Bölümler 18Şu an: Herkes Memnun Olduysa
- 1 Kayın Ağacı1.659 kelime
- 2 Yalnızca Tek Dilek1.474 kelime
- 3 Kısa Bir An547 kelime
- 4 Bazı Şeyler Değişmez1.304 kelime
- 5 Belirsizlik Denizinden Bir Parça1.566 kelime
- 6 Kırık Bir Kelime1.637 kelime
- 7 Soluk Yeşil1.087 kelime
- 8 Yara ve Şifa169 kelime
- 9 Seni İlk Kez Görmek Gibi1.206 kelime
- 10 Ağaç Ev1.483 kelime
- 11 Yabancı Bir Gözlemci1.839 kelime
- 12 Herkes Memnun Olduysa1.664 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 Her Şey Kötüleştiğinde802 kelime
- 14 Eski Bir Fotoğraf1.397 kelime
- 15 Beş Yıl Önce900 kelime
- 16 Gerçek ve Paradoks844 kelime
- 17 Kesinti939 kelime
- 18 Âşık mı oldun? Hem de ansızın? Birdenbire?390 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Annem keyifli bir sohbetin içinde, bir bana bir de izlediğim filme bakıyordu.
“Evet, tamam. Selamınızı iletirim. Aradığınız için teşekkürler.”
Telefonu kapatıp yanıma geldi. Kalan dondurmamı ona uzatırken, “Arayan kimdi?” diye sordum.
Annem külahın dibini keyifle yerken, “Kemal Amca aradı, seni merak etmiş.” dedi.
Nasıl olduğumu sormuş ve bir süreliğine evde dinlenmemin sahafta olmamdan daha sağlıklı olacağını söylemişti.
“Ama oradayken yorulmuyorum,” Dedim filmi durdurarak. “Çalışmak istiyorum, bana iyi geliyor.”
Her ne kadar ısrarcı davransam da bir süre daha annemin buna izin vermeyeceğini bildiğimden üstelememiştim.
Kumandayı anneme uzatıp ayaklandım. “Devam etmek istersen izle, güzel bir film.”
“Sen nereye gidiyorsun?”
“Bizimkilerle buluşacağım, çok geç kalmam.”
Hızlı adımlarla odama çıkıp dolabımdan siyah bir etek ve krem renginde bir bluz çıkardım. Birkaç takı taktıktan ve biraz makyaj yaptıktan sonra kendimi daha iyi hissediyordum.
Çok geçmeden Sera ve Toprak ile her zaman buluştuğumuz yere, baştan aşağıya pembe rengiyle sarmalanmış, loş ışıklandırmaları olan, küçük ve şirin kafeye varmıştım. Birkaç dakika sonra Sera, hemen ardından da Toprak gelmişti.
Ve tabii ki gülümsemesi de.
Tüm dişlerini görebileceğim şekilde sırıtan Toprak karşıma, Sera’da yanıma oturmuştu.
“Neden bu kadar mutlusun?”
“Ben her zaman mutluyum.”
Yorgun bir iç çekişin ardından bana dönen Sera’ya baktım.
“Sen neden bu kadar mutsuzsun?”
“Ben her zaman mutsuzum.” Dedi alaycı bir tonla.
Toprak gözlerini deviriyorken bile sırıtmaya devam ediyordu.
“Peki, hadi anlatın. Neler oluyor?” Arkama yaslanıp ikisine de bakabileceğim bir açıyla onlara döndüm.
Sera sıkıntılı bir hâlde nefes verip arkasına yaslandı.
“Sınav sonuçlarımız açıklanacak ve buna hazır değilim.”
Toprak umursamazca, “Ben de hazır değilim ama ne yapabiliriz ki?” dedi dudaklarını büzerek.
“Senin bir hedefin yok ki,” Dedi Toprak’a dönüp. “Ailemin benden beklentileri var, benim bir hedefim var. Ama istediğim bölüme yerleşemeyeceğim diye korkuyorum.”
“O zaman daha çok çalışsaydın.” Dedi umursamazca.
Toprak’a ne kadar gıcık olduğunu söyledikten sonra bir şey söylememi bekler gibi bana döndü.
Ne diyeceğimi bilememiştim. Konu başarılı olmak olduğunda bu konuda insanları nasıl teselli edeceğimi bilmiyordum. Çünkü hiç böyle bir problemim olmamıştı. Hep başarılıydım çünkü hep çok çalışmıştım.
“Toprak bir açıdan haklı aslında,” Dedim yumuşak bir sesle. “Bu yıl sınava yeterince özen gösterdiğini düşünüyor musun? Gerçekten çok emek verdiğini?”
