimlerken. "Annenin sevdiği her şeyi koyacağız sofraya."

Kahvaltılıklar masaya tek tek dizilip tavadaki yumurtanın kokusu bütün evi sardığı sıralarda mutfağın kapısında tanıdık bir silüet belirdi. Fadime, üzerine kocasının bol gri hırkasını geçirmiş, saçlarını özensizce toplamış hâlde eşikte duruyordu. Gözlerindeki yorgunluk ve şişlik dün gecenin onarıcı etkisiyle tamamen silinmiş yerine taptaze, ışıl ışıl bir ifade gelmişti.

"Ooo, günaydın..." dedi Fadime, dudaklarındaki o sıcacık tebessümle mutfağa adım atarken. "Babalı kızlı mutfağı ele geçirmişsiniz bakıyorum?"

İsmail elindeki spatulayı kenara bırakıp karısına doğru adımladı. Yüzündeki hayranlık dolu, derin ifade her zamanki gibi yerli yerindeydi. Karısının belinden kavrayıp onu kendine doğru çekti ve dudaklarına kısa ama yoğun, sevgi dolu bir öpücük bıraktı.

"Günaydın bitanem." dedi geri çekilirken. "Mutfak işlerini sana bırakırsak aç kalırız diye düşündük kızımla, el attık hemen."

Fadime kocasının bu tatlı takılmasına karşılık onun göğsüne hafifçe vurdu. Mutfağa girmekten oldum olası pek hoşlanmazdı, bilmiyordu yemek yapmayı ve öğrenmeye de hiç niyetlenmemişti. "Çok konuşma da çayın altını kıs, taşacak şimdi!" diyerek kıkırdadı.

Adımlarını hızla kızının oturduğu tabureye yöneltti. Neva’yı kollarının altına alıp boynuna defalarca, şapır şupur öpücükler kondurdu.

"Günaydın benim boncuğum, günaydın aşkım! İlk geceni ne güzel atlatmışsın sen öyle kendi odanda."

Neva annesinin öpücüklerinden kaçmaya çalışarak kıkır kıkır gülüyor, bir yandan da kollarını annesinin boynuna doluyordu. İkisi sarmaş dolaş hâlde masadaki yerlerini alırken, İsmail de dumanı tüten tavayı masanın ortasına nihayet yerleştirdi. Çaylar dolduruldu, sıcak, sıradan ama onlar için dünyanın en kıymetli sabahlarından biri daha böylece başlamış oldu.

Kahvaltı masasında çatal bıçak sesleri eşliğinde, günün getireceği işler yavaş yavaş konuşulmaya başlanmıştı. İsmail karısı rahat rahat kahvaltı etsin diye kendi kucağına aldığı kızına minik lokmalar hâlinde yemek yediriyor, bir yandan da kendisi yiyordu.

"Bugün merkezde toplantı var, Ankara'dan gelen adamlarla görüşeceğim." diyerek günlük planından bahsetti. "Eyüphan da benimle gelir, abimin başka bir toplantısı varmış. Bugün biraz yoğun geçecek anlayacağın."

Fadime çatalındaki zeytini ağzına atmadan evvel düşünceli bir şekilde başını salladı. "Benim de incelemem gereken birkaç dosya var ama asıl mevzu akşam." dedi sesi biraz daha alçalarak. "Akşama Defne şu doktorla buluşacakmış. Mert mi neyse işte adı, bahsettiği asistan doktor. Adamla kahve içip sözde sohbet edecekler, ağzından laf almaya çalışacakmış."

Bunu duyan İsmail hafifçe güldü, başını iki yana salladı. "Eyüphan fena ayar olmuş o elemana." dedi keyifle. "Dün telefonda 'yavşağın teki' diye söylenip duruyordu. Defne’nin etrafında dört dönüyormuş adam. Bizimki de köpürüyor nedense."

İkisi bu duruma kendi aralarında kıkırderken babasının kucağında uslu uslu lokmasını çiğneyen Neva aniden başını kaldırdı. Ağzındaki lokmayı zorla yutup kocaman, masmavi gözlerini önce annesine sonra babasına dikti.

"Eyüphan halama âşık mı olmuş?"

Soru, mutfağın ortasına adeta tepeden düşen elma gibi küt diye bırakılmıştı. Fadime’nin boğazında çayı kalırken hafifçe öksürdü, İsmail ise elindeki ekmek parçasıyla öylece donakaldı. İkisi de şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Ortada henüz yeni tanışmış, birbirlerinin gözünü oymaya yeminli gibi duran, tamamen alakasız iki karakter vardı. Özellikle de Eyüphan gibi hayatında aşka meşke zerre yer ayırmayan, sert bir adamın adının "aşk" kelimesiyle yan yana gelmesi başlı başına bir olaydı.

"Yok annem..." dedi Fadime, kendini toparlayıp şaşkın bir kahkaha atarken. "Nereden çıktı şimdi o? Eyüphan dayınla Defne halan sürekli kavga ediyorlar, didişip duruyorlar görmüyor musun?"

Neva hiç ikna olmamış gibi omuz silkti. "Ama Eyüphan halama bakıyor hep. Ben görüyorum!" dedi son derece ciddi, bilmiş bir tavırla. "Halam bilgisayara bakarken Eyüphan ona uzun uzun bakıyor, sürekli izliyor!"

İsmail kızının bu minicik yaşında bu kadar keskin bir gözlem yeteneğine sahip olması karşısında hem şaşırmış hem de aşırı derecede eğlenmişti. Gülüşünü bastırmaya çalışarak kızının yanaklarını sıktı hafifçe.

"Bebeğim..." dedi İsmail durumu mantık çerçevesine oturtmaya çabalayarak. "Her birbirine bakan âşık mı oluyor sence? Sen nereden çıkardın bunu Allah aşkına? Belki kızgın kızgın bakıyordur, hani kavga ediyorlar ya-"

"Hayır!" diye ısrar etti Neva, kaşlarını derinden çatarak. Çocuk aklıyla gördüğü şeye o kadar inanmıştı ki babasının itirazı onu huysuzlandırmıştı. "Kızgın bakmıyor bir kere! Senin anneme baktığın gibi bakıyor. Sen anneme âşık değil misin?"

Mutfağın içindeki o neşeli hava, Neva'nın bu tatlı, saf ama hedefini tam ortasından vuran sorusuyla birden yön değiştirdi. Fadime’nin dudaklarındaki gülüş kurnaz, meydan okuyan bir sırıtışa dönüştü. Çay bardağını masaya bırakıp dirseklerini masaya dayadı ve çenesini ellerinin arasına yerleştirerek kocasına doğru eğildi.

"Heh..." dedi ela gözlerini kocasına dikip alaycı bir şekilde tek kaşını kaldırarak. "Cevapla bakalım İso Furtuna. Sen âşık değil misin bu kızın annesine?"

İsmail, kendi kazdığı kuyuya düşmenin verdiği o tatlı sıkışmışlıkla ensesini kaşıdı. Karısının bu araız, sataşan hâli her zaman aklını başından alırdı.

"Âşığım tabii kızım, deli gibi âşığım hem de." dedi İsmail hiç lafı dolandırmadan, çakır gözlerini doğrudan karısının gözlerine kilitleyerek. Sesindeki o derin, pürüzlü tutku şakadan çok uzaktı. Ardından bakışlarını kızına çevirdi. "Ama bak, ben annene öyle boş boş uzaktan bakmıyorum. Evlendim, yuva kurdum, seni kucağıma aldım. Onlar daha yeni tanıştı, hemen aşk meşk olmaz öyle."

Fadime kocasının bu net itirafı karşısında yanaklarının hafifçe ısındığını hissetti. Dün gecenin o sıcak, sarsıcı anıları zihninde canlanıvermişti aniden. Dikkati dağılmasın diye boğazını temizleyip konuyu yeniden Eyüphan ve Defne ikilisine çekti. Kafasında bu potansiyel ilişkiyi bir anlığına tarttı.

"Aslında..." dedi düşünceli bir şekilde. "Yakışırlar ha İso, ne dersin? Biri kuralcı, inatçı. Diğeri tam serseri... Düşününce Eyüphan’ı da yola getirirse bir tek Defne getirir."

İsmail bu analize karşılık koca bir kahkaha patlattı. "Ne alaka ya?" diyerek elini masaya hafifçe vurdu. "Bir kere Defne gıcık oldu bizim oğlana ilk saniyeden. Kızın suratına baksan anlarsın zaten tahammül edemediğini. Odada iki dakika yalnız kalsalar birbirlerini boğarlar yemin ediyorum."

"E nolmuş canım?" diyerek omuz silkti Fadime, yüzündeki o muzip ifade daha da derinleşirken. Eski defterleri açmanın tam sırasıydı. "Ben de bayılmıyordum ya sana en başlarda İso. Peşimde dolanıyordun, gıcık ediyordun beni. Sonra gittim evlendim seninle, hamile kaldım, bak aynı masada kahvaltı yapıyoruz şimdi."

Neva, anne ve babasının bu atışmasını bir çizgi film izler gibi büyük bir dikkat ve neşeyle takip ediyordu. Onların bu karşılıklı laf sokmaları, aralarındaki o bitmek bilmeyen tatlı didişme kızın çok hoşuna gidiyordu. Babasının kucağında kıkır kıkır gülerek minik ayaklarını sallamaya devam etti.

İsmail karısının bu iddialı sözleri karşısında gözlerini kocaman açtı. "Sen mi bana bayılmıyordun?" dedi abartılı bir şaşkınlık ve kırıklık taklidi yaparak. Ardından dudaklarına o sinsi, çapkın gülüşü yerleştirdi. "Sen bana bayılmıyorsan ne diye Sürmene’de, Çaykara'da, orada burada sürekli takip ediyordun kızım beni? Nereye gitsem arkamda seni görüyordum."

Fadime elindeki peçeteyi top yapıp kocasının göğsüne doğru fırlattı. Yüzü hafifçe kızarmış ama geri adım atmamaya kararlıydı. "Ben bir kere seni falan takip etmiyordum! Ne münasebet?! Eyüphan’la çıkıp piyasa yapıyorduk biz o zamanlar. Senin olduğun yerlere tesadüfen denk geliyorduk sadece."

