43. bölüm / 47
Şans Oyunu-2Bölüm 43 – Kırık Sesler
Bölümler 47Şu an: Bölüm 43 – Kırık Sesler
- 1 Bölüm 1 – Sırların Gölgesinde544 kelime
- 2 Bölüm 2 – Kaçışın Anatomisi520 kelime
- 3 Bölüm 3 – Kırık Hafızalar491 kelime
- 4 Bölüm 4 – Kan Bağı515 kelime
- 5 Bölüm 5 – Uyanış488 kelime
- 6 Bölüm 6 – Kırılma Noktası415 kelime
- 7 Bölüm 7 – Yeni Sayfa322 kelime
- 8 Bölüm 8 – Karanlığın İçinden299 kelime
- 9 Bölüm 9 – Kapanış ve Yeni Başlangıç205 kelime
- 10 Bölüm 10 – Ateşle Dans522 kelime
- 11 Bölüm 11 – Aynalar ve Sis504 kelime
- 12 Bölüm 12 – Kafesteki Kartal532 kelime
- 13 Bölüm 13 – Çatlaklar366 kelime
- 14 Bölüm 14 – Çatlaklardan Sızan Gerçekler388 kelime
- 15 Bölüm 15 – Gölgenin Yüzü380 kelime
- 16 Bölüm 16 – Çıkış Yoksa Kazı393 kelime
- 17 Bölüm 17 – Aynaların Ardında470 kelime
- 18 Bölüm 18 – Kasetin Sesi438 kelime
- 19 Bölüm 19 – Ateş’in Sessizliği370 kelime
- 20 Bölüm 20 – Albatros’un Gölgesi505 kelime
- 21 Bölüm 21 - S.O.399 kelime
- 22 Bölüm 22 – Yılanın Dönüşü411 kelime
- 23 Bölüm 23 – Oyun Masası313 kelime
- 24 Bölüm 24 – Geçit320 kelime
- 25 Bölüm 25 - Sessiz Gelen Fırtına462 kelime
- 26 Bölüm 26 - Yanmadan Önceki Sessizlik446 kelime
- 27 BÖLÜM 27 – Gölgenin İzinde641 kelime
- 28 BÖLÜM 28 – KAPANA KISILANLAR436 kelime
- 29 BÖLÜM 29 – GİZLİ KAPI490 kelime
- 30 Bölüm 30 – Kayıp Saat749 kelime
- 31 Bölüm 31 - Çatlak Sesler342 kelime
- 32 Bölüm 32 – Dikenli Sessizlik577 kelime
- 33 Bölüm 33 - Kırık Aynalar912 kelime
- 34 Bölüm 34 - Adını Bilmediğim Karanlık542 kelime
- 35 Bölüm 35 - Sırların Mezarlığı504 kelime
- 36 Bölüm 36 – Çatlak Sesler787 kelime
- 37 Bölüm 37 - Kırılma Anı1.425 kelime
- 38 Bölüm 38 - Yeni Denge707 kelime
- 39 Bölüm 39 - Gölgelerin Ardında2.404 kelime
- 40 Bölüm 40 - Birlikte Daha Güçlüyüz2.302 kelime
- 41 Bölüm 41 - Olay Başı2.075 kelime
- 42 Bölüm 42 - Yeni Olay4.002 kelime
- 43 Bölüm 43 – Kırık Sesler2.351 kelime · Okuduğun bölüm
- 44 Bölüm 44– Karanlıkta Kalanlar957 kelime
- 45 Bölüm 45-Geri Dönüş2.088 kelime
- 46 Bölüm 46 - Nehirden Gelen Sessizlik1.880 kelime
- 47 Bölüm 47 - Işıklar Söndüğünde1.840 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Adımlarım taş zeminde yankılanıyordu. Her bir adım, içimde büyüyen o boşluğun sesi gibiydi. Koridorun sonundaki kapıya doğru yürürken kalbim göğsümden çıkacak sandım. Elimi cebime sıkıştırdım, parmaklarım titriyordu. Nefesim, soğuk duvarlardan geri dönüp yüzüme çarpıyordu.
