satranç | isfad kitap kapağı

20. bölüm / 19

satranç | isfad

yüreksiz.

Vaveyla Yazarı: mery 🎀

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 19Şu an: yüreksiz.

"Sen beni, benim sana
inanmışlığımdan vurdun."
- Gülten Akın

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

GÜNÜMÜZ, TRABZON

Trabzon'un bitmek bilmeyen puslu havası şehre tepeden bakan malikânenin yüksek camlarını döverken içerideki ağır deri ve tütün kokan hava nefes almayı güçleştiriyordu. Timur Volkov'un çalışma odası adamın kendi karanlık ve şatafatlı dünyasının kusursuz bir yansımasıydı. Duvarları boydan boya kaplayan koyu renkli ahşap kitaplıklar loş ışıklandırma ve odanın tam ortasına yerleştirilmiş maun masa...

Fatih Furtuna omuzları yay gibi gergin bir şekilde masanın birkaç adım ötesinde dikiliyordu, duruşunda zerre kadar taviz yoktu. Karşısında oturan kişi sokaklarda it kopukluk yapan sıradan bir tetikçi değil kendisiyle aynı masalara oturmuş aynı karanlık sularda yüzmüş Timur Volkov'du. Aralarında resmi bir kan davası yahut açık bir düşmanlık bir noktaya kadar söz konusu olmamıştı lakin bu durum birbirlerine karşı tetikte beklemelerini görünmez bir rekabetin içinde kılıçları bileyerek durmalarını da engellememişti.

Timur deri koltuğuna rahatça yayılmış elindeki kristal kadehin içinde kehribar rengi içkiyi usulca çeviriyordu. Yüzünde insanın sinir uçlarına dokunan, kendinden emin ve hafif alaycı tebessümü vardı. Fatih'in odaya fırtına gibi girmesini sessizce karşısına dikilip ölümcül bir ifadeyle kendisine bakmasını büyük bir keyifle izliyordu.

"Yıllar sonra seni Trabzon'da üstelik kendi evimde ağırlamak ne büyük şeref Fatih." dedi Timur aksanlı Türkçesiyle. Kadehini hafifçe havaya kaldırıp adeta eski bir dosta kadeh tokuşturur gibi bir jest yaptı. "Ayakta kaldın. Oturmaz mısın?"

"Seninle muhabbete gelmedim." diyerek adamın bu yapmacık misafirperverliğini elinin tersiyle itti Fatih. Sesi odanın duvarlarına çarpacak kadar gür ve keskindi. "Açık konuşacağım, lafı dolandırmayacağım. Şerif Furtuna'nın içeriden çıkması için hastane heyetine dökülen paraların, kurulan rüşvet ağının senin kasandan çıktığını biliyorum."

Timur kadehinden küçük bir yudum alıp içkiyi boğazından yavaşça aşağı gönderirken yüzündeki sinsi gülüş milim oynamadı. Kadehi masanın üzerine bırakıp ellerini çenesinin altında birleştirdi.

"Şerif Furtuna..." diye mırıldandı ismi zihninde tartıyormuş gibi yaparak. "İçeride çürümeye yüz tutmuş kibri boyunu aşan beş parasız bir adam. Benim böyle bitik bir adamla ne gibi bir işim olabilir sence Fatih? Onun bana verebileceği, benim işime yarayacak neyi kalmış ki onun pisliğini temizlemek için cebimden milyonlar dökeyim?"

"Ony sen söyleyeceksin!" dedi Fatih masaya doğru bir adım atarak. İki elini maun yüzeye sertçe dayadı ve Timur'un gözlerinin içine, dipsiz karanlığın ta merkezine baktı. "Şerif içeriden kendi başına çıkamaz. Ne gücü kaldı ne de parası. Ama dışarıda bir anda birileri bizim ailemizi hedef aldı. Yeğenime ölüm tehditleri yollamdı, İsmail kızına siper olmasa bugün o sabi toprağın altındaydı! Bütün bunların ardında Şerif'in olduğunu biliyorum ama o it yalnız değil. Sen arkasındasın!"

Timur yerinden zerre kadar kıpırdamadı. Karşısındaki adamın bu kükreyişi, haklı cinneti onu korkutmaktan çok eğlendiriyor gibiydi. Geriye yaslanıp kollarını göğsünde kavuşturdu.

"Şu iddialara da bak..." dedi başını iki yana sallayarak, dudaklarında sahte bir sitemle. "Şerif'e yardım etmişim. Senin kardeşinin bebesini vurdurtmaya kalkmışım... Peki Fatih sorarım sana, neden yapayım? Elinde benim yardım ettiğime dair tek bir kanıt var mı? Yoksa sadece hislerin mi elindeki?"

Fatih çenesini öyle bir sıktı ki şakaklarındaki damarlar zonklamaya başladı. Timur'un bu rahat, ukala tavrı kanını kaynatıyordu. Doğruydu, elinde bu adamın doğrudan Şerif'e finansman sağladığına dair bir belge, bir banka dekontu ya da yakalanmış bir tetikçinin itirafı yoktu. Ancak Fatih Furtuna yıllarını geçirdiği bu karanlık dünyada işlerin sadece kâğıt üzerinde yürümediğini, bazen bir hissin, bir güdünün bütün dosyalardan daha doğru olduğunu iyi bilirdi.

"Kanıtım yok." diye itiraf etti sesindeki tehditkâr tonu zerre kadar düşürmeden. "Seni kodese tıktıracak kâğıt parçaları elimde olmayabilir. Ama senin nasıl bir sapık olduğunu ikimiz de çok iyi biliyoruz Timur. Sayalım mı en baştan?"

Fatih doğrulup işaret parmağını adamın yüzüne doğru salladı. "Yeğenimin beşiğine altın emzik bırakmak, anasını arayıp abisinin öldüğünü söylemek... Küçücük bir çocuğa ölüm çiçekleriyle dolu bir buket yollamak... Kardeşimin arabasını çapraz ateşe alıp o kargaşada kızını kaçırmaya yeltenmek! Bunlar Şerif'in kıt beyniyle kuracağı tezgâhlar değil. Bunlar ancak senin gibi alçak, sapık zihnini kızı yaşındaki Fadime'ye takmış bir psikopatın işi olabilir!"

Timur Fadime'nin ismini duyduğu an gözlerindeki alaycı, gevşek ifade saniyeler içinde silindi. Bakışları tehlikeli bir şekilde koyulaşırken oturduğu koltukta yavaşça öne doğru eğildi.

"Bak..." dedi Timur sesini alçaltarak ama her kelimenin üzerine kalın bir çizgi çekerek. "Fadime konusu başka. Benim ilgim alakam gözüm sadece ve sadece Fadime'nin üzerinde. Bunu hiçbir zaman da saklamadım."

Adamın dudaklarında karanlık saplantılı bir tebessüm belirdi. "Ama benim ne senin o sarı kafalı kardeşinle, ne de onun küçük civciviyle zerre kadar işim olmaz Fatih. Ufaklıkla ilgilenen başka birileri var, emin ol."

Fatih'in kaşları derinden çatıldı. Timur'un bu kadar net bu kadar kendinden emin bir şekilde hedef saptırması zihnindeki çarkların gürültüyle dönmesine sebep oldu. "Ne demek istiyorsun sen? Ne demek başka birileri var?"

"Diyorum ki..." diyerek ellerini iki yana açtı Timur. "Belki de düşman çok daha yakınınızdadır Fatih. Dürbünle uzaklara bakarken belki de dibinizdeki kuzu kılığındaki çakalı göremiyorsunuzdur." Güldü yine alaycı şekilde. "Ne senin kardeşin, ne de onun kızı benim ilgi alanımda değil. Eğer onları öldürmek isteseydim o kurşunlar boşa gitmezdi. Benim adamlarım hedef şaşırmaz."

Timur'un bu pervasız dürüstlüğü Fatih'in zihninde adeta bir deprem etkisi yaratmıştı. Gözlerini adamın yüzünden bir saniye bile ayırmadan duyduğu kelimeleri kafasında oturtmaya çabalıyordu.

"Bunun ilk seferde de aynı olduğunu çok iyi biliyorsun." diye devam etti Timur adamın zihnindeki karışıklığı fırsat bilerek. Yüzüne o eski karanlık günlerin hatırasını taşıyan bir ifade yerleştirdi. "Ufaklığın doğduğu gün... Rusya'da yaşadıklarınızı hatırla. Ben o gün sadece Fadime'yi istedim."

Fatih'in beyninde o an yıllar öncesinin dehşet verici günü şimşek gibi çaktı. Eve yağan kurşunlar, Fadime'nin sancılar içinde kıvrandığı anlar... O gün Fadime'ye gelen kâbus gibi telefon araması, onu cinnete sürükleyen onun erken doğum yapmasına sebep olan o zehirli yalan...

Taşlar Fatih'in zihninde öylesine büyük bir gürültüyle öylesine kusursuz bir şekilde yerine oturuyordu ki koca adam nefes almayı unuttuğunu hissetti.

Timur o gün Fadime'ye bu yalanı söylemişti. Ama bunu neden yapmıştı? Neden Adil Koçari'nin öldüğünü iddia etmişti?

Cevap Timur'un gözlerindeki sinsi parıltıda gizliydi.

Ve bugün çevrilen dolaplar, Şerif Furtuna'nın sahte raporla dışarı çıkma ihtimali... Hepsi birer yemdi. Şerif sadece öne sürülmüş, herkesin dikkatini üzerine çeken bir piyondu. Oltayı atan, suyu bulandıran ve asıl avını bekleyen kişi hastane koridorlarında Fadime'nin omuzlarına sarılıp onlarla aynı safta duruyormuş gibi görünen Adil Koçari'nin ta kendisiydi.

Fatih'in göğüs kafesi bu akılalmaz oyunun idrakıyla şiddetle sarsıldı. Damarlarındaki bütün kan saniyeler içinde buz kesti, ardından yakıcı bir ateşe dönüştü. Kendi ailesini korumak için çırpınan İsmail'e kurşun sıktıran adam bir zamanlar onunla omuz omuza duran Adil'di.

"Ben senin düşmanın değilim Fatih." dedi Timur sessizliği bozarak, oturduğu yerden yavaşça ayaklanıp masanın etrafından dolanırken. Sesinde tuhaf, çarpık bir saygı vardı. "Bizim seninle bir savaşımız yok. Benim adımın bu işlerin içine çekilmesi, Şerif'le yan yana anılması tamamen birilerinin hedef şaşırtmacası."

Adımlarını Fatih'e doğru yaklaştırıp aralarında güvenli ama konuşabilecekleri bir mesafe bıraktı.

"Biz bir zamanlar aile olacaktık, ne çabuk unuttun?" diye mırıldandı dudaklarında imalı, tehlikeli bir tebessümle.

Bu cümle Fatih'in gözlerindeki öfkeyi başka bir boyuta, çok daha derin, şahsi ve tetikleyici bir noktaya taşıdı. Kızına...

Yıllar evvel Defne on yaşına gelene kadar, evde özel eğitim almasını sağlamıştı. Sonrasında artık sosyal hayata karışması gerektiğine inandığında onu Rusya'nın en prestijli okullarından birine yazdırmıştı. Timur Volkov da bunu öğrendiği an aynı okulda okuyan oğlu Cengiz'i hiç vakit kaybetmeden Defne'nin sınıfına kaydettirmişti. İki çocuğun masumane arkadaşlığı, Timur ve Fatih'in mecburi olarak yan yana gelmesine, yüz yüze bakışmasına sebep olmuştu. Zaman geçmiş, çocuklar büyümüş ve bir sırayı paylaşmakla başlayan arkadaşlık, Cengiz ile Defne arasında Fatih'in dişlerini sıkarak izlediği, fırtınalı bir gençlik sevdasına evrilmişti

"Gördüm geçenlerde, maşallah..." diye devam etti Fatih'in omuzlarındaki kaskatı gerilimi büyük bir keyifle izleyerek. "Ne de güzel olmuş kızın. Büyümüş, serpilmiş... Vaktiyle verseydin Cengiz'e, bugün dünür olurduk, he da?"

Adamın alaycı tonu ve cğmleleri Fatih'in sabrını kelimenin tam anlamıyla sınıyordu. Dişlerini sıkmaktan başı ağrımaya, gözü seğirmeye başlamıştı.

"Belki şimdi canı tehlikede olmazdı..." diye fısıldadı Timur sesindeki zehirli uyarıyı son damlasına kadar kullanarak. "Oğlum korurdu onu. Kanatlarının altına alırdı."

Fatih bu sözlerin altındaki asıl mesajı anında okumuştu. Timur Adil Koçari'nin sadece Fadime'yi İsmail'i veya Neva'yı değil bu kanlı satranç tahtasında Defne'yi de gözüne kestirdiğini açıkça söylüyordu. Kendi korumasını, Cengiz'in varlığını reddettiği için Fatih'in kızını bu vahşi kurtlar sofrasında tek başına koruyamayacağını ima ediyordu.

Koca adamın elleri iki yanında ölümcül bir sıkılıkla yumruk hâline geldi. Mavi gözlerinde alevlenen öfkesi Timur'un bile bir anlığına duraksamasına sebep olacak kadar büyüktü.

"Benim kızımın sizin korumanıza ihtiyacı yok, Timur Volkov." dedi Fatih sesi odanın duvarlarında bir gök gürültüsü gibi yankılanırken. "Benim evladımın etrafında öyle bir duvar var ki senin it sürün de, Koçari denen çakal da o duvara çarpar, parçalanır!"

Fatih adamın üzerine doğru bir adım daha atıp aralarındaki mesafeyi tamamen kapattı. "Eğer o Adil denen itin benim kızıma, kardeşime ya da yeğenime uzanacak tek bir planı, tek bir hamlesi varsa... Sen de bu işin içindeysen yeminim olsun Timur, seni kendi ellerimle yakarım!" Tek eliyle adamın yakasına yapışıp yüzünü kendi yüzüne yaklaştırdı. "Kızımın adını da bir daha o pis ağzına alırsan dilini kökünden sökerim!"

Sözlerini bitirdiği an karşısındaki adama cevap hakkı tanımadan yakasını sertçe bıraktı ve arkasını döndü. Timur'un malikanesinden dışarı adımını atarken zihninde artık tek bir hedef, tek bir isim yankılanıyordu. Adil Koçari.

Volkov'un malikânesinin ağır, ferforje demir kapıları tok bir gıcırtıyla kapanırken Fatih'in omuzlarına binen ağırlık eziciydi. Aracının arka koltuğuna yerleştiği an şoförüne sadece eliyle kısa bir işaret verdi. Motorun boğuk kükremesiyle birlikte araç yağmurun dövdüğü asfalt yola doğru atılırken koca adamın zihninde az önce duyduğu kelimeler zehirli birer sarmaşık gibi dolanıp duruyordu.

Yirmi dört yıllık kanlı bir geçmişin uğruna hayatını sürgünde geçirdiği kardeşlerinin ve canından kopardığı sevdasının üzerine oynanan oyunlar yetmezmiş gibi şimdi kızı Defne'nin adı da bu iğrenç masanın ortasına sürülmüştü. Timur'un alaycı, sınırları ihlal eden sesi kulaklarında çınlamaya devam ediyordu. Adil Koçari'nin kurduğu tezgâh, Şerif Furtuna'nın sadece bir yem olarak öne sürülmesi ve İsmail'in vurulduğu kanlı pusunun asıl mimarının Koçari çıkması Fatih'in beynindeki bütün şalterleri indirmişti. Bu adamın karanlığı Fatih'in tahmin ettiği sınırların çok ötesindeydi.

Lakin öfkesinin asıl harlanma sebebi Adil'in ihaneti değil, Timur'un gözlerinin içine baka baka kızını Defne'sini ağzına almasıydı. Bu, Fatih'in damarlarındaki kanı kaynama noktasına ulaştırmıştı. Herkes bir gün o namluların ucuna gelebilirdi, herkes bu savaşın bedelini ödeyebilirdi ama Defne asla. Kızının saçının teline bile gölge düşürmeye kalkanın yedi sülalesini toprağa gömmeye yeminliydi.

Araba hızla fabrikaya doğru ilerlerken çenesini hırsla sıktı, camdan dışarıdaki bulanık manzaraya diktiği gözlerindeki karanlık dipsiz bir kuyu gibiydi. İçindeki fırtınayı, yakıp yıkma arzusunu derin nefesler alarak bastırmaya çabaladı. Şimdi öfkeyle değil, buz gibi bir soğukkanlılıkla hareket etme vaktiydi.

Aynı saatlerde Atmaca'nın idari binasının en üst katındaki geniş ofiste dışarıdaki fırtınadan tamamen bağımsız, küçük ama bir o kadar da yıpratıcı başka bir kriz yaşanıyordu.

Orta sehpanın üzerinde duran renkli boya kalemleri, kenara fırlatılmış bir sarı tavşan pelüşü ve Defne'nin elinde tuttuğu içi meyvelerle süslenmiş yoğurt kâsesi ortamın şu anki tek hâkimi olan Neva'nın etrafında şekilleniyordu.

Gece aslında fena başlamamıştı. İsmail ve Fadime'nin apar topar yayla evine gitmelerinin ardından Defne ve Eyüphan, Neva'yı oyalamak için şekilden şekile girmişlerdi. Oyunlar oynanmış, masallar anlatılmış, küçük kızın dikkati anne babasının yokluğundan başarıyla uzaklaştırılmıştı. Ancak saatler ilerleyip de uykunun ağır mayıştırıcı örtüsü Neva'nın üzerine çöktüğünde işin rengi tamamen değişmişti.

Göz kapakları ağırlaşan küçük kız etrafına bakınarak babasını aramış, alıştığı güvenli kolların sıcaklığını bulamayınca dudakları titremeye başlamıştı. "Babam gelsin... Bana pışpış yapsın duamı okusun." diyerek başlattığı masum itiraz dakikalar içinde koca bir inat krizine dönüşmüştü. Eyüphan'ın beceriksizce sırtını sıvazlaması, Defne'nin yumuşacık sesiyle ninniler mırıldanması Neva'nın sızlanmalarını dindirmeye yetmemişti. En sonunda çareyi İsmail'in yastığını Neva'nın yatağına getirmekte bulmuşlardı. Babasının kokusunun sindiği yastığa sımsıkı sarılan minik kız yanağında kurumuş iki damla gözyaşıyla nihayet uykunun kollarına teslim olmuştu.

Ancak asıl kâbus sabahın ilk ışıklarıyla yeniden patlak vermişti.

Neva uykudan gözlerini araladığında annesiyle babasını yine göremeyince evde adeta kıyamet kopmuştu. Babasının "Sabah ofiste buluşacağız" sözünü çocuk aklıyla tamamen unutan Neva koşturarak anne babasının yatak odasına girmiş, yatağı boş gördüğü an olduğu yere çöküp avaz avaz ağlamaya başlamıştı. Evin içinde yankılanan çaresiz, isyankâr feryatlar Defne ve Eyüphan'ı perişan etmişti. Ne dedilerse, ne yaptılarsa Neva'yı evde durmaya ikna edememişlerdi. Kahvaltı hazırlıkları masada yarım kalmış, Neva'nın gözyaşlarını dindirebilmek umuduyla apar topar hazırlanıp şirketin yolunu tutmuşlardı.

Şimdi ise Eyüphan koltuğa oturmuş, Neva'yı kendi dizlerinin üzerine oturtmuştu. Adamın yüzünde çaresiz bir sabır, hafiften de uykusuzluğun getirdiği bir yorgunluk vardı. Hemen karşılarında duran Defne ise elindeki kâseden küçük bir kaşık yoğurt alıp kızın dudaklarına doğru uzatıyordu.

"Halasının balı, lütfen." dedi Defne sesini en yumuşak tonuna büründürerek. Kaşığı biraz daha yaklaştırdı. "Hiçbir şey yemedin aşkım, yemen lazım biraz!"

Neva kaşığı gördüğü an başını inatla yana çevirdi. Mavi gözleri uykusuzluktan ve sabahki ağlama krizinden dolayı hâlâ hafifçe kızarıktı. Kollarını göğsünde kavuşturup dudaklarını büzdü.

"Yemek istemiyorum..." diye mırıldandı, sesi incecik ama sarsılmaz bir inat taşıyordu.

Eyüphan kızın sarsılan minik omuzlarını büyük elleriyle usulca sardı. "Dayıcığım, boncuğum..." diyerek araya girdi sesine o tatlı şefkatli tınıyı katarak. "Yemezsen güçsüz kalırsın, oyun oynayacak enerjin olmaz. Hastalanırsın sonra, baban çok üzülür bak."

Neva babasının adını duyduğu an daha da huysuzlandı. Çenesini hafifçe dikleştirip omuzlarını silkti. "Olmasın! Oynamam ben de oyun!"

"Ne yapacaksın oyun oynamayıp halacığım?" diye sordu Defne kâseyi yavaşça sehpaya bırakıp dizlerinin üzerine, küçük kızın hizasına çömelerek. "Canın sıkılır bütün gün."

Küçük kızın omuzları duyduğu bu soruyla birlikte aniden aşağı düştü. İnatçı tavrının ardındaki kırılgan, çocuksu hasret saniyeler içinde bütün çıplaklığıyla yüzüne yansıdı. Alt dudağı kontrolsüzce titremeye başlarken boncuk gibi masmavi gözlerine yeniden yakıcı yaşlar hücum etti.

"Otururum, annemle babamı beklerim..." dedi sesi hıçkırıkla bölünerek. "Niye gelmediler hâlâ? Unuttular mı beni?"

Defne ve Eyüphan bu yürek yakan soru karşısında birbirlerine çaresiz, içi giden bir bakış attılar. Üç yaşındaki bir çocuğun minicik kalbine düşen bu kimsesizlik hissi ikisinin de ciğerini dağlıyordu ortada böyle bir durum olmamasına rağmen. Kıyamıyorlardı biriciklerine.

"Hiç unuturlar mı seni güzelim benim?" diyerek hemen öne atıldı Eyüphan. Kızın kollarını nazikçe çözüp onu kendi göğsüne doğru sımsıkı bastırdı. Saçlarına uzun bir öpücük kondurup sırtını sıvazladı. "Tabii ki unutmadılar! Yoldalar, birazdan gelecekler, söz veriyorum."

Neva adamın göğsünden başını hafifçe kaldırıp yaşlı gözleriyle Eyüphan'ın yüzüne sitem dolu bir bakış attı. Minik yumruklarını sıkıp adamın gömleğine hafifçe vurdu.

"Hep gelecekler diyorsun, gelmediler Eyüphan!" diye feryat etti sesi ofisin duvarlarında yankılanırken. Hayal kırıklığı ve sabırsızlık bütün hücrelerini esir almıştı.

Tam isyankâr feryadın ofisin içine dolduğu saniyede ağır çift kanatlı kapı tok bir sesle yavaşça aralandı.

Fatih gelmişti. Koca adamın yüzündeki sert karanlık ifade Timur Volkov'un odasından çıktığı andan beri milim değişmemişti. Çenesi kasılmıştı, gözlerinde etrafı yakıp yıkmaya hazır bir fırtınanın izleri duruyordu. Bu saatte ofiste kimsenin olmayacağını düşünüyor, alınacak güvenlik tedbirlerini sessizce yeniden çizmeyi planlıyordu.

Ancak kapıdan içeri adımını attığı an beklentisinin çok dışında, tamamen farklı bir manzarayla karşılaştı.

Ofisin ortasında koltukta oturan Eyüphan, onun dizlerinde ağlayan Neva ve hemen karşılarında diz çökmüş elinde yoğurt kâsesi tutan kızı Defne duruyordu.

Fatih'in adımları olduğu yerde bıçak gibi kesildi. Kaşları derinden çatılırken zihnindeki karmaşık savaş planları saniyeler içinde yerini derin bir şaşkınlığa bıraktı. Kardeşi ve yengesi ortalıkta yoktu ancak yeğeni buradaydı. Üstelik Neva'nın bu saatte bu hâlde Eyüphan'ın kucağında ağlıyor olması, Defne'nin de onlarla birlikte burada bulunması koca adamın beynindeki soru işaretlerini anında çoğalttı.

"N'oluyor burada?" diye sordu Fatih. Sesindeki tok tını odanın içindeki bütün karmaşayı tek bir hamlede susturmaya yetmişti.

Neva amcasının sesini duyduğu an Eyüphan'ın kucağından bir ok gibi fırladı. Gözyaşlarını ellerinin tersiyle telaşla silerken küçük bacaklarının yettiği en yüksek hızla Fatih'e doğru koşmaya başladı.

"Amca!" diye ağlayarak adamın bacaklarına sarıldı. Minik kolları Fatih'in dizlerini sımsıkı kavrarken yüzünü kabanının soğuk kumaşına gömdü.

Fatih'in yüzündeki gerginlik bacaklarına sarılan küçük kızı hissettiği an saniyeler içinde eriyip gitmişti. Göğüs kafesine oturan öfke yerini saf bir baba şefkatine bırakırken hiç tereddüt etmeden dizlerinin üzerine çöktü. Kızı koltuk altlarından kavradığı gibi tek hamlede kucağına aldı.

"Güzelim..." diye mırıldandı yumuşacık bir sesle. Burnunu Neva'nın sapsarı saçlarına gömüp omuzlarını sarsan hıçkırıklarını dindirmek istercesine sırtını okşadı. "N'oldu amcam sana? Niye ağlıyorsun böyle, kim üzdü benim fırtınamı?"

Küçük kız amcasının kollarında bulduğu teselliyle birlikte içindeki bütün derdi, tasayı dökmeye başladı. Hıçkırıklarının arasından çocuksu ve şikâyetçi tonuyla yaşananları bir bir anlatmaya koyuldu.

