14. bölüm / 18
Sana RağmenEski Bir Fotoğraf
Bölümler 18Şu an: Eski Bir Fotoğraf
- 1 Kayın Ağacı1.659 kelime
- 2 Yalnızca Tek Dilek1.474 kelime
- 3 Kısa Bir An547 kelime
- 4 Bazı Şeyler Değişmez1.304 kelime
- 5 Belirsizlik Denizinden Bir Parça1.566 kelime
- 6 Kırık Bir Kelime1.637 kelime
- 7 Soluk Yeşil1.087 kelime
- 8 Yara ve Şifa169 kelime
- 9 Seni İlk Kez Görmek Gibi1.206 kelime
- 10 Ağaç Ev1.483 kelime
- 11 Yabancı Bir Gözlemci1.839 kelime
- 12 Herkes Memnun Olduysa1.664 kelime
- 13 Her Şey Kötüleştiğinde802 kelime
- 14 Eski Bir Fotoğraf1.397 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 Beş Yıl Önce900 kelime
- 16 Gerçek ve Paradoks844 kelime
- 17 Kesinti939 kelime
- 18 Âşık mı oldun? Hem de ansızın? Birdenbire?390 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gün geçtikçe zayıf hissediyordum. Uyandığımda, yatağımın karşısındaki aynada kendimi görmekten nefret ediyordum. Bu görüntü beni tiksindiriyordu. Uykuya geri dönmek istiyordum.
Uykuya geri dönmek ve sorunlarımdan kaçmak istiyordum. Ama nafile, kaçtığım her şey benden hızlı koşuyordu.
“Arabayı benim kullanmam daha iyi olacak.”
Çizdiğim zikzaklar onu ürkütmüş olmalıydı. Ya da onu ürküten bendim. Tedirgin bir hâlde direksiyonu sımsıkı tutan ellerime uzanıp arabayı hafifçe sağa kırdı.
Yanıma geldiğinde arabadan inmem için koluma girdi. Yavaş adımlarla yürümüş, yolcu koltuğuna binmeme yardımcı olmuştu. Buna gerek olmadığını söylerken bile etrafı net göremiyordum. Görüntü gittikçe bulanıklaşırken kendime sakin olmam gerektiğini söylüyor, temiz havayı içime çekiyordum.
Beliz’in direksiyona geçmesiyle birlikte orman yolunda ilerlemeye devam etmiştik. Birkaç kez konuşmak için dudaklarını aralamış, sonrasında vazgeçip sessiz kalmaya devam etmişti. Bana soru sormadığı için ona minnettardım. Çünkü sahip olduğum tüm gücü birkaç kilometre yol gelerek harcamıştım.
Arabanın içindeki tek ses, orman yolunda ilerlerken lastiklerin altında ezilen yaprakların sesiydi. Ve Beliz’in kesik kesik gelen nefes sesleri. Düzensiz soluklarının sesi beni rahatlatmıştı. Gözlerimi kapatmamak için dirensem de karanlığın beni içine çekmesine engel olamıyordum. Göz kapaklarımın anbean ağırlaşmasıyla direnmenin yersiz olduğunu anlayarak gözlerimi kapattım.
Bilincim tamamen kapanana dek hissettiğim en güçlü şey korkuydu. Ve o gün cesaret edebildiğim tek şey gözlerimi yeniden açmak olacaktı.
𖣂
Beliz kısık bir sesle adımı söyleyip yanağıma dokunduğunda uyandım. Kol saatime baktığımda sadece birkaç dakika uyuduğumu gördüm. Ancak yine de daha iyi hissediyordum.
Beliz’in koluma girme teklifini reddederek ağaç eve doğru yürümeye başladım. Cebimden anahtarları çıkarırken ellerimin titrediğini fark ettiğimde onun görmemesi için hızla kapıyı açmaya çalışmıştım. Ancak anahtarları bir türlü deliğe yerleştiremiyordum.
