1. bölüm / 18
Sana RağmenKayın Ağacı
Bölümler 18Şu an: Kayın Ağacı
- 1 Kayın Ağacı1.659 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 Yalnızca Tek Dilek1.474 kelime
- 3 Kısa Bir An547 kelime
- 4 Bazı Şeyler Değişmez1.304 kelime
- 5 Belirsizlik Denizinden Bir Parça1.566 kelime
- 6 Kırık Bir Kelime1.637 kelime
- 7 Soluk Yeşil1.087 kelime
- 8 Yara ve Şifa169 kelime
- 9 Seni İlk Kez Görmek Gibi1.206 kelime
- 10 Ağaç Ev1.483 kelime
- 11 Yabancı Bir Gözlemci1.839 kelime
- 12 Herkes Memnun Olduysa1.664 kelime
- 13 Her Şey Kötüleştiğinde802 kelime
- 14 Eski Bir Fotoğraf1.397 kelime
- 15 Beş Yıl Önce900 kelime
- 16 Gerçek ve Paradoks844 kelime
- 17 Kesinti939 kelime
- 18 Âşık mı oldun? Hem de ansızın? Birdenbire?390 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Aynaya baktığımda gördüğüm şeyden memnundum. Dizlerimin hemen üstünde biten siyah, sade bir elbise. Gösterişsiz, uğraşılmamış duruyordu. İstediğim şey de tam olarak buydu. Bugün için o kadar da heyecanlı olmadığımı göstermek istiyordum, sanki bu benim için sıradan bir günmüş gibi. Ama elbette ki çok heyecanlıydım. Aylar sonra ilk kez babamı görecek, onunla çokça vakit geçirecek ve gelecekteki planlarımdan, günlerimi nasıl geçirdiğimden bahsedecektim. Lise hayatım boyunca çok fazla çalışmıştım. Sosyal sorumluluk projelerinde yer almış, sınavlarımda en yüksek notları alarak okul birincisi olmuştum. Dahası haftasonları okulumun yanındaki sahaf dükkanında yarı zamanlı olarak çalışıyordum. Tüm bunları aynı anda yapmaya çalışmak yorucu olduğu kadar iyi de hissettiriyordu. Bu süreçte kendime kattığım birçok önemli şey olmuştu. Bunlardan biri de ne olursa olsun yaşamayı bilmekti. Yorularak yaşamak, acı çekerek yaşamak, garip hissederken yaşamak, hiçbir şeyin önemli olmadığını düşünürken yaşamak… Her ne olursa olsun yaşamda hissetmek önemliydi. Ve tüm yaptıklarımızın sonucunda geriye dönüp baktığımızda üstesinden gelmeye çalıştığımız tüm zorlukların toplamının aslında “yaşam” dediğimiz şeyin kendisi olduğunu görebilirdik. Bunları öğrenirken aynı zamanda kendimi de keşfetmeye başlamıştım. Sınırlarımı, zorlandığım ve yapmaktan keyif aldığım şeyleri, kim olduğumu ve aslında kim olmak istediğimi… Kendimi tanımaya başlıyordum ve bu keyifliydi. Aynaya bakmaya devam ederken kendimi görmek için bu nesneye ihtiyacımın olmadığını düşünerek gözlerimi kapattım. Birkaç derin nefes aldım ve odamdan çıktım. Aşağı kata inerken annemin seslerini duyduğumda adımlarımı yavaşlattım. Telefonda biriyle görüşüyordu ve konu her neyse annemi biraz sinirlendirmişti. Ara sıra sesini alçaltıyor ve sonrasında yeniden bağırıyordu. Anlaşılan o ki tartıştığı babamdı. Annem sakin bir kadındı. Bu yüzden babam, annemi böylesine sinirlendirebilen sayılı kişilerin arasındaydı. Ne konuştuklarını gayet net bir şekilde duymama rağmen mutfak kapısına biraz daha yaklaştım. Bir süre bekledim. Annem konuşmuyordu ama içimden bir ses telefonu henüz kapatmadıklarını söylüyordu. Birkaç dakika sonra “Peki, tamam.” dedi. “Bunu ona söylerim. Babasının yine kendi kızından daha çok önemsediği sevgilisinin son derece önemli karın ağrılarından dolayı gelemeyecek olması eminim ki anlayışla karşılayabileceği bir durumdur.” Telefonu sertçe masaya bıraktığında irkildim. Annemin yanına giderken gözlerimin dolmasına engel olamamıştım.
“Gelmiyor, değil mi?”
Yüzündeki ifade aniden değişti. Artık öfkeli değil, hüzünlü bakıyordu. Annemin bana böyle bakması beni olduğumdan daha güçsüz, daha savunmasız hissettiriyordu. Ama yine de böyle hissetmek kötü değildi çünkü duygularımı gizlemeye çalışmak bana göre değildi. Hoş, bunu istesem de hiç yapamıyordum. Gözyaşlarımın yanaklarımdan süzülmesine aldırış etmemeye çalışarak “Önemli değil,” dedim. “Aslına bakarsan gelmesini beklemiyordum zaten. Bu benim için sürpriz olmadı.”