"Annemle babam yok!" diye sızlandı Neva başını amcasının omzuna yaslayıp parmağıyla koltuktaki ikiliyi işaret ederek. "Beni bırakıp gittiler akşam! Ben bunlarla kaldım evde!"

Bu cümlenin Fatih'in kulaklarına ulaştığı an koca adamın bedeni hafifçe kaskatı kesildi. İsmail ve Fadime'nin dün gece evde olmadıklarını, Neva'yı bu ikisine bıraktıklarını yeni öğreniyordu. Kardeşinin ona haber vermeden karısını da alıp gitmiş olması tuhaftı lakin asıl zihninde yankılanan kısım "bunlarla kaldım evde" detayıydı.

Fatih'in mavi gözleri yavaşça, tehlikeli bir sakinlikle Defne ve Eyüphan'a doğru kaydı.

Defne babasının sorgulayıcı, ağır bakışlarını üzerinde hissettiği saniye yutkunmakta zorlandı. Elindeki kâseyi sehpaya bırakırken yanaklarına hücum eden sıcaklığı gizlemeye çabalıyordu. Eyüphan da oturduğu yerden hızlıca kalkmış, afeta hazırola geçmişti. İçinden sessizce dualar okuyor, Neva'nın lafı daha fazla uzatmaması için çırpınıyordu.

Ancak üç yaşındaki bir çocuğun dürüstlüğünü ve şikâyet etme hevesini durdurmak imkânsızdı.

"Uyandım ben, babam yoktu." diye devam etti Neva burnunu çekip amcasının boynuna biraz daha sokularak. "Çok korktum. Sonra Eyüphan geldi yanıma. Sonra halam da geldi..."

Küçük kız derin bir nefes alıp omuzlarını silkti. Kendi dünyasında son derece mantıklı, sıradan bir olayı aktarıyor gibiydi lakin ağzından çıkacak kelimeler odanın ortasına atılmış pimi çekik bir el bombasından farksızdı.

"Ama onlar hep beraber uyudular gece, yan yanaydılar. Ben de babamın yastığına sarıldım, öyle uyudum!"

Sessizlik.

Ofisin geniş duvarları arasına ağır, ölümcül bir sessizlik çöktü.

Fatih'in zihni bu çocuksu ve yarım yamalak kelimeleri saniyeler içinde işledi.

"Beraber uyudular."

Kızı. Kendi canından öte sakındığı gözünden bile kıskandığı Defne'si. Ve canını emanet edecek kadar çok güvendiği, kardeşi bildiği adam Eyüphan. Bütün gece aynı evde, yalnız başlarına... Neva'nın masum mantığıyla anlattığı "yan yana" detayı da eklenince Fatih'in beynindeki bütün şalterleri tek bir saniye içinde art arda indirdi.

Defne'nin gözleri dehşetle fal taşı gibi açılmıştı. "Baba..." diye fısıldadı sadece. Sesi o kadar cılız ve panik doluydu ki durumu kurtarmaya zerre kadar yetmiyordu. "Öyle değil, yani biz Neva uyanınca-"

Lakin genç kadının savunması babasının kaldırdığı tek bir parmakla bıçak gibi kesildi.

Fatih kucağındaki yeğenini incitmekten ölesiye korkarcasına, bedensel bir tepki vermemek için insanüstü bir çaba sarf etti. Yüzündeki kaslar seğiriyor dişlerini birbirine öyle bir bastırıyordu ki çene kemikleri kırılacak gibiydi. Ancak esip gürlemedi. Bağırmadı. Masaları devirip odayı başlarına yıkmadı. Mavi gözlerinde akıl almaz bir sükunet vardı.

Ve asıl korkutucu olan da tam olarak buydu. Fatih Furtuna'nın sessizliği bağırışından bin kat daha ürkütücüydü.

Koca adam yavaşça ayağa kalktı. Neva'yı kucağında tutarken adımlarını ağır ağır, adeta yere çivi çakarmış gibi atarak Defne'ye doğru yaklaştı. Gözlerini bir saniye bile kızının yüzünden ayırmıyordu lakin bakışlarındaki namlunun arkadaki adama dönük olduğu her hâlinden belliydi.

Defne yutkunarak geriye doğru ufak bir adım atarken Fatih hiçbir şey söylemeden uzanıp genç kadının elindeki yoğurt kâsesini ve kaşığı yavaşça onun parmaklarının arasından çekip aldı.

"Ver şunu kızım, ver." dedi, sesi fısıltı kadar alçak fakat keskin ve buz gibiydi.

Adımlarını yavaşça çalışma masasına doğru yöneltip koltuğa oturdu. Neva'yı da masanın üzerine rahatça yerleştirdi. Yüzüne yeğeni için zorla da olsa sıcak, şefkatli bir ifade kondurmaya çabaladı lakin gözlerindeki öldürücü soğukluk zerre kadar dağılmamıştı.

"Benim fırtınamı aç mı bırakmışlar?" dedi kâsedeki yoğurttan küçük bir kaşık alıp Neva'nın dudaklarına doğru uzatırken. Kelimeleri yeğenine söylüyor gibiydi ama ses tonundaki iğneleyici, zehir zemberek vurgu doğrudan karşısında kaskatı kesilmiş olan adama saplanıyordu.

"Becerememişler mi sana bakmayı amcam?" diye devam etti Fatih kaşığı kızın ağzına usulca yerleştirirken. Eyüphan'a öyle bir bakış fırlattı ki bu bakışın altında yatan tehdidi anlamamak için kör olmak gerekirdi. "Baksana, koca gece bir başlarına kalmışlar da şu kadarcık çocuğa bir kâse yoğurt yedirememişler. Akılları neredeyse artık..."

Eyüphan'ın boğazına koca bir düğüm oturdu. Terden sırılsıklam olmuş ensesindeki saç dipleri sızlarken durduğu yerde yay gibi gerilmişti. Elleri iki yanında yumruk hâline gelmiş, yeşil gözlerini kaçırmadan ama saygısından da zerre taviz vermeden adamın dondurucu bakışlarını göğüslüyordu. Konuşamazdı. Kendini savunmaya, durumu izah etmeye kalkışması şu an sadece kendisine yanan meşaleyle gelen adamı üzerine benzin dökerek karşılamakla eşdeğerdi.

Defne babasının buz gibi tavrına daha fazla dayanamayarak öne atıldı. "Baba, Fadime'yle İso aniden çıkınca..." diye söze girdi çaresizce ellerini önünde birleştirerek. "Biz yardım etmek için... Neva da gece huysuzlanınca çok yorulduk, inan başka bir şey yok."

Fatih elindeki kaşığı yoğurdun içine usulca bırakıp başını yavaşça kızına doğru çevirdi. Kızına hiçbir zaman sesini yükseltmemiş, ona asla kıyamamış bir baba olarak sert ve merhametsiz yanını Defne'ye göstermeme konusunda inanılmaz bir kontrol sergiliyordu.

"Sen yorulma kızım." dedi, sesi kızına karşı her zamanki gibi pamuk gibi yumuşaktı ancak kelimelerin altındaki mana zehir gibiydi. "Belli ki gece uzun geçmiş, yorulmuşsunuz. Ben doyururum yeğenimi. Sen geç otur, dinlen."

Sözlerinin ardından kaşığa doldurduğu yoğurdu özenle Neva'nın dudaklarına uzatırken odanın içindeki oksijen Eyüphan ve Defne için kelimenin tam anlamıyla tükenmiş durumdaydı.

Genç kadın kollarını göğsünde sımsıkı kavuşturarak masanın diğer ucunda dikilmeye devam etti. Yanaklarındaki yakıcı kızarıklık henüz geçmemişti. Hemen birkaç adım uzağında duran Eyüphan ise yeşil gözlerini zemindeki desenlere kilitlemişti. İkisi de aralarına görünmez bir mesafe koymuş, âdeta nefes almaya dahi çekinerek ayakta nöbet tutuyorlardı. Fatih'in sessizliği ikisini de ağır ağır eziyordu.

Son lokmayı da yeğeninin ağzına veren Fatih peçeteyle küçük kızın dudaklarının kenarını usulca sildi. Kâseyi masaya bırakırken başını hiç kaldırmadan son derece sakin bir tonda mırıldandı.

"Biz sizinle bu konuyu sonra uzun uzun konuşacağız... Hesabımız baki." Sesindeki ince tehdit Eyüphan'ın çenesinin istemsizce kasılmasına sebep oldu. Fatih bakışlarını yavaşça kaldırıp odadaki ikiliye çevirdiğinde yüzüne tamamen iş odaklı, tavizsiz bir maske inmişti bile. "Ama şimdi konuşmamız gereken çok daha mühim meseleler var. Toparlanın. Birazdan Oruç gelecek."

Bu ismin aniden zikredilmesiyle birlikte masanın üzerinde uslu uslu ayaklarını sallandıran Neva boncuk gibi masmavi gözlerini kırpıştırarak amcasına baktı. Küçük kaşlarını kafa karışıklığıyla derinden çatarak başını yana eğdi.

"Oruç kim amca?" diye sordu incecik ve meraklı sesiyle. Çocuk zihni etrafındaki bu kadar çok yetişkini, karmaşık isimleri bir türlü hafızasında tutamıyordu.

Fatih yeğeninin bu masum sorusu karşısında hafifçe gülümsedi. Elini kızın sapsarı saçlarının arasına daldırıp usulca okşadı. "Hani dün evinize gelen küçük amca var ya fırtınam... İşte o Oruç amcan."

Neva duyduğu açıklamayla alt dudağını büzdü. Dünkü yorgun, gözlerinin altı çökmüş, üzgün bakan adam canlandı zihninde. Omuzlarını hafifçe silkerek yeniden Fatih'e döndü. "Niye gelecek ki buraya? O da mı bizimle işe gelecek artık?"

Koca adamın dudaklarındaki tebessüm bu soruyla birlikte hafifçe soldu. Kardeşinin Furtuna soyadını taşımasına rağmen kendi fabrikalarından sürülmüş, kibrine yenilerek her şeyini kaybetmiş hâli saniyeler içinde beyninde yankılandı. Derin bir nefes alıp kızın yanağına parmağının tersiyle dokundu.

"Bakacağız o işe sonra..." dedi sesini düz duygudan arınmış bir seviyede tutmaya çalışarak. "Şimdilik misafir edeceğiz onu, konuşacaklarımız var."

Çok geçmeden ofisin ağır ve çift kanatlı kapısı iki kez tok bir şekilde tıklatıldı. Kapı kolu yavaşça aşağı inerken içerideki herkesin bakışları yönüne çevrildi. Eşikte beliren Oruç Furtuna gergin, yorgun duruşuyla içeri adımını attı. Yüzünde alıştıkları kibirli ifadeden eser yoktu. Adımlarını atarken omuzları hafifçe çökmüştü.

İçeri girdiği an gözleri doğrudan masanın hemen karşısında, Eyüphan'ın yanında dikilen Defne'yi buldu.

Oruç'un adımları saniye olduğu yerde bıçak gibi kesildi. Bedeni kaskatı kesilmiş, nefesi göğüs kafesinde düğümlenmişti. Daha dün, mezarlıkta abisinin dudaklarından dökülen kelimelerle öğrendiği gerçek şu an kanlı canlı bir şekilde, bütün vuruculuğuyla tam karşısında duruyordu.

Defne... Fatih abisinin kızı olarak bildiği bu genç kadın aslında yıllar önce cehennem evinde can veren, kalbi kırık bir şekilde toprağa giren biricik ablası Gülcihan'ın ta kendisiydi.

Oruç yutkunmaya çalıştı ancak boğazındaki paslı çivi nefes almasını bile engelliyordu. Genç kadının dalga dalga dökülen kahverengi saçlarına, kocaman ceylan gözlerine bakarken zihni yirmi dört yıl öncesine, kendi çocukluğuna gitmişti. Ablası tam karşısındaydı sanki. Benzerlik sadece fiziksel değildi; Defne'nin duruşundaki zariflik, bakışlarındaki derin pırıltı Gülcihan'ın adeta yeniden dirilmiş hâliydi.

Gözpınarlarına hücum eden yakıcı sıcak yaşları durdurmak imkânsızdı. Oruç'un çenesi kontrolsüzce titremeye başlarken bakışlarındaki içi giden, darmadağın olmuş ağlamaklı hasret bütün odaya yayılmıştı. Gözlerini bir milim bile genç kadının yüzünden ayıramıyor, sanki yılların özlemini bakışlarla dindirmeye çabalıyordu.

Defne üzerine dikilen, açıklanamaz derecede duygusal ve ağır bakışlar karşısında son derece rahatsız olmuştu. Kollarını göğsünde biraz daha sıkı kavuşturup ağırlığını bir bacağından diğerine verdi. Adamın ona neden sanki bir hayalet görmüş gibi gözleri dolarak baktığına zerre kadar anlam veremiyordu.

Bu tuhaf ve rahatsız edici durumu saniyeler içinde fark eden sadece Defne değildi. Eyüphan da Oruç'un kapıdan girdiği andan itibaren Defne'ye saplanıp kalan tuhaf, yaşlı bakışlarını gördüğü gibi damarlarındaki kanın ısındığını hissetmişti. İçgüdüsel, sarsılmaz bir koruma refleksiyle çenesini sıkarak yavaşça Defne'nin önüne doğru bir adım attı. Geniş omuzlarıyla kadını kendi arkasına, görünmez bir kalkanın ardına çekerek yeşil gözlerini tehditkâr bir şekilde Oruç'a dikti. Bu adamın Defne'ye neden böyle baktığını bilmiyordu ama bu bakışların ona haddinden fazla rahatsızlık verdiği kesindi.

Fatih kardeşinin kontrolünü kaybetmiş, sırrı açık etmesine ramak kalmış hâlini fark ettiğinde öksürerek boğazını temizledi. Masanın arkasından kalkıp birkaç adımda Oruç'un hizasına yaklaşırken sesini sadece onun duyabileceği keskin ve uyarıcı bir fısıltı seviyesine indirdi.

"Kendine gel." dedi dişlerinin arasından, sarılır gibi yaparken kardeşinin kolunu uyarmak maksadıyla sertçe sıkarak. "Topla bakışlarını, belli edeceksin. Yeri değil."

Abisinin kolunu sıkan iri parmakları ve sesindeki buz gibi tehdit Oruç'u düştüğü geçmişin karanlık girdabından çekip çıkardı. Derin, sarsak bir nefes alarak gözlerini zorla Defne'nin üzerinden çekti. Bakışlarını hızla yere indirip birkaç saniye boyunca kendi içindeki fırtınayı dindirmeye çalıştı. Yutkunarak başını salladı. Yüzüne yeniden sıradan, mesafeli maskesini takmaya gayret ederek adımlarını masaya doğru yönlendirdi.

Odağı nihayet masanın üzerinde kendisini merakla izleyen küçük kıza kaydığında Oruç'un yüzündeki gerginlik yerini buruk ama sıcacık bir tebessüme bıraktı. Kabanının cebine uzanıp içeri girerken özellikle aldığı küçük, renkli folyoya sarılı sürpriz yumurtayı çıkardı.

"Nasılsın bakalım bal peteği?" dedi Oruç sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak. Adımlarını hızlandırıp masanın hemen yanına, Neva'nın hizasına geldi. Elindeki çikolatayı küçük kızın minik ellerine doğru usulca uzattı.

Neva kendisine uzatılan bu renkli, çok sevdiği sürpriz yumurtayı gördüğü an gözleri sevinçle irileşti. Minik parmaklarıyla çikolatayı hevesle kavrarken dudaklarında kocaman bir gülümseme açtı.

"Teşekkür ederim!" dedi neşeyle. Ardından başını hafifçe yana eğdi. "Ama sen benim bunu çok sevdiğimi nereden bildin ki?"

Oruç yeğeninin bu tatlı, masum sorusu karşısında içten bir şekilde gülümsedi. "Baban da çok severdi senin kadarken." diye fısıldadı. Sesi geçmişin güzel günlerine duyduğu hasretle ağırlaşmıştı. "Onun da en sevdiği çikolata buydu içinden oyuncak çıkıyor diye. Oradan bildim."

Babasının anılması Neva'nın yüzündeki bütün güneşli sevinci saniyeler içinde silip süpürmüştü. Küçük kızın dudaklarındaki gülümseme yavaşça soldu, omuzları aşağı düştü. Elindeki sürpriz yumurtayı avuçlarının içinde tutarken mavi gözlerine tanıdık, ağır bir hüzün perdesi inmişti bile.

Oruç yeğeninin aniden düşen suratını, dolan gözlerini gördüğünde yüreği sızlamıştı. "Niye düştü senin güzel suratın birden? N'oldu?"

"Babamı özledim ben..." diye mırıldandı Neva, alt dudağı titreyerek. Boncuk gözlerinden süzülen tek bir damla yaş kazağının yakasına düştü. "Hiç gelmedi daha. Çok uzun saat oldu."

Küçük bir çocuğun zaman algısındaki kısa süreli yokluk Neva'nın dünyasında asırlara bedel bir hasretti. Hele ki yaşadıkları korkunç olaylardan sonra anne ve babasını gözünün önünden bir saniye bile ayırmak istemezken şu anki bekleyiş onu kelimenin tam anlamıyla tüketiyordu.

Fatih yeğeninin bu boynu bükük, ağlamaklı hâline daha fazla dayanamadı. Kendi içindeki karanlık, kanlı meseleleri bu masum çocuğun önünde konuşmak zaten imkânsızdı. Adımlarını hızla masaya doğru atıp Neva'yı koltuk altlarından kavradığı gibi tek bir hamlede kucağına aldı.

"Gel bakalım benim fırtınam, gel..." diyerek küçük kızın yaşlı yanaklarına üst üste sıcacık öpücükler kondurdu. "Senin baban da annen de birazdan burada olurlar, hiç merak etme. İşleri uzamış sadece."

Fatih masanın hemen kenarında duran bordo renkli, üzeri sevimli şekillerle işlenmiş kabanı tek eliyle aldı. Neva'yı kendi dizine oturtup kabanın kollarını büyük bir özenle, kızı hiç incitmeden geçirdi. Düğmelerini tek tek sabırla iliklerken bir yandan da kızın dikkatini dağıtmak için neşeli bir tona bürünmüştü.

"Şimdi seninle çok önemli bir görev yapacağız." dedi kızın kabanının yakasını düzeltirken. Göz kırparak ona gizli bir sır veriyormuş gibi yaklaştı. "Sen benim en güvendiğim adamımsın, biliyorsun değil mi? Şimdi çıkacaksın, dışarıda Ecrin ablan var ya? Onunla beraber bütün bu koridorlarda, diğer odalarda bir devriye gezeceksin. Bakalım işler yolunda mı, herkes çalışıyor mu? Annenle baban gelene kadar buraların güvenliği sende. Sonra gelip bana rapor vereceksin. Anlaştık mı?"

Neva bu önemli göreve rağmen pek hevesli görünmüyordu. Kabanının cebine ellerini sokup dudaklarını büzdü.

"İstemiyorum gezmek." diye mızmızlandı, başını amcasının göğsüne yaslayarak. "Burada bekleyeceğim ben."

"Olmaz güzelim, biz şimdi sıkıcı işler konuşacağız burada." diyerek kızı nazikçe yere indirdi Fatih. Dışarıdaki asistanına yüksek sesle seslendi. "Ecrin! Gel, al Neva'yı. Biraz gezin buraları."

Kapı hızla açılıp içeriye gülümseyen asistan girdiğinde Neva isteksiz adımlarla ona doğru yürümek zorunda kaldı. Gitmeden hemen önce elindeki sürpriz yumurtayı masanın tam ortasına, güvenli bir yere bıraktı.

"Bunu açmayacağım şimdi." dedi amcasına dönüp son derece ciddi bir tavırla. "Babam gelince beraber açacağız."

"Tamamdır boncuğum, sen nasıl istersen." diyerek el salladı Fatih.

Neva ve asistanın ofisten çıkıp ağır kapının arkalarından kapanmasıyla birlikte odanın içindeki yumuşak, şefkatli hava saniyeler içinde buharlaşıp uçtu. Fatih'in yüzündeki tebessüm anında silinirken yerini sert bir ifade aldı. Adımlarını ağır ağır atarak masanın arkasındaki geniş deri koltuğuna yerleşti. Ellerini masanın üzerinde kenetlerken bakışlarını karşısında duran üç kişinin üzerinde adeta onları ezip geçecek bir ağırlıkla gezdirdi.

"Timur Volkov ile görüştüm."

Fatih'in dudaklarından dökülen bu tek cümle ofisin ortasına pimi çekilmiş bir el bombası gibi düşmüştü.

Defne duyduğu isimle birlikte olduğu yerde kaskatı kesildi. Gözleri fal taşı gibi açılırken nefesi boğazında düğümlenmişti. Timur Volkov sadece bu ailenin değil, Defne'nin kendi geçmişinin de en tehlikeli, en uzak durulması gereken isimlerinden biriydi. Babasının ona danışmadan, üstelik tek başına adamın inine gitmiş olması genç kadının damarlarındaki kanı dondurmuştu.

"Sen Timur'a mı gittin?!" diye sordu Defne, sesindeki paniği ve yükselen öfkeyi gizleyemeden. Adımlarını masaya doğru atıp ellerini ahşap yüzeye sertçe vurdu. "Baba, sen delirdin mi?! O adamın ne kadar tehlikeli olduğunu, bu işlerin arkasında onun olma ihtimalinin ne kadar yüksek olduğunu konuşmadık mı biz? Nasıl tek başına gidersin onun kapısına?!"

Fatih kızının endişeyle birbirine karışan öfkeli bakışlarını karşıladı. Yüzündeki sert ifade bir nebze yumuşarken kızının telaşını anladığını belli edercesine elini masanın üzerine koydu.

"Defne, kızım..." dedi sesini yükseltmeden. "Önce bi' sakinleş de anlatayım."

Genç kadın babasının bu kesin emri karşısında dişlerini sıkarak geri çekildi ancak içindeki fırtına dinmekten çok uzaktı. Kollarını göğsünde kavuşturup hemen yanındaki tekli koltuğa hırsla kendini bıraktı. Eyüphan ise yaslandığı duvardan ayrılarak biraz daha öne çıkmış, bütün dikkatini Fatih'in anlatacaklarına kilitlemişti.

"Şerif Furtuna'nın arkasında Timur yok." diye devam etti Fatih, kelimelerin her birini odaya ağır ağır bırakarak. "Pusuyu kuran, bizim kızımıza mermi sıktıran da Timur değil. Bir parmağı kesin var, yardım ettiğine eminim ama Şerif'le alakası yok... 'Tek derdim Fadime' diyor şerefsiz."

Odanın içine çöken bu gerçeklik üçünün de zihnindeki bütün taşları yerinden oynatmıştı. Eyüphan kaşlarını derinden çatarak masaya doğru yaklaştı.

"Nasıl yani abi?" diye sordu. Sesinde bariz bir inanamamazlık ve şüphe vardı. "Şerif tek başına hastane heyetini bağlayıp dışarıdan koca operasyonu nasıl yönetecek? Eğer Timur değilse kim bu itin arkasındaki güç?"

Fatih derin, ciğerlerini yakan bir nefes aldı. Bakışlarını önce Oruç'un, ardından da Eyüphan'ın gözlerine diktiğinde vereceği cevabın bu odada nasıl bir zelzele yaratacağını çok iyi biliyordu.

"Olayın arkasında da Şerif yok." dedi Fatih, sesindeki karanlık tonu biraz daha keskinleştirerek. "Şerif bizi oyaladı sadece... Suyu bulandırdı, bizim o tarafa odaklanmamızı sağladı."

Koca adam biraz daha öne eğilip ellerini masaya bastırdı. Gözlerindeki ateş odayı yakacak cinstendi.

"Neva'ya siyah çiçekleri gönderen, pusuyu kuran, İsmail'in kanını asfalta döken kişi... Adil Koçari'den başkası değil."

Sessizlik.

Ofisin geniş duvarları arasında yankılanan bu isim kelimenin tam anlamıyla ölümcül bir sessizlik yaratmıştı. Saniyeler boyunca kimse nefes dahi alamadı. Adil Koçari... Kendi kız kardeşinin kocasını öldürtmek, yeğeninin canına kastetmek ve bunu yaparken de onlarla aynı saftaymış gibi omuz omuza durup timsah gözyaşları dökmek... Bu ihanetin, bu karanlığın boyutu insan aklının alabileceği sınırların çok ötesindeydi.

Oruç duyduğu ismin şokuyla olduğu yere mıhlanmıştı lakin asıl patlama hemen yanında duran Eyüphan'dan geldi.

Genç adamın gözlerindeki şaşkınlık saniyeler içinde saf, katıksız bir nefrete ve cinnete dönüştü. Boynundaki damarlar çatlayacakmış gibi şişerken ellerini yumruk yapıp hırsla Oruç'un üzerine doğru atıldı. Oruç daha ne olduğunu bile anlayamadan Eyüphan iki eliyle adamın ceketinin yakalarına öyle bir yapıştı ki onu tek hamlede havaya kaldırıp arkasındaki duvara büyük bir şiddetle çarptı.

"Müstakbel kayınbabanın bu kanlı planından haberin var mıydı ulan senin?!" diye kükredi Eyüphan. Sesi ofisin camlarını titretecek kadar gür ve korkunçtu. Yeşil gözlerinden alev fışkırıyor, burnundan soluyordu. Yıllarca omuz omuza savaştığı İsmail'in kanının dökülmesinde bu adamın zerre kadar payı varsa onu oracıkta kendi elleriyle boğmaya yeminli gibiydi. "Konuş lan! O itin senin kardeşinin kanını dökeceğini biliyor muydun?!"