“Ben açayım.” Tüm bu yaşadıklarım onun hatasıymış gibi mahcup bir ifadeyle yanıma geldi. Kontrolü tamamen kaybettiğimi fark etmemiş gibi davranarak yüzüne normal bir ifade yerleştirmişti. Kapıyı sonuna kadar aralayıp derin bir iç çekti.
“Buraya birçok kez gelmiş gibi hissediyorum,” dedi içeri girerken. “İçimden bir ses bu evle aramda özel bir bağ olacağını söylüyor.”
“Hisler yanıltmaz.”
“Çoğu zaman.”
Gülümsemeye çalışarak kapıyı ardımızdan kapattı. İçeriye geçmesi için ona müsaade ederek birkaç adım geriledim. O işe hiçbir şey söylemeden öylece yerinde duruyor, öylece gözlerimin içine bakıyordu. Ve hep olduğu gibi güzel görünüyordu.
Kollarını kavuşturup hemen arkasındaki kapıya yaslandı. “Buraya neden geldik?”
“Cevabını bilmediğim bir soruyu nasıl yanıtlayabilirim ki?”
Güçlükle buzdolabına yönelip su şişemden bir yudum aldım. Ağzım konuşmamı zorlaştıracak kadar kuruydu. Dudaklarım, kelimeleri sonsuza dek zihnime mühürlemek ister gibi birbirine yapışıyordu.
Yanıma gelip ellerini omuzlarıma yerleştirdi. Başını hafifçe kaldırıp bana baktığında gözlerinde yine o bakış vardı. Aklımı kurcalayan şeyleri ona söylemek istiyordum ama o… Onların ne olduğunu zaten biliyordu.
İçimde, belirsizliğe dair çok fazla nefret vardı. Kalbimdeyse çok fazla acı. En kötüsü de yaşadığım tüm bu saçmalığın tamamen benimle ilgili olduğunu düşünmemdi.
Her ne kadar kendime aksini söylesem de belki de olanların ve olacakların tek sorumlusu bendim. Nasıl olsa bazen hiçbir şeyin farkında olmayarak bile her şeyi mahvedebilirdik. İçimdeki kasvetli ve sonsuz gücünü tüm hücrelerimde hissediyordum. Bir ürpertiyle titreyerek yutkundum. Düşüncelerim düzensizdi. Ona her şeyi açıklamak için zihnimde kopan fırtınanın arasından birkaç kelime seçmeye çalışıyordum. Fakat geçmişim gözlerimin önünde canlanmaya devam ederken bunu yapmak zordu.
“Bedenim… sürekli acıyor.”
Üstümdeki tişörtün kollarını biraz yukarıya doğru kaldırıp hafifçe yana döndüm. Dikkatli bakmadıkça fark edilmeyecek çizikleri ve yara izlerini gösteriyordum ona. Yenilerini ve eskilerini.
Bazıları belli belirsizdi. Yine de ardında bıraktıkları izlerin tamamen geçmeyeceğini biliyordum.
Yara izleri yaralardan hep daha fazla acıtırdı.
“Görkem…” Bana dehşet ve korkuyla bakıyordu. Ardına kadar açılmış güzel gözlerinde şefkat duygusuyla harmanlanmış bir hüzün vardı. Belki de yalnızca öfkeli bakıyordu ve ben görmek istediğimi görüyordum.
Bana bağıracağını, kendisini frenlemeden canımı yakan tüm gerçekleri yüzüme haykıracağını düşünüyordum. Korkağın teki olduğumu, aptalca şeyler hissettiğimi…
O ise düşüncelerimi sesli söylemişim gibi başını iki yana salladı. Elinin tersiyle gözlerinde biriken yaşları sildi. Sonrasındaysa sıcak elleri tenime dokundu. Önce avuç içlerimdeydi. Parmaklarıyla parmaklarımı okşadıktan sonra yapacağı şeyden emin olamayarak duraksadı.
“Lütfen…” dedim durmasını istemeyerek. “Dokunduğunda daha az acıtıyor.”
Ellerini kollarımdaki izlerin üstünde yavaşça gezdirdi. Yeniden kanamalarından korkarmış gibi çekingen bir tavırla yaralarıma dokunuyor, tuttuğu nefesi kesik kesik veriyordu.
