Sana Rağmen kitap kapağı

6. bölüm / 18

Sana Rağmen

Kırık Bir Kelime

Yazar: Ela Demir

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 18Şu an: Kırık Bir Kelime

Hastaneden çıktığımızda bana soran gözlerle bakan kişiye döndüm. Bu kadını tanımıyordum, bildiğim tek şey Beliz’in annesi olduğuydu. Dahası, Beliz’i bile tanımıyordum. Henüz tam anlamıyla tanışmamıştık ama bu garip değildi. Böyle bir durumda öncelik tabii ki de Beliz ve sağlığıydı.
“Bizimle buraya kadar geldiğin için teşekkür ederim.”
Sesi doktorun yanındaki hâlinden biraz daha güçlüydü şimdi. Kendini az da olsa toparlayabilmiş görünüyordu. Ama öyle olmadığını hissedebiliyordum.
“Seni annemle tanıştırmadım,” dedi en sonunda. “Anne, bu Görkem. Doğum günümde tesadüfen tanıştık. Aslında tanıştık bile denemez.”
Kadın zarif bir gülümsemeyle elini uzattığında aynı şekilde karşılık vererek elini sıktım.
“Memnun oldum efendim.”
“Ben de öyle. Beliz’i hastaneye getirdiğin için minnettarım. Bizimle gelmek ister misin?”
Henüz ismini bilmediğim kadının sorusuyla Beliz’i döndüm. O da şaşırmış gibiydi. Tedirgin bir gülümsemeyle başını sallayarak, “Gelmeni isterim.” dedi.
“Çok düşüncelisiniz, ancak gelmesem daha iyi. Beliz biraz dinlensin. Rahatsızlık vermek istemem.”
Annesi kafasını yana eğerek, “Ne rahatsızlığı, ikimiz de gelmenden mutluluk duyarız.” dediğindeyse hafifçe başımı salladım. Onlar arabalarına doğru ilerlerken biraz geride kalarak telefonumu çıkarıp Alp’e bir mesaj yolladım. Bir saat sonra attığım konuma gelip beni almasını rica ettim. Onların yanında bir saatten fazla kalmak nezaket kurallarına aykırıydı, en azından ben öyle düşünmüştüm.
Hızlı adımlarla onlara yetişerek arabaya bindim. Beliz sakin hareketlerle ön yolcu koltuğuna ilerlerken onun yerine kapısını açtım. Bana teşekkür edercesine gözlerini kırparak yerine oturdu. Kapısını kapatıp ben ce çekingen bir tavırla arka koltuğa yerleştim.
Yol boyunca kimseden çıt çıkmamıştı. Bu durum biraz tuhaftı ancak asla rahatsız eden bir yanı yoktu. Beni yalnızca teşekkür amaçlı çağırıyorlardı. Yani evet, bu doğal bir durumdu.
Beliz’in annesinin dikiz aynasından birkaç kez bana baktığını görmüş ve hemen gözlerimi yola çevirmiştim. Kızının benimle nasıl tanıştığını, nasıl biri olduğumu merak ediyor olmalıydı. Bu da son derece doğaldı. Yine de içimde kontrol altına alamadığım bir heyecan vardı. Çaprazımda oturan Beliz arada bir bana dönüp gülümsüyordu. Sanki ne hissettiğini merak ediyordu. İşin aslı, ben de onun ne hissettiğini merak diyordum.
Bu durumu benim kadar karmaşık buluyor muydu?
O an düşüncelerini okuyabilmek istemiştim. Hakkımda ne düşündüğünü ya da bir şey düşünüp düşünmediğini.
Onun için yalnızca rastgele tanıştığı biri miydim? Bu yaptığım şey ona yalnızca iyilik gibi mi gelmişti?
“İşin yoktur umarım,” dedi Beliz en sonunda. “Seni alıkoymak istemem.”
Sesi her zamanki gibi kırılgan çıkıyordu. Sanki yanlış bir şey söylerse her an ağlamaya başlayabilirmiş gibi. Henüz üstünden atamadığı gerginlikte cabası.