"Hayır canım." dedi İsmail son derece kendinden emin bir şekilde arkasına yaslanarak. Kollarını göğsünde kavuşturdu. "Asıl ben piyasa yapıyordum, ortamın tozunu attırıyordum. Sen de uzaktan iç geçirerek beni takip ediyordun. 'Ah şu İso Furtuna ne kadar yakışıklı, ne kadar da heybetli' diyerek eriyordun uzaktan uzağa."

"Rüyanda görürsün sen onu!" diye ciyakladı Fadime, kahkahasını bastıramayarak. "Kendi kendine senaryo yazma sabah sabah!"

Tam bu hararetli, kahkaha dolu atışmanın zirve yaptığı saniyede Neva’nın incecik sesi ikisini de bıçak gibi kesti.

"Baba..." dedi Neva, kaşlarını derinden çatarak kafa karışıklığıyla babasının yüzüne bakarken. "Piyasa ne demek?"

Masadaki neşeli, flörtöz hava aniden derin bir sessizliğe büründü. Fadime dudaklarını birbirine sımsıkı bastırıp kıkırdamasını zor zapt ederken, İsmail yutkunarak gözlerini tavana dikti. İki buçuk yaşındaki bir çocuğa piyasa yapmanın aslında gençlerin sokaklarda fiyakalı araçlarla dolanıp karşı cinse kur yapma çabası olduğunu nasıl açıklayacaklardı? İsmail çaresizce karısına baktı destek almak için ama Fadime sadece omuz silkip "Sen başlattın, sen açıkla." der gibi ellerini havaya kaldırdı.

"Şey babacığım..." diyerek boğazını temizledi İsmail, kelimeleri büyük bir dikkatle seçmeye çalışarak. "Piyasa demek... Hani böyle markete, pazara gidiyoruz ya... Orada dolaşmak, insanlara bakmak demek. Meydanda yürüyüş yapmak gibi bir şey."

Neva bu cevabı küçük zihninde tarttı. Sonrasında "Ben de istiyorum piyasa yapmak!" diye parladı aniden.

Fadime daha fazla dayanamayıp başını masaya yaslayarak koca bir kahkaha patlattı. İsmail de ona eşlik ederek kızının yanaklarını sulu sulu öptü. "Yaparız tabii sarı fırtınam..." dedi gülerek. "Sana en güzel piyasaları yaparız."

Kahvaltı faslı geride kaldığında Fadime kucağında kızıyla birlikte merdivenleri tırmanıp yeniden üst kata çıktı. İsmail mutfağı toparlama işini büyük bir gönüllülükle üstlenmiş, karısı ve kızına hazırlanmaları için müsaade etmişti. Fadime adımlarını yeni kurulan çocuk odasına yönlendirirken, göğsüne yaslanmış küçük bedenin sıcaklığı kalbindeki bütün endişeleri eritiyordu.

Kızını yumuşacık yatağın kenarına oturttu. Dolabın kapaklarını aralayıp askılardan Neva’ya çok yakışacağını bildiği, soğumaya başlayan hava durumuna da uygun kalınlıkta, tatlı bir elbise seçti. Elindekilerle yatağa döndüğünde içindeki o tarifsiz, taşkın sevgiye engel olamayarak elindekileri kenara bıraktı. Üzerine doğru eğilip kızının o mis gibi süt ve bebek şampuanı kokan boynuna gömdü yüzünü. Derin derin, ciğerlerini patlatırcasına çekti o kokuyu. Kendi canından kopan bu mucizeye öylesine hastalıklı, öylesine uçsuz bucaksız bir aşkla bağlıydı ki elinden gelse onu gerçekten de yeniden kendi içine katacak, kaburgalarının ardında dünyadaki bütün kötülüklerden saklayacaktı.

Fadime dudaklarını küçük kızın pürüzsüz boynunda, yanaklarında, çenesinin altında defalarca gezdirdi. Her öpücükte Neva kıkır kıkır gülüyor, bu sevgi seline neşeyle karşılık veriyordu. Gıdıklandığı için annesinin ellerinden kaçmaya çalışsa da pek başarılı olamıyordu.

"Tamam, tamam durdum..." dedi Fadime nefes nefese, gülümsemekten yanakları ağrıyarak. Kızının üzerindeki pijamanın düğmelerini usulca çözmeye başladı. Pijama üstünü kollarından sıyırıp kenara ayırdığında, Neva’nın bembeyaz teni ortaya çıktı.

Fadime’nin ela gözleri anında kızının karnının sol tarafına, beline doğru inen ize kaydı. Neva’nın teninde, kırmızımsı bir renge sahip, tıpkı yamuk bir kalbi andıran minicik bir doğum lekesi vardı. Fadime bu lekeye oldum olası bayılırdı. Sanki doğa, bu çocuğun ne kadar büyük bir aşkla dünyaya geldiğini kanıtlamak istercesine onun beline kendi elleriyle bir kalp çizmişti. Hiç düşünmeden eğildi, dudaklarını o minik kalbin üzerine yumuşacık bastırdı. Teninin sıcaklığı dudaklarını yakarken ardı ardına birkaç sulu öpücük daha kondurdu.

"Kurban olurum ben senin bu küçük kalbine..." diye fısıldadı, burnunu kızının gıdığına sürtüp onu hafifçe gıdıklayarak. "Nasıl da güzel işaretlemişler benim bebeğimi ya!"

Neva annesinin bu ani öpücük hücumu karşısında kıkır kıkır gülerek omuzlarını boynuna doğru çekti. Minik ellerini uzatıp Fadime’nin yanaklarını avuçlarının arasına aldı. Küçük kız annesinin kokusuna, sıcaklığına en az annesinin kendisine olduğu kadar bağımlıydı. Dudaklarını büzerek annesinin yanağına ıslak, sesli bir öpücük bıraktı. Fadime'nin bu öpücükle yüreği sıcacık olurken kızını minik ellerinden tutarak tekrardan oturur pozisyona çekti ve giydirmeye başladı.

"Anne..." diye seslendi Neva bu sırada, başını hafifçe yana eğerek. "Ben senin karnından mı çıktım?"

Fadime yeni atleti kızının başından geçirirken gülümsedi. "Evet bitanem, karnımdan çıktın."

Atletin yakasından sapsarı saçları çıkarken Neva kaşlarını derinden çatarak kendi küçük karnına, sonra da annesinin karnına baktı. Zihnindeki o karmaşık matematiği çözmeye çalışıyordu.

"Nasıl girdim ki ben oraya?"

Fadime kızının masum sorusu karşısında kıkırdamadan edemedi. Çekmeceyi açıp kızına giydirmek için uzun çoraplarını çıkarırken ona en güzel masalı anlatır gibi yumuşacık bir sesle konuşmaya başladı. "Biz babanla birbirimizi çok sevdiğimiz için kalbimizdeki sevgi birleşti, büyüdü büyüdü karnıma taştı. O sevgi karnımda seni yarattı. Sonra sen de benim karnımın içinde kendine sıcacık, yumuşacık bir yuva yaptın, orada yavaş yavaş büyüdün."

Elbiseyi dikkatlice kızının kollarından geçirip sırtındaki düğmeleri ilikledi. Ardından o altın sarısı saçları fırçayla nazikçe taramaya koyuldu. Neva bir yandan annesinin saçlarını taramasına izin veriyor, bir yandan da elbisesinin eteğiyle oynuyordu.

"Çok mu uzun kaldım orada?" diye sordu düşünceli bir şekilde.

Fadime’nin fırçayı tutan eli havada kısacık bir an asılı kaldı. Zihni ister istemez kızını dünyaya getirdiği geceye gitti, kalbinde hâlâ sızlayan bir yaraydı o gece. Derin bir nefes alıp karanlık anıları zihninden hızla savuşturdu. Kızına sadece güzellikleri anlatmalıydı.

"Yani..." dedi sesindeki o minik pürüzü gizlemeye çalışarak. "Hem biraz uzun kaldın, hem de aslında gelmen gerekenden biraz erkenden geldin."

Neva bu cevabı pek tatmin edici bulmamış gibi omuz silkti. Başını hafifçe annesine doğru çevirdi. "Kaç gün kaldım ki? Beş mi?"

Fadime bu sayıyı duyduğunda tutamadığı kocaman bir kahkaha attı. Beş gün bir çocuğun zihninde muhtemelen sayabildiği en büyük zaman dilimlerinden biriydi. "Hayır annem, beş çok az. Beş günde nasıl o kadar büyüyeceksin, kolların bacakların nasıl uzayacak?"

"Hayır, beş çok fazla!" diye ısrar etti Neva dudaklarını büzerek. Yüzündeki ifade anında ciddileşmiş, mavi gözlerine hafif bir hüzün çökmüştü. "Ben beş günde çok özlerim seni!"

Fadime’nin kalbi bu kelimelerle resmen eriyip sevgi seline dönüşmüştü. Elindeki fırçayı yatağa bırakıp kızını omuzlarından tuttuğu gibi kendine doğru çevirdi. Yanaklarını, alnını, burnunun ucunu defalarca, doya doya öptü. "Kurban olurum senin o güzel kalbine... Oh benim bebeğim, oh benim aşkım!"

Neva'nın gülücükleri yine odayı doldururken kızının yüzünü avuçlarının arasına alıp şefkatle gülümsedi. "İki yüz on gün falan kaldın aşkım sen benim karnımda."

Minik kızın gözleri duyduğu bu devasa, akılalmaz rakam karşısında fal taşı gibi açıldı. İki yüz on, onun minicik dünyasında sonsuzluk gibi bir şeydi. Ağzı hafifçe aralandı.

"İki yüz mü on?" diye fısıldadı dehşet içinde. Minik kaşları kederle aşağı doğru kavislenirken alt dudağı titremeye başladı. "Ama o çok fazla! Ben ağlarım o kadar sensiz kalırsam!"

Fadime kızının bu içten paniğine şefkat dolu bir gülümsemeyle karşılık verip onu göğsüne doğru çekti. Sımsıkı sarıldı. "Ayrı değildik ki aşkım... Sen hep benimleydin. Ben nereye gitsem sen de oradaydın. Karnımdaydın. Sen benim içimde nefes alıyordun, benim kalbimin atışını dinliyordun."

