17. bölüm / 18
Sana RağmenKesinti
Bölümler 18Şu an: Kesinti
- 1 Kayın Ağacı1.659 kelime
- 2 Yalnızca Tek Dilek1.474 kelime
- 3 Kısa Bir An547 kelime
- 4 Bazı Şeyler Değişmez1.304 kelime
- 5 Belirsizlik Denizinden Bir Parça1.566 kelime
- 6 Kırık Bir Kelime1.637 kelime
- 7 Soluk Yeşil1.087 kelime
- 8 Yara ve Şifa169 kelime
- 9 Seni İlk Kez Görmek Gibi1.206 kelime
- 10 Ağaç Ev1.483 kelime
- 11 Yabancı Bir Gözlemci1.839 kelime
- 12 Herkes Memnun Olduysa1.664 kelime
- 13 Her Şey Kötüleştiğinde802 kelime
- 14 Eski Bir Fotoğraf1.397 kelime
- 15 Beş Yıl Önce900 kelime
- 16 Gerçek ve Paradoks844 kelime
- 17 Kesinti939 kelime · Okuduğun bölüm
- 18 Âşık mı oldun? Hem de ansızın? Birdenbire?390 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
O haklıydı. Zihin, kalbin kaldıramadığı gerçekleri sessizce değiştirirdi.
Geçmişi her zaman olduğu gibi hatırlayamazdık. Bazı anılar zamanla eksilir, bazılarıysa hiç yaşanmamış ayrıntılarla tamamlanırdı.
Gerçeğin altında eziliyorken zihnimiz onu usulca yeniden şekillendirirdi. En keskin acıların köşelerini yuvarlar, en ağır pişmanlıkların üzerini örterdi.
Böylece gerçek olduğu kadarıyla değil, kaldırabildiğimiz kadarıyla hatırlanırdı.
Bu bir bakıma iyiydi de. Çünkü bazı gerçekler, olduğu hâliyle kabul edilirse içimizdeki tüm dengeleri yerinden oynatırdı.
Bu yüzden hafızamız bir şeyleri eksiltiyor, bir şeyleri güzelleştiriyor ve bir şeyleri de hiç yaşanmamış gibi karanlığa bırakıyordu.
Boş şişeyi hafifçe kafama vuruyor ve bunun bazı parçaları yerine oturtmasını bekliyordum. Ancak zihnimin içi de tıpkı elimdeki şişe gibi boştu.
“Fazla şikayet etmezdik,” dedim tebessümle. “Sahip olduklarımızla iyiydik.”
Gözleri elimdeki şişeyi takip ediyor, sessizleştiğimdeyse bana bakıp devam etmemi bekliyordu.
“Bir ailen olduğunda… bunun her şeyin ötesinde bir şans olduğunu bilirsin. Bunun dışında sahip olduğun diğer şeyler o kadar da önemli değildir.”
Durup sonsuzluğa uzanıyor gibi görünen gözlerine baktım. Böylece konuşmak bir nebze olsun kolaylaşıyordu.
“Sonsuza kadar huzurlu olacağımızı sanıyordum. Ama yanıldım.”
Elimdeki şişeye uzanıp yanındaki alçak sehpaya bıraktı. “Her şeyin nasıl başladığını hatırla,” dedi belli belirsiz bir heyecanla. “Son zamanlarda sana tuhaf gelen bir şeyler olmuş muydu? Her zamankinden farklı bir durum?”
“Hayır,” dedim tereddüt ederek. “Yani, olduysa bile hatırlamıyorum.” Salladığımı fark etmediğim dizlerimi tuttu. Kıpırdayamayacağım kadar sıkı tutuyor ve merakla bana bakıyordu.
“Hadi ama, Görkem. Hatırlamak için kendini zorlamıyorsun.”
“Ama deniyorum.”
Birkaç saniyeliğine gözlerimi kapattığımda anımsadığım bir şey olmuştu. Her an unutabileceğim korkusuyla yeniden gözlerimi kapattım.