Ateş önde, sessizdi. Ceylan yanımda, bakışlarını kaçırıyordu. Alya geriden geliyordu ama ayak sesleri bile korkuyla ağırlaşmıştı. Hepimiz aynı korkunun içine sıkışmış gibiydik ama kimse dile getiremiyordu.
Kapının önünde durduk. Metal kapının yüzeyi paslıydı, sanki yıllardır açılmamış gibi. Ateş bana baktı. Gözlerinde o bildiğim kararlılık vardı ama içinde gizlediği bir telaş da seziliyordu.
— “Hazır mısın?” dedi fısıltıyla.
Hazır mıydım? Aslında hiçbir şeye hazır değildim. Ama geri dönmek de mümkün değildi. Başımı salladım.
Kapı gıcırdayarak açıldı. İçeriden ağır, nemli bir koku yayıldı. Sanki çürümüş kağıtlarla rutubetin kokusu birbirine karışmıştı. İçeri adım attığımızda loş bir ışık karşıladı bizi. Tavandan sarkan tek bir ampul yanıyordu, arada bir titreyerek neredeyse sönüyordu.
Odayı gördüğümde nefesim boğazıma takıldı.
Duvarların tamamı fotoğraflarla kaplıydı. Yüzlerce… belki binlerce fotoğraf. Çoğu siyah beyaz, bazıları renkli. Kiminde çocuklar vardı, kiminde yetişkinler, kiminde tanımadığım yüzler… ama aralarında tanıdık olanlar da vardı.
Benim fotoğrafım.
Ceylan’ın fotoğrafı.
Alya’nın fotoğrafı.
Ve… Ateş’in fotoğrafı.
Hepsi farklı zamanlarda çekilmiş gibiydi. Kimi okul çıkışında, kimi bir kafede, kimi gece yarısı. Gizlice çekilmiş fotoğraflar… Her birinde gözlerimiz farkında olmadan bir noktaya bakıyordu. Sanki biz fark etmeden hep izlenmişiz.
Dudaklarım titredi:
— “Bizi… yıllardır takip etmişler.”
Alya elini ağzına kapattı, gözlerinden yaşlar aktı. Ceylan bir adım geri çekildi, sanki duvarlardaki resimler üzerine yürüyecekmiş gibi. Ateş, yumruklarını sıktı, gözleri buz kesti.
Birden odanın köşesinde bir masa gördüm. Masanın üzerinde bir defter vardı. Yaklaştım. Defteri açtığımda sayfaların başında üç harf yazıyordu:
“S.O.”
Sayfaları çevirdikçe kalbim sıkıştı. Yazılar okunmaz bir el yazısıyla doluydu ama bazı cümleler belirgindi.
“Her oyun kayıpla başlar.”
“İzlemek, kontrol etmektir.”
“Onlar benim piyonlarım.”
Son sayfada ise tek bir cümle yazıyordu:
“Sıra sana geldi, Leyla.”
Dizlerimin bağı çözüldü. Defteri elimden düşürdüm. O an ampul bir kez daha titredi, neredeyse sönecek gibi oldu. Kalbim göğsümde çırpınırken, sanki bir gölge duvarın ötesinde kıpırdadı.
— “Buradan çıkmamız lazım.” dedi Ateş sert bir sesle.
Ama ben kıpırdayamıyordum. Gözlerim, duvarda asılı kendi fotoğrafıma kilitlenmişti. Orada, başım hafif eğik, gözlerim yere bakarken çekilmiş bir kareydi. O an fark ettim. Fotoğraf… bugün çekilmişti.
İçimden çığlık yükseldi.
---
Boğazımdan bir inilti koptu. “Bugün…” dedim fısıltıyla, sesim titriyordu.
“Bugün çekilmiş bu…”
Ceylan hızla yanıma geldi, fotoğrafa baktı. Bir an nefesi kesildi, sonra kollarını sardı bana. O an fark ettim, onun da elleri buz gibiydi.
Ateş, duvarı yumrukladı. Yumruğunun izi paslı boyayı parçaladı.