Küçük kız annesinin göğsünden ayrılıp yüzüne baktı. Hâlâ ikna olmamış gibiydi. Olan biteni kendi mantık çerçevesine oturtmaya çabalıyordu. "Ama seni nasıl gördüm ki ben içeriden? Sarılmamışızdır hiç..."

Fadime’nin gözleri sızladı. Dünyanın en saf, en güzel varlığı şu an kucağındaydı ve ona sarılamadığı günlerin hesabını soruyordu. Eğilip kızının alnına uzun, sıcacık bir öpücük bıraktı.

"Sarılmaz olur muyuz biriciğim?" diye fısıldadı burnunu çekerek. "Sen içeriden tekmelerinle sarılıyordun bana, minicik ellerinle ayaklarınla karnıma vuruyordun. Ben de dışarıdan sarılıyordum sana. Sen içeride hiç yalnız kalmadın, baban da sürekli konuşuyordu seninle, öpücükler konduruyordu."

Neva bu açıklamayı duyunca biraz olsun rahatlamıştı. Parmaklarıyla annesinin tişörtünün yakasıyla oynamaya başladı. "Peki nasıl çıktım ben oradan?"

"Doktor teyzeler, amcalar yardım etti." diyerek anlattı Fadime, masalsı tonunu hiç bozmadan. "Hadi bakalım Nevakuş, annen seni çok bekliyor, artık dışarı çıkma vakti geldi dediler. Sonra pıt diye aldılar seni oradan, benim kucağıma verdiler."

Neva dudaklarında beliren kocaman, aydınlık gülümsemeyle kollarını hızla annesinin boynuna doladı. Minik yüzünü Fadime’nin boynuna gömüp onun ferah, huzur veren kokusunu tıpkı annesinin ona yaptığı gibi derin derin içine çekti.

"İyi ki çıkmışım ben oradan." diye fısıldadı annesinin tenine doğru. "Seninle olmayı çok seviyorum ben."

Fadime’nin sızlayan gözlerinden süzülen tek damla yaş, kızının sarı saçlarının arasına karışıp kayboldu. Kollarını o minik bedene öyle bir sardı ki dünyadaki bütün kötülükleri, bütün tehlikeleri dışarıda bırakacak aşılmaz bir kalkan örmüştü sanki etrafına.

Neva kelimenin tam anlamıyla annesine bağımlı bir çocuktu. Babasını da çok seviyordu ama Fadime onun için bambaşka, evrenin tam merkezi gibi bir şeydi. Annesi görüş açısından çıktığı anlarda huysuzlanmaya başlar, kalabalık ortamlarda her zaman dönüp dolaşıp Fadime’nin bacaklarına yapışırdı. Ona göre dünyadaki en güvenli yer bu kucaktı. Şimdi de annesinin boynuna öyle bir kenetlenmişti ki ayrılmaya hiç niyeti yok gibi duruyordu.

"Ben de seninle olmayı çok seviyorum canımın içi." dedi Fadime, kızının sırtını ritmik hareketlerle okşayarak. "Hadi bakalım, şu güzel saçlarını da öreyim. Baban aşağıda bizi bekliyor, gidelim de şu piyasa sözünü hatırlatalım ona."

Neva kıkırdayarak geri çekildiğinde aralarındaki sevgi bağının ısısı odanın her bir köşesine çoktan yayılmıştı bile. Fadime eline renkli tokaları alırken yüzünde sadece kızıyla kurduğu tertemiz dünyanın huzurunu yansıtan bir tebessüm taşıyordu. Bu dünyayı kaybetmeye dayanamazdı.

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

İsmail'in arabası çay fabrikasının otoparkına giriş yaptığında içerideki sıcacık ve neşeli hava dışarıdaki fırtınayla tamamen tezat oluşturuyordu. İsmail direksiyonu ustaca çevirip kendi yerine park ettikten sonra motoru durdurdu.

Araçtan indiklerinde Karadeniz’in iyot ve ıslak toprak kokan rüzgârı yüzlerine çarptı. İsmail, ceketinin yakasını kaldırıp hızlı adımlarla karısının yanına geçti. İdari binanın geniş kapılarından içeri girdikleri an fabrikanın hareketli, taze çay kokan atmosferi onları karşılamıştı her sabah olduğu gibi. Asansöre binip en üst kata, yönetim ofislerinin bulunduğu bölüme doğru yükseldiler.

Kapılar iki yana açılıp ofislerine adım attıklarında içerideki manzara oldukça hareketliydi. Fatih Furtuna, elinde dumanı tüten bir çay bardağıyla cam kenarında dikiliyor, bir yandan dışarıyı izlerken diğer yandan kulağındaki telefonla hararetli bir şeyler konuşuyordu. Defne ise patron masasına yayılmış, önündeki dizüstü bilgisayara büyük bir dikkatle odaklanmıştı. Klavyeden yükselen hızlı tıkırtılar, işine ne kadar gömüldüğünün en net kanıtıydı.

Neva, amcasını gördüğü an kollarını çırparak Fadime’nin kucağından inmek için sabırsızlandı. "Amca!" diye şakıdı incecik sesiyle.

Fatih yeğeninin sesini duyar duymaz telefondaki kişiye aceleyle bir şeyler mırıldanıp aramayı sonlandırdı. Yüzündeki ciddi ifadesi saniyeler içinde eriyip yerini yumuşacık bir sevince bıraktı. Kollarını iki yana açıp dizlerinin üzerine çöktü. Küçük kız tıpış tıpış koşarak doğrudan amcasının geniş göğsüne atladı.

"Benim fırtınam gelmiş!" diye kükredi Fatih Neva’yı tuttuğu gibi havaya kaldırırken. Küçük kızın şen kahkahaları ofisin ciddiyetini bir anda dağıtmıştı. Defne de ekranından başını kaldırıp bu tatlı manzaraya gülümsemeden edememişti.

İsmail bu tabloyu kısaca izledikten sonra bileğindeki saatine baktı, yüz hatları anında gerilmişti. "Benim hemen çıkmam lazım." dedi sesini iş moduna ayarlayarak. "Ankara'dan gelen dağıtımcılarla merkezindeki otelde olacağım, kritik bir toplantı var."

Fadime başını sallayarak kocasının ceketinin yakasını usulca düzeltti. "Sözleşmeyi halletmeden gelme sakın."

Tam İsmail karısının alnına sevgi dolu bir öpücük kondurup çıkmaya hazırlanıyordu ki, asistan kız yüzünde bariz bir telaşla, nefes nefese ofisten içeri daldı. Elindeki tableti göğsüne bastırırken gözleri doğrudan Fadime’yi buldu.

"Fadime Hanım, çok özür dilerim böldüğüm için ama limandan aradılar." Kızın sesi titriyordu. "Rusya'ya çıkacak olan gemilerin yükleme işlemini durdurmuşlar. Konteynerlere el konulmuş, hiçbir şekilde işlem yapılmıyor."

Ofisin ortasına düşen bu haberle İsmail’in adımları olduğu yerde durdu, çakır gözleri anında kısıldı. Fatih, kucağındaki Neva’yı yavaşça yere bırakırken yüzündeki gülümseme yerini tehlikeli bir karanlığa bırakmıştı. Defne ise anında bilgisayarının kapağını kapatıp ayağa kalktı.

"Nasıl durdurulmuş Ecrin?" diye sordu Fadime, sesi anında otoriter, buz gibi bir patron tonuna bürünmüştü. "Evraklarda hiçbir eksik yok. Bütün vergiler, gümrük beyannameleri dün akşamüstü bizzat benim onayımdan geçti. Ne hakla el koyuyorlar mallarıma?"

"Açıklama yapmıyorlar maalesef." dedi asistan kız yutkunarak. "Rıza Bey telefonda çok gergindi. 'Bizzat yetkili biri gelsin, telefonda konuşulacak mesele değil' dedi ve hemen kapattı."

İsmail çenesini hırsla sıkarak geri döndü. "Bu işte bir bit yeniği var..." dedi düşünceli ama son derece gergin bir sesle. "Durduk yere limanda mal bağlanmaz."

Fadime derin bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi. "Gidip öğreneceğim ne olduğunu."

İsmail sıkıntıyla ensesini kaşıdı. Zihni ikiye bölünmüştü. "Ben oteldeki adamları bekletemem, o sözleşme şirket için çok kritik." dedi karısına bakarak. Çakır gözlerindeki endişe açıkça okunuyordu. "Emin misin? Halleydebilir misin limanı tek başına? İstersen ertelemeye çalışayım birkaç saat?"

"Saçmalama İso." dedi Fadime kendinden emin bir şekilde. "Hallederim tabii ki, ilk defa uğraşmayacağım bunlarla. Sen aklını buraya takıp o masada zayıf görünme."

İsmail karısının duruşu karşısında rahatlayarak başını salladı. Güveniyordu ona, bu tür krizleri yönetmekte üzerine yoktu.

Fadime adımlarını patron masasına yöneltip Defne’ye döndü. "Ballım, şu gümrük vergisi dekontlarını ve uluslararası taşıma izinlerinin kopyalarını toparlar mısın bana? Ne olur ne olmaz yanımda bulunsun."

Defne hemen başını salladı. "Tabii, iki dakikaya hepsi elinde ballım." diyerek hızla bilgisayarını geri açtı ve yazıcıya belgeleri göndermeye başladı.

Belgeler hazırlanırken Fadime bakışlarını yerde şaşkınlıkla etrafı izleyen kızına çevirdi. Neva, annesi ve babasının bu gergin hâllerinden hafifçe ürkmüştü. "Anne sen de mi gidiyorsun?" diye sordu dudaklarını büzerek.

Fadime dizlerinin üzerine çöküp kızının yanaklarını avuçladı. Yüzüne o güven veren, sıcacık gülümsemesini yerleştirdi. "Küçücük bir işim çıktı bir tanem. Hemen gidip geleceğim. Sen amcanla ve halanla burada kalacaksın."

Fatih araya girip Neva’yı tekrar kucağına aldı. "Tabii ya! Biz sarı fırtınayla ofisi yöneteceğiz sen yokken."

Neva amcasının kucağında kıkırdayıp başını salladı, korkusu biraz olsun hafiflemişti. Fadime kızının eline küçük bir öpücük bırakıp geri çekildi. Defne’nin uzattığı dosyayı çantasına sıkıştırdı.