Oruç sırtını duvara çarpmanın verdiği acıyla yüzünü buruşturdu lakin zerre kadar geri adım atmadı. Kendi kanına, kardeşine ihanet etmekle suçlanmak onun bile tahammül sınırlarını aşmıştı. Ellerini hızla Eyüphan'ın kollarına atıp onu kendinden itmeye çalıştı.

"Benim ne işim olur böyle bir kalleşlikte?!" diye bağırdı Oruç. Gözlerindeki öfke Eyüphan'ınkine denk bir seviyedeydi. "İso benim kardeşim ula! Ben onun için hastanede nasıl can verdim, sen görmedin mi?! Nasıl böyle iğrenç bir şeyi bana yakıştırırsın sen?!"

"Senin kibrin için, o uyduruk tahtın için neler yaptığını hepimiz biliyoruz Oruç!" diye tısladı Eyüphan, adamın yakalarını daha da sıkı kavrayarak. "Kayınbabanla bir olup İso'yu aradan çıkarmak istemediğin ne malum?!"

Defne bu kontrolsüz patlamayı, iki adamın birbirini parçalamak üzere olduğunu gördüğü an yerinden bir ok gibi fırladı. Koşarak aralarına girmeye, Eyüphan'ın çelik gibi kollarını çözmeye çalıştı.

"Eyüphan, bırak! Bırak adamı, delirdin mi sen?!" diye çırpındı genç kadın, bütün gücüyle adamı geriye doğru itmeye çabalayarak. "Burası yeri değil, mantıklı düşün! Bırak yakasını!"

Fakat Eyüphan'ın gözü tamamen dönmüştü. Adil Koçari ismine duyduğu derin, açıklanmamış şahsi nefreti ve İsmail'in intikam hırsı birleşince Defne'nin çırpınışları bile onu durdurmaya yetmiyordu.

"Kesin sesinizi!"

Fatih'in masadan yankılanan, gök gürültüsü gibi kükreyişi ofisteki arbedeyi kelimenin tam anlamıyla bıçak gibi kesti. Koca adam ayağa kalkmış, işaret parmağını iki adamın üzerine doğru bir silah gibi uzatmıştı. Gözlerindeki karanlık, mutlak otorite odadaki bütün nefesleri anında tüketmişti.

"Bırak Oruç'un yakasını Eyüphan!" dedi Fatih, her bir kelimeyi ezerek dişlerinin arasından konuşarak. "Ortalık olmuş can pazarı, benim karşımda birbirinize girmeyin! Geçin yerinize!"

Eyüphan çenesini hırsla sıkarak derin ve sarsak bir nefes aldıktan sonra Oruç'un yakalarını sertçe bıraktı. Geriye doğru bir adım atarken gözlerini bir saniye bile Oruç'un üzerinden ayırmamıştı. Defne de rahat bir nefes alarak Eyüphan'ın kolunu hafifçe tutup onu biraz daha geriye çekti. Sakinleşmesi için sessiz bir destek verdi. Oruç ise ceketini düzeltip duvardan uzaklaşarak derin nefesler aldı. "Abi, yemin ederim ben bir şey yapmadım!"

"Farkındayım." dedi Fatih ortamdaki gerilimi bir nebze olsun dindirmek ve hedefleri netleştirmek adına. Bakışları kardeşinin üzerinde sabitlenmişti. "Eğer olsaydı, eğer kardeşinin dökülen kanında zerre kadar payın olsaydı kimseye bırakmaz, seni bizzat ben infaz ederdim."

Bu kesin ve tavizsiz hüküm Oruç'un yutkunmasına, Eyüphan'ın ise gözlerini kaçırmasına sebep oldu.

Fatih yeniden koltuğuna ağır ağır yerleşti. Ellerini masanın üzerinde birleştirirken yüzündeki savaşçı, hesapçı ifade tamamen yerine oturmuştu.

"Adil Koçari bizi çok güzel uyuttu..." diye mırıldandı Fatih, sesindeki zehirli takdiri saklamadan. "Şerif'i öne sürdü, bizim bütün dikkatimizi o sahte deli raporuna, hastane köşelerine çekti. Kendisi de bu karmaşanın ortasında bizimle aynı saftaymış gibi durup arka planda Timur ile anlaştı. Timur sapığının tek derdi kendisinin de söylediği gibi Fadime, ona ulaşmak için her şeyi yapar. Adil muhtemelen Fadime'yi Timur'a altın tepside sunup karşılığında İsmail'in ölüsünü ve Neva'yı almayı planladı... 3 sene önce yaptıkları gibi."

Defne duyduğu bu korkunç, hastalıklı plan karşısında midesine giren krampla birlikte olduğu yere çöktü.

"Kendi kız kardeşini... Sırf İsmail'i öldürebilmek için psikopata mı sattı yani? Yine mi?" diye fısıldadı inanamaz bir dehşetle.

"Aynen öyle yaptı." diyerek onayladı Fatih. Gözlerindeki nefret her geçen saniye daha da büyüyordu. "Timur'un onun peşini bırakmayacağını biliyordu Adil, yardımını almak için bunu kullandı. Pusu kuruldu, mermiler sıkıldı. İsmail ölecek, Neva'yı Adil, Fadime'yi Timur alacaktı... Anlamamak bizim aptallığımız!"

Eyüphan yumruklarını öyle bir sıktı ki parmak boğumları bembeyaz kesildi. İçindeki kapanmayan Adil Koçari yarası sızım sızım sızlarken başını kaldırıp Fatih'e baktı.

"Şimdi ne yapacağız abi?" diye sordu. Sesi buzullar kadar soğuk ve tehlikeli bir tona bürünmüştü. "Bu iş burada kalmaz! Bu şerefsiz her yediği halttan bedelini ödemeden sıyrılacak mı?! Biz bu oyunu onun kurallarıyla oynamaya nereye kadar devam edeceğiz?!"

Fatih Furtuna kollarını göğsünde kavuşturup arkasına yaslandı. Mavi gözlerinde Karadeniz'in en acımasız fırtınalarını bile gölgede bırakacak devasa, yıkıcı bir intikam ateşi yanıyordu.

"Oyun bitti." dedi Fatih kelimelerin her birini odaya birer kurşun gibi sıkarak. "Madem Adil Koçari oynamak istediği masayı kanla kurdu, biz de o masayı onun başına yıkacağız. Bugüne kadar sessiz kaldık, sabrettik, sıramızı bekledik... Ama o sınırı geçti. Bundan sonra ne Koçari soyadı kalacak bu şehirde ne de o adamın omuzları üzerinde başı."

Gözlerini odadaki üç kişinin üzerinde sırayla, yavaşça gezdirdi.

"Hazırlanın." dedi son hükmünü vererek. "Savaş asıl şimdi başlıyor."

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

Fatih'in omuzlarına yüklediği devriye görevi küçük kızın dünyasında ilk on dakika boyunca eğlenceli bir oyun gibi görünse de Atmaca idari binasının upuzun, birbirine benzeyen koridorları Neva'nın çabucak sıkılmasına yetmişti bile. Ecrin elinde tabletiyle sürekli birilerine laf yetiştiriyor, topuklu ayakkabılarının çıkardığı tiz tıkırtılarla önden yürürken küçük kızı sadece bir gölge gibi peşinden sürüklüyordu. Neva asistan ablanın sürekli çalan telefonundan, yüzündeki yapmacık tebessümden ve her defasında "Aman dikkat et, düşersin tatlım." diyerek onu kısıtlamasından zerre kadar hoşlanmamıştı.

İçindeki çocuksu sabır tamamen tükendiğinde minik adımlarını bilerek yavaşlattı. Ecrin koridorun köşesini dönüp de kısa bir anlığına gözden kaybolduğu saniye Neva için aranan fırsat doğmuştu. Küçük kız etrafına hızlıca bakındı. Üşüyen ellerini ceplerine sokarak diğer yöne, zemin katın geniş cam kapılarına doğru koşar adımlarla pıtır pıtır ilerledi. Binanın dışarıya açılan ağır sensörlü kapısından süzülerek kendini Karadeniz'in serin, iyot kokan rüzgârının ortasına, avluya atıverdi.

Özgürlüğüne kavuşmuştu lakin dışarıdaki devasa alan bir çocuğun tek başına kalması için fazlasıyla ürkütücüydü. Kendi başının çaresine bakabileceğini düşünerek omuzlarını dikleştirse de adımları onu sadece binanın hemen yan tarafındaki büyük çiçek çalılarının çevrelediği taş basamaklara kadar götürebildi. Orası rüzgârı nispeten kesiyor, insanı kalabalığın gözünden uzak tutuyordu. Neva basamakların en kuytu köşesine ilişip dizlerini kendine doğru çekti.

Başlarda etrafı izlemek, dışarıdaki temiz havayı solumak iyi gelmişti. Avlunun diğer tarafındaki büyük demir kapıdan içeri giren çıkan lüks araçlar ve sağa sola koşturan takım elbiseli adamlar dikkatini dağıtıyordu. Lakin zaman ilerledikçe her giren arabanın babasının arabası olabileceği umuduyla başını kaldırıyor, içinden tanımadığı yabancılar inince omuzları biraz daha aşağı düşüyordu.

Dakikalar birbirini kovaladı. Hava yavaş yavaş gri bir kasvete bürünürken küçük kızın içindeki terk edilmişlik hissi büyüyerek göğüs kafesine ağır bir taş gibi oturdu. Oturduğu taş basamağın üzerinde iyice büzüştü, küçücük bir yumak hâline geldi. Babası "İşimiz var." demişti. Annesi de onunla gitmişti. Amcası bile onu Ecrin'e bırakıp diğerleriyle odaya kapanmıştı. Etrafındaki kalabalık sevgi çemberi bir anda buharlaşıp uçmuştu sanki.

Dudakları usulca büküldü. Mavi gözlerine hücum eden sıcak, isyankâr yaşları tutmak için çenesini sıktı ama nafileydi. İlk gözyaşı damlası yanağından kayıp düştüğünde devamı sel gibi geldi. Neva başını dizlerine gömüp sessiz sessiz, burnunu çeke çeke ağlamaya başladı.

Tam kendi kederli dünyasında dalıp gitmiş, hıçkırıklarının arasında kaybolmuşken hemen önünde taş zeminde duyulan hafif bir adım sesiyle irkilerek başını kaldırdı.

Karşısında dikilen silüet ne bir güvenlik görevlisi ne de asistan ablaydı. Bu, kendisinden biraz daha uzun, kahverengi saçları rüzgârda darmadağınık olmuş bir oğlan çocuğuydu. Üzerinde parlak renkli, oldukça havalı duran bir Örümcek Adam ceketi ve bacaklarına bol gelen mavi bir kot pantolon vardı. Çocuğun bir eli pantolonunun cebine rahat bir tavırla sokulmuşken diğer elini Neva'ya doğru uzatmıştı. Parmaklarının arasında beyaz bir kâğıt peçete duruyordu.

Kocaman, zeytin gibi kahverengi gözleriyle Neva'yı izleyen bu yabancı çocuk yüzünde hiçbir alaycı ifade barındırmadan öylece bekliyordu, hafif bir tebessümle ona bakıyordu.

Neva yaşlı gözlerini kırpıştırarak başını hafifçe geriye çekti. Hayatında kendi yaşlarına bu kadar yakın olduğu, onlarla etkileşime girdiği anlar neredeyse hiç yoktu. Uzatılan peçeteye şaşkınlıkla, biraz da çekinerek baktı ama elini uzatıp almadı. Sadece burnunu hafif bir şekilde çekerek omuzlarını silkti.

Oğlan Neva'nın peçeteyi almadığını görünce cebindeki elini çıkarıp tam küçük kızın önündeki taş zemine usulca çömeldi. Dizlerinin üzerinde dengede dururken elindeki peçeteyi Neva'nın yüzüne doğru yaklaştırdı. Son derece beceriksiz ama bir o kadar da iyi niyetli hareketlerle kızın ıslak yanaklarındaki yaşları silmeye başladı. Peçete Neva'nın burnuna ve göz altlarına hafifçe sürterken küçük kız bu ani yakınlık karşısında kelimenin tam anlamıyla donakalmıştı.

"Alsana mendili." dedi oğlan çocuğu peçeteyi Neva'nın kucağına, dizinin üzerine doğru bırakırken. Sesinde çocuksu bir ciddiyet vardı. "Burnunu silersin."

Neva kucağına düşen beyaz peçeteye, ardından da karşısındaki çocuğun kocaman kahverengi gözlerine baktı. Burnunu bir kez daha çekip titreyen minik parmaklarıyla peçeteyi kavradı.

Oğlan çöktüğü yerden yavaşça doğrulurken dudaklarında sıcacık, kocaman bir tebessüm belirdi.

"Yanında oturayım mı?" diye sordu gayet doğal bir şekilde izin isteyerek.

Küçük kız bu teklif karşısında ne diyeceğini bilemeyerek omuzlarını hafifçe, isteksiz bir şekilde silkti. Bu sessiz onayı alan oğlan çocuğu hiç vakit kaybetmeden Neva'nın hemen sol tarafına, soğuk basamağa yerleşti. Bacaklarını uzatıp kollarını dizlerine dayadıktan sonra başını çevirip Neva'nın kızarmış yüzüne merakla baktı.

"Sen niye ağlıyorsun burada?" diye sordu doğrudan, lafı hiç dolandırmadan.

Neva elindeki peçeteyle burnunun ucunu silerken çatık kaşlarıyla adeta savunmaya geçti. Tanımadığı birine derdini anlatmak onun kurallarına aykırıydı. Mavi gözlerini kısıp yanındaki çocuğa ters bir bakış fırlattı.

"Sen kimsin?" diye sordu sesine annesinden miras kalan dikbaşlı tınıyı katarak.

Oğlan bu çıkış karşısında omuz silkti. Hiç altta kalmaya niyeti yoktu. "Önce ben sordum."

"Ama kızların sorusu daha önce cevaplanır." dedi Neva çenesini havaya kaldırıp kollarını göğsünde kavuşturarak.

Oğlan çocuğu duyduğu bu tuhaf ve daha önce hiç karşılaşmadığı kural karşısında afallamıştı. Kaşlarını kaldırarak Neva'ya baktı. "Ne alaka ya?"

"Öyle alaka, böyle alaka." diyerek kestirip attı Neva. Çenesini hafifçe havaya kaldırarak zafer kazanmış gibi önüne döndü.

Çocuk bu beklenmedik cevap karşısında kendini tutamayarak kıkır kıkır gülmeye başladı. Neşeli gülüşü avlunun soğuk havasında sıcacık bir yankı bırakmıştı. "Tamam, tanışalım o zaman." dedi gülümsemesi yüzüne tamamen yayılırken. Elini küçük kıza doğru son derece resmî bir edayla uzattı. "Bayezid Uraz benim adım. Senin adın ne?"

Neva uzatılan ele kısa bir an tereddütle baktıktan sonra kendi minicik, soğuktan pembeleşmiş elini çekinerek uzattı. Çocuğun elini utangaç bir tavırla sıkarken kendi ismini fısıldadı. "Fatma Neva."

Çocuk elini geri çektikten sonra Neva'nın da kendisi gibi iki ismi oluşundan dolayı başını hafifçe yana eğip düşünceli bir şekilde kıza baktı. "Sen Fatma mısın, Neva mısın?"

"Sen Bayezid misin, Uraz mısın?" diyerek anında aynı mantıkla karşılık verdi Neva.

Uraz duyduğu bu karşılıkla birlikte ellerini dizlerine vurarak hafifçe isyan etti. "Sorularıma cevap vermiyorsun, başka soru soruyorsun!" diye mızmızlandı çocuksu bir sitemle.

"Merak ediyorum!" diyerek inatla diretti Neva, gözlerini kocaman açarak.

"Merak ediyorum!" diye ısrar etti Neva mavi gözlerini kocaman açarak. Kendi sorularının cevapsız kalmasına tahammülü yoktu.

"Tamam ya, tamam!" diyerek pes etti Uraz, ellerini teslim olurcasına havaya kaldırdı. "Uraz'ım. Sen?"

"Neva'yım." diyerek gururla başını salladı küçük kız.

"Memnun oldum o zaman Neva." dedi Uraz yüzüne yeniden sevimli, aydınlık gülümsemesini yerleştirerek. Sonra asıl merak ettiği konuya hızlıca geri dönüş yaptı. "Şimdi söyleyecek misin neden ağlıyorsun?"

Neva'nın omuzları bu soruyla birlikte yeniden çöktü. Az önceki inatçı, kavgacı kız çocuğu gitmiş, yerine kalbi kırık, terk edilmiş hisseden minik fırtına geri dönmüştü. Başını inatla iki yana salladı. "Söylemeyeceğim."

Uraz'ın sabrı bu noktada taşmaya başlamıştı. "Ya keçi misin sen?!" diye çıkıştı aniden sesini biraz yükselterek.

Neva "keçi" kelimesini duyduğu an gözlerindeki bütün yaşlar yeniden hücum etti. Kendisine böyle bir laf edilmesi, üstelik anne ve babasının yokluğunun verdiği hüzünle birleşince küçük kızın savunma mekanizması tamamen çökmüştü.

"Sensin keçi!" diye bağırarak karşılık verdi ve hemen ardından sarsıla sarsıla, eskisinden çok daha yüksek sesle ağlamaya başladı. Ellerini yüzüne kapatmış, hıçkırıkları avlunun sessizliğinde yankılanır hâle gelmişti.

Uraz kızın bir anda feryat figan ağlamaya başlamasıyla neye uğradığını şaşırmıştı. Panikle ellerini havaya kaldırıp Neva'ya doğru biraz daha yaklaştı.

"Ama ağlama..." dedi sesi korku ve suçlulukla titreyerek. Neva'nın kollarını usulca çekmeye çalıştı ama başaramadı. Kendini affettirmek için hemen geri adım attı. "Tamam, ben keçiyim! Ağlama n'olur. Keçi sesi çıkarayım mı sana?"

Neva hıçkırıklarının arasından duyduğu absürt teklif karşısında duraksadı. Uraz'ın paniklemiş, dediğimi yapmak için hazır bekleyen komik suratını gördüğünde gözyaşlarının arasından istemsizce kıkırdadı. Burnunu çekip elinin tersiyle gözlerini sildi.

"Çıkarma." dedi gülümsemesini bastırmaya çalışarak.

"Sen de ağlama o zaman." diyerek gülümsedi Uraz da, derin bir oh çekip yeniden yerine yerleşti.

Neva peçetesiyle gözyaşlarını sildi lakin göğüs kafesindeki ağır sıkışma hissi henüz tamamen geçmemişti. Başını öne eğip kabanının etekleriyle oynamaya başladı. "Ama annemle babamı özledim..." diye mırıldandı. Sesi titrek ve çaresiz bir fısıltıydı.

Uraz kaşlarını hafifçe çatarak etrafına bakındı. "Neredeler ki?"

"Bilmiyorum..." dedi Neva, alt dudağını büzerek. Göz pınarlarında yeniden yaşlar birikmeye başlamıştı. "İşleri varmış. Beni bırakıp gittiler. Bekliyorum, bekliyorum, gelmiyorlar!"

Küçük kızın bu feryadı rüzgârın sesine karıştığında taş basamakların üzerinde tuhaf, ağır bir sessizlik oluştu. Uraz'ın yüzündeki neşeli, kıpır kıpır ifade saniyeler içinde donuklaşmış, yerini o yaştaki bir çocuğun yüzünde olmaması gereken derin bir gölgeye bırakmıştı. Kahverengi gözlerini Neva'nın üzerinden çekip gri bulutlarla kaplı gökyüzüne doğru kaldırdı.

"Benim annem de beni bırakıp gitti..." dedi. Sesi az önceki canlılığını tamamen yitirmiş, fısıltıdan hallice bir tona bürünmüştü.

Neva duyduğu bu cümle karşısında gözyaşlarını silmeyi bırakıp şaşkınlıkla yanındaki çocuğa döndü. Kendi annesinin sadece birkaç saatliğine gitmesi bile onu bu kadar mahvederken Uraz'ın sesindeki kalıcı boşluk küçük kızın kalbini sızlatmıştı. "Nereye?" diye sordu masumca.

Uraz elini cebinden çıkarıp işaret parmağıyla doğrudan tepelerindeki uçsuz bucaksız, kurşuni gökyüzünü işaret etti.

Neva çocuğun işaret ettiği yere, gökyüzünün uzak ve bulutlu sonsuzluğuna baktı. Kendi annesinin ona anlattığı masallar, babasının babaannesi için söylediği sözler zihninde canlandı. Küçük aklı, "gökyüzüne gitmenin" ne demek olduğunu kendi masum penceresinden idrak etmişti.

Gözyaşlarını elinin tersiyle hızla silip başını yeniden Uraz'a çevirdi. "Ama orası çok uzak..." diye fısıldadı. Sesi empati ve çocuksu bir kederle doluydu.

"Biliyorum." dedi Uraz, gözlerini gökyüzünden ayırmadan sadece başını usulca sallayarak.

"Üzülüyor musun?"

Uraz bu soru üzerine başını yavaşça Neva'ya doğru çevirdi. Kahverengi gözlerinde bir çocuğun taşıyabileceği en büyük, en tarifsiz hasret yatıyordu. Başını aşağı yukarı salladı. "Özlüyorum..." dedi sadece.

Neva ne diyeceğini, nasıl teselli edeceğini bilemedi. Sarılmayı düşündü ancak cesaret edemedi. Sadece sessiz kalmayı, kendi kederini bir kenara bırakıp onun omuzlarındaki hüznü paylaşmayı seçti. İki küçük çocuk yan yana taş basamakların üzerinde hayatın sunduğu ağır yokluk hissiyle kısa bir süre sessizce oturdular.

Ancak çocukların dünyasındaki kara bulutlar hiçbir zaman yetişkinlerdeki kadar uzun süreli barınamazdı. Uraz ağır sessizliği aniden yüzünde beliren taptaze ve aydınlık bir tebessümle yırtıp attı.

"Oyun oynayalım mı seninle?" diye sordu gözlerindeki hüzün yerini saniyeler içinde heyecanlı bir pırıltıya bırakırken.

Neva bu ani duygu değişimi karşısında şaşkınca kirpiklerini kırpıştırdı lakin oyun teklifi içindeki kara bulutları anında kovmaya yetmişti. "Ne oynayacağız?"

"Saymayı biliyor musun?" diye sordu Uraz cebine doğru uzanırken.

"Yirmiye kadar öğretti Eyüphan." dedi Neva gururla göğsünü kabartarak.

"Eyüphan kim?" diye sordu oğlan kaşlarını kaldırarak.

"Dayım."

"Tamam, yirmi yeter bize." diyerek güldü Uraz. Ceketinin cebinden çıkardığı sağ elini yavaşça açtığında avucunun içinde iki adet zar duruyordu. Zarları Neva'ya doğru uzattı. "Bak, bunun üstünde noktalar var. Sırayla atacağız, ikisini aynı anda. Sonra noktaları sayacağız, en büyük atan kazanacak. Oynayalım mı?"

Neva zarların üzerindeki noktalara merakla baktı. Hayatında daha önce böyle bir oyun oynamamıştı ve renkli zarlar ilgisini fena hâlde çekmişti. Başını hevesle aşağı yukarı salladı. "Oynayalım..."

"Aç o zaman avucunu." dedi Uraz, bir usta edasıyla. Neva minik avucunu açtığında Uraz iki zarı da onun eline bıraktı ve kızın parmaklarını usulca kapatıp yumruk yapmasını sağladı.

"Şimdi böyle salla." diyerek kendi kapalı yumruğunu havada sallayarak gösterdi. Neva onu büyük bir ciddiyetle taklit ederek elini kulağının hizasında, içindeki zarların birbirine çarpma sesini dinleyerek salladı. Çıkan tıkırtı sesi inanılmaz hoşuna gitmişti.

"Şimdi böyle aç elini, sonra da böyle at!" dedi Uraz, elleriyle görünmez zarları fırlatır gibi yaparak. "Ama çok uzağa atma, kaybolmasınlar."

Neva aldığı talimatları harfiyen yerine getirip elini ileri doğru açtı ve zarları taş basamağın üzerine usulca fırlattı. Zarlar taşın üzerinde seke seke yuvarlanıp durduğunda ikisi de aynı anda başlarını öne doğru eğerek zarların üzerine kapandılar.

Uraz işaret parmağıyla zarların üzerindeki noktaları hızlıca saydı. "Sen yedi attın." dedi kesin bir dille.

Neva bu hızlı hesaba inanmayarak kaşlarını çattı. "Dur, ben de sayacağım." diyerek kendi minik parmağıyla zarların üzerindeki noktaları tek tek, dudaklarını kıpırdatarak saymaya başladı. "Bir, iki, üç, dört... Beş, altı, yedi!" Gözleri sevinçle parladı. "Gerçekten yedi!"

"Şimdi sıra bende." diyerek zarları eline aldı Uraz. Aynı ritüelle sallayıp zarları basamağın üzerine fırlattı. Zarlar durduğunda yine aynı ciddiyetle ikisi birden saymaya başladılar.

"Beş." dedi Uraz dudaklarını büzerek. Başını kaldırıp Neva'ya baktı. "Sen kazandın."

Neva'nın yüzünde güller açtı. Ellerini birbirine çırparak küçük bir sevinç çığlığı attı. Kazandığı ilk zafer içindeki bütün korkuyu, anne babasının yokluğunun getirdiği hüznü tamamen buharlaştırmıştı o an için. "Bir daha oynayalım!" dedi sabırsızlıkla.

"Tamam, at bakalım."