Üzgün bir ifadeyle bana baktı.
“Al işte, ben de aynısını dedim,” Dedi Toprak. “Ama sırf Beliz daha kibar söyledi diye tepki görmedin.”
“Sen sus,” Diye bağırdı öfkeyle. “Sana gıcığım zaten.”
Toprak ellerini teslim oluyor gibi kaldırdı. “Peki, ben ağzımı açmıyorum.”
Garson siparişlerimizi almak için geldiğinde hep söylediğimiz içecekleri söyledik. Sınav ve geleceğimiz hakkında sohbet ediyor, bir yandan da geride bıraktığımız okul anılarımızı hatırlatıyorduk.
Arkadaşlığımızın nasıl başladığını, nasıl devam ettiğini…
Sera’nın gözleri arkamdaki bir noktada takılı kalmıştı. Toprak’ta bunu fark edip arkasına döndü. Nereye baktıklarına bakmak için kafamı biraz yana çevirdiğimde yalnızca bir çocuk gördüm. Bizim yaşlarımızda, upuzun saçları ve garip bir tarzı olan bir çocuk bize bakıyordu. Bakışları boş ve anlamsızdı. Yani muhtemelen gözlerini bize diktiğinin farkında bile değildi. Ardından silkelenip kendine geldiğinde gözlerini masadaki cüzdana dikti. Kaşlarını çatıp cüzdanı eline aldı.
Birkaç kez sağına soluna bakındı, sonraysa cüzdanı alıp hızlı adımlarla mekandan çıktı.
“Koşun,” Dedi Sera yerinden kalkarken. “Çocuk hırsızlık yapıyor.”
Apar topar çantalarımızı eline alıp masayı Toprak’a doğru ittirdi.
“Hey, sakin ol. Kendi cüzdanıdır belki.” Dedim ben de yerimden kalkarken.
“Hayır,” Dedi keskin bir ifadeyle. “Kendi cüzdanını daha birkaç dakika önce cebine koyduğunu gördüm. Düpedüz hırsızlık yapıyor.”
Toprak ne yapacağını bilemez bir hâlde kasaya baktı.
“Siz çıkın, ben ödeyip geliyorum.”
Önde Sera, arkasında ben, hemen arkamızda da Toprak koşar adımlarla çocuğu takip etmeye başlamıştık.
Kim olmadığını bilmediğimiz bu küçük hırsızla aramızda epey bir mesafe vardı. Hızlı adımlarımızın hızını artırıyor, bazense çocuğu kaybetmemek için koşmaya başlıyorduk.
Toprak nefes nefese kalmış bir hâlde, “Belki 2 cüzdanı vardır.” dedi.
Ancak Sera dediği çok mantıksız bir şeymiş gibi arkasına bile dönmeden koşmaya devam ediyordu.
“Kimse yanında 2 cüzdan taşımaz, bu normal değil.”
Gerimizde kalan Toprak bize yetişmek için daha hızlı koşuyordu. “Belki de anormal biridir. Herkes normal şeyler yapmak zorunda mı sanki?”
Çocuğa odaklı bir hâlde koşmaya devam ediyor, aralarındaki sohbete dahil olmuyordum.
“Neden birden fazla cüzdan taşısın?” Dedi yeniden. “Bu çok saçma olurdu.”
“Ama normali zaten 2 cüzdan taşımak olsaydı herkes öyle yapıyor olurdu ve sorgulamazdık.”
Sera bir anlığına öfkeyle arkasına baktı. “Ama normali bu değil ve bu yüzden sorguluyoruz.”
“Herkes senin bulduğun normale göre mi davranmalı?”
Atışmaları devam ederken çocuk dar bir yola saptı. Yol çıkmaz yoldu, buraya daha önce de geldiğimden bunu biliyordum.
Çocuğun adımlarını yavaşlatmasıyla biz de aynısını yaptık. Son anda Sera’ya çarpmaktan kurtulmuş ve sendelemiştim. Ancak Toprak hızını alamayıp bana çarpmıştı ve ikimiz de devrilmiştik.
“Dikkat etsene!” Hızlıca düştüğüm yerden kalktım.
“Bir anda yavaşlayan sizdiniz!”
Gözlerimi devirip kalkması için uzattığı elini tuttum.
Sera sessiz olmamızı söyleyip bir arabanın arkasına saklandı. Çocuk ondan biraz uzakta olan yaşlı bir adamın arkasından bağırıp sesini duyurmaya çalışıyordu. Neyse ki hâlâ duyabileceğimiz kadar yakındı.
“Pardon, bakar mısınız?”
Adam arkasını dönüp ona seslenen kişiye baktı.