“Ne oldu?”
İşaret parmağımı kaldırıp beklemesini söyledim.
Ardı arkası kesilmeyen anılar fotoğraf karesi gibi hızla geçip gidiyordu. İçlerinden birkaçını tutup yakalıyor ancak birçoğunu kaybediyordum.
“Görkem, neyi anımsadığını söylesene.” dedi sabırsızca.
Anneme bıraktığım cevapsız çağrılar…
Hiçbirine yanıt gelmemesi beni endişelendiriyordu. Nerede olduklarını, nereye gidebileceklerini bilmiyordum. Yapabildiğim tek şey beklemekti. Bir asır gibi gelen birkaç saatin sonunda yorgunluğuma yenilip gözlerimi kapatmıştım. Uyandığımda yanımda olacaklarını bilerek rahatça gözlerimi kapattığım son seferimde, uzun bir süre tüm uykularımın rüyalarla başlayıp kabuslarla sonlanacağını fark etmeden güzel bir düşün kapısını aralamıştım.
Huzurlu rüyamda, havada tatlı bir bahar esintisi varken büyük bir kayın ağacının altında oturuyor, yaprakların hışırtısını dinliyorduk. Birimiz eksik değildi. Bir şeyler de eksik değildi.
Hep birlikteydik. Bir aileydik.
Rüyamın bir kısmında bunun gerçek olmadığını fark ederek birden korkuya kapılmıştım. Bu düşün sonu gelsin istemiyordum. Ancak geliyordu. Ağaç yavaşça kayboluyor, hava grileşiyordu. Ve annem… Annemin yüzü gittikçe silikleşiyordu.
Uyandığımda hızla alnımdaki terleri sildim. Ardından komodindeki telefona uzandım.
05.00
Alt kata inen merdivenlerden ikişer ikişer atlayarak salona baktım. Sonrasında mutfağa. Daha sonra da odalarına. Ama yoklardı.
Telaşla yeniden odama çıktım. Yatağıma fırlattığım telefonun yere düştüğünü bile fark etmemiştim. Ekranı kırık telefona uzandım. Cam parçalarının elime batmasını umursamadan annemi aradım.
Açan olmamıştı.
Bu sefer de şansımı babamı arayarak denemiştim. Ancak yine açan olmamıştı.
05.05
Zorla yutkunarak boğazımı temizlerken gözlerim, yatağımın yanındaki sehpada duran suya takıldı. Birkaç damla, sehpanın üzerindeki kâğıtlara sıçramış ve mürekkebi dağıtmıştı.
Buz gibi olan suya aldırış etmeden bir dikişte içtim.
Ağzımda bıraktığı garip tat...
Bozuk ritimli kalp atışları…
Beynime saplanan sessiz ama şiddetli ağrı…
Etrafımda dönen eşyalar…
Ve karanlık.
“Her şey yolunda mı?”
Hatırladığım son anlar zihnimde dönüyordu.
“Parçaları birleştiremiyorum,” dedim zorlanarak. “Sanki hiçbiri birbiriyle bağlantılı anılar değil.”
Anlamayarak başını salladı. “Nasıl yani?”
“Sanki hepsini tek bir gecede değil de farklı zamanlarda yaşadım.”
“Bunun anlamı ne, Görkem?”
Sessiz kaldım. Bunu ben de bilmiyordum.
“Peki, tamam öyleyse.” Önce oturduğu yerden kalktı. Sonra da kalkmam için ellerini uzattı.
“Kalkamayacak kadar kötü değilim,” dedim gülerek. “Ve zaten öyle olsa da kaldıramazsın.”
Omzunu umursamadığını belli eden bir ifadeyle silkti. “Sadece tut.”
Dediğini yaparak elini tuttum. Beklemediğim bir şekilde hızlıca beni kendine çekti. Sandığımdan daha güçlüydü. Her anlamda.