— “Bizi buraya getirmelerinin sebebi bu. Korkutmak. Diz çöktürmek.”
Ama sesi öyle çıkmaz bir tondaydı ki, aslında kendi kendine ikna etmeye çalışıyordu.
Alya sessizce yere çöktü, elleri dizlerinde, başı öne düşmüştü. Dudaklarından çıkan tek kelime şuydu:
— “Bizden önce kimler vardı?”
Cevap veremedik. Çünkü duvardaki fotoğraflara tekrar bakınca fark ettim… bazı yüzler çizilmişti. Siyah kalemle karalanmış, tanınmaz hale getirilmiş.
Sanki yok edilmişlerdi.
Dizlerimin üstünde dururken parmaklarım istemsizce o çiziklerin üzerinden geçti. Çiziklerin sertliği bile acı veriyordu. Sonra içimden bir ses fısıldadı:
“Bir gün senin yüzünü de karalayacaklar.”
Kafamı hızla salladım, gözlerim doldu. Ama ne yaparsam yapayım, kalbime saplanan korkuyu söküp atamıyordum.
Birden odanın köşesinden hafif bir tıkırtı geldi. Hepimiz aynı anda başımızı çevirdik. Masanın altında küçük bir kutu vardı, kilitliydi. Ateş eğildi, tek hamlede kilidi kırdı. Kutunun içinden sararmış belgeler, birkaç kaset ve bir anahtar çıktı.
Anahtarı elime aldım. Paslıydı, ama üzerinde incecik bir yazı vardı. Eğilip dikkatle baktım. Yazıyı okuyunca kalbim hızla çarpmaya başladı.
Üzerinde ismim vardı.
“Leyla.”
Elimden düşürüyordum az kalsın.
— “Bunu… neden benim adımla yapmışlar?” diye fısıldadım.
Cevap yoktu. Herkesin gözleri bende donup kalmıştı. O an üzerime yığılan sessizlik öyle ağırdı ki, nefes alamadım.
Bir an kendimi yalnız hissettim. Karanlıkta, tek başıma. Sanki herkesin gözleri üzerimdeydi ama kimse beni duymuyordu.
Ve içimde bir düşünce çınladı:
“Bu oyun hep benim üzerime kurulmuştu.”
Gözlerimden süzülen yaş, defterin kapağına düştü. Nemli sayfalar üzerine yayıldı. Sanki benim hayatımın mürekkebi yavaş yavaş siliniyordu.
Ateş omzuma dokundu. Sesi çatallıydı:
— “Burada kalamayız, Leyla. Bu oda bizi yutar.”
Ama ben hareket edemedim. O an sadece duvarlarda asılı duran yüzlere bakıyordum. Karalanmış yüzlere. Gözlerim donmuştu.
Çünkü en alt sırada, kenara sıkıştırılmış bir fotoğraf daha vardı.
Yeni, canlı, net.
Babamın fotoğrafı.
Ve üzerine kalın harflerle yazılmış tek bir cümle:
“Başlangıç.”
---
Gözlerim babamın fotoğrafına kilitlenmişti. “Başlangıç…” diye mırıldandım. Sesim boğazımda düğümlendi.
Sanki dünya üzerime yıkılıyordu. Babamın ölümü, aslında bir son değilmiş… her şeyin ilk adımıymış.
Dizlerimin bağı çözüldü, yere çöktüm. Ellerimle yüzümü kapattım. İçimdeki çığlık dışarı çıkmak için boğazımı yırtıyordu ama ben sustum. Çünkü ses çıkarırsam duvarlar bile bana gülecekti.
Ateş hemen yanımdaydı. Omzuma dokundu, parmaklarının sıcaklığı buz kesmiş tenimde anlık bir kıvılcım gibiydi.
— “Leyla…” dedi, sesi kısık, kırık. “Bunu tek başına taşıyamazsın.”
Başımı kaldırdım. Göz göze geldiğimizde gözlerimden yaşlar süzülüyordu.