“Bunları neden yapıyorsun?”
“Acıyı uyuşturacak bir şeye ihtiyacım olduğu için.”
Parmaklarını kolumdan çekti. Tişörtümün kolunu indirirken saniyeler önceki dokunuşun sıcaklığıyla gözlerimi sıkıca kapattım.
Kendini toparlamak ister gibi duruşunu dikleştirdi. “Peki, bunu en son ne zaman yaptın?”
“Seninle tanıştığım gün,” dedim şüpheyle. Doğru hatırladığımdan emin olmak için kendimi zorluyordum. “Tanışmamızdan birkaç saat kadar önce.”
Anlayışla başını salladı. Ve bu öylesine bir hareket değildi. Beni gerçekten anlıyor, en azından anlamaya çalışıyordu.
“Bastırmaya çalıştığın acıların kaynağı ne?” Bakışları kolumla gözlerim arasında gidip geliyordu. Yaralarım tişörtün altında kalmış olsa da onları hâlâ görebildiğini biliyordum.
“Buraya bunun için geldim,” dedim yavaşça. “Sana hayatımla ilgili her şeyi anlatmak istiyorum.”
Kaşlarını çatıp yeniden kollarını kavuşturdu. Bunu yaparken tıpkı annem gibi gözüküyordu. Bir cam gibi keskin ve kırılgan.
“Ama her şeyden önce bilmen gereken bir şey var Beliz.”
Bana merakla bakmaya devam ederken sabırsızca bacaklarını sallıyordu.
“Seni dinliyorum.”
Gergince dudaklarımı ısırıp az sonra yapacağım şeyleri gözden geçiyordum. Dönüşü olmayan, sisli bir yolda ilerlerken onu da yanımda sürüklemek adil gelmiyordu. Ama kendime dürüst davrandığım sayılı anlardan birinde, bunu onsuz yapamayacağımı kabullenmiştim. Bu bir yenilgiydi belki de. Ancak sonunda kendimi kazanacağım her yolda defalarca kez yenilmeye hazırdım.
Ve bana ne olursa olsun yanımda olacağını söylemişti, değil mi?
İşler daha da kötüye gittiğinde burada olacağını...
Beni omuzlarından tutup iyi olup olmadığımı sordu.
“İyi değilim,” dedim kolumu tutan eline uzanırken. “Ama olacağım.”
Kendimi toparlayıp Beliz’in elini tuttum. Yatak odasına doğru yürürken saniyeler öncesine kıyasla çok daha cesur hissediyordum.
“Otur, sana göstereceklerim var.”
Sorgulamadan dediğimi yaparak yatağın ucuna oturdu. Ebeveynleri bir o yana bir bu yana koşuştururken onları izleyen masum çocuklar gibi görünüyordu.
Kendi kendime, ne pahasına olursa olsun onu her daim koruyacağıma söz vermiştim. Her şeyden ve herkesten.
Yatağımızın karşısındaki giyinme dolabının en üst rafından kutuyu çıkarmaya çalışıyordum. Hatırladığımdan daha ağırdı. Beliz’in yardımıyla kutuyu yatağın üzerine yerleştirip kapağı açtım. Havada uçuşan toz bulutlarını elimle savuşturdum.
Kutunun en üstünde duran kırık fotoğraf çerçevesini çıkardım. Beliz elimdeki fotoğrafa bakmaya çalışırken bulanıklaşan görüntümün netleşmesini bekliyordum. Sabırsızca elimdeki çerçeveye uzanıp kendine doğru çevirdi.
“Bunlar kim?”
Gülümseyen bir kadın. Ve kadın kadar olmasa da mutlu gözüken bir adam.
“Annemle babam.”
Beliz’in yüzündeki ifade birdenbire yumuşamıştı. Fotoğraftaki insanlar kadar sıcak bir gülümsemeyle çerçeveyi kucağına yerleştirip parmaklarını annemin tozlu yüzünde gezdirdi.
“Görkem… ne kadar da güzel bir kadın.”