Oyun dakikalarca devam etti. İki küçük çocuk soğuk taş basamağın üzerinde dünyadan tamamen soyutlanmış bir hâlde sırayla zarları atıyor, her atışın ardından başlarını birbirine değdirecek kadar yaklaştırarak noktaları sayıyorlardı. Neva kazandığında kıkırdayarak zıplıyor, Uraz kazandığında ise omuz silkerek sıranın yeniden kendisine gelmesini bekliyordu.

Bir süre sonra oyunun ilk baştaki yüksek heyecanı yerini daha sakin, el alışkanlığıyla yapılan ritmik bir eyleme bıraktı. Zarlar yuvarlanmaya devam ederken aralarındaki sohbet de tıpkı oyunları gibi doğal bir şekilde akmaya başlamıştı.

"Sen hangi manifest kızısın?" diye sordu Neva, zarları Uraz'a uzatırken.

Uraz zarları eline alıp sallarken gayet ciddi bir şeyden bahsediyormuş gibi bir tavırla cevap verdi. "Zoktay." Zarları taşın üzerine fırlattı. "Sen?"

Neva atılan zarların üzerindeki noktaları tek tek sayarken bir yandan da soruyu yanıtladı. "Ben Lidya'yım!" Parmağını son noktaya bastırıp gururla başını kaldırdı. "On bir! Ben sekiz atmıştım, şimdi de sen kazandın."

Uraz kazandığını duyduğu an göğsünü kabartıp "Hehehe!" diye zafer dolu bir şekilde güldü. Zarları yerden alırken omuzlarını silkti. "Çünkü ben Örümcek Adam'ım."

Neva zarları kendi avucuna alırken kaşlarını kafa karışıklığıyla çattı. Örümcek Adam olmakla zar atmak arasında nasıl bir bağlantı olduğunu çözememişti. "Ne alaka ya?" diye sordu zarları sallayıp fırlatırken.

Uraz omuzlarını silkip Neva'nın az evvel kendisine kurduğu yenilmez, inatçı cümleyi aynı bilmiş ifadeyle geri iade etti. "Öyle alaka, böyle alaka."

Neva bu cevap karşısında kaşları çatılarak Uraz'a bakarken avlunun sessizliği yaklaşan bir aracın motor sesiyle aniden bozuldu. Küçük kızın başı hızla sesin geldiği yöne, demir kapıya doğru çevrildi.

İçeriye giren aracı gördüğü an Neva'nın gözlerindeki bütün oyun hevesi yerini devasa, tarifsiz bir sevince bıraktı. Bedeni adeta bir yay gibi gerildi ve yerinden fırlayarak ayağa kalktı.

"Annemle babam geldi!" diye bağırdı küçük kız. Sesi avluda sevinç çığlığı gibi yankılanırken.

Onun bu ani ve coşkulu kalkışıyla birlikte Uraz da yerdeki zarlarını hızla avuçlayarak ayağa kalktı. Neva oyunu çoktan unutmuştu bile. Minik bacaklarının yettiği en yüksek hızla kollarını ardına kadar açarak henüz tam durmamış olan araca doğru koşturmaya başladı.

İsmail arabayı durdurup aceleyle kapıyı açarak dışarı fırladı. Karısının da aynı hızla diğer taraftan inmesine fırsat kalmadan çakır gözleri doğrudan kendilerine doğru koşan kızını bulmuştu.

"Baba!"

"Babacığım!" diye seslendi İsmail, dizlerinin üzerine çökerek kollarını kızına doğru ardına kadar açtı. Neva koşarak babasının göğsüne çarptığında İsmail onu tek hamlede havaya kaldırıp boynuna sımsıkı sardı.

Fadime de hemen kocasının yanına ulaşmış, kızının minik bacaklarına ve sırtına sarılarak yüzünü onun saçlarına gömmüştü. İkisi de aynı anda kızlarını öpücüklere boğuyor, kokusunu ciğerlerine çekerek saatlerdir içlerinde biriken hasreti dindirmeye çabalıyorlardı.

"Canımın içi..." diye fısıldadı Fadime. "Çok özledim seni, aşkım benim!"

Neva anne ve babasının bu boğucu, sevgi dolu sarılışı karşısında kıkırdayarak yüzünü babasının boynuna sakladı. Lakin içindeki çocuksu sitemi, sabah hissettiği yalnızlığı da unutmamıştı. Başını hafifçe geriye çekip minik kaşlarını derinden çatarak ikisine birden hesap soran bir ifadeyle baktı.

"Neredeydiniz siz?!" diye azarladı onları incecik ama son derece ciddi bir sesle. Minik ellerini beline koymak ister gibi bir hareket yapsa da babasının kucağında olduğu için sadece omuzlarını dikleştirebildi. "Beni bıraktınız! Ben sizi çok bekledim!"

İsmail kızının bu tatlı azarı karşısında kıkırdayarak onun burnunun ucunu öptü. "Haklısın babacığım, çok haklısın. İşimiz biraz uzadı o yüzden geciktik ama bak geldik işte!"

Fadime de kızının yanaklarını okşayarak onu yatıştırmaya çalıştı. "Özür dileriz biriciğim. Biz de seni o kadar çok özledik ki koşa koşa geldik yanına."

Neva anne ve babasının bu içten özürleri karşısında yelkenleri anında suya indirmişti. Kollarını yeniden babasının boynuna dolarken başını onun sıcak göğsüne yaslayarak huzurla iç çekti. Ailesi nihayet yanındaydı ve dünyasındaki bütün eksik parçalar yerine oturmuştu.

İkili kızlarının gönlünü almaya çalışırken Neva'nın hemen arkasından yaklaşan minik adımların sesi dikkatlerini o yöne çekti. Kahverengi, darmadağınık saçları ve üzerindeki parlak Örümcek Adam ceketiyle kendinden son derece emin adımlarla yürüyen bir oğlan çocuğu duruyordu karşılarında. Kocaman kahverengi gözlerinde çekingenlik barındırmayan aydınlık bir özgüven parlıyordu.

"Merhaba!" dedi Uraz gür ve neşeli bir sesle.

İsmail ve Fadime şaşkınlıkla birbirlerine bakarken Neva hemen yanındaki çocuğu işaret etti. "Bakın, bu Uraz. Biz onunla zarları attık, oyun oynadık."

Fadime çocuğun yüz hatlarına, sıcak gülümsemesine dikkatlice baktığında zihninin derinliklerinden tanıdık bir silüet canlandı. Dudaklarında şaşkınlıkla karışık geniş bir tebessüm belirdi.

"Sen Çağatay'ın oğlusun değil mi?" diye sordu oğlana yaklaşırken. "Ne zaman geldiniz? Baban yukarıda mı?"

Uraz bu soruyu duyduğu an göğsünü gururla kabarttı. Boştaki elini son derece ciddi, büyük bir adam edasıyla duruşunu dikleştirdi. "Evet, ben Bayezid Uraz Türker!" diyerek kendini tam ismiyle bastıra bastıra tanıttı. "Babam yukarıda toplantı yapıyor. Ben de Neva ile 'sıkılmamaca' oynuyordum."

Çocuğun bu hazırcevap hâli Fadime'nin hafif bir kahkaha atmasına sebep olurken İsmail'in yüzündeki şaşkınlık çok daha farklı bir boyuttaydı. Karısına doğru hafifçe eğilip sadece onun duyabileceği bir fısıltıyla mırıldandı. "Bizim Çatçat'ın oğlu mu varmış ula? Eyüphan da hiç söylemiyor..."

İsmail'in dudaklarının arasından kaçan lakap Fadime'nin dirseğiyle kocasının kaburgasına hafifçe vurmasına neden oldu. Çağatay'a karşı ilkokuldan beri bastıramadığı kıskançlığı yüzünden ona taktığı "Çatçat" lakabını çocuğunun önünde söylememesi için kocasını sessizce uyarıyordu ancak dudaklarındaki gülüşü gizleyememişti.

"Hava çok soğudu, esiyor iyice." dedi toparlanarak. Çocuklara doğru şefkatle eğildi. "Siz böyle avlunun ortasında kalmayın, üşütürsünüz. Hadi bakalım, hep beraber içeri geçiyoruz. Ofiste oturursunuz sıcacık, tamam mı?"

Uraz hiç itiraz etmeden başını sallarken Neva da annesinin elini sıkıca tuttu. Dörtlü birlikte idari binanın geniş cam kapılarından içeri süzülüp asansörlere yöneldiler. Yukarı kata çıktıklarında Fadime çocukları ofise bırakıp İsmail ile birlikte doğrudan büyük toplantı odasına doğru adımladı.

Kapıyı aralayıp içeri girdiklerinde masanın etrafındaki manzara toplantının henüz tam anlamıyla başlamadığını gösteriyordu. Fatih masanın baş köşesinde her zamanki sarsılmaz ve otoriter duruşuyla oturuyordu. Defne önündeki açık dosyalar ve bilgisayarıyla meşguldü. Eyüphan ise masanın hemen sağında çocukluk arkadaşı Çağatay Türker ile koyu bir sohbetin içindeydi. Çağatay'ın hemen yanında şık ve resmi kıyafetiyle oturan bir kadın defterine notlar alıyordu.

İsmail ve Fadime'nin odaya girmesiyle birlikte bütün bakışlar kapıya döndü. Çağatay hızla yerinden kalkıp yüzündeki eski samimi dost tebessümüyle onlara doğru ilerledi. "Fadime! İso! Hoş geldiniz!"

Fadime eski okul arkadaşını görmenin verdiği içten mutlulukla kollarını açıp Çağatay ile samimi ve sıcak bir şekilde sarıldı. "Kusura bakma Çağatay, çok geciktik. Hoş geldin sen de. Ne kadar zaman oldu görüşmeyeli..."

"Öyle oldu vallahi, yıllar akıp gitmiş." dedi Çağatay geri çekilirken. Ardından İsmail'e yöneldi.

İsmail yüzüne son derece profesyonel ve ölçülü bir tebessüm yerleştirerek elini uzattı. "Hoş geldin Çağatay." diyerek adamın elini kavradı sıkıca. İçinde eski yıllardan kalma, Çağatay'ın Fadime'ye yakınlığından doğan eski kıskançlık kırıntısı koca adamın bilinçaltında hafifçe kendini hissettirmişti. Elbette ortada böyle bir durum yoktu lakin eski rekabet hissi bu tokalaşmaya ister istemez yansımıştı.

Çağatay bu sert tokalaşmayı profesyonel bir tebessümle karşılayıp "Hoş bulduk kardeşim. Sizinle aynı masaya oturmak benim için bir gurur." diyerek yerine geri döndü.

Kısa hâl hatır sorma faslının ardından İsmail ve Fadime de masadaki yerlerini aldıklarında odadaki hava tamamen iş odaklı, keskin bir ciddiyete büründü.

Türker ailesi Karadeniz bölgesinde hayvancılık sektörünün köklü ve sarsılmaz isimlerinden biriydi. Adil Koçari bu sektöre adım atmadan çok daha önceleri tahtın asıl sahibi onlardı. Ancak zamanla Koçari'nin kurduğu devasa ağ, kaliteli ürün üretimi ve halk arasında kurduğu güven bağı Türkerler'i ikinci sıraya itmişti. Çağatay babasının işleri kendisine tamamen devretmesiyle birlikte bu tahtı geri almayı, şirketi eski görkemli günlerine kavuşturmayı kafasına koymuştu. Atmaca'nın sermaye gücü ve Karadeniz'deki hızlı yükselişi de onun için bulunmaz bir fırsattı.

Masada sözü ilk alan Fadime oldu. "Çağatay, niyetimiz açık." diyerek doğrudan konuya girdi. "Sektöre güçlü bir giriş yapmak istiyoruz ama karşımızdaki rakibin kim olduğunu ve nasıl bir yapıya sahip olduğunu çok iyi biliyoruz. Koçari bu piyasada zorbalıkla ya da hileyle tutunan bir adam değil. Üreticiden tüketiciye kadar herkesin saygısını kazanmış, kaliteli iş yapan ve sevilen bir figür. Onun tahtını sarsmak öyle sıradan fiyat kırma oyunlarıyla ya da merdiven altı operasyonlarla olacak iş değil."

Çağatay başını ağır ağır sallayarak Fadime'yi onayladı. "Kesinlikle haklısın Fadime. Koçari'nin güvenilirliği en büyük kalkanı. Babamın döneminde kaybettiğimiz liderliği geri almak için bizim çok daha entegre, çok daha devasa bir ağ kurmamız gerekiyor. Sadece et üretimi yetmez; süt, peynir ve yan ürünlerle pazarı tamamen domine edecek bir yapıya ihtiyacımız var. Atmaca'nın lojistik ve finansal gücüyle bizim yıllanmış damızlık ve üretim tecrübemiz birleşirse Koçari'nin pazar payını ciddi anlamda daraltabiliriz."

Eyüphan dirseklerini masaya dayayıp hafifçe öne eğildi. Yılların getirdiği saha tecrübesi ve hayvancılığın inceliklerine dair bilgisi sesine kendinden emin bir ton olarak yansımıştı.

"Saha kısmı bende, Çağatay." dedi kararlı bir ifadeyle. "Önce mevcut sürüleri büyüteceğiz. Damızlık hayvan sayısını artırıp kaliteli ırklara yöneleceğiz. Bunun için yeni ağıllar kuracağız, kuzuların büyüyeceği, sürülerin genişleyeceği, hayvanların kışın da yazın da elverişli koşullarda barınacağı tesisler inşa edeceğiz. İşini bilen çobanları bünyemize katıp sürülerin bakımını, kuzulamayı ve hayvanların sağlığını baştan sona kontrol altında tutacağız. Sadece hayvan sayısını artırmakla kalmayacağız, yetiştirdiğimiz hayvanın verimini de yükselteceğiz. Et, süt, peynir... Hepsinin kaynağı kendi sürülerimiz olacak. Bunları kurarsak Koçari'nin pazardaki ağırlığını yeniden kimseye bırakmayız."

Fadime Eyüphan'ın sözlerini destekleyerek devam etti. "Sadece üretimle sınırlı kalmayacağız. İşin içine kendi mandıralarımızı, paketleme tesislerimizi de katacağız. Tüketicinin karşısına yeni ama sarsılmaz bir marka olarak çıkmalıyız. Süt ve peynir üretiminde bölgedeki bütün raflara aynı anda girecek devasa bir dağıtım ağı kurmalıyız."

Fatih Furtuna masanın baş köşesinde sessizce oturmuş kardeşinin karısını ve ona sinirli olmasına rağmen Eyüphan'ı gururla izliyordu. Onun bu sektöre dair pek bir bilgisi yoktu ve bu yüzden işin operasyonel kısmına zerre kadar müdahale etmiyor, sadece atılan adımların büyüklüğünü ve Atmaca'nın gücünü temsil eden heybetli duruşunu koruyordu. İsmail de aynı şekilde karısının bu zekice ve kararlı sunumu karşısında içten içe büyük bir gurur yaşıyordu.

İşin vizyon ve operasyon kısmı netleştiğinde top hukuki zeminin oluşturulması için avukatlara geçti.

Defne önündeki kalın dosyaları açarak Çağatay'ın şirket avukatı Ahsen Hanım'a döndü. İki kadın şirket birleşmesinin oranları, devir işlemleri ve kurulacak yeni entegre tesislerin yasal zeminleri üzerine son derece ciddi bir sohbete daldılar. Defne'nin masadaki kendinden emin, hiçbir açık vermeyen kuralcı tavrı Fatih'in göğsünü kabartırken Eyüphan'ın yeşil gözlerinin ucuyla sürekli ona kaymasına ve dudaklarında gizli bir tebessümün oluşmasına neden oluyordu.

Toplantı yaklaşık bir saatin sonunda her iki tarafın da yüzünde memnuniyet dolu bir ifadeyle el sıkışarak sona erdi. Kurulan bu ortaklık sadece ticari bir hamle değil, Karadeniz'in yeni düzenini yazacak olan büyük savaşın en sağlam kalesiydi.

Sandalyeler geriye itilip ayaklanıldığında odanın içindeki ağır resmi hava da anında dağıldı. İsmail, Çağatay ile bu kez çok daha samimi bir şekilde el sıkıştıktan sonra hep birlikte ana ofise doğru ilerlediler.

İçerideki manzara yetişkinlerin ciddi dünyasından çok uzaktı. Uraz elindeki kâğıtlara bir şeyler çiziyor, Neva ise onun çizdiği şeyleri boyuyor, büyük bir dikkatle de anlattıklarını dinliyordu.

"Urazkuzu, kalkıyoruz artık." diye seslendi Çağatay oğluna doğru gülümseyerek yaklaşırken.

Uraz hemen elindeki kalemleri bırakıp ayağa fırladı. Babasının yanına geldiğinde Çağatay'ın bakışları hemen köşede, oğlunun kalkmasıyla birlikte annesinin bacaklarının arasına doğru usulca saklanmış boncuk gözlü küçük kıza kaydı. Yüzüne dünyanın en sıcak, en babacan tebessümünü yerleştirerek Neva'nın hizasına doğru hafifçe eğildi.

"Sen de Neva olmalısın." dedi Çağatay küçük kızı ürkütmemeye özen göstererek. Bakışları İsmail ve Neva arasında gidip gelirken aralarındaki benzerliğe neşeyle kıkırdadı. "Çağatay ben de, Uraz'ın babasıyım."

Yumuşak ses tonu korkusunu kırsa da Neva yabancılara karşı hissettiği derin utangaçlıkla başını annesinin bacaklarına içine iyice gömdü. Sadece tek bir mavi gözü dışarıdan görünüyor, Çağatay'a çekingen bir bakış atıyordu.

Fadime kızının bu utangaç hâli karşısında saçlarını okşayıp gülümsedi. "Yabancılıyor biraz, kusura bakma Çağatay."

"Ne kusuru canım, çocuk bu." diyerek doğruldu Çağatay. Ardından Uraz'ın omzuna elini koyup kapıya doğru yöneldi. "Biz gidelim artık. Çok işimiz var önümüzde."

Uraz kapıdan çıkmadan önce duraksayıp arkasına döndü. Annesinin bacaklarına saklanan Neva'ya doğru elini havaya kaldırıp kocaman, hevesli bir şekilde salladı. "Görüşürüz Neva!" dedi Uraz neşeli sesiyle.

Neva annesinin arkasından yavaşça başını uzattı. Uraz'ın bu enerjik vedası içindeki utangaçlığı bir nebze olsun kırmıştı. Minik elini kaldırıp parmaklarını yavaşça açıp kapatarak ona karşılık verdi. "Görüşürüz Uraz..." diye fısıldadı incecik, zar zor duyulan bir sesle.

Çağatay ve Ahsen, Uraz'la birlikte asansörlere yönelip gözden kaybolduklarında ofisin içinde sadece Furtuna ailesi ve Eyüphan kalmıştı.

Fatih geniş omuzlarını dikleştirip ceketinin düğmelerini ağır ağır ilikledi. Koca adamın yüzündeki profesyonel maske tamamen silinmiş, yerine sabahtan beri taşıdığı gergin ifade geri dönmüştü.

"Ben çıkıyorum." dedi keskince. Gözleri İsmail ve Fadime'nin üzerinde kısa bir an oyalandıktan sonra kapıya doğru yöneldi. "Oruç aşağıda arabada bekliyor beni, ufak bir işimiz var..."

İsmail duyduğu isimle birlikte az önceki neşeli, iş bitirici havasından anında sıyrıldı. Çenesindeki kaslar seğirirken abisinin bu adamı hayatlarına, hele ki böyle kritik günlerde, yeniden dâhil etmeye başlaması sinir uçlarına fena hâlde dokunuyordu. Çakır gözlerini kısıp itiraz etmek, ağzına gelen zehir zemberek cümlelerden birini savurmak için dudaklarını araladı.

Fakat Fadime kocasının yay gibi gerildiğini, omuzlarının nasıl dikleştiğini hissettiği an hiç vakit kaybetmeden elini uzatıp İsmail'in kolunu. Ela gözleriyle kocasına "Sus, şimdi sırası değil." dercesine keskin ve uyarıcı bir bakış fırlattı. İsmail karısının bu sessiz müdahalesiyle birlikte yutkunarak boğazına dizilen kelimeleri zorla aşağı itti ve başını çevirip susmak zorunda kaldı.

Fatih kardeşinin bu yarım kalan isyanını fark etse de üzerinde durmadı. Adımlarını kapıya doğru atarken eşikte duraksadı. Bütün bedeniyle arkasını dönmeden sadece başını hafifçe omzunun üzerinden geriye çevirerek bakışlarını odanın diğer ucunda sessizce dikilen Eyüphan ve Defne'ye kilitledi. Mavi gözlerindeki dondurucu, hesap soran ifade sabahki yüzleşmenin henüz bitmediğini bas bas bağırıyordu.

"Sizinle..." dedi Fatih kelimelerin her birini âdeta birer kurşun gibi hedefine yollayarak. "Sonra görüşeceğiz."

Başka tek bir kelime dahi etmeden kapıyı ardından çekerek esen dondurucu bir rüzgâr gibi ofisten çıkıp gitti.

Ağır kapının kapanmasıyla birlikte odanın içindeki oksijen kelimenin tam anlamıyla tükenmişti. Defne'nin omuzları saniyeler içinde aşağı düştü. Ellerini yüzüne kapatarak derin, titrek bir nefes aldı. Eyüphan ise ensesini kaşıyarak sıkıntılı bir şekilde tavana bakıyor, göğüs kafesinde biriken havayı gürültülü bir iç çekişle dışarı veriyordu. İkisinin de üzerindeki panik dolu, ecel terleri döktüren hâl dışarıdan bakıldığında gizlenemeyecek kadar barizdi.

İsmail bu sırada kızını çoktan kucağına almış, boynuna daldırdığı burnuyla Neva'nın mis gibi bebek kokusunu ciğerlerine çekmekle meşguldü. Kızının sapsarı saçlarını öpüp koklarken göz ucuyla adeta birer enkaz gibi duran ikiliye baktı.

"Hayırdır?" diye sordu kızının yanaklarına birer sulu öpücük daha kondurup başını onlara çevirerek. Yüzünde kurnaz, her şeyi çoktan çözmüş adamların o sinsi tebessümü vardı. "Ne bu suratlar? Neyi görüeşcek abim sizinle?"

Defne ellerini yüzünden çekip bıkkınlıkla ofladı. Masanın kenarına yaslanırken çaresizce başını iki yana salladı. "Ne olacak..." diye mırıldandı, sesi sızlanarak çıkıyordu. "Neva bizi fena patlattı sabah... Anladı babam her şeyi."

"Ben patlatmadım!"

Neva kendi isminin ve anlamını bilmediği bu suçlayıcı kelimenin geçtiğini duyduğu an babasının göğsünden hızla başını kaldırdı. Minik kaşlarını derinden çatarak mavi gözlerini kocaman açtı. İki elini birden havaya kaldırıp annesiyle babasına dönerek büyük bir ciddiyetle kendini savunmaya geçti.

"Ben kimseyi patlatmadım ki!" diye itiraz etti küçük kız dudaklarını büzerek. "Uslu durdum ben! Hiç yaramazlık yapmadım!"

İsmail kızının bu kelimeyi gerçek anlamıyla algılayıp kendini savunmaya geçmesi karşısında koca bir kahkaha patlattı. "Biliyorum babacığım, biliyorum." diyerek Neva'yı göğsüne biraz daha sımsıkı bastırdı. "Sen dünyanın en uslu, en akıllı kızısın. Halan mecaz yapıyor, şaka ediyor, takılıyor sana sadece."

Fadime de kızının saçlarını şefkatle okşayıp gülümsedikten sonra kollarını göğsünde kavuşturarak Defne ve Eyüphan'a döndü. Yüzündeki alaycı, her şeyin farkında olan ifade daha da belirginleşmişti. "Neyi patlatmış ula benim kızım?"

"Sence Fadime?" Eyüphan ve Defne aynı anfa isyan etti senkronize bir şekilde ellerini iki yana açarak.

"Ha, o mesele..." dedi Fadime kelimeleri bilerek uzatıp keyifle vurgulayarak. "Yani kusura bakmayın ama olacağı buydu zaten. Er ya da geç duvara çarpacaktınız. Çok belli ediyordunuz, aranızdakileri hiç saklayamıyordunuz ki."

"Sorma..." diyerek karısını destekledi İsmail. "Abim zaten şüpheleniyordu sizden, bakışları bir garipti. Hastaneden beri ensenizdeydi adam." Güldü hafifçe, ardından onaylamayan bir tavırla başını iki yana salladı ağır ağır. "Siz de zaten neden çıkıp karşısına aslanlar gibi söylemiyorsunuz gram anlamadım ya, gizli saklı iş çevirir gibi..."

Fadime gözlerini kısıp dudaklarını sahte bir kırgınlıkla büzerek Defne'ye doğru bir adım attı.

"Yani, hadi abimden çekiniyorsunuz..." dedi genç kadın yarı şaka yarı ciddi bir sitemle. "Bana bile çıkıp açık açık demiyorsun hâlâ Defne! Bozuluyorum artık, yemin ederim."

Defne Fadime'nin bu sitemkâr sözlerini duyduğunda içindeki suçluluk duygusu daha da büyüdü. Arkadaşının şaka yaptığını içten içe bilse de durumun dışarıdan ne kadar kırıcı görünebileceğini idrak edince ellerini telaşla iki yana açtı.

"Fadime, saçmalama lütfen. Senden neyi saklayacağım ben?" diye savunmaya geçti genç kadın adımlarını ona doğru hızlandırarak. "Vakit mi oldu oturup konuşacak? Hem babam... Babamın bu işi öğrendiğinde vereceği tepkiyi kestiremiyordum."