"Emanetim sizde." dedi Fadime, Fatih ve Defne'ye bakarak. Sesindeki anne korumacılığı kelimelerine net bir şekilde yansımıştı.

"Aklın kalmasın." dedi Fatih ciddi bir ifadeyle. "Sen işini çöz, gerisini düşünme."

Fadime ofisten hızlı adımlarla çıkıp asansöre yönelirken içindeki hırçınlık çoktan uyanmıştı. Karadeniz sahil yolu boyunca arabasını kullanırken silecekler en yüksek hızda çalışıyor, gri denizin devasa dalgaları kayalıkları dövüyordu. Limana yaklaştıkça devasa vinçlerin, üst üste dizilmiş rengârenk konteynerlerin ve denizin mazot kokan ağır havasının içine çekildiğini hissetti.

Aracını Gümrük İşletme Müdürlüğü’nün tek katlı, prefabrik yapısının hemen önüne sert bir frenle park etti. Çiselemeye başlayan yağmura aldırış etmeden, bej rengi trençkotunun eteklerini savurarak binadan içeri daldı. Topuklu ayakkabılarının zeminde çıkardığı sert ve ritmik sesler koridordaki birkaç memurun dönüp ona bakmasına sebep olmuştu.

Fakat Gümrük Müdürü Rıza Bey’in odasına doğru yürürken içeriden gelen yüksek perdeli, tanıdık kükreme Fadime’nin adımlarını bir anlığına yavaşlattı.

"O etler, peynirler bir gün fazla gümrükte beklerse çürür, hepsi çöp olur! Sen benim malıma, benim rızkıma nasıl el koyarsın?!"

Bu ses, Adil Koçari’den başkasına ait olamazdı.

Fadime kaşlarını derinden çattı. Abisinin burada, üstelik kendi içindeki isyanın aynısıyla bağırıp çağırdığını duymak beyninde birkaç ihtimalin hızla çarpışmasına neden oldu. Kapının kulpuna yapışıp odaya tereddütsüz bir şekilde adımını attı.

Geniş ofisin içi adeta barut fıçısı gibiydi. Rıza Bey, alnında biriken terleri elindeki mendille silerek masasının arkasında sinmiş bir hâlde duruyordu. Masanın tam önünde, devasa cüssesiyle odayı kaplayan, öfkeden kan çanağına dönmüş gözleriyle Adil Koçari dikiliyordu. Adil’in elleri masanın üzerine kapanmış, adamı adeta bakışlarıyla boğuyordu.
Kapının açılmasıyla birlikte hızla başını o yöne çevirdi. Karşısında kız kardeşini gördüğünde yüzündeki öfke saniyeler içinde farklı bir boyuta taşınmıştı. Çenesi kasıldı, dudaklarında zehirli bir alaycılık belirdi.

"Vay vay vay, kimleri görüyorum böyle!" dedi Adil, odayı dolduran tok sesiyle doğrulurken. Ellerini masadan çekip Fadime’ye doğru bir adım attı. "Patron Hanımlar gelmiş! Benim tırlarımı bağlatıp kendi mallarını rahatça geçireceksin ha Furtuna gelini? Arkamdan iş çevirmek sana mı düştü?!"

Fadime duyduğu bu suçlama karşısında zerre kadar geri adım atmadı. Çenesini dikleştirip abisinin üzerine yürüdü, aralarında sadece birkaç karış mesafe kalana kadar durmadı.

"Ne saçmalıyorsun sen?" dedi. Sesi en az abisininki kadar keskin ve tavizsizdi. Çantasından çıkardığı dosyayı Rıza Bey’in masasına sertçe bıraktı. "Benim mallarım dünden beri aynı sahada rehin tutuluyor! Ben kendi çaylarımı gümrükte çürütüp senin mallarına mı operasyon çekeceğim?!"

Adil’in yüzündeki o kendinden emin ifade bu sözlerle bir anlığına sarsıldı. Kaşları derinden çatıldı. "Ne demek senin malların da rehin?" Başını hızla müdüre çevirdi. "Rıza?!"

Rıza Bey, kravatını hafifçe gevşetip yutkundu. Karşısındaki iki devasa gücün arasında ezilmekten korktuğu her hâlinden belliydi. Titrek bir sesle konuşmaya başladı.

"Adil Bey... Fadime Hanım..." dedi ellerini havaya kaldırarak onları sakinleştirmeye çalışırcasına. "İnanın bu durumun benim inisiyatifimle hiçbir alakası yok. Yukarıdan, bölge müdürlüğünden kesin talimat var. Kırmızı Hat ihbarı düştü sisteme."

"Ne Kırmızı Hattı?!" diye bağırdı iki kardeş aynı anda. Kırmızı Hat, gümrükte şüpheli görülen malların tamamen boşaltılıp tek tek, manuel olarak aranması demekti. Bu işlem günlerce, hatta haftalarca sürebilirdi.

"Dün gece yarısı isimsiz bir ihbar gelmiş." diye açıklamaya çalıştı Rıza Bey, sesini alçaltarak. "Novorossiysk Limanı'na çıkacak olan Koçari ve Atmaca firmalarına ait konteynerlerin içinde beyan dışı, kaçak malzeme bulunduğuna dair çok ciddi bir ihbar... Bütün konteynerler şu an mühürlendi. Ankara'dan müfettişler gelip tek tek numune almadan, gümrük muhafaza memurları malları tamamen boşaltmadan tek bir gemi bile kalkamaz."

Fadime’nin beyninde şimşekler çakmıştı. Gözleri anında abisinin gözleriyle buluştu. İkisi de aynı saniye içinde aynı karanlık gerçeği idrak etmişlerdi. Bu birbirlerine çektikleri bir operasyon değildi. Şerif Furtuna... Deli raporuyla uğraşırken bile kollarını dışarı uzatmayı başarmış, her ikisinin de can damarına, ticaretlerine aynı anda kusursuz bir sabotaj düzenlemişti fikirlerince.

İdrak ettikleri bu ortak düşman, odadaki havayı saniyeler içinde değiştirdi. Aralarındaki kavga bıçak gibi kesildi. Yılların husumeti yerini kan bağının getirdiği o tuhaf, bilinçdışı kenetlenmeye bıraktı.

Adil aniden masaya doğru eğilip ellerini iki yana sertçe çarptı. Gözlerini Rıza'ya diktiğinde, hedefinde kendi malları değil, kız kardeşinin emeği vardı.

"Senin aklın alıyor mu ulan bu işi?!" diye gürledi Adil, parmağını Fadime'nin dosyasına doğru sallayarak. "Bu kadının konteynerlerinde çay var! Karadeniz'in neminde, yağmurun altında o çaylar mahvolur, çöpe döner!"

Fadime, abisinin ağzından dökülen bu beklenmedik savunuş karşısında bir an afallasa da, kendi içinde de bir şeyler saniyeler içinde devreye girmişti. Abisinin şirketini korumak, şu an için en az kendi şirketini korumak kadar doğal gelmişti ona.

"İki şirket de hukuki hiçbir yanlış yapmadı Rıza!" diyerek araya girdi Fadime, ellerini masaya dayayıp müdürün üzerine doğru eğilerek. "Soğuk hava zinciri kırılırsa o kadar et, o kadar süt ürünü ne olacak? Benim çaylarım ne olacak? Milyonlarca lira zarar yazar! Biz aklanırız ama kim karşılayacak bu zararı?!"

Rıza Bey karşısında birbirlerinin mallarını bu denli vahşice savunan, birbirine siper olmuş iki düşman kardeşi görünce dehşet içinde koltuğuna sindi iyice. Normalde birbirlerinin boğazına sarılması gereken bu ikili, şimdi bir olmuş, karşısına dikilmiş, üzerine kâbus gibi çökmüştü.

"Ama rica ediyorum, anlayın beni!" diye sızlandı elleriyle başını tutarak. "Bölge müdürlüğü mühürledi diyorum size. Müfettişler yolda. Benim yetkimi aşıyor. En az üç gün o mallar o sahada bekleyecek, başka yolu yok!"

Adil derin bir nefes alıp çenesini sıktı. Odanın içindeki oksijen tükenmiş gibiydi. Rıza'nın üzerine gitmenin hiçbir fayda sağlamayacağı, meselenin çok daha büyük ve derin yerlerden bağlandığı belliydi.

"Tamam." dedi Fadime, buz gibi bir sesle. Masadaki dosyasını geri alıp çantasına geri sıkıştırdı. Gözleriyle abisine kısa bir bakış attı. "Burada vakit kaybetmenin lüzumu yok."

Adil de başını sallayarak onayladı. İkisi de tek kelime etmeden, yan yana odadan çıkıp koridoru aynı sert ve kararlı adımlarla terk ettiler.

Dışarı adım attıklarında Karadeniz'in yağmuru hızını iyice artırmış, adeta bir fırtınaya dönüşmüştü. Otoparka doğru yürürken ikisinin de zihni binbir türlü çözüm yolu arıyordu. Şerif Furtuna'nın bu hamlesini nasıl savuşturacaklarını, Ankara'dan kimleri devreye sokabileceklerini düşünüyorlardı.

Fadime cebinde titreyen telefonu hissettiğinde adımlarını yavaşlattı. Anahtarını çantasında ararken diğer eliyle telefonu cebinden çıkardı. Ekranda Eyüphan'ın ismini gördüğünde derin bir nefes alıp aramayı yanıtladı.

"Söyle Eyüphan." dedi yorgun, bıkkın bir sesle, şiddetlenen yağmurun damlaları yüzüne çarparken. "Limandaki durum felaket. Kırmızı Hat, mallar rehin."

Fakat telefonun diğer ucundan beklediği o öfkeli ya da çözüm arayan ses gelmedi. Eyüphan’ın nefes nefese kalmış, boğuk ve titreyen sesi Fadime’nin damarlarındaki kanı saniyeler içinde dondurmaya yetmişti.

"Fadime..." dedi Eyüphan, sesi parçalanmıştı. Kelimeleri yutkunarak zorla bir araya getiriyordu.

"Eyüphan ne oldu?" Fadime olduğu yerde çakılıp kaldı. Sesteki o tarif edilmez paniği duyduğu an midesine devasa bir kramp girmişti.

"Fadime..." diye tekrarladı Eyüphan. "Neva yok. Defne de yok."