Birkaç dakika sonra büyük, iki katı olan gösterişli bir evin önünde durduk. Alp’ten gelen cevapsız çağrılara bir göz attıktan sonra arabadan indim. Onların arkasından çekinerek eve girdiğimdeyse evin içinin dışından daha güzel olduğunu düşündüm. Onun böyle bir yerde yaşadığını az çok tahmin edebilmiş ancak bu evin yaşadığım yerden bu kadar farklı olmasını düşünmemiştim.
“Lütfen rahatına bak, ben bir şeyler hazırlayıp geliyorum.” Beliz annesinin arkasından bakarken onun da bu durumu garip bulduğunu fark ettim. Belki benden daha fazla.
“Evet, şey… İstersen şöyle geçelim.” Dedi eliyle salonu işaret ederek. Oturduğum koltuğa, benden biraz uzağa yerleşti. Derin bir nefes verip gözlerini kapattı. Hastanede yaptığı gibi parmaklarını sıkmaya devam ederken bir yandan da endişe dolu bir ifadeyle bana bakıyordu. Hiçbir şey hissetmeyen biri bile korkusunu hissedebilirdi. En az benim hissettiğim kadar.
Oldum olası kendimi başkalarının yerine koymayı -empati denilen şeyi- yapmaktan nefret etmiştim. Eğer ben o kişinin yerinde değilsem neden onun gibi hissetmeliydim ki? Ya da neden kendi hislerimin ağırlığı altında eziliyorken onu anlamaya çalışmalıydım?
Tüm bu duygu silsilelerini elimden geldiğince hissetmekten kaçmış, en ufak bir melankoli anında hissetmemek için kendimi her çeşit yöntemle uyuşturmuştum. Ama şimdi bu yaptığım şeylere tamamen zıt şekilde davranıyordum. Bu kez hissettiğim olumsuz duygular canımı sıkmıyordu. İlk kez hissettiklerimden kaçmak yerine her duyguyu yaşamak için kendime izin veriyordum.
Onun gözlerine bakmayı sürdürürken vücudumun bu yabancı duygularla baştan sona uyuştuğunu hissettim. Gözlerinde beni çeken bir şey vardı, ne olduğunu bilmiyordum ama bakmayı bırakmak istemiyordum. Sadece ona bakmak bile ifade edemeyeceğim o hisleri tüm hücrelerimde hissetmeme sebep oluyorken bundan rahatsızlık duymamak ilginçti.
Acısını hissediyordum.
Hepsini ondan çekip almak istiyordum.
Onun için kötü olan her ne varsa…
“Korkuyorsun.”
Gözlerini gözlerimden ayırmadan başını salladı. Hastanedeyken tırnaklarıyla kanattığı avuç içlerine baktı. Gözlerinden bir damla yaş süzülürken onlara bakmayı sürdürdü.
“Artık kanamıyor,” Dedi neredeyse fısıldayarak. “Yine de canım yanıyor.”
Avcundaki tırnak izlerine bakarken sanki canını yakan şey bu değildi. Bundan daha fazlası vardı. Bilmediğim ve öğrenmek için her şeyi yapabileceğim şeyler.
“Bir süre sonra canını yakmamaya başlayacak. Kabuk bağlayacak. İyileşecek.”
Bahsettiğim şey avuç içlerindeki yaralar değildi. Ve bir şekilde bunu anlamıştı.
“Ama izi kalacak.” Dedi buruk bir tebessümle. “Ve bu sürekli kanamasından daha kötü.” Gözlerindeki birkaç damla yaş akmamak için direniyorken yeniden gözlerime baktı. “Burada olduğun için minnettarım.”
“Neden?”
“Yanımda olmak zorunda değildin ama buradasın.”
Belli belirsiz bir tebessümle gözlerini kırpıştırdığındaysa biriken damlalar da yanaklarından süzülmeye başladı.
Bir cam gibi kırılgandı. Göz yaşlarını silmek için ona doğru uzandım, kaba davrandığımda parçalara ayrılabilecekmiş gibi parmaklarımla hafifçe yaşları sildim.
Adım seslerini duyduğumdaysa ne yaptığımın farkına vararak yeniden geri çekildim. Annesi elindeki ikramlarla yanımıza geldiğinde utanarak gözlerimi yere indirdim. Ona kaçamak bakışlar atıyordum ama o bana bakmıyordu. Neyse ki ne hissettiğini anlayabilmem için bakmasına gerek yoktu. İçimde, o her ne hissediyorsa onu hissettiğime dair güçlü bir his vardı. Ve eğer bu doğruysa yaptığım şeyi hem garipsemiş hem de sevmişti.