Sıkıntıyla yutkunup bakışlarını kaçırdı. "Ben babam bana kızacak, bana bağıracak diye korkmadım hiçbir zaman. Benim korkum onun Eyüphan'a olan tepkisi. Biliyorsunuz, babam beni ona 'emanet' olarak bıraktı. Beni koruması için yanıma verdi. Şimdi böyle bir adamın karşısına geçip 'Emanet ettiğin kızınla beraberim.' demek... Babamın gözünde bu düpedüz ihanet gibi görünebilir. Eyüphan'ın benim yüzümden babamla karşı karşıya gelmesini, aralarındaki bağın zedelenmesini istemedim. Zaten her şey çok yeni, o yüzden sustum, erteleyip durdum..."

Eyüphan kadının bu çırpınışını, sırf onu korumak için bunca zaman suskunluğa büründüğünü tekrar duyduğunda çenesini hafifçe kaşıyarak masanın kenarından ayrıldı. Duruşunu dikleştirip yeşil gözlerini doğrudan Defne'ye dikti.

"Yavrum..." dedi sesindeki serseri ama şefkat dolu tınıyla. "Ben sana en başında demedim mi gidelim, aslanlar gibi çıkalım abimin karşısına, söyleyelim diye? Sen beni dinlemedin. Hep 'Dur, zamanı değil, dur ortalık karışık' diye beni geride tuttun. Gidip anlatsaydık en fazla bir temiz dayak yerdim, iki kaburgam kırılırdı. Sonra tatlıya bağlardık. Şimdi arkasından iş çevirmişiz gibi oldu. Faturası çok daha ağır çıkacak."

Defne omuzlarını düşürüp derin bir iç çekti. "Çünkü dayak yemen ve kaburgalarının kırılması çok normal, değil mi Eyüphan?" diye çıkıştı sevgilisine. "Ayrıca zaten söyleyecektik yakında, Bugün babamın bu kadar erken geleceğini hiç hesaba katmamıştık sadece. Şahsen ben Neva'nın uykusuzluktan bu kadar huysuzlanıp 'yan yana uyudular' lafını babamın gözünün içine baka baka patlatacağını rüyamda görsem inanmazdım!"

İsmail bu çaresiz açıklamalar karşısında bıyık altından gülmeye devam ediyordu. Eyüphan ise yeşil gözlerini kısıp intikamcı bir tavırla Fadime'ye doğru döndü.

"Senin kızının da ağzında bakla ıslanmıyor, yemin ediyorum!" dedi başını iki yana sallayarak. "Kime çektiyse artık! Kurmalı oyuncak gibi ne gördüyse takır takır döktü ortaya canına yandığım!"

"Hiç bana afkurma, kız halaya çekermiş!" diyerek Defne'yi işaret etti Fadime. "Sen dön de kendi sevgiline bak bence. Yalan söylemek, sır tutmak konusunda maşallah ne kadar başarılı olduğunu gördük hepimiz! Sırf bir bakışımızda eli ayağına dolaşıyor, rengi atıyor iki dakikada."

Defne yanaklarının yeniden alev alev yandığını hissederken İsmail karısının bu haklı tespiti karşısında koca bir kahkaha daha patlattı.

"O değil de..." dedi İsmail gülüşünün arasından nefeslenerek. Çakır gözleri aniden ciddileşir gibi oldu. "Abim ne diye o kadar erken geldi ki bugün?"

Defne bu soruyu duyduğu an dudaklarını araladı. Timur Volkov meselesini, babasının o adamın inine tek başına gidişini ve öğrendikleri korkunç ihaneti anlatmak için nefes aldı. Adil Koçari'nin adını masaya koymak üzereydi ki Eyüphan saniyeler içinde inanılmaz bir refleksle araya girdi.

"Ortaklık toplantısı için." dedi Eyüphan sesini zerre kadar titretmeden, şüpheye yer bırakmayacak kadar pürüzsüz ve net bir yalanla. Gözlerini İsmail'in gözlerine sabitlemişti. "Çağatay'la yapacağımız şu anlaşmanın şartlarının üzerinden Defne ile bir kez daha geçmek istemiş. Rakamlar, hisse oranları falan... Malum, büyük iş. Detayları gözden kaçırmayalım diye erkenden damlamış ofise."

Defne duyduğu bu pürüzsüz yalan karşısında ağzını usulca kapattı. Göz ucuyla Eyüphan'a baktığında adamın bu gerçeği neden sakladığını anında idrak etmişti. İsmail daha kurşun yarasından yeni kurtulmuştu ve Neva hâlâ kucağındaydı. Kayınbiraderinin onu öldürtmeye çalıştığını, kızını ve karısını ondan almak için Volkov ile anlaştığını şu an burada duyması adamın gözünü döndürür, sağlığını ve aklını kelimenin tam anlamıyla tehlikeye atardı. Eyüphan onları bu ölümcül gerçeğin ağırlığından şimdilik koruyordu.

"Anladım..." diyerek başını salladı İsmail zerre kadar şüphelenmeden. "İyi yapmış, sağlama almak lazım işi. Ama olan size olmuş, geçmiş olsun."

Ortamdaki tehlikeli anlık gerilim bu yalanla birlikte savuşturulduğunda Fadime yüzündeki sıcak tebessümle yeniden Defne ve Eyüphan'a döndü. Adımlarını atıp Defne'nin koluna samimi bir şekilde girdi.

"Neyse, neyse..." dedi genç kadın arkadaşının kolunu hafifçe sıkarak. "Olan olmuş, artık olacağı varmış demek ki. Ben ikiniz adına çok sevindim gerçekten. Çok yakışıyorsunuz zaten birbirinize."

İsmail de karısının bu içten tebriklerine katılarak Eyüphan'ın omzuna sağlam, dostane bir yumruk indirdi. Çakır gözlerinde abiyane korumacı ifade yeniden belirmişti.

"Hayırlı olsun kardeşim." dedi İsmail gülümseyerek lakin sesine tatlı, uyarıcı tonu katmayı da ihmal etmedi. "Yalnız bak, yeğenime düzgün davran he! Üzme amcasının gülünü, yoksa Fatih abimden önce beni bulursun karşında!"

Eyüphan bu tehditkâr ama sevgi dolu uyarı karşısında gözlerini devirdi lakin dudaklarındaki serseri sırıtış yerli yerindeydi. "Eyvallah kardeşim, sağ ol. Merak etme, başımın tacı o benim."

Kısa tebrik faslının ardından İsmail kucağında hâlâ etrafı izleyen kızının boynuna yeniden burnunu gömdü. "Eee boncuğum..." dedi kızını gıdıklayarak. "Nasıl geçti dün geceniz? Çok yordun mu halanla dayını?"

Neva babasının bu sorusuyla birlikte omuzlarını dikleştirip büyük bir iş başarmış gibi gururla başını salladı. "Ben çok uslu durdum." dedi gözleri parlayarak. "Ama uyumak istemedim önce... Sonra senin yastığına sarıldım, uyudum hemen."

İsmail duyduğu bu detayla birlikte kalbinin sıcacık bir sıvıya bulandığını hissetti. Kızının ona olan bu eşsiz, kırılgan düşkünlüğü adamın bütün dünyasını aydınlatıyordu. "Kurban olurum sana ben..." diyerek kızının alnına uzun, derin bir öpücük bıraktı.

Eyüphan bu sevgi selini izlerken içi ısınsa da biricik arkadaşlarına laf sokma fırsatını kollayan serseri ruhu yeniden devreye girmişti. Kollarını göğsünde kavuşturup yeşil gözlerini kısarak İsmail ve Fadime'ye son derece imalı, kışkırtıcı bir bakış attı.

"Siz de apar topar gittiniz yaylaya..." diyerek söze başladı Eyüphan sesindeki iğneleyici tonu zerre kadar gizlemeden. "Ne işmiş o öyle, çalış çalış bitiremediniz? O kadar saat neyin mesaisiydi bu dağın başında?"

Fadime duyduğu bu doğrudan ve arsız laf çarpmasıyla birlikte yanaklarının saniyeler içinde alev alev yandığını hissetti. Boğazını temizleyip bakışlarını hızla başka yöne çevirirken İsmail zerre kadar utanmadan, aksine göğsünü kabartarak sırıttı.

"İşimiz vardı datlum." dedi İsmail çakır gözlerindeki şeytani, tatmin olmuş parıltıyla Eyüphan'a göz kırparak. "Büyük işler... Sizin aklınız ermez o kadar uzun mesailere."

Odada kopan kahkahalar, Fadime'nin utançla kocasının koluna vurması ve Neva'nın neye güldüklerini anlamadan onlara katılmasıyla birlikte ofisteki sabahki boğucu gergin hava yerini tamamen sıcak, ailevi bir atışmaya bırakmıştı. Herkes yüzündeki tebessümlerle birlikte yavaş yavaş toparlanarak Karadeniz'in yeni bir fırtınasına hazırlanmak üzere kendi işlerinin başına dönmeye başladı.

Atmaca idari binasının ağır, nefes kesen kasvetinden ve gün boyu süren bitmek bilmez toplantıların gerginliğinden nihayet sıyrıldıklarında ise Karadeniz'in serin akşam rüzgârı üçünün de yüzüne adeta bir şifa gibi çarpmıştı. İsmail, Fadime ve Neva yorgunluğun getirdiği tatlı uyuşuklukla birlikte arabaya doluşup doğrudan merkezdeki büyük marketin yolunu tutmuşlardı.

Evin mutfak sınırları en başından beri İsmail'in tekelindeydi. Takım elbisesinin ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmış bir hâlde market arabasını sürerken gözleri raflardaki ürünlerin etiketlerini adeta bir dedektif titizliğiyle tarıyordu. Söz konusu kızı olduğunda İsmail Furtuna'nın lügatında dikkatsizliğe zerre kadar yer yoktu. Neva'nın midesini yormayacak makarnalar, tam buğdaylı yumuşacık ekmekler, organik sebzeler ve kızının görünce sevindiği birkaç ufak atıştırmalık büyük bir özenle seçilip sepete doldurulmuştu. Fadime ise kocasının evhamlı, bir o kadar da şefkatli alışveriş turunu elinden sıkıca tuttuğu kızıyla birlikte yüzünde huzurlu bir tebessümle izlemişti.

Nihayet evin önüne geldiklerinde İsmail anahtarı kilide sokup iki kez çevirdi. Kapı aralandığı an bütün gün ofis köşelerinde sıkılan, halası ve amcasının etrafında dolanıp anne babasının yokluğuyla huysuzlaşan Neva'nın mızmız hâllerini tamamen unutturacak bir oyun devreye girdi.

İsmail daha eşikten içeri adımını atmadan kızını koltuk altlarından kavradığı gibi tek bir hamlede havaya kaldırdı. "Açıııılın yoldan! Furtuna Hava Yolları uçuş izni istiyooor!"

Neva'nın ayakları yerden kesilirken küçük kızın dudaklarından sabahtan beri hasret kaldıkları pırıl pırıl, şen bir kahkaha koptu. İsmail kollarını daha yukarı kaldırıp kızını adeta bir uçak gibi göğsünün hizasında uçurarak antrenin içine doğru daldı. "Vuuuuu! Motorlar çalışıyor, kemerleri bağlayın!"

Neva babasının güçlü kollarının arasında sağa sola kavisler çizerek uçarken kıkır kıkır gülmekten nefessiz kalmıştı. Minik elleriyle babasının kollarını sıkıca tutarken bu uçuştan inanılmaz bir keyif alıyordu.

Fadime kocasının bu deli dolu enerjisine gülerek başını iki yana salladı ve kapıyı arkalarından kapatıp hızlıca oyuna dâhil oldu. "Durun bakalım, uçak yere inmeden kargoları boşaltmamız lazım!"

Genç kadın İsmail'in havada süzülmeye devam ettirdiği kızının hizasına gelip hızla eğildi. Neva henüz yere basmamışken kızının minik botlarını tek tek ayaklarından çekip çıkardı. Ardından küçük kızın omuzlarındaki kalın kabanın yakalarını aşağı indirirken İsmail de aynı anda kızının kollarını kabanın içinden ustaca sıyırdı. Eşzamanlı ve kusursuz işleyen bir işbirliğiyle Neva'nın üzerindeki bütün dışarı ağırlıklarını saniyeler içinde söküp almışlardı.

İsmail kızını kucağında tutmaya devam ederken tek ayağının topuğuyla diğer ayakkabısını ezip ayaklarından çıkartı. "Şimdi iniş takımları açılıyor..." dedi çakır gözlerinde muzip bir parıltıyla. "Rotamız neresi? Temizlik istasyonu! Ellerimizi yıkamaya uçuyoruuuuz!"

"Uçuyoruuuz!" diye şakıdı Neva da kollarını iki yana açarak.

Baba kız antreden banyoya doğru kahkahalar eşliğinde süzülürken Fadime onların arkasından sevgiyle bakakalmıştı. Kocasının ve kızının neşeli, gürültülü sesleri evin duvarlarına çarptıkça genç kadının omuzlarındaki günün bütün ağır yükü, ofisteki zehirli toplantıların kasveti eriyip gidiyordu.

Eller mis gibi sabun kokularıyla yıkanıp kurulandıktan sonra İsmail kızını yeniden kucaklayarak doğrudan salona getirdi. Neva'yı geniş ve yumuşak koltuğun tam ortasına usulca devirdi. Hemen ardından Fadime de onlara katıldı. İkisi birden kızlarının üzerine âdeta şefkatli birer canavar gibi kapandılar.

"Kimmiş benim sarı fırtınam? Kimmiş babasının biriciği?" diye mırıldanarak kızının boynuna burnunu gömen İsmail derin derin koklarken bir yandan da sakallarını Neva'nın yanaklarına sürtüyordu.

"Anneee! Kurtar beni!" diye çığlık atarak yastıkların arasında kıvranan Neva kıkır kıkır gülüyor, minik elleriyle babasının yüzünü itmeye çalışıyordu. Lakin Fadime kurtarmak bir yana doğrudan kızının karnına parmaklarını daldırarak gıdıklama operasyonuna dâhil oldu. "Oh benim güzel kokulum, oh benim balım! Bizi ofiste çok mu özlemiş bu güzellik?"

Küçük kız anne ve babasının bu sevgi selinin, ardı ardına gelen öpücük yağmurunun altında nefes nefese kalmıştı. İkisinin de sıcaklığına, tenlerinin kokusuna doya doya sarıldı. Gün boyu hissettiği terk edilmişlik duygusu ve huysuzluk bu koltuğun üzerinde atılan kahkahalarla birlikte tamamen buharlaşıp uçmuştu. Ailesi yanındaydı, Neva güvendeydi.

Uzun, yorucu ama bir o kadar da iyileştirici bu boğuşma faslının ardından İsmail yastıkların arasından hafifçe doğrulup derin bir nefes aldı. Saçları dağılmış, yüzüne tanıdık aydınlık tebessüm yerleşmişti. Dizlerine vurup ayağa kalktı. "Siz burada hasret gidermeye devam edin kızlar. Ben geçip bizim şu akşam yemeğini hazırlayayım. Kurt gibi acıktım yemin ediyorum."

Fadime koltukta saçları birbirine girmiş hâlde kıkırdayan kızını koltuk altlarından kavrayıp kucağına aldı. "Aaa, olur mu öyle şey?" dedi kocasının arkasından neşeyle seslenerek. "Biz de geliyoruz yardıma. Değil mi Neva? Babaya yardım edelim mutfakta."

Neva hevesle başını sallayıp annesinin boynuna sarıldı. Üçü birlikte mutfağın geniş, aydınlık atmosferine geçtiklerinde İsmail çoktan buzdolabını açmış, tezgâhın üzerine gerekli malzemeleri dizmeye başlamıştı.

Tezgâhın başında soğanları ustalıkla doğrarken Fadime ve Neva da mutfak adasının etrafında dört dönüyorlardı. Sözde yardım etmek için oradaydılar ancak yaptıkları tek şey koca adamı darlamak, doğranan malzemelerden gizli gizli aşırmaktı. Neva annesi tarafından yere bırakıldığında babasının tahtanın köşesine ayırdığı küçük bir havuç parçasını minik parmaklarıyla kapıp ağzına atarken Fadime de parmak uçlarına durarak kocasının sırtına yaslanıp çenesini onun omzuna yerleştirerek adamın boynuna küçük, ıslak öpücükler konduruyordu.

"Yavrum..." diye mırıldandı İsmail karısının bu kışkırtıcı temasları karşısında elindeki bıçağı yavaşlatarak. Çakır gözleri omzunun üzerinden Fadime'ye kaydığında dudaklarında çapkın bir kıvrım vardı. "Sen bana yardım mı ediyorsun yoksa işimi mi zorlaştırıyorsun, tam anlayamadım ben. Şuradan parmağımı doğrayacağım şimdi senin yüzünden."

"Aşk olsun, moral veriyorum ben şefime!" diyerek kıkırdadı Fadime kocasının beline sarılırken.

Ardından genç kadın mutfağın bu neşeli hâlini bir adım daha öteye taşımak için tezgâhın üzerindeki telefonuna uzandı. Ekranı kaydırıp müzik uygulamasını açtığında saniyeler içinde mutfağın duvarlarında çok sevdikleri ritmiyle "Kara Sevda" şarkısının ilk notaları yükselmeye başladı.

Şarkının tanıdık, kıpır kıpır tınısı duyulduğu an Fadime müziğin ritmine uydurmaya başladı. Neva annesinin bu neşeli dansını gördüğünde kıkırdayarak olduğu yerde zıplamaya, minik ayaklarıyla zemine vurarak kendi çapında bir ritim tutturmaya koyulmuştu bile.

Fadime dans ederek kızının hizasına doğru eğildi. "Biliyor musun boncuğum..." dedi şarkının ritmine uygun şekilde başını sallayarak. "Sen benim karnımdayken baban bu şarkıyı açardı, sonra beni kollarından tutup döndürürdü. Sen de içeride durmazdın, müziği duyunca başlardın benim karnımda oynamaya!"

Küçük kız duyduğu bu detayla birlikte yüzünde şaşkın ve sevimli bir ifadeyle ellerini havaya kaldırdı. Minik başparmağıyla orta parmağını birbirine sürtüp ses çıkarmaya çabaladı lakin henüz parmak şıklatmayı beceremediği için sadece ellerini havada tuhaf bir şekilde oynattı. "Böyle böyle mi oynuyordum ben içeride?" diye sordu çocuksu, ciddi merakıyla.

Fadime ve İsmail kızlarının bu beceriksiz ama dünyalar tatlısı parmak şıklatma çabası karşısında daha fazla dayanamayarak gür bir kahkaha patlattılar.

İsmail tezgâhtaki işini tamamen bırakıp elindeki havluyla parmaklarını kuruladıktan sonra kızına doğru yaklaştı. "Öyle oynamıyordun babam, sen bildiğin horon ediyordun içeride!" diyerek Neva'yı belinden kavradığı gibi havaya kaldırdı.

Kızını sağ koluna sağlam bir şekilde oturtan İsmail sol elini de karısına doğru uzattı. Fadime hiç tereddüt etmeden kocasının elini tuttuğunda İsmail müziğin coşkulu ritmine kapılarak mutfağın ortasında karısıyla el ele ufak bir horon halkası kurdu. Ayaklarını yere vurarak Neva'yı kucağında hafifçe hoplatarak dans etmeye başladıklarında mutfağın içi sadece şarkının sesiyle değil, üçünün de kahkahalarıyla çınlıyordu.

"Dışarısı buz gibi, lapa lapa kar var, benim içim yanıyor!"

İsmail şarkının nakaratını avaz avaz, detone olmayı zerre kadar umursamadan söylerken Fadime de ona eşlik ediyor, ritmine uygun olmayan bir alakasızlıkla horon tepiyorlardı. Neva ise babasının kucağında kollarını havaya kaldırıp çığlıklar atarak bu neşeye ortak oluyordu.

Güle eğlene, dansların ve atışmaların eşliğinde nihayet akşam yemeği hazırlandı. Masanın üzerine pişen yemekler yerleştirildiğinde üçü de yerlerine geçip bu huzurlu ziyafetin tadını çıkarmaya başladılar.

İsmail kendi yemeğinden bir lokma alıp arkasına yaslandığında bakışları masada uslu uslu makarnasını yiyen kızına kaydı.

"Neva..." dedi İsmail sesine gizemli, heyecan uyandırıcı tonu katarak. Çakır gözleri sevgiyle parlıyordu. "Bizim bir yayla evimiz var, bulutların çok yakın olduğu, kocaman ağaçların olduğu bir yer."

Neva ağzındaki makarnayı çiğnerken merakla başını salladı lakin orayı tam olarak hatırlamıyordu. Rusya'daki evle karıştırmış olmalıydı. "Karların olduğu yer mi?"

"Yok babacığım, orası Rusya'daydı." diyerek şefkatle düzeltti İsmail. "Burası bizim memleketimizde. Yüksek bir tepede çok güzel ahşap bir ev. Annenle benim için çok özel bir yer orası, biz dün oraya bakmaya gittik. Şimdi de orayı baştan aşağı yenileyeceğiz, senin için yepyeni bir oda yapacağız oraya."

Fadime kocasının bu hevesli anlatımını yüzünde sıcacık bir gülümsemeyle izliyor, kızının vereceği tepkiyi bekliyordu.

"Hafta sonu seni de götüreceğiz." diye devam etti İsmail. "İster misin? Gidip gezelim mi yaylayı?"

Neva bu yeni macera fikrini zihninde tartarken gözleri aniden parladı. Elindeki çatalı tabağın kenarına bırakıp babasına doğru heyecanla öne eğildi. "Salıncak da yapar mıyız oraya?" diye sordu en büyük hayalini dile getirerek. "Böyle kocaman sallanayım ben!"

"Ula, yaparız tabii!" diye gürledi İsmail kızının bu masum isteği karşısında göğsünü kabartarak. "Salıncak da yaparız, yanına kaydırak da yaparız! Benim kızıma ne isterse o yapılır. Kocaman oyun parkı kurarım ben sana bahçeye."

Neva bu vaadi duyduğunda sevinçle ellerini birbirine çarptı. O esnada Fadime kocasının bu coşkulu hâline destek vererek lafa girdi.

"İso..." dedi genç kadın kurnazca bir tebessümle. "Hazır bahçeyi düzenliyoruz, bizim şu diğer doğum günü hediyesini, oyun evini de mi oraya götürsek acaba? Yayladaki evin bahçesine çok güzel yakışır bence."

Fadime'nin bu masum önerisi Neva'nın dünyasında anında bir itiraz alarmının çalmasına sebep oldu. Küçük kız kurulmasını heyecanla beklediği oyun evinden asla uzak kalmak istemiyordu. Kaşlarını derinden çatarak dudaklarını büzdü ve başını hızla iki yana salladı.

"Hayır!" dedi Neva sesine tatlı, inatçı nazını katarak. "Oraya götürmeyin, bu evimizin bahçesine koyalım. Ben uyanınca penceremden görmek istiyorum onu!"

Fadime kızının bu sahiplenici tavrı karşısında kıkırdayarak kocasının gözlerine baktı. İsmail de kızının bu net kararı karşısında ellerini teslim olurcasına havaya kaldırdı.

Neva bu zaferin ardından mavi gözlerini doğrudan babasına dikip başını hafifçe yana eğdi. Yüzüne dünyanın en şirin, en sabırsız ifadesini yerleştirmişti. "Sen onu ne zaman yapacaksın baba?" diye sordu tatlı tatlı. "Hâlâ koymadın bahçeye."

İsmail kızının bu tatlı sıkıştırması karşısında yutkunarak gülümsedi. Babaannesinin ölümüyle apar topar döndükleri için oyun evini bahçeye monte etme işi mecburen rafa kalkmıştı. Lakin kızına verdiği sözü daha fazla ertelemeye zerre kadar niyeti yoktu.

"Kurarız babacığım, kurmaz mıyım hiç?" dedi İsmail elini uzatıp kızının yanağını usulca okşayarak. "Bu hafta sonu hallederim, olur mu?"

Neva aldığı bu kesin taahhütle birlikte sevinçle kıkırdayıp bacaklarını masanın altında hızla sallamaya başladı. İsteği yerine getirilmişti ve keyfi yerindeydi.

Yemeğe bir süre daha sessiz ve huzurlu bir şekilde devam ettiler. Fadime çatalıyla tabağındaki salatayı karıştırırken gün boyu aklını kurcalayan detayı sormak için başını kaldırdı.

"Sen anlat bakayım..." dedi Fadime kızına doğru hafifçe eğilip yüzüne kurnaz ama şefkatli bir tebessüm yerleştirerek. "Bugün neler yaptın ofiste bizi beklerken? Arkadaş mı edindin sen bakalım?"

Neva duyduğu soruyla birlikte aniden duraksadı. Bacaklarının sallanması bıçak gibi kesildi. Mavi gözlerini annesinden kaçırıp tabağındaki makarnalara diktiğinde yanaklarına hafif bir pembelik yayılmıştı bile. Küçük parmaklarını birbirine kenetleyip utangaç bir tavırla tırnaklarıyla oynamaya başladı.

Fadime kızının bu mahcup hâlini gördüğünde dayanamayarak kıkırdadı. Uzanıp parmaklarının ucuyla Neva'nın karnını hafifçe gıdıkladı. "Anlat bakayım yaaa, merak ediyorum." diye üsteledi genç kadın kızını daha da utandırmanın tadını çıkararak. "Sevdin mi sen Uraz'ı?"

Neva annesinin gıdıklamasıyla kıkırdayarak geri çekilmeye çalıştı lakin yanaklarındaki tatlı kırmızılık giderek artıyordu. Omuzlarını silkip bakışlarını masadan kaldırdı. "Ben biraz sinirlendim ona!" dedi savunmaya geçerek.