Toprak birkaç adım daha yaklaşıp elindeki cüzdanı uzattı.
“Bu cüzdanın sende ne işi var?”
“Masada unutmuşsunuz.”
Adam cüzdanı hızla elinden alıp cebine koyarken öfkeli görünüyordu. “O zaman sende ne işi var? Niye masada değil?”
Çocuk kafasını kaşıyarak bir adım geriledi. “Çünkü size getirmek için aldım, benden önce o masada siz oturuyordunuz.”
Adam aynı öfkeyle çocuğa bakmaya devam ediyordu.
“Size cüzdanınızı getirmek için dakikalardır peşinizden koşuyorum?” Dedi bağırarak.
Adam tuttuğunu fark etmediğim bastonu kaldırıp çocuğa doğrulttu. “Yani çalmadın, öyle mi?”
“Hayır, niye çalayım? Daha doğrusu çalsam niye size getireyim?”
Adam ikna olmuş gibi başını sallayıp cüzdanını çıkardı. İçindeki paralara baktı ve yeniden cebine koydu.
“Tamam evladım, sağol getirdiğin için.”
Hiçbir şey olmamış gibi arkasını dönüp yürümeye başladı. Çocuk afallamış gibi bir süre adamın arkasından bakakalmıştı.
“Yanlış anladık,” Dedi fısıldayarak Sera. “Hırsızlık yapmıyormuş.”
Toprak zafer kazanmış gibi gülerek, “Hırsızlık yapmadığını biliyordum.” dedi.
Sera, “Ama aynı anda 2 cüzdan da taşımıyormuş.” diyerek saklandığımız arabanın arkasından çıktı.
Çocuk nihayet arkasını döndü ve bize doğru yürümeye başladı. Hayır, direkt Sera’ya doğru yürüyordu.
Sera kime baktığını anlamaya çalışırken çocuk yanımıza gelip gözlerini ayırmadan ona bakıyordu.
“Burada ne işiniz var?”
Sera afallayarak bir bana bir Toprak’a bakıyor ve bir şey dememizi bekliyordu.
“Size soruyorum, beni mi takip ediyordunuz?”
Belli ki bizi koşarken görmüştü. Ya da kafede olduğumuzu hatırlıyordu. Bir şekilde onu takip ettiğimizi anlamıştı işte, bunu inkar etmenin inandırıcı bir yanı da yoktu.
Ancak Sera öyle düşünmüyor olmalıydı ki başını iki yana salladı.
“Niye seni takip edelim biz?”
Sesini duyan herhangi biri bunun yalan olduğunu anlayabilirdi. Üçümüzün de en yapamadığı şey buydu, yalan söylemek.
Çocuk kendini beğenmiş bir ifadeyle gülümsedi. Bakışları bir anlığına bana ve Toprak’a kaydı.
“Hırsızlık yaptığımı mı düşünüyordunuz?”
“Onlar düşünüyordu,” dedi Toprak. Sesi, kardeşini annesine şikayet eden küçük bir çocuk gibi çıkıyordu. “Ben öyle düşünmemiştim.”
Böylelikle aramızdan çekilmiş oldu. Sinirle Toprak’a bir omuz attığımda sendeleyip omzunu ovdu.
“Ne vuruyorsun ya, dürüst oluyorum işte.”
Çocuk bu durumdan keyif alıyor gibi gülerek Toprak’a baktı. Toprak ise ona yöneltilen bu bakışlardan etkilenmiş gibi anında kızardı.
“En önde koşan sendin,” dedi parmaklarıyla Sera’yı gösterirken. “Hep bu kadar ön yargılı davranır mısın?”
Sera çocuğa doğru birkaç adım attı. Kendinden emin görünmek için başını biraz yukarıya kaldırdı. Bu onun kendini savunacağı anlarda hep yaptığı şeydi.
“Ona ait olmadığı belli olan bir cüzdanı alıp bir anda koşmaya başlayan birini görsen sen de öyle düşünürdün diye düşünüyorum.”
Ağzından garip bir ses çıkartarak onaylamadığını belirten bir hareket yaptı. Dalga geçer gibi rahat bir ifadeyle işaret parmağını iki yana sallıyordu.
“Ben öyle düşünmezdim.”
“Ama ben düşündüm işte.”
Çocuk üstündeki kıyafetlere baktı. “Tamam, saçlarım biraz uzun. Kıyafetlerim de… alışılmışın dışında olabilir. Ama gerçekten hırsıza mı benziyorum?”
“Hırsızlar böyle giyinemez mi?”
“Muhtemelen daha kötü giyinirler.”