Dünya Fadime'nin etrafında dönmeyi bıraktı. Rüzgârın sesi kesildi, yağmur damlalarının yüzüne vuruşu anlamını yitirdi. Zihni, o tek kelimenin etrafında parçalanarak yankılanıyordu.

Yok.

"Ne demek yok Eyüphan?" diye fısıldadı Fadime, sesi o kadar cılız çıkmıştı ki boğazı yırtılıyormuş gibi hissetti. "Neredeler?"

"Bilmiyorum..." dedi Eyüphan çaresiz bir hıçkırığı yutmaya çalışarak. "Fatih abi Ruslar'la toplantıya girmişti... Neva ile Defne de hava almak için avluya çıkmışlardı en son. Bir anda sırra kadem basmışlar. Kapıdaki güvenlikler yerli yerinde duruyor, kimse hiçbir şey görmemiş. Etrafta yoklar Fadime, bulamıyoruz!"

Telefon Fadime'nin uyuşmuş parmaklarının arasından kayıp ıslak asfalta düştü. Dizlerindeki bütün derman saniyeler içinde çekilmişti. Bedenini taşıyamayan bacakları büküldü.

O an, hemen yanında yürüyen Adil durumu saliseler içinde fark etmişti. Kardeşinin yere yığılmak üzere olduğunu görünce içgüdüsel bir hızla ileri atılıp Fadime'yi düşmeden hemen önce kollarından ve belinden sımsıkı yakaladı.

"Fadime!" diye seslendi onu sarsarak ayakta tutmaya çalışırken. Kız kardeşinin yüzü kireç gibi bembeyaz olmuş, ela gözlerindeki ışık tamamen sönmüştü. Omuzlarından tutup onu kendine doğru çevirdi. "Fadime ne oldu?! Abim, konuşsana ne oldu?!"

Fadime abisinin tanıdık, korumacı sesini duyduğunda sadece titreyen dudaklarını aralayabildi. Şokun getirdiği devasa ağırlık altında eziliyordu. Yağmur ikisinin de üzerine acımasızca yağarken Fadime çaresiz yaşlarla dolu gözlerini abisinin yüzüne dikti. Kelimeler boğazında düğümlenmişti ama gözlerindeki o parçalanmış, dehşet dolu ifade, yaklaşan felaketin en büyük habercisiydi.

Adil kardeşinin bedenini daha sıkı kavradı. Ayakta duracak mecali kalmayan Fadime’yi kendi aracına doğru yönlendirdi. Yolcu koltuğuna usulca, sanki camdan bir bibloyu yere bırakıyormuş gibi büyük bir dikkatle oturttu onu. Yağmur her ikisini de sırılsıklam etmişti ama Adil’in umurunda olan tek şey karşısında can çekişen kardeşinin gözlerindeki korkunç ifadeydi. İki eliyle Fadime’nin buz kesmiş, titreyen ellerini avuçlarının içine aldı.

"Fadime?" diye seslendi yeniden. Sesi rüzgârın uğultusu arasında kaybolmasın diye hafifçe yükselerek ama bir o kadar da şefkatle çıkmıştı. Kız kardeşinin boş bakan ela gözlerini bulmaya çalışıyordu. "Söyle abim? N’oldu? Bir anda niye böyle oldun, kimdi telefondaki?"

Fadime cevap vermedi. Göğüs kafesi hızla, düzensiz bir ritimle inip kalkıyor, aldığı nefesler yetmiyormuş gibi dudakları aralık duruyordu. Dişleri birbirine çarparken başını iki yana salladı.

"Söyle abine..." diye yalvardı Adil, parmak başlarıyla Fadime’nin buz gibi ellerini ovarak ısıtmaya çalışırken. Kibri, düşmanlığı o saniye tamamen silinip gitmişti. Karşısında dizleri kanadığında ona sığınan o küçük kız çocuğu vardı yalnızca. "Hadi kızım, konuş. Ne dediler sana? Kötü bir şey mi oldu? Tehdit miydi?"

Fadime yutkunmaya çalıştı ama boğazında sanki koca, dikenli bir yumru vardı. Çatlamış, titreyen dudaklarından dökülen kelimeler bir fısıltıdan farksızdı. "Kızım..." dedi güçlükle. Sesi o kadar çaresiz, o kadar kırılgandı ki Adil’in nefesi kesildi.

"Kızın? Neva’ya mı bir şey oldu?" Adil’in kaşları derinden çatıldı, gövdesi gerildi. "Ne olmuş abim?"

Fadime yaşlarla dolup taşan, yağmur damlalarının gözyaşlarına karıştığı yüzünü abisine doğru çevirdi. "Kızım yok..." diye inledi, kelimeler boğazını yırtarak çıkarken.

Adil duyduğu cümlenin anlamsızlığı karşısında afalladı. "Nasıl yok?" diye sordu, zihni bu ihtimali reddediyordu.

"Bilmiyorum..." Fadime’nin omuzları şiddetli bir hıçkırıkla sarsıldı. Elleri abisinin avuçlarından kurtulup kendi saçlarının arasına, başının iki yanına gitti. Panik dalgası artık bedenini tamamen ele geçirmişti. "Yok... Kızım yok! Bulamıyorlarmış! Yok benim çocuğum!"

Genç kadının bedeni kontrolsüzce sarsılmaya, nefesi kesik kesik bir hırıltıya dönüşmeye başladı. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açılmıştı. "Nefes..." diye çırpındı Fadime, eliyle boğazını, trençkotunun yakasını çekiştirerek. "Nefes alamıyorum... Kızım..."

Adil kız kardeşinin dehşetini, gözlerinin önünde kelimenin tam anlamıyla tükendiğini gördüğünde daha fazla bekleyemezdi. "Tamam, sakin ol, derin nefes al! Bulacağız, yemin ediyorum sana bulacağız!" diyerek onu yatıştırmaya çalıştı. Kardeşinin emniyet kemerini hızla taktı, kapıyı sertçe kapatıp aracın etrafından dolanarak sürücü koltuğuna atladı.

Motor, Adil’in gaza köküne kadar yüklenmesiyle yırtıcı bir kükremeyle çalıştı. Limanın labirent gibi yollarından, devasa tırların arasından makas atarak, sileceklerin bile temizlemeye yetişemediği yağmurun altında aracı adeta uçururcasına yola çıkardı. Yan koltukta iki büklüm olmuş, elleriyle yüzünü kapatıp sarsıla sarsıla ağlayan kardeşine ara ara bakıyor, direksiyonu sıkan ellerinin eklemleri öfkeden ve korkudan bembeyaz kesiliyordu. Neva’ya kimin dokunmaya cüret ettiğini bilmiyordu ama o elleri bulduğunda parmaklarını tek tek kıracağına kendi kendine yeminler ediyordu.

Aynı dakikalarda Atmaca'nın yönetim katında durum dışarıdaki fırtınadan çok daha karanlık ve yıkıcı bir cehennemi andırıyordu.

Ofisin ortasında devrilmiş sandalyeler, yere saçılmış evraklar ve duvara çarpıp paramparça olmuş bir sehpanın kalıntıları vardı. Bu enkazın tam ortasında insanlıktan çıkmış, gözünü kan bürümüş bir baba duruyordu. İsmail Furtuna, takım elbisesinin ceketini çoktan bir kenara fırlatmış, kravatını koparırcasına gevşetmişti. Koca cüssesiyle, güvenlikten sorumlu amirin yakasına iki eliyle öyle bir yapışmıştı ki adamın ayakları yerden kesilmiş, sırtı ofisin duvarına acımasızca çarpılmıştı.

"Nasıl bozuk lan?!" diye kükredi İsmail. Sesi binanın duvarlarını titretecek, camları çatlatacak kadar gür ve korkunçtu. Boynundaki damarlar şişmiş, çakır gözlerinde saf bir katliam arzusu parlıyordu. "Koca fabrikanın avlusunun, benim kızımın adım attığı avlunun kamerası bir haftadır nasıl bozuk olur?! Nasıl bana bildirmezsiniz bunu?!"

Güvenlik amiri nefes alamıyor, İsmail’in çelik gibi sert elleri arasında çırpınıyordu. "İsmail Bey, yemin ederim dün teknik servise yazdık. Halletmiş olmaları lazımdı!" Adamın yüzü morarmaya başlamıştı. "Kimse girmedi kapıdan... Giren çıkan yok, yemin ederim."

"Ulan giren çıkan yoksa, benim kızım buharlaştı mı o avludan?!" İsmail adamı duvara bir kez daha, bu sefer çok daha şiddetli bir şekilde çarptı. "Bir kadını ve iki buçuk yaşındaki bir çocuğu kuş olup gökyüzüne mi uçurdular?! Nasıl görmezsiniz?! Nasıl fark etmezsiniz?!"

Birkaç güvenlik görevlisi patronlarını durdurmak için bir adım öne çıkmaya yeltendi ama İsmail’in onlara fırlattığı o tek bir ölümcül bakış, hepsinin olduğu yere çivilenmesine yetmişti. Kimse araya girmeye, o çıldırmış babanın karşısına geçmeye cesaret edemiyordu. İsmail adamın boğazını sıkmaya devam ederken etraftaki her şeyi yakıp yıkmak, koca fabrikayı yerle yeksan etmek istiyordu. Kızı, canından çok sevdiği Neva'sı yoktu. Nereye götürüldüğü, kimin elinde olduğu belli değildi.

Odanın diğer köşesinde ise bambaşka, daha sessiz ama bir o kadar da yakıcı bir panik yaşanıyordu. Eyüphan elindeki telefonu kulağına sımsıkı bastırmış halde aralıksız volta atıyordu. Nefes nefeseydi, alnında biriken soğuk terler şakaklarından süzülüyordu.

"Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor..."

Telesekreterin ruhsuz, metalik sesi yüzüncü kez kulaklarında yankılandığında Eyüphan telefonu kulağından çekip hırsla ekranına baktı. Dişlerini öyle bir sıkıyordu ki çene kemikleri ağrımaya başlamıştı. Yeniden arama tuşuna bastı, telefonu tekrar kulağına götürdü.

"Açsana kızım..." diye fısıldadı kendi kendine, sesi çaresizlikten titriyordu. "Aç şu telefonu Defne. Yalvarırım aç."