İsmail duyduğu bu cümleyle birlikte çatalını anında masaya bıraktı. İçindeki korumacı kız babası radarı saniyeler içinde devreye girmişti. Kaşları derinden çatılırken sesine ciddi ve sorgulayıcı bir ton yerleşti. "Niye sinirlendin babacığım?" diye sordu İsmail gözlerini kızına dikerek. "Ne yaptı sana?"

Neva alt dudağını büzüp uğradığı o büyük haksızlığı bütün çıplaklığıyla masaya döktü. "Bana keçi dedi baba!"

"Keçi mi dedi?!" İsmail'in sesi şaşkınlıkla yükseldi. Kaşları daha da havalanırken bu yersiz laf atma karşısında içten içe bir sinir dalgası hissetmişti.

"Evet!" diye onayladı Neva başını şiddetle aşağı yukarı sallayarak. Olayın ciddiyetini kanıtlamak istercesine devam etti. "Sonra ben ağladım... O da 'Tamam ben keçiyim' dedi bana!"

Fadime kızının bu dürüst ve son derece komik hikâyesini dinlerken kahkaha atmamak için dudaklarını birbirine sımsıkı bastırmak zorunda kaldı. Yanaklarının içini ısırıyor, kocasının ciddiyetle gerilmiş yüzüne bakmamaya çalışıyordu. "Başka ne yaptınız?" diye sordu konuyu ustaca değiştirmeye çabalayarak.

"Zarlarla oynadık..." dedi Neva omuz silkerek. Yüzündeki kızgın ifade yavaş yavaş silinmiş, yerini yeniden oyunun heyecanına bırakmıştı.

"Hmm..." diye mırıldandı Fadime çenesini eline yaslayarak. "Eğlenceli miydi peki?"

"Eğlenceliydi..." dedi Neva gözlerini tavana dikip o anları hatırlarken. Masanın altındaki bacakları yeniden o neşeli ritimle sallanmaya başlamıştı bile. Aklına gelen detayla birlikte gözleri parladı. "Ceketi çok güzeldi Uraz'ın."

Fadime duyduğu bu masum ama bir o kadar da beklenmedik itiraf karşısında kaşlarını havaya kaldırdı. Göz ucuyla kocasına baktı. "Ceketi çok güzeldi?" diye tekrarladı sesindeki imalı tınıyı saklamadan.

"Hmm hmm..." diyerek başını salladı Neva hayranlıkla. Ardından bakışlarını doğrudan babasına çevirdi. "Baba, bana da alalım mı öylesi ceket?"

İsmail kızının bu masum hevesi karşısında derin bir iç çekti. İçindeki ufak kıskançlık kıvılcımını bir kenara itip çatalına aldığı makarnayı kızının dudaklarına doğru uzattı.

"Alırız kızım." dedi sesini yumuşatarak. "Sen iste yeter ki."

Neva uzatılan lokmayı ağzına alıp çiğnerken son derece önemli bir detayı eklemeyi de ihmal etmedi. "Ama benimki Ömürcek Adamlı olmasın." dedi dudaklarını büzerek. Kendi tarzına daha uygun bir şeyler istiyordu belli ki.

İsmail kızının bu şartı karşısında kıkırdamadan edemedi. "Tamam, sana başka alırız güzelim." dedi şefkatle. "Sen nasıl istersen ondan alırız."

"Tamam..." diyerek gülümsedi küçük kız anlaşmanın sağlanmasından son derece memnun bir şekilde.

Yemek faslının ardından evin salonu günün bütün ağır, barut ve hastane kokan kasvetini kapının ardında bırakan cıvıl cıvıl bir oyun alanına dönüşmüştü. Karadeniz'in serin akşam rüzgârı dışarıdaki çam ağaçlarının dallarını usul usul sallarken içeride şöminenin kızıl ateşine karışan neşeli kahkahalar vardı. Üçü birlikte halının üzerine yayılmış, Neva'nın magnetik bloklarıyla kocaman kuleler inşa edip sonra da onları büyük bir gürültüyle devirerek zamanın nasıl aktığını tamamen unutmuşlardı.

Fakat saatler ilerleyip de şöminenin mayıştırıcı sıcaklığı odaya iyice yayıldıkça küçük kızın tükenmez gibi görünen enerjisi yavaş yavaş sinyallerini vermeye başladı. Neva'nın elleri sık sık gözlerine gidiyor, esnemeleri sıklaşıyor ve oyunun içindeki coşkulu kahkahaları yerini hafif çocuksu mızmızlanmalara bırakıyordu. Yıkılan kuleye bu kez gülmek yerine alt dudağını büzerek tepki verdiğinde Fadime durumun vardığı noktayı anında tespit etmişti.

"Tamam..." diyerek ellerini birbirine çırptı genç kadın. Şefkatli bir tebessümle kızına doğru uzandı. "Benim yavrumun pili bitmiş artık. Hadi bakalım, güzelce bir banyomuzu yapalım, misler gibi kokalım. Sonra da doğru yatağa..."

Küçük kız annesinin bu teklifi karşısında itiraz etmek için ağzını araladı lakin uykunun verdiği ağırlıkla sadece omuzlarını silkebildi. Mavi gözlerini yavaşça babasına çevirip kollarını ona doğru uzattı. "Ben bu gece babamla uyumak istiyorum..." diye mırıldandı incecik, nazlı bir sesle.

Fadime kızının bu masum, babasına sığınan talebi karşısında yüzündeki sıcacık tebessümü hiç bozmadı. Aksine onların arasındaki bu sarsılmaz bağ ve kocasının kızlarına olan derin düşkünlüğü genç kadının göğsünü gururla kabartıyordu.

"Öyle mi?" dedi Fadime tatlı bir onaylamayla. "Tamam o zaman, anlaşma sağlandı. Siz babanla gidin, güzelce banyonuzu yapın. Sonra da doğruca yatağa geçin. Ben de buraları toparlayıp gelirim arkanızdan."

Dizlerinin üzerinde hafifçe doğrulup kızına doğru eğildi. İki eliyle Neva'nın uykudan mayışmış yüzünü avuçlarının arasına aldı. Burnunu kızının sapsarı lülelerinin arasına gömüp eşsiz bebek kokusunu ciğerlerine doldurdu.

"Ohhh benim mis kokulum..." diye fısıldadı Fadime dudaklarını kızının alnına, şakaklarına ve yanaklarına defalarca bastırırken. Her bir öpücükte biraz daha huzur buluyordu.

Neva da kıkırdayarak minik kollarını annesinin boynuna dolayıp onun yanağına sulu sesli bir öpücük bıraktı. "İyi geceler anne..."

"İyi geceler benim biriciğim. Tatlı rüyalar gör."

Vedalaşma faslı bittiğinde İsmail tek bir hamlede kızını belinden kavradığı gibi göğsüne doğru havalandırdı. "Hadi bakalım babacığım, gidelşm de banyomuzu yapalım..." diyerek ayağa kalktı. Fadime onları tebessümle izleyip etraftaki dağılmış oyuncakları toplamaya başlarken İsmail kucağındaki kızıyla birlikte ahşap merdivenleri ağır ağır tırmanarak üst kattaki banyoya doğru yöneldi.

Banyonun içi saniyeler içinde ılık suyun buharıyla dolmaya, soğuk fayanslar tatlı bir sıcaklığa bürünmeye başlamıştı. İsmail Neva'yı dikkatlice kapağı kapalı olan klozetin üzerine oturttu.

"Önce şu süslerimizi bir çıkaralım..." diyerek büyük elleriyle kızının saçlarındaki örgülere uzandı. Parmakları öylesine narin, öylesine dikkatli hareket ediyordu ki o incecik saç tellerini incitmekten ölesiye korkuyordu. Örgülerin ucundaki renkli boncukları tek tek büyük bir sabırla çözüp lavabonun kenarına dizdi.

Kızının üzerindeki kıyafetleri de usulca çıkarıp kirli sepetine attıktan sonra banyo dolabının kapaklarını işaret etti.

"Söyle bakalım fırtınam..." dedi İsmail çakır gözlerini kısıp tatlı bir kararsızlık yaşıyormuş gibi yaparak. "Bugün hangi şampuanımızla yıkanmak istiyor benim kızım? Pembe olanla mı yoksa sarı olanla mı?"

Neva bacaklarını hafifçe sallayarak başını yana eğdi. Küçük zihninde bu iki önemli seçeneği tarttıktan sonra gözleri parlayarak kararını verdi. "Sarı olan!"

"Hadi al o zaman dolaptan, bekliyorum." dedi İsmail gülümseyerek.

Küçük kız oturduğu yerden dikkatlice aşağı kayıp minik ayaklarıyla fayanslara basarak dolaba doğru pıtır pıtır yürüdü. Alt rafta duran sarı, üstünde civcivler olan tombul şampuan şişesini iki eliyle kavrayıp gururla babasına doğru getirdi. Şişeyi uzatırken burnunu hafifçe kırıştırıp mavi gözlerini kocaman açarak babasının yüzüne doğru dikti.

"Baba..." dedi Neva son derece ciddi, dedektif gibi bir edayla. "Sen de biraz sarı olan gibi kokuyorsun."

İsmail duyduğu bu tespit karşısında dudaklarını birbirine bastırıp gülmemek için kendini zor tuttu. Lakin yüzündeki ciddi baba ifadesini hiç bozmadan omuzlarını silkti.

"Ben hep senin yanında olduğum için senin kokun bana bulaşıyor kızım." diyerek son derece mantıklı ve şiirsel bir savunma sundu. "Ondandır."

Neva bu bahaneyi pek yutmamış gibi başını hafifçe iki yana salladı. Minik işaret parmağını kaldırıp babasının göğsüne doğru uzattı. "Ya da sen benim şampuanımı kullanıyorsun!"

"Ula sen nereden anladın?!" diye güldü kızını tekrar kucaklayıp suyu ayarlamak için küvete doğru yönelirken.

Neva kıkır kıkır gülerek babasının boynuna sarıldı. Zerre kadar kızmamış, aksine babasının onun eşyalarını kullanması inanılmaz hoşuna gitmişti. "Kullan baba, bir şey olmaz kiii!" diye şakıdı neşeyle.

"Kullanayım mı?" diye sordu İsmail suyu ılıklaştırıp küvetin içine doldurmaya başlarken. Göz ucuyla kızına bakıp muzipçe sırıttı.

"Paylaşabiliriz." diyerek omuz silkti Neva dünyanın en cömert teklifini sunuyormuş gibi.

"E biz o zaman ikimiz de civciv oluruz babacığım, hmm?"

"He cik cik yaparız!" diyerek neşeyle onayladı Neva.

"Yaparız babacığım..." Kızını iki elinin ayasıyla koltuk altlarından sıkıca kavradı. Onu yavaşça havaya kaldırırken sesine tanıdık abartılı oyun tonunu kattı. "Hadi bakalıııım, uçaaaaak!"

Kollarını ileriye doğru uzatarak Neva'yı havada süzülüyormuş gibi küvetin içine doğru yavaşça indirmeye başladı. Küçük kız ayakları suya değene kadar boşlukta süzülürken ağzından tiz, sevinç dolu bir çığlık koptu.

"Uçtuuuumm!" diye şakıdı Neva. Ayakları ılık suyla buluştuğunda kıkırdayarak suyu hafifçe sıçrattı.

İsmail eline aldığı yumuşak lifi köpürtürken çakır gözlerinde kızının bu neşesiyle aydınlanan tarifsiz bir şefkat vardı. "Ne güzel uçmuş bu uçak..." dedi lifi küçük kızın omuzlarında, kollarında narin hareketlerle gezdirirken.

"Çünkü baba uçurdu!" dedi Neva, an dünyanın en mantıklı, en sarsılmaz gerçeğini dile getiriyormuş gibi son derece net ve içten bir şekilde.

Bu cümle adamın kalbinin tam ortasına sıcak, eriyen bir bal gibi damlamıştı. Boğazına oturan tatlı düğümü yutkunarak çözmeye çalıştı. Hiç düşünmeden eğilip dudaklarını kızının ıslak, sabunlu yanaklarına art arda sesli öpücükler bırakarak bastırdı. "Baban yesin ballarını senin!" diye mırıldanırken sesi sevda dolu bir fısıltı hâlindeydi.

Banyonun geri kalanı su sıçratmacalar, kafada köpükten şapkalar yapmalar ve bitmek bilmeyen kıkırdamalarla tam bir eğlenceye dönüşmüştü. İsmail kızını incitmekten ölesiye korkan koca elleriyle onu tertemiz yıkadı, duruladı ve en sonunda kocaman, yumuşacık havlusuna sımsıkı sardı. Onu bir koza gibi kucaklayıp banyonun buharından çıkararak odasına taşıdı.

Neva'yı yatağının üzerine usulca oturtup havluyla saçlarının nemini hafifçe alırken "Eee, hangi pijamamızı giyiyoruz bu gece bakalım?" diye sordu.

"Ben yeşil pijamalarımı istiyorum." dedi Neva yatağın üzerinde bağdaş kurup minik bir kraliçe edasıyla oturarak.

"Hemen geliyor efendim!" diyerek asker selamı verdi İsmail ve büyük adımlarla dolaba yöneldi. Askıdan yeşil, üzerinde minik ayıcık desenleri olan pijama takımını özenle çıkardı. Çekmeceden çamaşır ve çorap da aldı.

Yeniden yatağa döndüğünde Neva'nın aklına an son derece eğlenceli bir fikir gelmişti. Mavi gözleri parlayarak yatağın köşesinde duran kalın battaniyeyi işaret etti. "Baba, beni dürüm de yap battaniyeyle!"

İsmail elindeki pijamalarla birlikte gülümseyerek kızına baktı. "Kundak mı istiyormuş benim kızım?" dedi keyifle. "Yaparım elbet, sen iste yeter ki."

Önce havlusunu alıp kızının yumuşacık çamaşırlarını ve pijamalarını giydirdi. Sıra çorap çekmecesinden aldığı turuncu, kalın çoraplara geldiğinde ise oyunun rengi bir anda değişmişti.

İsmail çorabı Neva'nın minik ayağına geçirmek için uzandığında küçük kız kıkırdayarak ayaklarını sallamaya başladı.

"Kız!" diyerek güldü İsmail kızının bu inatçı kaçamak hareketlerini yakalamaya çalışırken. "Çorapsız üşürsün babam, giyelim."

Neva ayaklarını sallamayı bırakmadan başını hafifçe yana eğip en nazlı bakışını atarak dudaklarını büzdü. "Sen ısıtırsın..."

Adamın yüreği bu cümleyle birlikte bir kez daha eridi. Ancak kızının çıplak ayakla durmasına müsaade edemezdi. Gözlerini hafifçe kısıp yüzüne şakacı canavar ifadesini yerleştirdi.

"Baaaak..." diyerek hedefini değiştiren bir manevrayla Neva'nın çıplak ayaklarını iki eliyle birden yakaladı. Hızla kendi ağzına doğru götürüp abartılı bir şekilde ısırma, yeme taklidi yapmaya başladı. "Yerim ha bu ayakları!"

"Hihhh!" diye abartılı, tiz bir nefes çekti Neva ayaklarını kurtarmaya çalışarak. Yatakta geriye doğru kıvrandı lakin kahkahalarına engel olamıyordu.

"Ne? Yiyemez miyim?" diye sordu İsmail kaşlarını kaldırarak, sahte bir şaşkınlıkla.

"Nasıl yürüyeceğim o zaman ben?" diye kıkırdadı Neva mantıklı bir itiraz sunarak.

"Ben senin ayakların olurum." dedi İsmail sesindeki dipsiz şefkatle.

Küçük kız babasının dudaklarından dökülen bu masalsı, dünyaları ayaklarına seren cümle karşısında adeta mest olmuştu. Gözleri parlayarak babasının yüzüne bakakaldı. İşte tam da Neva'nın dikkatinin tamamen dağıldığı saniyede İsmail'in elleri şimşek hızında devreye girdi. Turuncu çorapları tek bir hamlede ustalıkla minik ayaklardan geçiriverdi.

Ayaklarında hissettiği kalın kumaşla birlikte tuzağa düştüğünü anlayan Neva dudaklarını büzerek sızlandı. "Yaaaa!"

"Ya ne ya?" diyerek güldü İsmail kızının minik ayaklarını yavaşça yatağa bırakırken. "Bir çorapsız, iki atletsiz olmaz babacığım."

Neva çoraplarına ve üzerindeki pijamaya bakıp memnuniyetsiz bir şekilde omuz silkti. Kendi çocuksu moda anlayışına hiç uymayan bir durum vardı ortada. "Ama pijamalarım yeşil, çoraplarım turuncu oldu!" diye itiraz etti.

"Çok da güzel oldu!" diyerek kestirip attı İsmail hiçbir estetik kaygıyı umursamayan net tavrıyla. "Giyilecek onlar babam, itiraz yok."

Neva alt dudağını büzerek mızmızlanmaya devam edince İsmail uzanıp kızının burnunun ucunu hafifçe sıktı. "Hiç boşa mızmızlanma, boncuk işlemez bana." diyerek güldü.

Çorap krizinin çözülmesinin ardından İsmail saç kurutma makinesini prize taktı. Ilık, rahatlatıcı havayı kızının sarı lülelerinin arasında gezdirirken parmaklarıyla incecik saçları usul usul tarıyordu. Makinenin uğultusu ve saç diplerine yayılan tatlı sıcaklık Neva'yı iyice mayıştırmıştı. Saçları tamamen kuruduktan sonra İsmail kızının saçlarını üç parçaya ayırdı. Gece yatarken sağa sola dönüp de rahatsız olmasın diye saçlarını arkadan tek bir örgü hâlinde son derece gevşek ve özenli bir şekilde ördü. Ucuna da minik lastik tokayı dikkatlice bağladı.

İşini bitirdiğinde makineyi kenara bırakıp yeniden kızına döndü. "Söyle bakalım..." dedi yüzündeki oyuncu gülümsemeyle. "Sen hâlâ dürüm olmak istiyor musun?"

Neva'nın kapanmaya yüz tutmuş uykulu gözleri bu soruyla birlikte anında açıldı. İçindeki yorgunluk saniyeler içinde buharlaşırken kolları sevinçle havaya kalktı.

"Evet! İstiyorum!" diye bağırdı küçük kız yatağın üzerinde hafifçe zıplayarak. "Dürüm yap beni!" Ardından hemen yanındaki pelüş oyuncağına uzanıp onu göğsüne bastırdı. "Limon da girecekmiş ama dürüme! O da istiyor!"

"O zaman..." diyerek ayaklandı İsmail. Yatağın ayakucunda duran kalın, yumuşak battaniyeyi alıp yere, halının üzerine genişçe, dümdüz bir şekilde serdi. "Al bakalım Limon'u, gel buraya."

Neva elinde tavşanıyla birlikte kıkırdayarak yataktan aşağı kaydığında İsmail onu kucaklayıp battaniyenin tam ortasına sırtüstü yatırdı.

"Rahat mıyız?" diye sordu kızının başının altına battaniyenin köşesini hafifçe destekleyerek.

"Rahatız." dedi Neva kollarını vücuduna yapıştırıp oyunun heyecanıyla beklerken.

İsmail gözlerini kısıp kızının kucağında sıkıca tuttuğu sarı tavşana ciddi ciddi baktı. "Limon'a sor bakayım o da rahat mıymış?"

Neva başını hafifçe eğip kucağındaki tavşanın uzun kulaklarından birine doğru fısıldadı. "Rahat mısın Limon?" Birkaç saniye sessizce dinliyormuş gibi yaptıktan sonra başını kaldırıp babasına onay verdi. "Rahatmış."

"O zaman kapatıyoruz!" dedi İsmail neşeyle. Battaniyenin sağ köşesini alıp kızının üzerinden kıvırdı, ardından sol köşeyi üzerine atarak onu sımsıkı, adeta bir kundak gibi sardı. Sadece Neva'nın gülen yüzü ve sapsarı saçları dışarıda kalmıştı.

"Ha bu ne güzel bir dürüm oldu böyle!" diye kahkaha attı İsmail battaniyenin içinde kımıldayamayan kızına bakarken. Uzanıp onu battaniyeyle birlikte kucakladığı gibi yerden havalandırdı. "Dürümümüz hazır, şimdi bunu afiyetle yeme zamanı geldi!"

Kucağında battaniyeye sarılı kızıyla birlikte yatağın üzerine geçip bağdaş kurarak oturdu. Neva'yı kendi kucağına, bacaklarının arasına yatırdığında küçük kız kıkır kıkır gülerek kıvranmaya çalışıyordu ama kundağın içinde olduğu için pek hareket edemiyordu.

"Ben biraz yiyeyim şunu..." diyerek başını kızının yüzüne doğru eğdi İsmail. Dudaklarıyla kızının yanaklarını, boynunu, burnunun ucunu sanki ısırarak yiyormuş gibi yapıp abartılı sesler çıkararak onu öpücüklere boğmaya başladı.

Neva babasının bu abartılı, gıdıklayıcı öpücükleri karşısında kahkahalara boğulmuş, odanın içini şen çığlıklarıyla doldurmuştu. Babasının sıcak nefesi, kalın sesinin getirdiği güven veren uğultu ve onu sarmalayan battaniyenin mayıştırıcı hissiyle birleşince küçük kız dünyadaki en güvende, en mutlu çocuk olarak babasının kollarında kıvrılmıştı.

Yatağın ortasında kalın battaniyenin içine sımsıkı sarılmış minik bir dürüm hâline gelen kızı kollarının arasında huzurla nefes alıp verirken İsmail'in eli ritmik bir şekilde hareket etmeye başladı. Adamın sağ elinin ayası battaniyenin üzerinden Neva'nın sırtına ve poposuna doğru usul usul, mayıştırıcı bir tempoyla inip kalkıyordu. Pıt, pıt, pıt... Sessiz odanın içinde sadece bu şefkatli vuruşların sesi ve dışarıdan ara sıra cama vuran rüzgârın uğultusu duyuluyordu.

İsmail çenesini kızının sapsarı, mis gibi bebek şampuanı kokan saçlarına yaslamış, gözlerini hafifçe kapatarak bu eşsiz anın tadını çıkarıyordu. Kızı kucağındaydı, karısı yan odadaydı. Dünyadaki hiçbir servete değişmeyeceği yuvası şu an tamamen kendi kollarının arasındaydı.

Küçük kızın battaniyenin içindeki bedeni babasının bu tanıdık ve güven veren dokunuşuyla birlikte pelte gibi gevşemiş, omuzları tamamen aşağı düşmüştü. Göz kapakları uykunun karşı konulamaz ağırlığıyla savaşmaya devam ederken dudakları yavaşça aralandı.

"Baba..." diye fısıldadı Neva. Sesi yorgunluktan ve uykunun getirdiği tatlı pelteklikten dolayı incecik, kırılgan bir mırıltı hâlinde çıkmıştı. "Ben seni çok özledim."

İsmail'in kalbi duyduğu bu saf itiraf karşısında sıcacık bir sıvıya bulanmış gibi eridi. Elinin ritmini zerre kadar bozmadan dudaklarını kızının saçlarının arasına bastırıp derin, uzun bir öpücük bıraktı.

"Ben de seni çok özledim bitanem..." diye fısıldadı koca adam sesini odanın loş sessizliğine uygun bir şekilde fısıltıya dönüştürerek. "Hem de dünyalar kadar çok özledim."

Neva başını babasının göğsüne doğru hafifçe sürterek kendine daha rahat bir yer açtı. Lakin içindeki çocuksu sitem, zihnine kazınan ağır hasret duygusu sadece "çok" kelimesiyle geçiştirilemeyecek kadar büyüktü.

"Ama çok özledim..." diye üsteledi küçük kız alt dudağını hafifçe büzerek. Mavi gözlerini yarı yarıya aralayıp babasının çenesine doğru kederli bir bakış attı. "Sen hastanedeykenki gibi oldu..."

Bu cümlenin odanın içine düşmesiyle birlikte İsmail'in göğüs kafesine görünmez, paslı bir hançer saplandı. Kızının zaman algısı ayrı kaldıkları her anı kanlı kâbus gibi geçen yoğun bakım günlerine bağlıyordu. Üç yaşındaki bir çocuğun zihninde babasının yokluğu doğrudan ölümle, hastane koridorlarıyla ve annesinin gözyaşlarıyla eşleşmişti. Bu gerçek adamın ruhunu lime lime etmeye yetiyordu.

"Babam..." diye inledi İsmail sesindeki çaresiz, içi giden tınıyı saklayamayarak. Kızını battaniyesiyle birlikte kendine biraz daha sıkı bastırdı, onu adeta kendi kaburgalarının ardına saklamak ister gibi sarmaladı.

"Hiç sevmiyorum ben onları..." diye mızmızlandı Neva gözlerini yeniden kapatırken. Sözünü ettiği şey hastane günleri, beyaz koridorlar ve hissettiği kimsesizlikti.

"Ben de hiç sevmiyorum babacığım." diyerek hak verdi İsmail. Eğilip kızının alnına, burnunun ucuna sıcacık, güven veren öpücükler kondurdu ardı ardına. "Ama bak, ben şimdi iyiyim. Sapasağlamım, yanındayım. Sen benim kucağımdasın, beraberiz... Bitti günler, korkacak hiçbir şey kalmadı kızım."

Adamın bu sarsılmaz, dağ gibi duran sesi Neva'nın içindeki titremeyi bir nebze olsun dindirse de küçük kızın kalbindeki incecik çatlak tamamen kapanmamıştı henüz.

"Biliyorum ama..." diye fısıldadı Neva. Gözleri aniden dolmuş, uzun kirpiklerinin uçlarında yaşlar birikmeye başlamıştı. Burnunu usulca çekerek başını babasının kazağına biraz daha gömdü. "Ben sen yokken çok korktum baba. Bir daha hiç gelmeyeceksin sandım."