Meydan okurcasına ellerini beline yerleştirdi. Abartılı bir ifadeyle gözlerini kıstı. “Gidiyoruz, tatlım.”
“Nereye?”
“Evine.”
“Ne?” dedim birdenbire. “Benim evime mi?”
“Senin evine,” dedi gülümserken. “Çünkü benimkine gitmemiz işimize yaramaz.”
Birkaç saniye düşünüp onu gerçekten bu işe bulaştırıp bulaştırmak istemediğimi düşünmüştüm. Ona tüm bildiklerimi, ki aslında çok fazla da değildi, anlatmıştım. Ve pekâlâ da tüm bildikleri bunlarla sınırlı kalabilirdi. Bir şekilde onu geçmişimden uzak tutabilirdim.
Bunları düşünüyor olduğumu anlamışçasına başını iki yana salladı. “Aklından bile geçirme. Artık çok geç.”
𖣂
Odamda asılı duran kanlı posterlere bakıyordu. Posterlerdeki her nesne farklıydı ancak hepsinin farklı bir noktasından aynı renkte boya akıyordu. Çerçeveleri kırık posterlerin hepsini asimetrik bir biçimde yerleştirmiştim. Bunu kasten yapmam Beliz’i rahatsız etmiş olmalıydı ki huzursuzca kıpırdandı.
Yanından yürüyüp posterleri düzelttim.
Sitem edercesine, “Sorun yamuk durmaları değildi,” dedi. “Hepsinde çok fazla kan var.”
Omuzlarımı silktim. “Kırmızıyı seviyorum.”
“Gül de kırmızı renk,” dedi yavaşça. “Ve daha birçok şey kırmızı renkte.”
Üstelemekten bir süre sonra vazgeçerek yatağıma oturdu. Sesli bir nefes verip beni baştan aşağıya süzdü.
Aramızda biraz mesafe koyarak yanına oturdum. “Ne düşünüyorsun?”
Mesafeyi biraz daha açarak yana kaydı. “Tuhaf biri olduğunu.”
Benden uzaklaşmasını bozuntuya vermemeye çalışarak ayağa kalktım. “Posterleri bir kenara bırakalım.” Yatağımın yanındaki sehpada duran bardağa uzandım. “Su ister misin?”
Başını olumsuz anlamda salladı. Aynı zamanda gözlerinde bariz bir telaş vardı.
Kalkıp gitmek istiyor ama kendini bir şekilde tutuyor gibi gözüküyordu. Bu canımı yaktı.
Bardağı sertçe sehpaya bıraktığımda birkaç damla su üstüme sıçradı.
“Benden korkuyor musun?” Sesimin yüksek çıkmasıyla irkildi. Sakin kalabilmek için ne de çok uğraşmıştım oysa.
“Hayır, hissettiğim şey korku değil.”
“Öyleyse hissetttiğin şeyi söyle,” dedim yeniden yanına otururken. “Yalvarırım, Beliz. Bana böyle baktığında iğrenç bir varlık gibi hissediyorum.”
Bir şey demeden öylece bana bakmaya devam ediyordu. “Lütfen, hissettiğin şey her neyse bilmeme izin ver.”
“Sadece…”
Gözleri odanın etrafında daireler çiziyordu. Doğru kelimeleri arıyor gibiydi. Ya da doğru kelimelerin yanlışlığını nasıl kibar bir şekilde dile getireceğini.
“Bazen bana seni kurtarmam gerekiyormuş gibi bakıyorsun,” dedi en sonunda. “Ve bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum.”
Yarı aralık duran pencereden gelen sıcak hava dalgası tüylerimi diken diken etmişti. Ellerimi üzerinden çekerken odağım avucuna geçirdiği tırnaklarındaydı.
“İşe, bana kurtarılmam gerekiyormuş gibi bakmamaktan başla.”
Bölüm etkileşimi