Annesinin getirdiği çok sayıda tabağı işaret ederek, “Sağolun ama bunlara hiç gerek yoktu, zaten kalkmam gerekiyor.” dedim utançla yerimden kalkarken.
Onunla göz göze gelmemek için direniyordum ki, “Daha yeni gelmiştin ama,” demesiyle bu kaçınılmaz olmuştu. “Yani şey, işin varsa git tabii.”
Annesi ellerindeki tabakları hızlı adımlarla sehpaya yetleştirirken, “Önemli bir şey yok değil mi oğlum?” dedi. İstemsizce duraksadım. Son söylediği kelime âdeta zihnimde yankılanıyordu. Bu kelimeyi işitmemin üzerinden o kadar çok zaman geçmişti ki ansızın bunu duymak şok etkisi yaratmıştı. Titreyen ellerimi sıkarak sakin olmaya çalıştım.
“Her şey için teşekkür ederim ama benim gitmem gerek.” Arkamı bir kez daha dönmeye, onunla bir kez daha göz göze gelmeye cesaretim yoktu. Yapabildiğim tek şey oradan hızlıca çıkmaktı. Ve öyle de yaptım. Dengesiz adımlarla bir süre yürüyüp sonunda oradan tamamen uzaklaştığımda durdum. Ellerimi bir binanın duvarlarına yaslayıp soluk soluğa kalmış bir hâlde nefes almaya çalışmıştım. Ancak aldığım her nefeste ciğerlerime batan, göz kafesimi delip geçen ağrı yüzünden canım şimdi gerçekten yanıyordu. Ama bu ağrıdan daha baskın bir acı vardı şimdi içimde. Kısacık bir kelimenin saniyeler içinde bir siyanür gibi tüm vücuduma nüfus etmesi inanılmaz bir gerçeklikti ve gerçek olduğu kadar acıydı da. Çünkü bu kelimenin içinde bir dünya, barındırdığı koskoca bir evren, işittiğim anda içimdeki her şeyi alt üst edebilecek bir güç vardı. Savaşamayacağım kadar büyük bir güç.
O an, o durumda bastırdığım her duygu dışarı fışkırarak çıkıyordu ve engel olamıyordum. Sarsılarak ağlarken çığlıklar atma, duvarı yumruklama isteğimi dizginlemeye çalışıyordum. Sinir sistemim tamamen bozulmuş bir hâlde kendime engel olmanın durumu daha da kötüleştireceğinin bu kez farkındaydım. Yapmam gerekeni değil, yapmak istediğimi yaparak karşımdaki duvara öfkemi kustum. Bileklerimden damlayan kanları umursamadan bir süre öyle devam etmiştim. Beni gören herhangi biri aklımı kaçırdığımı düşünebilirdi ve yanılmazdı da.
Yumruklarımı savurmak kaç dakika sürmüştü bilmiyordum. Umursamıyordum da.
Sonunda tamamen güçsüzleşip pes ettiğimde olduğum yere çöktüm. Bacaklarımın beni tutacak kadar gücü yoktu. Benim de onlara direnecek bir gücüm yoktu. Duygular şelalesinde kaybolmuş bir hâlde bu acının ne zamana kadar devam edeceğini düşündüm. Sonrasındaysa bu şekilde nereye kadar devam edebileceğimi. Biraz olsun sakinleşebilmek umuduyla derin nefesler alıp verirken sıktığımı fark etmediğim ellerimi serbest bıraktım. Bir kabustan uyanmaya çalışırmışcasına başımı sağa sola sallıyordum. Her defasında tükenmekten yorulmuştum. Bunun sonu yoktu. Tükendiğiniz zaman her şeyin artık bittiğini ve daha fazla acı çekemeyeceğinizi düşündüğünüzde hep daha fazlası oluyordu. Bazen bu kadar acıyı bünyenizin nasıl kaldırabildiğine şaşırıyordunuz ve bir şekilde yaşamaya devam ediyordunuz. Sonuçta mutsuzluktan ölemezdiniz. Bu bazen iyi bir şeymiş gibi hissediyordunuz, bazense de tamamen şanssızlık gibi.