— “Benim yüzüm neden orada, Ateş? Neden babamın altında ‘başlangıç’ yazıyor? Sanki… her şey benim suçummuş gibi.”
Ateş başını iki yana salladı.
— “Hayır. Senin suçun değil. Onların seçtiği bir oyunun içindeyiz biz. Ve onlar seni korkutmaya çalışıyor. Çünkü senden korkuyorlar.”
Sözleri kulağımda yankılandı ama kalbim inanmakta zorlandı. Çünkü gözümün önünden babamın kanlı yüzü, o gecenin silah sesi gitmiyordu. Her şey onunla başlamıştı. Ve belki de onunla bitecekti.
Ceylan sessizce yanımıza geldi, bana sarıldı. Kolları ince ama sıcaktı. Alya hâlâ köşede oturuyordu, gözleri boşluğa dalmış, sanki ruhu bedenden çekilmişti. Onu öyle görmek içimi daha da acıttı.
Bir anlık sessizlik oldu. Odayı sadece nefeslerimiz dolduruyordu. Ampul yine titredi. Gölgeler duvarlarda oynadı. Ve o an içimden bir his geçti: Burada yalnız değildik.
Başımı kaldırdım, gözlerim kapının karanlığına kaydı. Sanki orada biri vardı. Bizi izleyen… nefes alan.
Kalbim deli gibi çarptı.
— “Biri…” dedim titrek bir sesle. “Bizi izliyor.”
Ateş hızla ayağa kalktı, elini beline götürdü. Gözleri keskinleşti, bakışlarını karanlığa dikti. Ceylan ve Alya ürkek adımlarla gerilediler.
Ama hiçbir şey olmadı. Karanlık öylece kaldı. Sadece sessizlik.
Yine de içimdeki his gitmedi. Tam tersine, daha da büyüdü.
Çünkü biliyordum…
Fotoğrafları çeken kişi, şu an bizi izliyordu.
---
Karanlığa bakarken içimdeki his daha da güçlendi. Gözlerimi kapıya dikmişken, arkamdaki duvardaki fotoğraflar bana doğru bakıyormuş gibi hissettim. Bu kadar fotoğraf, bu kadar izleme… hepsi tesadüf olamazdı.
Ayağa kalktım, masadaki belgeleri daha dikkatli incelemeye başladım. Sayfaların bazıları nemden silinmişti ama kenarlarında tarihler vardı. Hepsi farklı günlere ait. Ve neredeyse her tarih, bizim hayatımızdaki dönüm noktalarına denk geliyordu.
Birinde yazıyordu: “4 Eylül – ateşlenme.”
O tarih… babamın vurulduğu gündü.
Başım döndü. Masaya tutundum. Sayfaları çevirdikçe kalbim daha hızlı atıyordu.
“12 Kasım – sınanma.”
O gün… Ceylan kaybolmuştu.
Hepsi kaydedilmişti. Hepsi önceden planlanmış gibi.
Alya masaya yaklaştı, elleri titreyerek belgeleri karıştırdı. Bir dosya buldu. Dosyanın üstünde “Tanık 03” yazıyordu. Dosyayı açtığında içinden birkaç fotoğraf çıktı. Bir adamın fotoğrafları… sakallı, sert bakışlı, yüzü tanıdık geliyordu ama çıkaramadım.
Alya fısıldadı:
— “Bu adamı ben bir kere gördüm… bize bakan kişi oydu.”
O an gözlerimiz birbirine dikildi.
Ateş, kutudan çıkan kasetlerden birini aldı. Küçük, eski tip bir kasetti. Kenarına siyah kalemle yazılmıştı: “Oyun 1”.
Kaseti masanın köşesindeki eski teybe yerleştirdi. Bir cızırtı çıktı, sonra bir erkek sesi doldu odaya. Soğuk, mekanik bir sesti:
“Her hamle dikkatle seçildi. Her kayıp bir sonraki adıma hizmet etti. Ve unutma… oyuncular oyunun farkına varmazsa oyun asla bitmez.”
Kaset sustu. Odaya ölüm sessizliği çöktü.