Bu cılız, ağlamaklı itiraf İsmail'in göz pınarlarına hücum eden yakıcı bir ıslaklığa sebep oldu. Kendi ecelinden, asfaltta kan kaybetmekten korkmamıştı lakin kızının zihninde yarattığı bu "Bir daha hiç gelmeyecek" korkusu adamın nefesini kesiyordu. Çenesini sıkarak boğazındaki ağır düğümü zorla aşağı yuttu.

"Hiç olur mu öyle şey?" dedi İsmail sesini titretmemek için insanüstü bir çaba sarf ederek. Sağ eliyle kızının sırtını okşamaya devam ederken diğer eliyle onun gözünden süzülen tek damla yaşı başparmağıyla sildi. "Ben seni hiç bırakır mıyım boncuğum? Dünyanın öbür ucunda da olsam ne olursa olsun döner dolaşır yine senin yanına gelirim. Baban seni hiç ıssız bırakır mı?"

Neva babasının bu kesin teminatı karşısında biraz olsun rahatlasa da zihninde dönüp duran karanlık anılar, babasının yokluğunda yaşadığı korkunç saatler bir türlü peşini bırakmıyordu. Gözlerini babasının kazağına dikip minik parmaklarıyla battaniyenin kenarını çekiştirdi.

"Ama yoktun..." diye mırıldandı. Sesi kırgın ve masum bir şikâyet barındırıyordu. "Kötü adam geldi evimize sen yokken."

İsmail'in kızının sırtına inip kalkan eli bu kelimelerin idrakiyle birlikte havada adeta donup kaldı.

Odanın içindeki oksijen saniyeler içinde tükenirken koca adamın damarlarındaki kanın kelimenin tam anlamıyla buz kestiğini hissetmesi bir oldu. Kalp atışları göğüs kafesinde bir anlığına durdu, ardından sağır edici gürültülü bir tempoyla yeniden atmaya başladı.

Kötü adam.

Evlerine gelmişti.

O yokken.

Beyni bu üç kavramı birleştirmeye, mantıklı bir çerçeveye oturtmaya çalıştı lakin ortaya çıkan sonuç sadece saf, katıksız bir cinnet ihtimaliydi. O yoğun bakımda ölüm döşeğindeyken karısı ve kızı bu evin içinde nasıl bir tehlikeyle baş başa kalmışlardı?

Bedeni yay gibi gerilen İsmail nefes almayı dahi unutmuş bir hâlde gözlerini fal taşı gibi açarak kızının yüzüne baktı. Yutkunmaya çalıştı fakat boğazı kupkuruydu.

"Ne dedin babacığım?" diye sordu İsmail. Sesini sabit tutmaya çabalasa da kelimelerin altındaki gergin, yırtıcı tınıyı gizlemesi imkânsızdı. Çenesi kasılmış, gözlerindeki şefkat yerini karanlıkta tetikte bekleyen bir muhafızın dehşetine bırakmıştı. "Anlayamadım... Tekrar söyler misin?"

Neva babasının aniden duran elini, göğüs kafesindeki sertleşmeyi ve sesindeki değişimi saniyeler içinde fark etmişti. Mavi gözlerini ürkekçe yukarı kaldırıp babasının yüzüne baktı.

"Neyi?" diye fısıldadı küçük kız omuzlarını hafifçe büzerek. Babasının bu ani değişimi onu tedirgin etmişti.

"Son söylediğini babam..." dedi İsmail nefesini kontrol altında tutmak için kelimeleri dişlerinin arasından zorla çıkararak. Gözlerini kırpmadan kızının gözlerinin içine bakıyordu. "Kötü adam mı dedin?"

Neva babasının bu ısrarlı sorusu karşısında battaniyesinin içinde biraz daha küçülerek başını salladı. "Kötü adam gelmişti..."

"Kötü adam gelmişti?" diyerek tekrarladı İsmail kalbi göğüs kafesini paramparça edecekmiş gibi çarparken. Zihni en kötü senaryoları birbiri ardına yazıyor, o adamların karısına ve kızına dokunmuş olma ihtimali koca adamın aklını başından alıyordu. "Ne zaman bitanem? Ne zaman geldi?"

Küçük kız babasının çatılan kaşlarını, kaskatı kesilmiş yüzünü ve sertleşen sesini duyunca alt dudağını titreyerek büzdü. Zihnindeki çocuksu savunma mekanizması anında devreye girmişti. Yanlış bir şey söylediğini, babasını sinirlendirdiğini düşünerek gözleri yeniden doldu.

"Baba, kızdın mı..?" diye sordu Neva. Sesi ağlamaklı bir fısıltıya dönüşüyordu.

Kızının bu korku dolu sorusu İsmail'in beynindeki karanlık, öfkeli sis perdesini anında yırttı. Kendine gelerek derin, sarsak bir nefes aldı. Gözlerindeki yırtıcı ateşi zorla söndürüp yüz kaslarını gevşetmeye çabaladı. Dudaklarına içinin kan ağlamasına tezat son derece şefkatli, yumuşacık bir tebessüm yerleştirdi. Havada asılı kalan elini yavaşça indirip kızının sırtını yeniden usul usul okşamaya başladı.

"Hayır boncuğum, kızmadım." dedi sesini eski yatıştırıcı ninnisine geri döndürerek. Eğilip kızının alnına uzun bir öpücük bıraktı. "Neden kızayım sana? Hiç kızar mı baban sana? Soruyorum sadece... Merak ettim, ondan."

Neva babasının bu yumuşayan tavrı ve yeniden başlayan ritmik pışpışlamalar karşısında derin bir iç çekerek rahatladı. Gözyaşlarını geri gönderip başını yeniden adamın sıcak göğsüne yasladı.

"Sen hastanede uyurken gelmişti..." diye anlatmaya başladı küçük kız o günün kâbus dolu detaylarını minik zihninden çekip çıkararak. "Annemle beni eve getirdi."

İsmail duyduğu bu detayla birlikte hafifçe duraksadı. Düşman onları neden eve getirsin ki? Akıl yürüterek ihtimalleri elemeye çalıştı lakin kızının devam eden sözleri onu bir başka şoka sürükledi.

"Sonra amcam da geldi." diye mırıldandı Neva omuzlarını silkeleyerek. "Kavga etti onlar."

"Kavga mı ettiler?" diye sordu İsmail şaşkınlıkla kaşlarını çatarak. Abisi Fatih'in eve gelip de bir adamla kavga etmesi, üstelik bu adamın onları hastaneden eve getiren biri olması denklemi tamamen karmaşıklaştırıyordu.

"Hı hı..." diyerek başını salladı Neva.

"Neden bitanem?" diye sordu İsmail sesini olabildiğince düz ve masal dinliyormuş gibi bir tonda tutarak. "Neden kavga ettiler?"

"Bilmiyorum, uyuyordum." dedi Neva o anın korkunç hatırası zihnine üşüştüğünde alt dudağı yeniden büzülerek. "Kötü rüya görüyordum, onlar da bağırıyordu. Çok yüksek sesle bağırdılar. Sonra... Sonra şey oldu..."

Küçük kız cümlesini bitiremeden aniden sustu. Mavi gözlerini babasından kaçırıp battaniyesinin kenarına dikti. Yanaklarına hücum eden yoğun çocuksu utanç bütün bedenini ele geçirmişti. Bunu babasına söylemek, o anki utancını yeniden yaşamak istemiyordu.

İsmail kızının aniden susuşunu, başını önüne eğip omuzlarını düşürmesini gördüğü an göğüs kafesinde koca bir kayanın yuvarlandığını hissetti. "Tamam bitanem, tamam..." diyerek hızla araya girdi. Sesindeki uçsuz bucaksız merhamet ve anlayışla kızının çenesinden tutup yüzünü hafifçe kaldırdı. "Ben anladım seni. Anlatmana gerek yok babam."

Neva babasının bu şefkatli anlayışı karşısında minnetle derin bir nefes aldı. "Annem bağırdı ona..." dedi sesine annesinin o anki gücünü ve kararlılığını yansıtan bir gurur katarak. "Kovdu onu evimizden! Beni korkuttu diye kızdı ona, bir daha gelme dedi!"

İsmail'in çenesi hırsla kasıldı. Karısı hastane köşesinde kendi acısıyla boğuşurken abisinin gelip de evin içinde küçücük bir çocuğun uykusunu bölecek kadar terör estirmesi damarlarındaki kanı kaynatmaya yetmişti.

"İyi yapmış." dedi sesindeki karanlık ve tavizsiz gururu zerre kadar gizlemeden. Çakır gözleri pencerenin dışındaki karanlığa dikilmişti. "Çok iyi yapmış annen."

Başını yeniden kızına çevirdiğinde sert, öfkeli ifadesini bir kez daha ustaca silip attı. Yüzüne güven veren, dünyaları ısıtan baba tebessümünü yerleştirdi. Elinin ayasıyla kızının sırtına ritmik darbeler indirmeye, mayıştırıcı pışpışlamaya geri döndü.

"Hadi uyuyalım biz artık..." diye fısıldadı İsmail çenesini kızının sapsarı saçlarına yaslayarak. "Boşverelim onu. Bizim evimizde artık sadece güzellikler var. Kötü adamlar giremez bu kapıdan içeri."

Neva babasının bu sarsılmaz garantisiyle birlikte tamamen rahatlamıştı. Bütün omuzlarındaki çocuksu yük kalkmış, geriye sadece uykunun tatlı, ağır teslimiyeti kalmıştı. Göz kapakları usulca kapanırken babasının tişörtünü minik elleriyle sıkıca avuçladı.

"Duamı da oku baba..." diye mırıldandı. Sesi artık tamamen uykunun derinliklerinden geliyordu. İyice mayışmış bedeni pelte gibi gevşemişti.

"Okurum elbet babacığım..." dedi İsmail.

Gözlerini kapatıp dudaklarını kızının saçlarına değdirerek kalbinden kopan en içten, en koruyucu duaları sessiz bir fısıltıyla okumaya başladı. Ayetleri kızının etrafına görünmez bir zırh örmek istercesine art arda sıraladı. Nefesi kızının tenine değiyor, her bir kelimesi odanın loş havasına şifalı bir kalkan gibi yayılıyordu.

Duasını bitirdiğinde derin bir nefes alıp kızının alnına, yüzüne ve yanaklarına doğru usulca şefkatli bir nefes üfledi.

Babasının yüzüne üflediği sıcak nefesi hisseden Neva kapalı gözlerinin ardında sıcacık, melekleri andıran bir tebessümle gülümsedi. Dudaklarının kenarındaki huzurlu kıvrım dünyadaki bütün kötülüklerin dışarıda kaldığının en büyük kanıtıydı. Hiçbir şey söylemeden sadece babasının göğsündeki ritmik kalp atışlarına teslim olarak saniyeler içinde derin, kâbussuz ve deliksiz bir uykuya daldı.

İsmail usulca eğilip kundağın uçlarını dikkatlice gevşetti. Neva'nın sıkışmaması için battaniyeyi yavaşça iki yana aralarken küçük kızın büzüşmüş bedenini rahatlattı. Kenarda duran yumuşacık yorganı alıp kızının omuzlarına kadar özenle örttü. Çakır gözleri uykusunda bile sarı tavşanına sıkıca sarılan evladının melekleri andıran yüzünde uzun uzun dolaştı. Eğilip alnına, saçlarının arasına tüy gibi hafif, sıcacık bir öpücük kondurdu.

Başucundaki gece lambasının odaya yaydığı loş turuncu ışığı kızının kendini güvende hissetmesi için açık bıraktı. Komodinin üzerinde duran bebek telsizini sessizce eline aldı. Cihazın yeşil ışığının yandığından emin olduktan sonra parkelerin üzerinde en ufak bir gıcırtı dahi çıkarmamaya özen göstererek adımlarını kapıya yöneltti.

Odanın kapısını arkasından yavaşça kapatıp koridorun serin havasına adımını attığı an yüzündeki şefkatli, yumuşak baba ifadesi saniyeler içinde silinip gitmişti.

Çenesi hırsla kasılmış, gözlerine fırtınalı bir denizin karanlığı çökmüştü. Zihninde az önce kızının masum, titrek sesiyle söylediği kelimeler yankılanıyordu.

Eve gelmişti.

Karısının ve kızının en savunmasız, en çaresiz oldukları saatlerde kendi evlerinin mahremiyetine, kendi kalesinin sınırlarına girmişti. Parmakları elindeki telsizi kırarcasına sıkarken ahşap merdivenleri ağır, öfkeli adımlarla inmeye başladı.

Fadime yaşanan bunca şeyin arasında bu kadar kritik bir detayı ondan nasıl saklardı? Herifin bu kapıdan içeri girmesi bir yana, kızı ve karısıyla aynı havayı solumuş olması bile koca adamın kanını beynine sıçratıyordu.

Alt kata indiğinde evin sessizliğini sadece mutfaktan gelen ufak tefek tıkırtılar bozuyordu. İsmail adımlarını mutfağa çevirdi. Kapının pervazında durup içeriye baktı. Fadime tezgâhın başında durmuş, elindeki bezi mermerin üzerinde dalgın, mekanik hareketlerle gezdiriyordu. Kadının omuzları düşmüş, zihni belli ki bambaşka yerlere savrulmuştu.

Hiçbir şey söylemeden, ayak seslerini bilerek gizleyerek mutfağa süzüldü. Karısının hemen arkasına kadar yaklaştığında iki elini tezgâhın mermer kenarına sertçe dayayarak Fadime'yi kendi gövdesiyle tezgâh arasına hapsetti.

"O şerefsizin benim evimde ne işi vardı?"

İsmail'in sesi bağırmaktan uzak, fısıltı hâlindeydi lakin kelimelerin taşıdığı zehirli, ölümcül öfke mutfağın duvarlarında yankılanacak kadar keskindi.

"Destur!" Fadime arkasından aniden gelen bu baskı ve kulağının dibinde tıslayan sesle birlikte yerinde sıçradı. Elindeki bez tezgâha düşerken can havliyle kollarının arasındaki adama doğru döndü. Kocasının kaskatı kesilmiş göğsüyle mermer tezgâhın arasında tamamen sıkışmıştı. Ela gözleri şaşkınlık ve hafif bir korkuyla irileşirken kocasının karanlık, çakmak çakmak olmuş gözleriyle burun buruna geldi.

"N'oluyor İso'm?" diye sordu genç kadın nefes nefese kalmış bir hâlde.

İsmail'in yüzünde zerre kadar yumuşama olmadı. Çenesindeki kaslar seğirirken gözlerini karısının gözlerine milim milim kenetledi.

"Sen biliyorsun, ben bilmiyorum." dedi buz gibi bir tonla.

Fadime yutkundu. Kocasının neyi öğrendiğini, bu öfkenin kaynağının ne olduğunu saniyeler içinde idrak etmişti. Gözlerini kaçırmaya çalışsa da adamın kolları arasında hapsolduğu için gidecek hiçbir yeri yoktu. "İso..." diye mırıldandı durumu yumuşatmak istercesine. Ellerini adamın göğsüne yerleştirdi.

"Söyle Fadime." diyerek karısının sözünü bıçak gibi kesti İsmail. Kollarını tezgâha biraz daha bastırıp aralarındaki milimetrelik mesafeyi de kapattı. "O herifin evimizde... Benim karımın, kızımın olduğu yerde ne işi vardı?"

Genç kadın kocasının hesap soran duruşu karşısında derin bir nefes almak zorunda kaldı. Günkü çaresizliği ve yaşadığı sinir harbi yeniden zihnine üşüştü.

"Senin yoğun bakıma girdiğin gündü, gözünü açmıştın ya..." diye anlatmaya başladı Fadime kelimeleri dikkatle seçmeye çabalayarak. "Neva'yı eve getirmek istedim. Harap olmuştu... Eyüphan'la Defne'yi hastanede bıraktım senin başında, ben taksiyle geçecektim. Asansörlerin orada önümü kesti. Bi' atarlandı bana, 'Ben sizi göndermem.' diye..."

"Ula adam mı yoktu Fadime?! Çuvala mı girdi onca uşak?!" diye tısladı İsmail sabrının sınırları çoktan zorlanırken. "Abim nereyeydi?! Niye ona söylemedin?!"

"Fatih abiye diyecektim ama doktorun yanındaydı o da!" diyerek kendini savundu Fadime sesini hafifçe yükselterek. "Neva huzursuzdu zaten, çok yorulmuştu. Olay çıkarmak, hastanenin ortasında kriz yaratmak istemedim ben de. Zaten kapıya kadar bırakır gider sanmıştım ama... Eve de girdi!"

İsmail duyduğu bu sözlerle birlikte dişlerini öyle bir sıktı ki çene kemiklerinden hafif bir çatırtı duyuldu. Kendi kalesine, en mahrem alanına adamın elini kolunu sallayarak girdiği gerçeği adamın damarlarındaki bütün kanı kaynatıyordu. Yumruklarını tezgâhın mermerine öylesine şiddetli geçirdi ki üstündeki bardaklar sarsıldı.

"İso..." diye mırıldandı Fadime kocasının bedeninden yayılan yakıcı siniri iliklerine kadar hissederek. Ellerini adamın kollarına kaydırıp onu sakinleştirmeye çalıştı.

"Devam et Fadime." dedi İsmail gözlerini yumup açarak içindeki yakıp yıkma arzusunu zorla dizginledi.

Genç kadın yutkunarak gözlerini kaçırdı. "Neva'yı yıkayıp giydirdim. Kendim yıkanacağım diye odasına yolladım onu. Neva merdivenin başına gitmiş, o da görünce Neva'yı... Durmuş altta, çağırmış Neva'yı... Neva da istememiş. Banyodan çıktığımda sinmiş, merdivenin köşesinde büzüşmüş oturuyordu."

"Ula..." İsmail'in ağzından kopan bu tek hecelik isyan bir babanın çaresizliğini ve öfkesini aynı anda barındırıyordu. Kızının kendi evinde o adamın yüzünden korkuyla büzüşmesi fikri aklını başından alıyordu.

"Aldım kucağıma indirdim Neva'yı." diye devam etti Fadime kocasının göğsünü hafifçe okşayarak. "O biz yukarıdayken salondaki albüme bakmış... Şömineyi yakmış."

"Albüme bakmış? Şömineyi yakmış?!"

İsmail'in sesi bu kez fısıltıdan çıkıp doğrudan bir kükremeye dönüştü. Tezgâhı tutan elleri titremeye başlamıştı. Onların özel anılarına, fotoğraflarına dokunması, kendi evinin şöminesini kendi malıymış gibi yakması adamın sinir sistemini kelimenin tam anlamıyla çökertmişti.

Fadime kocasının bu tepkisi üzerine hızla araya girdi. "Neva'yı koltuğa yatırdım, mutfağa geçtim yemek hazırlayayım diye. Yemek yoktu. Öyle olunca... Senin yokluğun vurdu yüzüme yine, ağlayasım geldi yokluğundan. O ara geldi mutfak kapısına, şakalaşmaya çalıştı benimle."

Fadime burnunu çekip o anki çaresizliği hatırlayarak yüzünü buruşturdu. "Ana oldun, hâlâ yemek yapamıyor musun falan dedi. Ben çorba yapacaktım Neva'ya... Sana domatesli pilav yapayım mı dedi. İstemem dedim, kestirip attım ama... Konuşmaya devam etti. Gebelik, analık zor muydu diye sordu."

"Siktirsin gitsin!" diye patladı İsmail kollarını tezgâhtan çekip bir adım gerileyerek. Öfkesi mutfağın duvarlarına çarpıyordu. "Niye muhatap oluyorsun sen onunla Fadime?! Herifin seninle böyle konuşmasına, evimde rahat rahat dolanmasına nasıl izin verirsin?!"

"Olmadım!" diye karşılık verdi Fadime anında sesini yükselterek. Kocasının onu suçlayan tavrı canını sıkmıştı. "Keyfimden onunla oturup çay içmişim gibi davranma bana! Zaten sinirlerim bozuktu. O da 'Ben sana sahip çıkardım.' gibi konuşunca dayanamadım, patladım zaten!"

"O mu sahip çıkacakmış sana?!" İsmail alaycı, sinir bozucu bir kahkaha attı. Elleriyle saçlarını geriye doğru hırsla taradı. "Benim karımı ölümle tehdit eden, kızımızı yetim bırakmaya çalışan adam mı diyor bunları?!"

"Şşşhhh..." diyerek ellerini havaya kaldırdı Fadime. Panikle kocasının dudaklarına doğru uzandı.

"Ne şşşhhh Fadime, ne?!" diye gürledi adam gözlerinden ateş saçarak.

"İso, Neva duyacak n'olursun..." diye yalvardı genç kadın eliyle yukarıyı işaret ederek. Çocuğun zaten zar zor uyuduğunu, bu saatte yeni bir kâbusla uyanmasını istemiyordu.

İsmail duyduğu bu uyarı karşısında çenesini sımsıkı kenetledi. İki eliyle şakaklarını ovuştururken mutfağın ortasında derin, hırslı nefesler alıp vererek kendini zapt etmeye çalıştı. İçindeki kasırgayı kızının uykusu uğruna zorla bastırdıktan sonra başını kaldırıp karısına baktı. "Devam et." dedi dişlerinin arasından sesini yeniden fısıltı seviyesine çekerek.

"Ben bana ettiklerini yüzüne vururken kapı çaldı. Fatih abi gelmiş." diye mırıldandı Fadime kollarını kendine sararak. "Ben de onu görünce bilmiyorum... Gücüm tükendi sanki, ona bıraktım kendimi. İçeri geçtik. Beraber yemek de getirmişti Fatih abi. Benimle konuşurken bu sefer onlar kavgaya tutuştu." Genç kadın yutkunarak gözlerini kaçırdı. "Fatih abiye şey dedi..."

"Ne dedi?" İsmail'in bakışları adeta bir kartal gibi keskinleşti.

"Başkalarının kızına babalık yaptığın yetmedi, şimdi de başkalarının kardeşine abilik mi yapıyorsun dedi..."

İsmail'in gözleri bu cümlenin ağırlığıyla kocaman açıldı. "Ula..." diye hırıldadı adam inanamaz bir ifadeyle. "Bu ölmeyi bayılmak mı sanmış?! Abimin babalığını sorgulamak o ite mi kalmış?!"

"Abin de yapıştı boğazına zaten, ne olacak..." diyerek o anki kâbusu anlattı Fadime. Elleri titremeye başlamıştı. "İso, ben kitlendim kaldım o an. Ayırmadım, ayıramadım... Neva uyanıp bağırana kadar kendime gelemedim."

Göz pınarlarında biriken yaşlar yanaklarından süzülmeye başladı genç kadının. "Sonra da Neva uyandı işte, ağlıyordu... O gürültüden, korkudan altını ıslatmıştı. Uykusu haram oldu kızımın... Ben de sinirle patladım ona, beddua ettim, kovdum gitti."

İsmail karısının gözyaşlarını gördüğünde içindeki öfke yerini devasa bir kırgınlığa bıraktı. "Niye anlatmadın sen bunları bana Fadime?" diye sordu. Sesindeki sitem yürek dağlayıcıydı. "Ben anlamıyorum, neden sakladın benden?"

"Anlatacaktım yemin ederim!" diye çırpındı Fadime elleriyle kocasının kollarını tutarak. "Saklamak niyetinde değildim. Sen yoğun bakımdaydın, canınla uğraşıyordun. Çıktın, Neva kötüleşti derken... Üzülme, aklın kalmasın diye sustum."

İsmail karısının kollarından kurtulup başını iki yana salladı. "O Eyüphan'a da soracağım ben bunu!" diye söylendi hırsla.

"Onun ne suçu var ula?!" diye araya girdi Fadime hemen arkadaşını savunarak.

"Sizi pislikle nasıl baş başa bırakıyor?!" diyerek sinirle karşılık verdi İsmail. Adımlarını hızlandırıp mutfağın içinde volta atmaya başladı. Zihnindeki asıl, en karanlık soru hâlâ cevabını bulamamıştı. "Fadime... O herifin zaten hastanede ne işi vardı, ha Fadime? Neden oradaydı?"

Fadime bu soru karşısında yutkundu, gözlerini kaçırarak tezgâhın mermerine dikti bakışlarını. "Sen vurulduğun sırada geldi ya..." diye mırıldandı.

"Eee?" diyerek durdu İsmail. Kollarını göğsünde kavuşturup karısına delici bir bakış attı.

"Geldi işte İso..." dedi genç kadın konuyu daha fazla deşmek istemeyerek.

"Yok, ben gerçekten delireceğim!" İsmail ellerini tezgâha öyle bir şiddetle vurdu ki mutfak adası hafifçe sarsıldı. Hızla geri çekilip kendi etrafında döndü. "Ben aklımı kaçıracağım Fadime!" diye kükredi. Sesini kontrol etme çabası tamamen yerle yeksan olmuştu.

"İso, n'olur..." diye yalvardı Fadime kocasının bu kriz hâlini durdurmaya çabalayarak. Ona doğru bir adım attı.

"Başka ne saklıyorsun?!" diye sordu İsmail işaret parmağını karısına doğru sallayarak. Gözlerindeki şüpheci, yaralı ifade genç kadının kalbine saplandı. "Allah bilir sizi kanatları altına da almıştır kargaşada, he da?!"

Fadime kocasının bu haksız, yargılayıcı suçlaması karşısında sessizleşti. Ne diyebilirdi ki? Yalan mı söyleyecekti? Adamın kucağında nasıl ağladığını, ona nasıl tutunduğunu inkâr mı edecekti? Bu sessizlik İsmail'in beynindeki bütün şalterleri tek tek indirmeye yetti. Karısının reddetmeyişi, sessiz kalarak kabullenişi adamı iyice çıldırttı.