Sesindeki rahatlık yüzündeki ifadede de vardı. Garip bir şekilde hem samimi hem de gıcık geliyordu. Ancak yine de onun kötü niyetli biri olmadığını hissediyordum. Yalnızca zıtlaşmayı seven biri olmalıydı.
Ya da sen iyi niyetli düşünmeye çalışıyorsun.
Toprak’ın yüzündeki aptal sırıtışı fark etmiş olacak ki sorgulayan bakışlarla ona bakmaya başladı.
“Neden gülümsüyorsun?”
“Hoş görünüyorsun.”
Gözlerimi belertip ona baktım. Sera ise bu duruma alışmış gibi gözlerini devirdi. “Gördüğün herkesten hoşlanmayı bırak.”
Ve çocuk arkamızdaki bir noktaya odaklandı. Sonrasındaysa bize doğru yaklaşan kişiye gülümseyerek el salladı. Kim olduğunu bilmiyor ancak adım seslerini duyabiliyordum.
Kim olduğuna bakmak için başımı biraz yana çevirdim. Zümrüt yeşili gözlerle burun burunaydım, neredeyse.
“Burada ne yapıyorsun?” Görkem bana ve arkadaşlarıma, tabii bir de kendi arkadaşına bakıyor ve neler olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Henüz adını bilmediğimiz çocuk şaşkınlıkla, “Siz tanışıyor musunuz?” diye sordu.
Görkem saçlarını geriye doğru attı. “Sana bahsettiğim kişi,” dedi bana bakarak. “Beliz.”
Olayı anlamaya çalışırken Toprak ve Sera ile birkaç kez göz göze gelmiştik ancak onlar da neler olduğunu bilmediği için benim gibi anlamaya çalışıyorlardı.
“Tanıştırayım,” dedi bizi göstererek. “Beliz ve arkadaşları.” Sonrasında bize döndü. “Bu da en yakın arkadaşım Alp.”
Toprak hızla öne atılıp elini Alp’e uzattı. Yüzündeki aptal sırıtışla, “Çok memnun oldum Alp.” dedi.
Alp karşılık vermektenbiraz tereddüt etmiş, bir süre sonra o da elini uzatmıştı. “Ben de memnun oldum.”
Görkem gözlerini sabırsızca bizde gezdiriyordu. “Herkes memnun olduysa biri neler olduğunu anlatacak mı?”
Alp kollarını kavuşturarak bize küçümseyici bir bakış attı. “Kız arkadaşın ve arkadaşları hırsızlık yaptığımı düşünüyorlardı.”
Aynı anda elimi ve kafamı saklayarak, “Hayır, onun kız arkadaşı değilim.” dedim.
Alp kaşlarını kaldırarak, “Yani hırsızlık yaptığımı düşündüğünüz kısım doğru.” dedi.
“Kısmen.” Dedim ne diyeceğimi bilemeyerek.
Görkem dediğime alınmış gibiydi. Somurtarak, “Henüz değilsin.” dedi kısık bir sesle.
Sera derin bir nefes verip bize döndü. “Kafeye dönelim mi artık?”
Alp’ten hoşlanmadığı öyle açıktı ki, bunu yoldan geçen herhangi biri bile fark ederdi.
“Gidiyor musunuz?” Görkem’in yüzündeki masum ifadeyi görmemle içimi garip bir hüzün kaplamıştı. Bazen gerçekten de küçük bir çocuk gibi görünüyordu. Ve bu hâliyle çok tatlıydı.
“Şey,” dedim ensemi kaşıyarak. Durumun garipliğini önemsememeye çalışıyordum. “Evet, gidiyoruz.”
“Siz de bizimle gelin,” dedi Toprak heyecanla. “İstiyorsanız yani.”
Bunun üzerine Sera’nın Toprak’a attığı bakışlar deliciydi, onu öldürmek ister gibi.
Alp yüzüne yeniden egoist bir gülümseme yerleştirdi. “Barış imzalayalım mı?”
Meydan okurcasına Sera’ya bakıyor ve bir şey söylemesi için bekliyordu. Ama Sera aramızda esen soğuk rüzgarlardan rahatsız olmuyor gibiydi. Hiçbir şey söylememeye yemin etmiş gibi kollarını kavuşturmuş Alp’e bakmaya devam ediyordu.
Bu kez de Görkem, “Bizim için sorun yok.” dediğinde rahat bir nefes verdim. Bana güven verici bir gülümsemeyle bakıyordu. Ona içimden bu garip sessizliği uzatmadığı için teşekkür ederek gülümsemesine karşılık verdim.
Gözlerini kırptı. Bu da onun rica etme biçimiydi.
Bölüm etkileşimi