Orada öylece ne kadar daha devam etmiştim bilmiyordum. Bildiğim tek şey bunların artık bir son bulmasını istediğimdi. Bu sonun iyi olmasına da gerek yoktu. Bitmesi yeterliydi.
Zar zor yerimden kalkıp ceplerimi kontrol ettim. Telefonum olması gereken yerde değildi. Düşürmüş olabileceğim düşüncesiyle etrafa bakınmıştım ancak hiçbir yerde yoktu.
Ama dikkatimi çeken bir şey olmuştu. Tanıdığım bir surat, zayıf ve güçsüz görünen bir beden, sarı saçları beline kadar uzanan bir kız. Biraz ilerideki bir arabanın yanında durmuş, korku dolu gözlerle bana bakıyordu. Oradaydı.
“Burada ne işin var?” Bunu sanki onun burada olması bir suçmuş gibi söylemiştim. Ama sesimin böyle çıkmasının asıl sebebi korkmuş olmamdı. Gördüğü şeyin onu korkutması ilk kez bir şeyden korkmama neden olmuştu. Benden korkmasından korkmuştum. Kaçıp uzaklaşmasından.
Ama o beni yanıltmış, korkumun yersiz olduğunu göstererek yanıma gelmişti. Adımları kendinden emin olmadığını belli ediyordu ancak yine de gelmişti işte.
“Sen iyi görünmüyorsun.” Bu kadar yakınımdayken yüzündeki ifadeyi daha net görmüştüm. Gözlerinde var olan korkunun yanında belli belirsiz bir hüzün de vardı. Belki de acıma duygusuydu.
“İyiyim,” dedim düşüncelerimden rahatsız olarak. “Merak etme.”
Telefonumu bana uzatırken gözlerini benden bir an olsun ayırmamıştı. Telefonu almak için uzandığımdaysa kanamaya devam eden ellerime baktı. Gözlerindeki ifade şimdi daha net ve daha sarsıcıydı. Onu böylesine tedirgin etmek kendimden nefret etmeme sebebi olmuştu. Ve o an yaptığım şeyden pişman olmuştum.
“Ellerin…”
“Önemli değil, geçer.”
Hızla telefonu alıp cebime yerleştirdim. Ona bakmamaya çalışsam da o bana bakarken bunu sürdürebilmek neredeyse imkansızdı.
“Hissettirdiğim şey için üzgünüm.”
“Ne hissettiğimi biliyor musun?” Dedi bir adım yaklaşıp aramızdaki mesafeyi daha da kısaltarak. Parmaklarını henüz kanaması durmayan ellerimin üstünde gezdirdi.
“Biliyorum, korkuyorsun. Ve korkunun sebebi olmakta beni korkutuyor.” Şimdi kaygı dolu gözlerle bakma sırası bendeydi. Vereceği cevabı merak ediyor, biraz da çekiniyordum.
“Beni korkutan şey sen değilsin.” Sağ elini elimden çekmeden diğer avcunu açtı. Henüz iyileşmeyen yarasına bakarken yüzündeki ifade yumuşadı. “Beni korkutan şey sana baktığımda kendimi görüyor olmam.”
Bunun üzerine aklıma sahafta söyledikleri gelmişti. İçimde bir şeylerin burkulduğunu hissettiğimde alaycı bir tonla, “Birbirimizi tam anlamıyla tanımıyoruz bile.” dedim.
Bunun üzerine hiç tahmin edemeyeceğim şeyi yaparak aramızda kalan o kısacık mesafeyi de kapattı. Dudaklarından benimkilere yayılan sıcaklık içimde bi titreşime sebep olmuştu. Sonrasındaysa sonsuza dek sürecek gibi gelen bir mutluluğa. Gözlerimi kapattığımı ancak açtığımda fark etmiştim. Hâlâ çok yakınımda, nefesini hissedebileceğim bir mesafede duruyorken gülümsedi. Bakışlarındaki sıcaklık, en az dudaklarımdaki sıcaklık kadar yakıcıydı.
“Seni tanıyan bir parçam var. Bunu sen de hissediyor musun?”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

50okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kategoriler ve temalar yükleniyor…