Kalbim deli gibi atıyordu.
— “Bu birileri tarafından organize ediliyor.” dedim titrek sesle. “Biz sadece izlenmiyoruz, yönlendiriliyoruz.”
Ateş gözlerini kıstı, dişlerini sıktı.
— “O zaman bu defterler, bu kasetler… hepsi delil. Buradan çıkarmalıyız.”
Ama elimdeki anahtara baktım. Üzerinde hâlâ adım yazılıydı. O an fark ettim ki, bu anahtar sıradan bir kapının değil, çok daha büyük bir şeyin parçasıydı.
Ve içimden geçen o korkunç düşünceyi kimseye söyleyemedim:
Bu anahtar… belki de oyunun son perdesini açacak.
---
Ateş, defteri kapatıp cebine koydu. Sonra masadaki kasetleri topladı. Yüzü kararlıydı ama gözlerinde yakaladığım bir gölge vardı: korku.
— “Bunlar artık elimizdeki tek ipucu. Buradan çıktığımızda polise vermeliyiz.”
“Polise…” Kelime dudaklarımdan yankılandı ama içimde hiçbir güven duygusu uyandırmadı. Daha önce yardım istemeye çalıştığımızda başımıza gelenleri hatırladım. Gözümün önüne babamın cansız bedeni geldi.
Başımı iki yana salladım.
— “Hayır. Onlara güvenemeyiz. Onlar da işin içinde olabilir.”
Ceylan bana döndü, gözleri kocaman açılmıştı.
— “Ne diyorsun sen?”
— “Ceylan, düşün. Eğer bu kadar zamandır takip ediliyorsak, bu kadar fotoğraf toplanmışsa, bu kasetler kaydedilmişse… birilerinin buna göz yumması gerekirdi. Ve o ‘birileri’ dışarıda değil, içeride olabilir.”
Alya titrek sesiyle araya girdi:
— “Yani… devletin içinde mi diyorsun?”
Cevap veremedim. Çünkü ağzımdan çıkacak her kelime gerçeğe dönüşecekti. Sessizlik odanın içinde ağır bir perde gibi yayıldı.
Ateş, bana doğru eğildi. Sesi fısıltıya yakındı ama sertti:
— “Leyla, bu delilleri saklayamayız. Eğer polise gitmezsek, elimizde hiçbir şey yokmuş gibi kalırız. O zaman oyunu kuranlar kazanır.”
Elimdeki anahtarı sıktım. Avucuma batıyordu ama bırakmadım.
— “Ya polisin kendisi kurucuysa?”
Ateş bir an durdu. Gözlerinde bir şüphe kıvılcımı parladı. Ama sonra başını salladı, bana daha da yaklaştı.
— “O zaman bizim kendi oyunumuzu kurmamız gerekir.”
Kalbim hızla atıyordu. O an onun gözlerinde gördüğüm şey sadece öfke değildi. Bizi hayatta tutmak için her şeyi göze alabilecek bir kararlılıktı. Ama bu kararlılık aynı zamanda beni korkutuyordu. Çünkü insanı en çok değiştiren şey, hayatta kalma isteğiydi.
Arkamdaki duvardaki fotoğraflara son kez baktım. Karalanmış yüzlere. Bir gün bizim de üzerimizi siyah kalemle çizeceklerdi. Ve belki de tek fark, buna izin verip vermeyeceğimizdi.
İçimde yankılandı tek bir cümle:
“Bu delilleri saklarsak biz av oluruz. Ama kullanırsak… belki de avcıya dönüşürüz.”
Kapının ardındaki karanlığa bakarken hissettim: Oyun, artık geri dönülmez bir noktaya gelmişti.
---
Kapının önünde durduk. Odaya son kez baktım. Duvarlarda asılı yüzler, belgelerden saçılan o rutubet kokusu, kasetin içime işleyen sesi… Hepsi zihnime kazınmıştı. Buradan ayrılsak bile yanımda taşımaya mahkûm olduğum bir yük gibiydi.
Ateş eliyle kapıyı işaret etti.