Zihni mantıklı düşünmeyi çoktan bırakmıştı. Kameraların bozuk olması bir sızma planını işaret ediyordu belki ama dış kapıdaki güvenlikler yerli yerindeydi. Kimse bayıltılmamış, kimse içeri zorla girmemişti. Avluda hava almaya çıkan iki insan, sanki yer yarılmış da içine girmiş gibi yok olmuştu.

Eyüphan’ın gözünün önüne Defne’nin inatçı, dik başlı hâli geliyordu. O kadın, küçücük bir çocuğu bırakıp hiçbir yere gitmezdi. Zorla götürülmüş olmalıydılar. Defne'ye bir zarar gelmiş olma ihtimali, Neva'nın çaresiz ağlayışlarının hayaliyle birleşince Eyüphan'ın göğsüne tonlarca ağırlığında bir beton bloğu oturuyordu.

"İso yapma, ölecek adam!" diye seslendi Eyüphan nihayet telefonu cebine tıkıştırıp İsmail’in yanına koşarak. Koca adamın koluna yapıştı, onu güvenlik amirinden ayırmak için bütün gücünü kullanmak zorunda kaldı. "Bırak şu iti! Vakit kaybediyoruz bununla!"

İsmail, Eyüphan’ın sözleriyle adamı iğrenerek yere fırlattı. Güvenlik amiri öksürük krizine girip dizlerinin üzerine yığılırken, İsmail nefes nefese geriye çekildi. Ellerini saçlarına geçirip derin, hırslı nefesler almaya çalıştı. Aklını kaçırmak üzereydi. Fadime’ye ne diyecekti? Karısına "Kızımızı koruyamadım." cümlesini nasıl kuracaktı? Tutamamıştı sözünü İsmail, koruyamamıştı kızını.

Tam o esnada, ofisin çift kanatlı kapısı büyük bir gürültüyle açıldı.

Fatih eşikte belirdiğinde yüzündeki ifade odaya bir buz kütlesi gibi düşmüştü. Gözleri ofisteki enkazı ve kardeşinin paramparça, deliye dönmüş hâlini hızla taradı. Elinde sıkı sıkıya tuttuğu bir tablet vardı. Adımları sert, seri ve kararlıydı.

İsmail hızla abisine doğru atıldı. "Neredeler?! Bir şey buldun mu abi, söyle neredeler?!"

Fatih masaya yaklaşıp elindeki tableti sertçe ahşap yüzeye bıraktı. Ekranın üzerinde kırmızı, yanıp sönen bir nokta belirginleşmişti. Eyüphan hızla masaya yaklaşıp ekrana eğildi.

"Buldum." dedi Fatih, sesi her ne kadar net olsa da içindeki o baba ve amca telaşını gizleyemiyordu. "Defne’nin telefonuna Rusya'dayken bir takip yazılımı yükletmiştim. Tedbir amaçlı, haberi yoktu. Kapalı olsa bile son sinyal verdiği yeri gösteriyor."

Eyüphan’ın gözleri parladı, ellerini masaya dayayıp ekrandaki haritayı inceledi. "Abi bu konum..."

"Evet." diyerek başını salladı Fatih, gözlerini kardeşinin gözlerine dikti. İşin içinden çıkan bu adres hepsinin zihninde çok daha karmaşık sorular doğmasına sebep olmuştu.

"Furtuna Sağlık Ocağı'ndalar."

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

F

urtuna Sağlık Ocağı’nın keskin, insanın genzini yakan antiseptik kokusu Defne’nin boğazında devasa bir yumru gibi büyüyordu. Dar ve beyaz fayanslı muayene odasının içinde bir ileri bir geri adımlarken topuklu ayakkabılarının çıkardığı ritmik sesler kendi kalp atışlarının gürültüsüne karışmıştı. Ellerini saçlarının arasından geçirip derin, titrek nefesler almaya çalışıyordu ancak panik mantıklı düşünen soğukkanlı avukat kimliğini çoktan yerle yeksan etmişti.

Her şey sadece yirmi dakika içinde olup bitmişti. Avludaki o kısa mola esnasında, Neva’nın neşeyle koştururken ıslak zeminde ayağının kayması ve büyük bir gürültüyle sert taşların üzerine kapaklanması Defne’nin aklını başından almıştı. Çocukların düşüp kalkması normaldi belki ama dizlerinden süzülen kanı, özellikle de sol bileğini tutup avaz avaz ağlayan küçük kızı gördüğünde eli ayağına dolaşmıştı. Kucağına aldığı gibi çırpınan bedeni sakinleştirmeye çalışmış lakin Neva’nın gözyaşları dinmek bilmemişti. İsmail toplantıda, Fadime limandaydı. Ne yapacağını, kime haber vereceğini bilememiş, minik kızın acı içinde kıvranmasını izlemek yerine telefonunun haritasında karşısına çıkan en yakın sağlık kuruluşuna, buraya atmıştı kendini. Tabeladaki "Furtuna" isminin taşıdığı anlam o anlık can havliyle zihninin hiçbir köşesinde yer edinememişti.

Muayene masasının üzerinde oturan Neva, burnunu çeke çeke hıçkırıklarını bastırmaya çalışıyordu. Bacaklarını sarkıtmış, yaşlı mavi gözleriyle karşısında eğilmiş duran genç doktor ablayı izliyordu.

Aleyna elindeki antiseptik solüsyona batırılmış pamukla küçük kızın kanayan dizlerini öylesine narin, öylesine şefkatli bir şekilde temizliyordu ki, Neva’nın o kulakları sağır eden ağlaması çoktan ince bir sızlanmaya dönüşmüştü.

"Acıyor mu çok?" diye fısıldadı Aleyna, sesini dünyanın en yumuşak, en yatıştırıcı tonuna ayarlayarak. Bakışlarını dizlerden çekip küçük kızın o masmavi, boncuk gibi gözlerine diktiğinde göğüs kafesinin tam ortasında tuhaf, açıklanamaz bir sıcaklık hissetti. Karşısındaki bu küçücük, sapsarı saçlı çocuğa kanı öylesine kaynamıştı ki kendi bile bu ani sevgi seli karşısında afallamıştı. "Geçti bak, tertemiz oldu şimdi."

Neva alt dudağını büzerek başını salladı. "Elim daha çok acıyor..." diyerek sol bileğini usulca doktor ablasına doğru uzattı.

"Halledeceğiz şimdi miniğim, bakacağım." dedi Aleyna gülümseyerek. O minik parmakları kendi avuçlarının arasına aldı. Büyük bir dikkatle, incitmekten korkarcasına bileğin etrafını yokladı. Ne karşısında duran telaşlı kadının kim olduğunu ne de bu tatlı kızın ismini biliyordu lakin mesleki zorunluluğun çok ötesinde, içten gelen bir bağla sarmalanmıştı adeta.

Çekmeceden çıkardığı üzerinde renkli yıldızlar ve çilek desenleri olan yara bantlarını özenle dizlerdeki sıyrıkların üzerine yapıştırdıktan sonra tekrar bileğe döndü.

"Kırılmış mıdır? Çok sert düştü..." diye sorduğu sırada ağlamamak için resmen direniyordu Defne.

"Belirgin bir kırık bulgusu göremiyorum." dedi Aleyna, profesyonel bir tonda ama kelimeleri Defne’nin içini rahatlatacak şekilde seçerek. Ardından bakışlarını kenarda dikilen kadına çevirdi. "Fakat yaşı çok küçük olduğu için emin olamayız. Bileğini korumak amacıyla şimdilik geçici bir atel takalım. Eğer ağrısı devam ederse veya en ufak bir şişlik gelişirse mutlaka hastanede röntgen çektirin, olur mu?"

Defne, duyduğu bu nispeten olumlu haberle derin bir nefes verdi. "Tamam... Tamam, çok teşekkür ederim." diyebildi sadece, elleriyle yüzünü sıvazlarken.

Aleyna dolaptan çıkardığı ateli minik kızın bileğine göre ayarlarken bir yandan da onunla tatlı tatlı sohbet etmeye devam ediyordu. "Şimdi bunu takacağız, senin bileğine sihirli bir kalkan olacak bu. Hiç acımayacak artık."

Neva koluna sarılan atele merakla bakarken dışarıdan gelen, sağlık ocağının hemen önünde kopan korkunç gürültü odanın içindeki huzurlu sessizliği bıçak gibi kesmişti.

Acı bir fren sesi, lastiklerin ıslak asfaltta çığlık atarcasına kayması ve ardından sertçe çarpılan araba kapılarının yankısı duyuldu. Defne ne olduğunu anlamak için kaşlarını çatarak hızla muayene odasının kapısına yöneldi. Koridoru aşıp dış kapıya ulaştığında, karşısında gördüğü manzara karşısında olduğu yere çivilendi.

İsmail gözlerinden kelimenin tam anlamıyla ateş püsküren bir hâlde sağlık ocağının merdivenlerini üçer beşer tırmanıyordu. Koca adamın arkasında, en az onun kadar nefes nefese kalmış ve yüz hatları gerginlikten kaskatı kesilmiş Eyüphan vardı.

Defne dışarıya adımını atar atmaz İsmail’in yeri göğü inleten sesiyle sarsıldı.

"Ulan ne işiniz var sizin burada?!" diye bağırdı İsmail, doğrudan Defne’nin üzerine yürürken. Sesindeki o vahşi baba öfkesi, aklını kaybetmenin eşiğine gelmiş bir adamın çaresiz isyanıyla harmanlanmıştı. Hedefinde abisinin kızı olduğu gerçeğini aklının bir köşesinde zorla tutsa da, kızının bu düşman bölgesinde, Şerif Furtuna’nın gölgesinin düştüğü bir yerde olması onu çıldırtmıştı. "Nasıl getirirsin sen benim kızımı buraya Defne?!"

Defne, adamın bu kontrolsüz çıkışı karşısında yutkundu, ellerini savunma amaçlı havaya kaldırdı. "İso, dinle bi'... Avluda düştü, bileği incindi. En yakın yer burasıydı, panikledim, ben nereden bileyim—"

"Bana bahane okuma!" diyerek genç kadının sözünü kesti İsmail, aralarındaki mesafeyi sıfıra indirerek. Gözleri kan çanağına dönmüştü. "Sen hiç kimseye haber vermeden benim kızımı alıp nasıl buraya getirirsin?!"