Annemin sarı saçları siyah beyaz fotoğrafta belli oluyor, gözlerindeki ışık ise çerçeveyi aşıp bize ulaşıyordu.
“Öyleydi,” dedim burnumu silerken. “Çok güzeldi.”
Dolu olan gözlerimin içine baktığında nedeninin ne olduğunu henüz bilmiyordu. Bu yüzden muhtemelen duygusallaştığımı sanmıştı. Tavandaki titrek ışık olması gerekenden daha hareketliydi. Bu yüzden yüz ifadesini net seçemiyordum ancak gülümseye devam ettiğini görüyordum.
“Ve baban da… çok asil duruyor.”
Bu kez bir yanıt vermedim.
Sessizliğin üzerine bana döndü. “Onlar nerede?”
Daha önce ailemden hiç bahsetmememe rağmen elbette ki yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu anlamıştı. Bunu sorarken yanımda olmadıklarını zaten biliyordu.
“Bir trafik kazasında hayatlarını kaybettiler,” dedim sessizce. “Beş yıl önce.”
Sesim neredeyse benim bile duyamayacağım kadar kısık çıkmıştı. Hatta bir anlığına bunu söylemediğimi, yalnızca aklımdan geçirdiğimi düşünmüştüm ki Beliz’in afallayıp çerçeveyi elinden düşürmesiyle gerçekten söylediğimi anladım. Neyse ki düştüğü yer yataktı. Annemden geriye kalan tek hatıranın parçalara ayrılması her şeyi daha da kötüleştirirdi.
“Ben,” dudaklarını yalayıp gözlerini kırpıştırdı. “Bunu bilmiyordum.”
Kahverengi gözleri acının karanlığına teslim olurken kendim için bir mezar kazıyorlardı sanki. Gözlerindeki mezarda sonsuza dek kalmak istiyordum.
Yaşlarla parlayan güzel gözlerine bakarken hissetmeyi reddettiğim her şey zihnime hücum ediyordu.
“Bunu yapma,” dedim yanına oturup. Titreyen ellerimi sabit tutmaya çalışarak gözlerindeki yaşları sildim. “Ağlamandan nefret ediyorum, Beliz. Ve sen karşımda öylece ağlarken hiçbir şey yapamamaktan nefret ediyorum.”
O ise bunu yapmak dünyanın en kolay şeyiymiş gibi hüznümü paylaşmaya devam ediyordu. Ağlarken arada bir sarsılıyor, gözlerini sıkıca kapatıp nefesini tutuyordu.
“Güçlü kalmak istiyorum ama seni böyle görmek oturup sabaha kadar ağlamak istememe neden oluyor.”
Elimi varlığını beynime kazımak ister gibi sıkıca tutuyordu. “Öyleyse olmasına izin ver.”
Gözyaşlarının ardından bana baktığında, ona doğru bakıyor olmasam bile kasveti görebiliyordum. Ondan yayılan trajedi ihtiyacım olan tek şeydi.
Kendimi serbest bırakıp sırt üstü yatağa uzandım. Benimle birlikte o da aynısını yapmıştı. Uzun bir süre hiçbir şey söylemeden öylece durmuştuk. Ve bu o ana dek yaptığım en iyi şeydi.
Çünkü bazen birilerinin yaralarını sarmaktansa o yaraları kendinizde de açmak daha anlamlı olurdu. Birini teselli etmektense onu dinlemek, içinde barındırdığı tüm melankoliyi damarlarınıza kadar aktarmasına izin vermek…
Yatağımda uzanıyorken aradan geçen zamanın ne denli uzun olduğunun farkında değildim. Muhtemelen saatler sürmüştü. Geçen süre boyunca benimle birlikte boşlukta sallanmış, hareket dahi etmeden yanımda uzanmaya devam etmişti.
Beni karanlığımdan çekip kurtarabilecek tek şeyin ölüm olduğunu düşünürken bir anda hayatıma girmişti. Ve bana yapmam gerekenin kurtulmaya çalışmak değil, teslim olmak gerektiğini göstermişti.
Bölüm etkileşimi