— “Çıkıyoruz. Burada ne kadar uzun kalırsak, o kadar iz bırakıyoruz.”
Sesinde emir tonu vardı. Ama içimden gelen ses, bu çıkışın bizi kurtarmayacağını söylüyordu.
Kapıyı açtık. Koridor yine o uğursuz sessizliğiyle karşıladı bizi. Ayak seslerimiz taş duvarlara çarpıp geri dönüyordu. Sanki bizden önce burada yürüyen yüzlerce kişinin yankısı bize eşlik ediyordu.
Ceylan elimden tuttu. Avuç içi terlemişti. Gözleri korkudan kocamandı. Ona bakınca içimde kırık bir huzur hissettim. En azından yalnız değildim.
Bir köşeden döndüğümüzde yerde izler gördüm. Çamur lekeleri, taze sayılabilecek kadar belirgindi. Dizlerimin bağı çözüldü.
— “Biri bizden önce buradaydı…” dedim fısıltıyla.
Alya irkildi. Gözlerini izlere dikti.
— “Ve hâlâ olabilir.”
O an koridorun ucundan metal bir kapının kapanma sesi geldi. Çınlaması bütün duvarlarda yankılandı. Hepimiz donduk. Nefeslerimiz bile kesildi.
Ateş hızla cebinden küçük bir el feneri çıkardı, ışığı kapıya çevirdi. Ama ışık sadece boşluğu gösteriyordu. Kapı kapanmıştı, ardında kim vardı bilmiyorduk.
Kalbim göğsümden çıkacak gibi atıyordu. Elimdeki anahtara baktım. O paslı metal, loş ışığın altında sanki parlıyordu. İçimde ürpertici bir his yükseldi:
Bizi buradan çıkarması gereken anahtar, belki de bizi buraya daha da zincirleyecekti.
Ateş, kısa ama net bir cümle kurdu:
— “Takip edeceğiz.”
Ceylan başını hızla salladı.
— “Hayır, hayır! Bu tuzak olabilir. Görmüyor musunuz? Bizi buraya kadar çektiler, şimdi de peşlerinden sürüklemek istiyorlar.”
Ben sessizdim. Kalbim iki parçaya ayrılmış gibiydi. Bir yanım Ceylan’a hak veriyordu, diğer yanım Ateş’in gözlerindeki kararlılığa kapılıyordu.
Ve işte o an anladım.
Ne tarafa gidersek gidelim, dönüş olmayacaktı.
---
Ateş’in gözleri kapının kapandığı yöne kilitlenmişti. Çenesindeki kaslar gerilmiş, elindeki fener titremeden aynı noktayı aydınlatıyordu. Sessizlik, kulak zarımı yırtacak kadar keskinleşmişti.
Ceylan hâlâ bileğime yapışmıştı. Parmağının baskısı o kadar güçlüydü ki neredeyse kan dolaşımımı durduracaktı.
— “Leyla, bak bana… Gitmeyelim. Yalvarıyorum, gitmeyelim.”
Sesinde öyle bir kırılganlık vardı ki, içimdeki bütün sertlik dağılıp toz gibi havada savruluyordu. Ama başka bir ses, daha derinden gelen o uğursuz içgüdü, fısıldıyordu:
“Eğer şimdi geri dönersen, hiçbir zaman gerçeği öğrenemeyeceksin.”
Alya bir adım öne çıktı. Kararlılığıyla dudaklarını ısırıyordu.
— “Ya tuzak değilse? Ya bu izler bizi kaynağa götürüyorsa? Korkunun peşinden koşmazsak burada çürürüz.”
Ateş’in bakışları Alya’ya kaydı. Onun sözleriyle aynı fikirde olduğunu gözlerinden anladım.
— “Ceylan… geri dönmek bir seçenek değil.”
Ceylan başını iki yana salladı, gözlerinden yaşlar süzüldü. İlk defa bu kadar savunmasız görüyordum onu. Her zamanki dik başlı, alaycı Ceylan gitmişti. Yerinde korkuya teslim olmuş bir çocuk kalmıştı.