Tam o saniye Eyüphan bir ok gibi öne atıldı. İsmail’in Defne’nin üzerine daha fazla gitmesine, o kontrolsüz öfkesini kadının üzerinde boşaltmasına zerre kadar tahammülü yoktu. Koca gövdesiyle ikisinin arasına girip, ellerini İsmail’in gömleğinin yakasına sertçe geçirdi.

"Kendine gel lan!" diye gürledi yıllardır omuz omuza savaştığı, kardeşi bildiği adamı hiç çekinmeden sarsarak. "Ne yürüyorsun kızın üstüne?! Hâkim ol ulan kendine!"

İsmail, yakasına yapışan ellere karşılık verip Eyüphan’ı itmeye çalıştı. "Çekil önümden Eyüphan!"

"Bırak kızı diyorum sana!"

Sağlık ocağının önündeki ufak avlu iki adamın itişip kakışmasıyla bir anda savaş alanına döndü. Defne dehşet içinde geri çekilirken, kelimelerin yerini tamamen fiziksel bir arbede almıştı. İsmail’in gözü dönmüş hâli, Eyüphan’ın Defne’yi koruma içgüdüsüyle çarpıştığında ortaya çıkan enerji kontrol edilemez bir seviyeye ulaştı. İtişmeler sertleşti ve nihayetinde Eyüphan, sabrının taştığı son noktada sağ yumruğunu İsmail’in yüzüne okkalı bir şekilde geçirdi.

Tok bir ses duyuldu. İsmail, aldığı darbenin etkisiyle birkaç adım gerilerken dudağının kenarında anında bir kan sızıntısı belirdi. Başını yavaşça kaldırıp Eyüphan’a baktığında, iki adamın da nefesleri havada beyaz buharlar oluşturuyordu.

Tam bu patlama anında, sokağın başından hızla köşeyi dönen siyah bir araç, diğer arabalarım arkasına büyük bir şiddetle yanaştı. Lastiklerin çıkardığı gıcırtı daha dinmeden Fadime yolcu koltuğundan fırlamış, bir saniye bile kaybetmeden sağlık ocağına koşmaya başlamıştı. O an abisinin arkasından koşarak geliyor oluşu, İsmail’in kanayan dudağı, Eyüphan’ın gergin duruşu veya Defne’nin korku dolu yüzü... Hiçbiri Fadime’nin umurunda değildi. Gözleri bu karmaşanın hiçbirini görmüyordu.

Koşar adımlarla merdivenleri tırmandı. Kavgacıların arasından bir rüzgâr gibi sıyrılıp doğrudan sağlık ocağının açık kapısından içeri daldı.

Muayene odasının kapısında belirdiğinde, nefes nefeseydi. Göğüs kafesi yırtılırcasına inip kalkıyor, kabanından süzülen yağmur damlaları fayansları ıslatıyordu. Gözleri anında masanın üzerinde, boynu bükük bir hâlde oturan kızını buldu.

"Anne!"

Neva annesinin silüetini gördüğü an kollarını ardına kadar açtı. Dışarıdan gelen bağırış çağırış sesleri küçük kızı zaten fazlasıyla germiş ve korkutmuştu. Annesini görmek, dünyadaki bütün güvenli limanların ona açılması demekti.

Fadime hemen muayene masasına yaklaşıp kızını belinden sıkıca kavradı ve onu kucağına alarak göğsüne sımsıkı bastırdı. "Buradayım annem... Geldim bebeğim." diye fısıldadı titreyen, çatlak bir sesle. Kızının o mis gibi kokusunu ciğerlerine çekerken kalbini mengene gibi sıkan o ölümcül korkunun yavaş yavaş çözüldüğünü hissediyordu.

Yaşıyordu kızı, kolları arasındaydı.

Aleyna, odanın diğer köşesinde donup kalmıştı. Önce dışarıdaki tanıdık Furtunalı'nın sesini duymuş, zihni bu bağlantıyı kurmaya çalışırken içeriye Fadime’nin girmesiyle bütün taşlar büyük bir gürültüyle yerine oturmuştu.

İçini sıcacık eden, şefkatle ilgilendiği minik kız, düşman ailenin kızıydı. Fadime'nin kızıydı.

Gözleri Fadime'nin arkasından gelmiş, onları görmesiyle derin bir nefes alarak rahatladığı belli olan babasına kaydı.

Aleyna’nın yüzündeki yumuşak ifade saniyeler içinde silindi. Çenesi kasıldı, gözlerine sert duvarları örüldü yeniden. Geçmişin bütün hayaletleri o dar muayene odasına doluşmuştu sanki. Kollarını göğsünde kavuşturup bir adım geri çekildi.

Ancak Fadime’nin başını kaldırıp ona bakmasıyla beklediği nefret dolu, kavgacı tavır gelmedi. Fadime’nin ela gözlerinde ne geçmişin öfkesi ne de Aleyna’nın düşmanca duvarlarına çarpma niyeti vardı. Sadece çaresiz, kızının canı için endişelenen bir anne olarak bakıyordu karşısındaki genç kadına. Bu sağlık ocağının kimin olduğu, karşısında kimin durduğu zerre kadar umurunda değildi.

"İyi mi kızım?" diye sordu fısıltıyla. Sesinde zerre kadar kibir veya husumet yoktu, yalnızca derin bir telaş barındırıyordu. "Bileği... Nesi var?"

Aleyna, halasının bu sükûneti ve çaresizliği karşısında ördüğü duvarların sarsıldığını hissetti. Boğazını temizleyip duruşunu dikleştirdi, profesyonel kimliğine sığınarak cevap verdi.

"Dizlerinde yüzeysel sıyrıklar vardı, onları temizleyip pansuman yaptım." dedi sesini düz tutmaya çabalayarak. "Bileğinde ise belirgin bir kırık yok ama yaşı küçük, risk almamak için geçici bir atel taktım. Hastanede bir röntgen çekilmesi iyi olur."

Fadime derin bir nefes alıp başını salladı. Kızının başını göğsüne biraz daha bastırarak ayağa kalktı. Yorgun, yaşlı gözleriyle Aleyna’nın gözlerinin içine doğrudan, en ufak bir geçmiş hesabı katmadan baktı.

"Teşekkür ederim." dedi her bir hecenin üzerine basarak. Gerçek ve içten bir minnet vardı sesinde.

Başka tek bir kelime bile etmeden arkasını döndü. Kucağındaki kızıyla birlikte odadan çıkıp koridoru hızla adımladı. Dışarıya adımını attığında yağmur hafiflemişti lakin havadaki o gergin, barut kokan atmosfer hâlâ yerli yerindeydi

Fadime kimseye tek bir söz etmeden, avludakilere bakmadan merdivenleri indi ve doğrudan İsmail’in aracına yöneldi. Arka kapıyı açıp Neva’yı çocuk koltuğuna büyük bir dikkatle oturttu. Kızının kemerini takarken ellerinin hâlâ titrediğini gizleyemiyordu.

O sırada Defne, gözyaşlarına boğulmuş bir hâlde koşturarak Fadime’nin yanına gelmişti. Yüzü kireç gibiydi, vicdan azabından nefes alamıyordu adeta.

"Fadime... Yemin ederim çok özür dilerim." diye hıçkırdı elleriyle yüzünü kapatarak. "Ben bir anlık panikle ne yapacağımı bilemedim. Düştüğünü görünce kanlar içinde... Çok korktum. Nereye getirdiğimin farkında bile değildim!"

Fadime, arkadaşının bu perişan hâlini gördüğünde içindeki bütün korku sarmalı yerini derin bir anlayışa bıraktı. Kocasının aksine, Defne’yi suçlamak aklının ucundan bile geçmiyordu. Hemen uzanıp genç kadının kollarından tuttu ve onu kendine çekip sımsıkı sarıldı.

"Saçmalama, niye özür diliyorsun?" dedi Fadime sesini yatıştırıcı bir tona ayarlayarak, arkadaşının sırtını sıvazlarken. "Böyle olacağını nereden bilebilirdin? Çocuk hem bu, düşecek elbet. En yakın yer neresiyse oraya getirmişsin işte, doğrusunu yapmışsın. Sen elinden geleni yaptın, ağlama lütfen. Hepimiz iyiyiz, geçti bitti."

Defne burnunu çekerek biraz olsun sakinleşmeye çalışırken Fadime ondan ayrılıp yüzünü yukarıdaki dikilen adamlara doğru çevirdi. İsmail, dudağındaki kanı elinin tersiyle silmiş, çenesini hırsla sıkarak hâlâ öfkeli bir boğa gibi dikiliyordu.

Fadime adımlarını sertçe kocasına doğru attı ve tereddütsüz bir şekilde İsmail’in kolundan tutup onu sertçe kendine doğru çekti.

"Kendine gel artık!" diye fırçaladı kocasını, ela gözlerinden resmen ateş saçılıyordu. "Öfkenle her yere, herkese saldırıyorsun! Bu böyle olmaz İso! Gözün hiçbir şey görmüyor senin!"

İsmail itiraz etmek için ağzını açacak oldu. "Fadime, burası-"

"Burası neresiyse neresi!" diyerek kesti sözünü Fadime. Sesini yükseltmemeye özen gösteriyordu ama kelimeleri jilet gibi keskin, yargılayıcıydı. "Kızımız ne hâlde, canı ne kadar yandı diye gidip içeriye bakmamışsın bile! Burada Defne’nin, Eyüphan’ın üzerine yürümekle mi babalık yapıyorsun sen?! Çocuk acıdan kıvranırken ne yapsaydı Defne?!"

Öfkeyle solurken ittirdi göğüsünden İsmail'i. "Geç arabaya İso, geç!"

İsmail karısının bu haklı ve sert azarı karşısında yutkundu. İçindeki o kükreyen öfke Fadime’nin sözleriyle birlikte yerle yeksan olmuştu. Haklıydı. Kızının yanına koşmak yerine intikam peşinde koşar gibi hesap sormaya kalkmıştı. Başını önüne eğip tek kelime etmeden arabanın yolcu koltuğuna doğru ilerledi.

Fadime derin bir nefes alıp bu kez Eyüphan’a döndü. "Al Defne’yi, taksiyle evine bırak." dedi. "Sakinleştir kızı biraz, korktu o da."