"Adam kalmadı, keleklere sarıldın öyle mi Fadime?!" diye bağırdı İsmail.

"Ula ben kime sarıldığımın farkında mıyım?!" diye feryat etti Fadime de sonunda dayanamayarak sesini kocasının seviyesine çıkararak. Gözyaşları artık sel olup akıyordu. "Kendimde değildim diyorum sana! Yanımda oldu, Neva'nın başında durdu o kadar! Başka ne yapacaktım?!"

"Neva'yı da emanet ettin yani? Ne güzel ya!" diyerek alaycı, zehir gibi bir kahkaha attı İsmail.

"İso..." diye inledi Fadime kocasının bu acımasız tavrı karşısında tükenmiş bir hâlde.

"Sana eziyet etti bu it sen kızımıza hamileyken!" diye devam etti İsmail geçmişin kanlı defterlerini masaya çarparak. Gözlerinden resmen ateş fışkırıyordu. "Bizi ayırmaya kalktı, seni konağa hapsetti! Sen bu şerefsizin çevirdiği dolaplar yüzünden erken doğurdun Fadime! Bu herif bizim kızımıza mezar oluyordu!"

"Sus! Sus, biliyorum, sus!" diye haykırdı Fadime iki eliyle yüzünü kapatıp hıçkırıklara boğularak. "Unuttum mu sanıyorsun İso?! Farkındayım her şeyin, hepsini iliklerime kadar hatırlıyorum!"

"Farkındasın?" dedi İsmail adımlarını karısına doğru atıp aralarındaki mesafeyi yeniden sıfırlayarak. Sesi şimdi bir fısıltı kadar cılız ama bir o kadar da yıkıcıydı. "Farkındaysan sen nasıl yaparsın bunu? Nasıl kızımızı da alıp ona sığınırsın?! Ula güç gösterisi uğruna kızımın gözleri önünde bana silah çekti bu adam, sen nasıl-"

"İso sen ölüyordun!"

Fadime'nin ağzından kopan bu çığlık mutfağın bütün camlarını titretecek kadar şiddetli, bir kadının cinnet geçirdiği son noktanın feryadıydı. Genç kadın ellerini hızla indirip kocasının üzerine atıldı. Yumruklarını adamın göğsüne, karnına ve omuzlarına acımasızca ardı ardına indirmeye başladı.

"Ölüyordun!" diye feryat etti yine. Her bir vuruşunda kendi içindeki kâbusu, dehşetini kusuyordu. "Ölüyordun! Benim kollarımda gözlerini kapattın sen!"

Yumrukları giderek gücünü yitirdi. Elleri adamın tişörtüne tutunarak titremeye başladı. Bacaklarındaki derman tamamen çekildiğinde Fadime dizlerinin üzerine çöküp mutfak zeminine düşer gibi yığıldı. Başını kollarının arasına gömerek içli içli, sarsıla sarsıla ağlamaya başladı.

İsmail karısının bu paramparça hâlini, hıçkırıklarının şiddetinden sarsılan omuzlarını gördüğü an içindeki bütün öfke ve hesap sorma arzusu kül olup uçtu. Kendi can derdini unutup dizlerinin üzerine çökerek doğrudan Fadime'nin karşısına yerleşti.

"Benim canım..." diye ağlayarak titrek bir sesle konuşmaya başladı Fadime. Yüzünü kocasından saklıyor, sadece zemine bakıyordu. "...Göğsünden vurulmuş, kollarımda can çekişirken ben bir şeylerin farkında olmak istemedim... Düşünmek istemedim İso. Kimin bana yardım ettiğini umursamak istemedim."

İsmail hiçbir şey söylemeden kollarını uzatıp karısını soğuk zeminden çekerek kendi sıcak göğsüne yasladı. Kollarını onun titreyen bedenine sımsıkı doladığında Fadime adamın tişörtünü avuçlayarak daha da içli, daha da çaresiz bir şekilde ağlamaya başladı.

"Kime tutunacağımı bilemedim ki!" diye hıçkırdı genç kadın yüzünü adamın boynuna gömerek. "Sen yoktun... Ben hep sana tutunuyorum, her karanlıkta sana yaslanıyorum ama sen yoktun İso! Çok korktum... Bir daha olmayacaksın, bir daha hiç gelmeyeceksin sandım..."

İsmail'in çakır gözlerinden süzülen yaşlar karısının saçlarına karıştı. Karısının omuzlarına binen devasa çaresizliği, ıssızlığı idrak edebiliyordu. Kollarını biraz daha sıkılaştırdı.

"Geçti güzelim... Buradayım." diye fısıldadı dudaklarını Fadime'nin saçlarına bastırıp derin, şefkatli öpücükler kondururken. Karısının yanaklarından süzülen gözyaşlarını kendi parmaklarıyla usulca sildi. Lakin içindeki gerçeği de dile getirmeden edemedi.

"Yumuşak karnından faydalanmış..."

Bu tespit Fadime'nin kalbine batan son paslı hançer oldu. Abisinin onun bu çaresiz, paramparça anını kendi vicdanını rahatlatmak, onu yeniden kendi himayesine çekmek için kullandığı gerçeği genç kadının canını sandığından çok daha fazla yakmıştı. Hıçkırıkları yeniden alevlendi, yüzünü kocasının göğsüne daha da sakladı.

"Ben anlıyorum seni Fadime'm..." diye mırıldandı İsmail sesi acıdan çatallanarak. Çenesini kadının başına yasladı. "Senin o anki çaresizliğini anlıyorum. Ama sen de beni anlarsın he da? Anlarsın..."

Derin bir nefes alıp yutkundu İsmail. "Seni onunla aynı yerde, kızımı onun yamacında düşününce ben delirecek gibi oluyorum. Benim aklım çıkıyor."

"Biliyorum..." diye fısıldadı Fadime burnunu çekerek. "Özür dilerim. Senden sakladığım için çok özür dilerim..."

"Dileme..." diyerek kesti onun sözünü İsmail. Parmaklarını karısının saçlarına daldırıp yüzünü hafifçe kaldırdı, gözyaşlarını başparmağıyla bir kez daha sildi. Çakır gözlerindeki karanlık, korumacı ateş yeniden harlanmıştı lakin bu kez hedefinde karısı yoktu.

"O özür dileyecek," dedi İsmail sesindeki sarsılmaz ve tehlikeli kararlılıkla. "Kızıma uykusunu haram ettiği için... Karımı en zayıf anında zaafından vurduğu için... O özür dileyecek."

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

Gece Fadime için kelimenin tam anlamıyla bitmek bilmeyen, nefes aldırmayan bir işkence çarkına dönüşmüştü. Karanlık yatak odasının içinde saatler asırlar gibi sürünerek ilerlerken genç kadının zihni yaşadığı dehşetin, duyduğu sözlerin ve yüzleştiği ihanetlerin enkazı altında ezilip duruyordu. Gözlerini kapattığı an asfaltta kocasının göğsünden fışkıran kanı görüyor, araladığında ise abisinin hastalıklı kibrinden beslenen yüzü beliriyordu karşısında. Titreyen bedeni İsmail'in geniş, sıcak göğsüne yaslanmıştı lakin ruhundaki dondurucu üşümeyi durduramıyordu.

Ağlıyordu Fadime. Hıçkırıklarını kocasının tenine, boyun girintisine gömerek sessiz sessiz, sarsıla sarsıla ağlıyordu. İncecik parmakları İsmail'in göğsündeki yerini pürüzlü bir ize bırakan yarasında, kalbinin tam üzerinde usul usul geziniyordu. İzin üzerindeki her bir doku genç kadının parmak uçlarını yakıyor, kocasını kaybetme korkusunu her saniye yeniden iliklerine enjekte ediyordu.

İsmail karısının bu perişan hâlini, göğsüne dökülen sıcak gözyaşlarını hissettikçe kendi ciğerinin dağlandığını hissediyordu. Çakır gözleri gecenin karanlığına dikilmiş bir hâlde kollarını Fadime'nin titreyen bedenine sımsıkı sarmıştı. Başparmağıyla kadının saçlarını, terden nemlenmiş şakaklarını bıkmadan usanmadan okşuyor, dudaklarından dökülen sessiz dualarla onun içindeki bu fırtınayı dindirmeye çabalıyordu. Genç kadının ruhu öylesine yorgun, öylesine hırpalanmıştı ki teselli kelimeleri bile havada asılı kalıp bir işe yaramıyordu artık.

Sabaha karşı pencere camlarına vuran rüzgârın sesi hafiflemeye yüz tuttuğunda Fadime'nin bedeni nihayet tükenmişliğin getirdiği ağır bir teslimiyetle pelte gibi gevşedi. Gözyaşları kurumuş, derin ve kesik nefesleri yerini uykunun düzensiz ritmine bırakmıştı. İsmail karısının tamamen derin bir uykuya daldığından emin olana kadar kıpırdamadan, nefesini bile kontrollü alarak bekledi. Kadının başını kendi göğsünden usulca kaydırıp yastığa yerleştirirken üzerindeki yorganı omuzlarına kadar büyük bir özenle örttü.

Fadime uyumuştu lakin İsmail'in gözüne bir damla bile uyku girmemişti. Giremezdi de.

İçinde harlanan yangın koca adamın damarlarındaki bütün kanı kaynatıyordu. Karısının anlattığı her bir detay, abisi Fatih'in omuzlarına yüklenen haksız ve bel altı iftira, kızının kendi evinde, kendi merdivenlerinde korkudan büzüşüp kalması zihninde durmaksızın dönüp duruyordu. Adil Koçari'nin bu cüreti, onların en çaresiz, en savunmasız anını fırsat bilip kapılarından içeri sızması ve evlerinin mahremiyetini kirletmesi İsmail'in tahammül sınırlarını kelimenin tam anlamıyla yerle yeksan etmişti.

Yatağın içinde daha fazla duramadı. Dışarıdan Trabzon'un puslu tepelerinden yankılanan sabah ezanının sesi odaya sızdığı an İsmail yorganı sessizce üzerinden atıp ayaklarını soğuk ahşap zemine bastı.

Adımları son derece yavaş ama bir o kadar da kararlıydı. Dolabın kapağını en ufak bir gıcırtı çıkarmadan aralayıp üzerine siyah pantolonunu ve beyaz gömleğini geçirdi. Hareketleri öylesine mekanik, öylesine keskindi ki sanki sıradan bir iş gününe hazırlanıyordu. Ceketini omuzlarına attığı sırada gözleri yatakta huzursuzca uyuyan karısına kaydı. Fadime'nin masum, yorgun yüzüne baktıkça içindeki vahşi intikam arzusu daha da bileniyordu.

Odadan çıkmak üzere kapının kulpuna uzandığında koridorun sessizliği karşı odadan gelen hafif bir tıkırtıyla bölündü.

Neva'nın odasının kapısı usulca aralandı. Menteşelerin ince gıcırtısının ardından eşikte minicik bir silüet belirdi. Küçük kız tek eliyle gözlerini ovuşturuyor, diğer eliyle de kapının pervazına tutunarak uyku sersemliğiyle ayakta durmaya çalışıyordu.

İsmail kızını gördüğü an içindeki kükreyen canavarı saniyeler içinde zapt edip derin bir yere kilitledi. Yüzündeki kasırga anında dağıldı, yerini dünyaları aydınlatan sıcacık bir baba tebessümüne bıraktı.

"Babam..." diye fısıldadı adam adımlarını hızlandırıp kızının hizasına gelerek dizlerinin üzerine çöktü. "Niye uyandın sen bu saatte?"

Neva uykulu gözlerini kırpıştırarak babasının yüzüne baktı. Minik dudaklarını büzüp incecik bir sesle mırıldandı. "Su..."

"Suyun mu bitmiş senin?" diye sordu İsmail kızının dağılmış saçlarını şefkatle kulaklarının arkasına sıkıştırırken.

Küçük kız başını usulca aşağı yukarı salladı. "Hı hı... Sana gelecektim."

Bu masum cümle koca adamın kalbini ortadan ikiye ayırmaya yetmişti. "Gel babacığım." diyerek kollarını uzattı İsmail. Neva'yı belinden kavradığı gibi tek bir hamlede, incitmekten ölesiye korkarcasına havalandırıp kendi göğsüne bastırdı. Kızının mis gibi bebek kokusunu ciğerlerine çekerken adımlarını kendi yatak odalarına doğru yönlendirdi.

İçeri girdiklerinde Fadime'yi uyandırmamaya azami özen göstererek Neva'yı yatağın boş tarafına, annesinin hemen yanına usulca oturttu. Küçük kızın gözleri hâlâ kapalı gibiydi, bedeni uykunun ağırlığıyla sağa sola sallanıyordu. İsmail başucundaki komodinde duran sürahiye uzanıp bardağa dikkatlice su doldurdu. Bardağı kızının dudaklarına yaklaştırıp minik elleriyle kavramasına yardımcı olarak suyu yavaş yavaş içirdi. Neva kana kana suyunu içtikten sonra derin bir iç çekip bardağı babasına geri bıraktı.

"Yat bakalım annenin yanına, üstünü de örtelim..." diye fısıldadı İsmail kızının minik bedenini yastıkların arasına, Fadime'nin sıcaklığına doğru usulca yatırırken.

Neva annesinin kokusunu aldığı an içgüdüsel bir refleksle ona doğru kıvrıldı lakin uykunun sisli perdesi tam olarak kapanmadan evvel yarı aralık gözleriyle babasının üzerindeki kıyafetleri fark etti.

"Baba, sen niye giyindin..?" diye mırıldandı peltek, zar zor duyulan bir sesle.

İsmail bu soru karşısında yutkundu. Boğazındaki sert düğümü zorla aşağı iterek cevap vermek yerine elini kızının sırtına yerleştirdi. Sadece gülümsedi karanlığın içinde. Usul usul, mayıştırıcı ve ritmik tempoyla kızını pışpışlamaya başladı. Dudaklarını Neva'nın alnına, saçlarına defalarca bastırıp derin şefkatiyle onu sarmaladı. Küçük kız babasının dokunuşuyla birlikte sorusunun cevabını bile beklemeden saniyeler içinde derin ve deliksiz bir uykuya teslim oldu.

İsmail karısına ve kızına son bir kez içi giderek baktı. Onların masumiyetine, savunmasız hâllerine uzanan kirli ellerin hesabını sormak artık boynunun borcuydu.

Odadan bir gölge gibi sessizce çıkıp dış kapıya yöneldi. Kabanını omuzlarına geçirirken içindeki kilitli canavar zincirlerini çoktan kırmış, damarlarındaki kanı alev alev kaynatmaya başlamıştı bile.

Dışarı adımını attığında Trabzon'un sabah ayazı jilet gibi yüzüne çarptı. Sislerin ardında yeni yeni aydınlanmaya başlayan gökyüzü adamın içindeki karanlığa tezat bir şekilde soluk bir griye bürünmüştü. Arabasına bindi, kontağı çevirip motorun tok, yırtıcı sesini gecenin sessizliğine bıraktı. Gaza öylesine bir hırsla, öylesine gözü dönmüş bir şekilde yüklendi ki tekerlekler ıslak asfaltta çığlık atarak yeri kazıdı.

Yol boyunca direksiyonu sıkan parmak boğumları bembeyaz kesilmiş, çenesindeki kaslar seğirmekten adeta taşlaşmıştı. Zihninde Fadime'nin anlattığı her bir saniye, kızının merdiven köşesinde korkuyla büzüşmüş hâli ve abisine edilen alçakça laflar yankılanıp duruyordu. Adil Koçari'nin kendi ailesine, kendi mahremine bu kadar fütursuzca girmesinin bedeli ağır olacaktı.

Araba virajları vahşi bir hızla dönerek dağ yollarını tırmandı ve nihayet devasa, yüksek duvarlarla çevrili Koçari konağının sokağına giriş yaptı.

İsmail aracı konağın tam önüne çapraz ve kışkırtıcı bir şekilde sert bir frenle durdurdu. Lastiklerden yükselen acı fren sesi sabahın kör saatinde bütün sokağı inletmeye yetmişti. Elini usulca torpido gözüne doğru uzattı.

Torpido kapağı açıldığında içeride soğuk, siyah metaliyle duran silahı göz kırptı adama. İsmail Furtuna hayatı boyunca belinde silah taşımaktan, o mafyavari, kan kokan güç gösterilerinden hep iğrenmişti. Kaba kuvvetin değil, aklın ve sükûnetin adamıydı her zaman. Lakin söz konusu karısı ve kızı olduğunda onların kılına zarar gelme ihtimali doğduğunda içindeki uysal adam ölür, yerine dünyayı ateşe vermekten zerre çekinmeyecek bir iblis uyanırdı. Sadece ve sadece ailesi için eline aldığı bu soğuk metali şimdi yine aynı sebeple, aynı kararlılıkla parmaklarının arasına sıkıştırdı.

Arabanın kapısını tekme atarcasına açıp dışarı fırladığında konağın etrafında nöbet tutan siyah takım elbiseli adamlar bu ani ve saldırgan giriş karşısında anında alarma geçtiler. Eller bellerdeki silahlara giderken birkaç adam hızla İsmail'in üzerine doğru yürümeye başladı.

İsmail etrafını saran bu kalabalığı, üzerine çevrilen namluları zerre kadar umursamadı. Gözü dönmüş, aklını tamamen yitirmiş bir adamın pervasızlığıyla elindeki silahı havaya kaldırdı ve peş peşe iki el ateş etti.

Patlayan kurşunların sağır edici sesi Trabzon'un sessiz sabahını kelimenin tam anlamıyla paramparça etti. Yankısı dağlara çarpıp geri dönerken etraftaki kuşlar panikle havalandı.

"KOÇARİ!" diye kükredi İsmail. Sesi silah sesinden çok daha yırtıcı, çok daha korkunç bir şiddetle konağın duvarlarına çarptı. "ÇIK DIŞARI YÜREKSİZ, NEREDESİN?!"

Düzinelerce namlunun ucunda tek başına dikilen adam korkmak ya da geri adım atmak bir yana dursun elindeki silahı bir kez daha havaya kaldırıp tetiğe asıldı. Üçüncü kurşun gökyüzünü delip geçerken İsmail'in çakır gözlerinden resmen katıksız bir cinnet fışkırıyordu.

"ÇIK KARŞIMA ULAN!" diye bağırmaya devam etti adımlarını demir kapıya doğru meydan okuyarak atarken. "KARIMA, KIZIMA MI YETTİ GÜCÜN?! İN AŞAĞIYA!"

Silah sesleri ve İsmail'in yeri göğü inleten bağırışları konağın içindeki ağır uyku perdesini saniyeler içinde yırtıp atmıştı. Evin içinde panik dolu ayak sesleri, bağırış çağırışlar birbirine karışmaya başladı. Pencerelerin perdeleri hızla aralanırken kapının arkasındaki hareketlilik dışarıdan bile hissediliyordu.

Konağın geniş, ahşap ana kapısı büyük bir gürültüyle ardına kadar açıldı.

Eşikte ilk beliren elinde sımsıkı kavradığı silahıyla Adil Koçari oldu. Koca adamın yüzü uykusuzluktan ziyade duyduğu hadsiz baskının getirdiği korkunç bir öfkeyle kasılmıştı. Gözleri kan çanağına dönmüş, boynundaki damarlar patlayacakmış gibi şişmişti. Arkasında, merdivenlerin başında dehşet içinde titreyen Esme, elleriyle ağzını kapatmış olan Aleyna ve panikle aşağı inmeye çalışan İlve ile Gezep dikiliyordu.

"Çıkmayın dışarı!" diye gürledi Adil arkasından gelmeye çalışan kadınlara dönerek. Sesindeki otorite itiraz kabul etmez bir duvardı. Sağ kolunu kaldırıp onları merdivenlerin gerisinde tutarken Gezep'e kısa ve sert bir baş işareti yaptı.

Gezep elindeki silahı çekip namluya mermiyi sürerek Adil'in hemen arkasından avluya doğru adımını attı. İkisi birlikte taş merdivenleri ağır ağır, etraflarına ölümcül bir tehdit saçarak indiler.

Dışarıdaki onlarca koruma İsmail'i çoktan çembere almıştı. Adil tek başına koca bir orduya kafa tutan adama inanamaz, kin dolu gözlerle baktı. Aşina olduğu bir görüntüydü aslında.

"Senin ne haddine lan benim kapıma dayanıp silah sıkmak?!" diye kükredi aralarındaki mesafeyi kapatıp doğrudan İsmail'in tam karşısına çıkarak. Kendi silahının namlusunu tereddütsüz bir şekilde İsmail'in göğsüne doğrulttu. "Aklını mı yitirdin ulan sen?! Leşini sererim buraya, kimse seni benim elimden alamaz!"

İsmail üzerine doğrulmuş silahlara, etrafını saran adamlara sadece iğrenerek alaycı bir kahkaha atarak karşılık verdi. Silahını indirmek bir yana namluyu doğrudan Adil'in alnının çatına sabitledi.

"Benim aklımı asıl sen yitirttin lan şerefsiz!" diye bağırdı İsmail boynundaki kaslar gerim gerim gerilirken. "Ben ölüm döşeğindeyken, sen ne hakla benim evime girersin ulan?! Benim eşiğimden içeri adım atmaya nasıl cüret edersin?! Aileme nasıl musallat olursun?!"

Adil duyduğu bu suçlama karşısında çenesini hırsla sıktı. Fadime'nin çaresizliği ve Neva'nın korkusu yüzünden oraya girdiğini, onlara sahip çıkmaya çalıştığını düşünüyordu. Kendi haklılığına olan kör inancıyla bir adım daha öne çıktı.

"Benim kardeşim o lan!" diye feryat etti Adil. Sesi kendi içindeki ezikliği bastırmak istercesine gürdü. "Sen hastane köşesinde geberip giderken benim kanım olan kadın orada yapayalnızdı! Çocuğuyla bir başınaydı! Sen onları koruyamadın diye ben sahip çıktım onlara! Kardeşimin evine girmek için senden mi destur alacağım?!"

"Senin kardeşin mardeşin yok ulan! Desturunu da benden alacaksın!" diye kükredi İsmail kelimeleri adeta adamın yüzüne tükürerek. "Sen onu kurduğun cehennemden kaçmak zorunda bıraktığın gün sildin o kardeşliği! Benim evimde, benim kızımın önünde terör estirip sonra da yüzsüz gibi 'sahip çıktım' diye böbürlenemezsin! Sen o çocuğun rüyalarına kâbus diye giren adamsın lan! Neva senden köşe bucak kaçıyor, korkuyor, benim kızım hayatında ilk defa birinden nefret ediyor!"

Bu son cümle Adil'in kalbine saplanan paslı, devasa bir mızrak gibiydi. Koca adamın gözlerindeki öfke bir anlığına sarsıldı. Yutkunmakta zorlandı lakin kibrini, o Koçari gururunu zerre kadar ezdirmedi. Silahını tutan eli hafifçe titrese de namluyu indirmedi.

"Senin çok güvendiğin abin, Fatih Furtuna, sahip çıkabilmiş mi peki onlara?" diye sordu Adil zehir zemberek bir alayla. En zayıf noktadan, o çok iyi bildiği yerden vurmaya kararlıydı. "Kızının hayatını yalanlar üzerine kuran bir adam mı size kalkan olacak? Başkasının evladına babalık taslayan adam benim kardeşime abilik mi yapacak lan?!"

İsmail duyduğu bu sözlerle birlikte zihnindeki bütün frenleri tamamen kopardı. Adil'in onları nereden vurmaya çalıştığını tam olarak anlamıyordu. Gözbebekleri büyüdü, bedeni öfkeden kontrolsüzce sarsılmaya başladı.

"Senin pis ağzını dağıtırım!" diye haykırdı adamın üzerine doğru korkusuzca bir adım atarak. Etraftaki korumaların silahlarının emniyetleri aynı saniye içinde art arda tok seslerle açıldı lakin İsmail'in dünyasında o an sadece Adil'in ölümü vardı. "Benim abimin babalığını düşünmek sana mı kaldı?! Ben seni kendi ellerimle boğarım Adil Koçari, kendi ellerimle! Yüreksiz!"

"Vur ulan o zaman!" diye kükredi Adil kollarını hafifçe iki yana açıp göğsünü siper ederek. "Sık o tetiği de görelim senin yüreğini! Sık ulan!"

Gezep arkadan "Adil, dur!" diye panikle bağırırken İsmail dişlerini öyle bir sıktı ki dudaklarından incecik bir kan sızdı. Parmakları tetiğin üzerinde ölümcül bir kararlılıkla kasılmıştı. İki adam birbirlerinin gözlerinin içine bakarak yılların getirdiği bütün nefreti, bütün kanlı hesaplaşmayı tek bir merminin ucuna bağlamışlardı.

Rüzgârın uğultusu saniyeler içinde kesildi. Konağın önü, nefes almayı unutmuş onlarca adamın sessizliğiyle adeta bir mezarlığa dönüştü.

Ve sağır edici, dondurucu sessizliğin tam ortasında...

Tek bir silah sesi duyuldu.

Kurşun sabahın gri, puslu gökyüzünü yırtarak patladığında zaman tamamen durdu.

───⊹⊱♔♕♖♗♘♙⊰⊹───

🐥Neva ve Uraz🐑

SELAM!

Biliyorum bu bölüm çok gecikti (Wonderwall yazmaya çalıştım, başarısız bir girişim oldu😭) ama buradayız! Gecenin köründe atıyorum, iyi geceler, sabah okuyanlara da günaydın?

Yeni bölümde görüşmek üzere! Umarım hemen yazıp atabilirim. O zamana kadar yorumlarda buluşalım 💞

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

321okunma 12beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 147

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastik#felsefeGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18