Kalbim sıkıştı. Onu böyle görmek, içimde görünmez bir bıçağın dönüp durması gibiydi. Elimi yüzüne götürdüm, parmaklarımla gözyaşını sildim.
— “Yanındayım. Ama… gitmek zorundayız.”
Sözler ağzımdan çıktığında kendi kendimi inkar etmiş gibi hissettim. Ceylan’ın gözlerinde o an beliren kırgınlık, içimi darmadağın etti. Sanki bana inancını kaybediyordu.
Koridorun sonundaki metal kapıya doğru ilerlemeye başladık. Her adımda taşların üzerinde yankılanan ayak seslerimiz, sanki başkasının bize ait olmayan adımlarıymış gibi kulağıma çarpıyordu.
Ve o an… duydum.
Kısık, boğuk bir ses. Kapının ardından gelen, adeta boğulmuş bir fısıltı.
“Beni… buradan çıkarın…”
Damarlarımdan geçen kan buz kesildi. O ses gerçek miydi, yoksa kafamın içinde yankılanan bir hayalet miydi, ayırt edemedim. Ateş, fenerini kapıya doğrulttu, nefesini tuttu.
— “Birisi var.” dedi.
Ceylan’ın parmakları bileğimde daha da kenetlendi. Alya dudaklarını araladı ama sesi çıkmadı.
Ben ise sadece bir şey düşündüm:
Ya ses babama aitse?
---
O fısıltı kulaklarımda yankılanmaya devam ediyordu:
“Beni… buradan çıkarın…”
Sanki taş duvarların arasından süzülen bir rüzgâr gibiydi, gerçek mi hayal mi ayırt edemiyordum. İçimdeki tüm kaslar gerildi, nefesim kesildi.
Ateş, kapının önünde eğildi. Elini soğuk metale sürdü.
— “Arkasında biri var.” dedi, sesi fısıltıdan biraz yüksek.
Gözleri bana kaydı, parladı: “Anahtarını dene.”
Avuçlarım terledi. Çantamdan paslı anahtarı çıkardım. O an kalbimin ritmi kulaklarımda çekiç gibi vuruyordu. Anahtar elimde ağırlaştı; sanki bir parça demir değil, bütün kaderimdi.
Ceylan ani bir hareketle kolumu tuttu.
— “Hayır Leyla! Açma. Ne olursa olsun açma.”
Gözleriyle yalvarıyordu. Dudakları titriyordu. Bir anlık tereddüt kalbimi keskin bir bıçak gibi deldi.
Alya öne atıldı.
— “Belki de bütün cevaplar orada. Bu fırsatı kaçırırsak… her şey boşuna olacak.”
Koridordaki hava ağırlaştı. Toz zerrecikleri fenerin ışığında dönüp duruyordu, sanki zaman yavaşlamıştı. İçimde iki ses çarpışıyordu:
Biri “Açma. Geri dön.” diye fısıldıyordu, diğeri ise “Gerçeği öğrenmek için başka yolun yok.” diye bağırıyordu.
Titreyen elimle anahtarı kapının deliğine yaklaştırdım. Metalin metale değdiğinde çıkan ince tını, tüylerimi diken diken etti.
Ve o an… kapının ardında yeniden o ses duyuldu. Daha net, daha yakın:
“Leyla…”
Donup kaldım. İçime bir korku değil, buz gibi bir dehşet yayıldı. Ses… ismimi söylemişti.
Ateş bana baktı, gözlerinde hem şüphe hem de kararlılık vardı.
— “Bu iş artık şansa bırakılmayacak kadar ciddi. Açacaksın.”
Ceylan ise haykırdı, sesi koridorda yankılandı:
— “Hayır! O ses onun değil! Bu bir oyun!”
Elim kapı koluna kilitlendi. İçimde fırtına koptu. Ya Ceylan haklıysa? Ya bu kapının ardında bizi bekleyen şey, geri dönüşü olmayan bir felaketse?
Ama ya yanılıyorsak?
Ya babamın sesi gerçekten buradaysa?..
---
Bölüm etkileşimi