Eyüphan başını sallayarak onayladı, Defne’nin koluna usulca dokunup onu yola doğru yönlendirirken ikisinin de yüzünde hâlâ o kavganın ve adrenalinin izleri duruyordu.

Herkes dağıldığında, geriye sadece Adil ve Fadime kalmıştı.

Adil kız kardeşinin dimdik duruşunun ardındaki titremeyi görebiliyordu. İçindeki korumacı abi refleksi yılların ezberlettiği bir hareketle devreye girdi. Kardeşine doğru bir adım atıp, elini destek olmak istercesine onun omzuna uzatmak için hamle yapmıştı ki Fadime, abisinin bu hareketini havada yakaladı. Elini usulca kaldırıp, Adil’in elinin havada asılı kalmasına neden oldu. Ne yüzünde bir öfke ne de dudaklarında sert bir kelime vardı. Sadece yorgun, her şeyin ağırlığını taşıyan gözlerle abisinin gözlerine baktı. Şefkate, o abi kanadına ihtiyacı vardı elbet ama şimdi sırası değildi. Bu karmaşanın, bu tehlikelerin ortasında sahte bir huzura sığınamazdı.

Sessiz, kelimesiz bir reddedişti bu.

Adil yutkundu, elini yavaşça geri çekip kabanının cebine soktu. Kardeşinin bu sessiz sınırını saygıyla kabul etmekten başka çaresi yoktu.

Fadime arkasını dönüp merdivenleri ağır ağır indi. İsmail’in aracına yönelip sürücü koltuğuna geçti. Motoru çalıştırdığında ellerinin direksiyon üzerinde hâlâ titrediğini hissedebiliyordu. Derin bir nefes alıp gaza bastı.

Arabanın içindeki hava adeta bıçakla kesilecek kadar gergindi. Fadime, direksiyonu parmak boğumları bembeyaz kesilene dek sıkıyor, gözlerini yola dikmiş bir hâlde aracı merkezdeki hastaneye doğru sürüyordu. Islak asfaltta kayan lastiklerin çıkardığı boğuk sesler içerideki ağır, tahammül edilemez sessizliği daha da belirginleştiriyordu.

Yan koltukta oturan İsmail, dirseğini cama dayamış, başparmağıyla alt dudağının kenarındaki kanamış yarığı yokluyordu. Eyüphan’ın indirdiği yumruğun acısı fizikselden çok ruhsaldı. Öfkesi henüz dinmemiş, damarlarında fokurdayan zehirli adrenalin tam anlamıyla yatışmamıştı. Çakır gözleri dışarıdaki bulanık manzaraya dikili olsa da, zihni hâlâ kızını kaybettiğini sandığı dakikaların getirdiği cinnet hâlinde takılı kalmıştı.

"Nasıl yaparsın bunu İso?" dedi Fadime aniden, sesi arabanın içindeki o yoğun sessizliği yırtmıştı. Tonu bağırıştan uzaktı ama taşıdığı sitem o kadar ağırdı ki, İsmail anında başını camdan çevirip karısına bakmak zorunda kaldı.

"Neyi nasıl yaparım?" diye sordu kaşlarını derinden çatarak. Savunmaya geçmeye dünden hazırdı, zira içindeki baba öfkesi susup arabaya binmiş olsa da henüz kimseye teslim bayrağı çekmemişti.

"Defne'ye o şekilde bağırmayı, herkesin ortasında onu öyle acımasızca suçlamayı nasıl yaparsın?" Fadime’nin ela gözlerinden yansıyan hayal kırıklığı netti. "Kızın üstüne yürüdün resmen! Eyüphan araya girmese ne yapacaktın, dövecek miydin?!"

İsmail duyduğu bu sözler karşısında yerinde dikleşti. Karısının bu tavrı, içindeki sönmeye yüz tutmuş ateşi yeniden harlamıştı. "Yok artık Fadime, abart biraz daha!" diye yükseltti sesini, ellerini iki yana açarak. "Onlarca kez aradık, haber alamadık! Nerede olduklarını, kimin eline düştüklerini bilmeden koca bir saat geçirdik ulan! Kızımız söz konusuydu! Ben orada endişeden aklımı kaçırıyordum, delirmek üzereydim! Sen benim neler hissettiğimi, o avluda nasıl ecel terleri döktüğümü biliyor musun?!"

Fadime kocasının bu haklı korkusunu anlıyordu elbette. Kendisi de az önce o cehennemi yaşamamış mıydı? Fakat bu durum, masum bir insana böylesine vahşice saldırmanın bahanesi olamazdı.

"Anlıyorum!" dedi Fadime sesini onun seviyesine çıkararak. "Seni herkesten iyi anlıyorum! Ama kızın da bir suçu yok İso! Çocuk avluda düşmüş, her yeri kan içinde kalmış. Panikleyip kucağına aldığı gibi bir doktora getirmiş işte. Nereden bilebilirdi işin bu noktaya geleceğini?"

"Furtuna Sağlık Ocağı'na getirmiş ama!" diye kükredi İsmail, sanki dünyanın en büyük ihanetinden bahsediyormuş gibi işaret parmağını ön cama doğru sallayarak. "Koskoca şehirde bula bula bu tabelanın altını bulmuş!"

Fadime direksiyonu tek eliyle tutup diğer elini sinirle havaya kaldırdı, dudaklarından inanamaz, alaycı bir gülüş döküldü. "Ulan bizim soyadımız da Furtuna ya hani?!" diye patladı en sonunda. "Kız tabelayı görüp bizim aileye ait bir yer sanmış, bize güvenip içeri girmiş! Bunu akıl etmek bu kadar mı zor?!"

İsmail çenesini öyle bir sıktı ki şakaklarındaki damarlar zonklamaya başladı. "Her boku araştırıyor, her şeyi dosya dosya okuyor, bunu da bilecek ulan!" diye itiraz etti, inatla kendi gerçeğine tutunarak. "Bu sağlık ocağında çalışan doktorun bizim düşmanımız olduğunu, o kapıdan içeri adım atmaması gerektiğini bilecek!"

Fadime derin, bıkkın bir nefes verdi. Başını iki yana sallarken gözlerini yoldan ayırmamaya çalışıyordu. Karşısındaki adamın şu an sağlıklı düşünme yetisini tamamen kaybettiğinin, sadece birilerine saldırmak için bahane aradığının farkındaydı.

"Ben kime laf anlatıyorum ki..." dedi fısıltıyla, daha çok kendi kendine konuşur gibi ama kocasının duyacağı kadar net bir sesle. "Öfkeden kudurmuşsun sen, mantıklı düşünmüyorsun bile!"

Sesini yeniden yükseltip İsmail’e doğru döndü. "Kızımızı düşünüp can havliyle doktora getirmiş, hâlâ düşmanımız diyorsun! Bir dur, bir nefes al! Otur şükret ki Defne'nin yanındaymış Neva, güvendeymiş! Bir başkasının, gerçekten düşmanın eline düşmemiş!"

Ön koltuklarda kopan bu hararetli fırtına arabanın içindeki dar alanı tamamen esir almışken arka koltukta bambaşka bir dünyanın çöküşü yaşanıyordu. Neva çocuk koltuğunun içine adeta küçücük bir yumak gibi büzüşmüştü. Minik elleriyle emniyet kemerinin kayışını sımsıkı kavramış, mavi gözleri korkuyla kocaman açılmıştı. Anne ve babasının bu yüksek perdeli atışmaları Neva’nın alışık olduğu bir şey değildi. Onlar genelde gülüşür, şakalaşır, birbirlerine hep sevgiyle bakarlardı. Şimdiyse ikisinin de sesi yükseliyor, arabanın içi ofisteki korkunç bağırışları andırıyordu. Çocuğun kalbi göğüs kafesinde ürkek bir kuş gibi çırpınmaya başlamıştı.

Kavganın giderek büyümesi bir yana, Neva’nın minik zihni duyduğu kelimelerin anlamlarını birbirine bağlamakta feci şekilde zorlanıyordu. Babası sürekli aynı kelimeyi tekrar edip duruyordu: Düşman.

Neva "düşman" kelimesinin kötü bir şey olduğunu biliyordu. Çizgi filmlerdeki kötü adamlar düşmandı. Düşmanlar bağırır, etrafı yıkar, insanları korkuturdu. Tıpkı ofisteki korkunç adam gibi... Tıpkı dayısı gibi.

Fakat babası şimdi o kelimeyi, az önce dizlerine renkli bantlar yapıştıran, saçını okşayan, onunla yumuşacık bir sesle konuşan doktor abla için kullanıyordu.
Küçük kızın kaşları derin bir kafa karışıklığıyla aşağı doğru kavislendi. Düşmanlar insanlara kötü davranırdı. Canını yakardı. Peki o doktor abla düşmansa, neden Neva’ya bu kadar iyi davranmıştı? Neden dizlerindeki kanı silerken o kadar yumuşaktı? Neden bileğine o sihirli kalkanı takarken ona güzel güzel gülümsemişti?

Bir çocuğun dünyasında iyiler ve kötüler arasındaki çizgi çok netti. Bu karmaşayı, yetişkinlerin o karanlık ve zehirli hesaplaşmalarını anlaması mümkün değildi. İçindeki saf, kirlenmemiş merak ve korku dudaklarından dökülmek için sabırsızlanıyordu. Emniyet kemerini tutan minik elleri titrerken, anne ve babasının o yüksek sesli tartışmasını bölecek kadar masum ama bir o kadar da sarsıcı bir soru koptu dudaklarından.

"İyi düşman olur mu baba?"

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

Merabayııııınnn!!!

Neeeeee 1 haftada 2 bölüm müüüü?! (wonderwall fam beni asacak)

Bölüm boyunca Nevakuşun anası tarafından hunharca ve sürekli öpülüp koklanması benim minik bebeğime duyduğum özlemden kaynaklı tamamen. ONU ÇOK SEVİYORUM. Bu bölümün Neva yoğunluğu = yerinde

Defnemi de linçleyeni döverim bu arada. BU KIZA Bİ DAHA KİMSE DOKUNMAYACAK!!!

Yeni bölümde görüşmek üzere, sizi seviyorum 😌💕

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

483okunma 27beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18