Bu benim için büyük bir sürprizti. Büyük ve kötü bir sürpriz.
Birkaç dakika sonra evden çıktık. Arabamızda yol boyunca sessizlik hâkimdi. Doğum günü partimin yapılacağı mekana geldiğimizde gülümsemeden edemedim. Daha önce gelmediğim ama çoğu arkadaşımın yemeklerini saatlerce övdüğü bir mekandı. Bahçeden mekan girişine kadar yol boyu uzanan taşlar loş ışıkların altında epey hoş görünüyordu. Gün batımının denize yansıdığı manzara ve dalga sesleriyle ortam daha da huzurlu hissettiriyordu.
“Güzel bir yer,” dedi annem elbisesini düzeltirken. “Buraya neden daha önce gelmediğimizi bilmiyorum.”
Birlikte mekana giriş yaparken tüm arkadaşlarımın çoktan gelmiş olduğunu fark ettim. Elbette öyle olacaktı, ben her şeye her zaman geç kalırdım.
“Tam olarak 18 dakika,” dedi Sera. “18 dakika geç kaldın.”
“Üzgünüm, biliyorsun zamanlamalarla aram iyi değil.”
Gülümseyerek sıkıca sarıldı. “Sorun değil. Bugün senin için çok güzel bir gün olmalı. Bu yüzden yalnızca bugün için seni affediyoruz ve tekrarlanmamasını rica ediyoruz.”
Sera’dan ayrılınca gözlerim Toprak’ı aradı ancak diğer arkadaşlarımın arasında onu göremedim.
“Toprak nerede? Lütfen bana gelemeyeceğini söyleme.”
Diğer arkadaşlarımla sarılırken bir yandan da Sera’yı duymaya çalışıyordum.
“Tabii ki gelecek, muhtemelen yeni erkek arkadaşıyla.”
Elimde olmadan kahkaha attığımda Sera’da gülümsedi. Toprak, Sera’dan sonra en yakın arkadaşımdı ve onu yıllardır tanıyordum. Ama yine de hakkında pek fazla şey bildiğimin söylenemezdi. Son derece garip biriydi. Sürekli değişen fikirleri ve inişli çıkışlı duygusal ilişkileri dışında onu nasıl tanımlayabileceğimi bilmiyordum. Muhtemelen onu bu kadar sıradışı yapan şey, kıyafetlerinden daha hızlı değişen erkek arkadaşlarıydı. Her yeni ilişkisinde karakterinde inanılmaz değişimler meydana geliyordu. Neyse ki ben ve Sera buna alışmıştık.
Arkadaşlarımla sarılırken aralarında tanımadığım hatta daha önce hiç görmediğim kişilerin olduğunu fark ettim. Bu biraz komikti çünkü doğum günü partimi planlayan arkadaşlarım -Sera ve Toprak- yakın olmadığım hiçbir arkadaşımı davet etmeyeceklerini söylemişlerdi. Yuvarlak masamızda otururken kimsenin duymaması için sessizce Sera’ya yaklaşarak “Burada tanımadığım insanlar bile var,” dedim. “Sadece en yakınlarımızı çağıracağınızı söylemiştiniz.”
Dediğim şeyi sandığım kadar kısık sesle söylememiş olmalıydım ki karşımda oturan bir kızın bakışları beni buldu.
Huzursuzca yerinde kıpırdandığında bunu söylediğime pişman olmuştum. Bugün herhangi bir şeyi umursamak istemiyordum. Yalnızca güzel anılar biriktirebileceğim sayılı günlerden birini yaşayacaktım.
“Her neyse, önemli değil,” dedim oturduğum koltuğu geri çekerken. “Birazdan geliyorum.”
Annem dışarıda, tanıdığı birkaç arkadaşıyla sohbet ederken kadehini yudumluyordu. O çoktan bugünün keyfini çıkarmaya başlamıştı. Ben de bunu yapmalıydım.
Mekânın arka bahçesine çıktığımda çantamdan telefonumu çıkardım. Kendi kendime bugünün güzel bir gün olduğunu söyleyip duruyordum. Ama yine de içimdeki huzursuzluğu bir türlü bastıramıyordum. Görünüşte bir sorun yoktu ancak anlam veremediğim bir şekilde kötü hissediyordum. Sanki bir şeyler yolunda gitmiyordu. Evet, bir şeyler kesinlikle yolunda gitmiyordu. Yolunda gitmeyen şeyin ne olduğunuysa henüz bilmiyordum.
Son aramalar kısmından Toprak’ı buldum. Telefon birkaç çalıştan sonra açıldı.
“Hey, selam.” Arkadan gelen gülme sesine bakılırsa erkek arkadaşının yanındaydı ve gayet keyifliydi.
“Selam. Doğum günüme gelip gelmeyeceğini merak ediyordum da,” dedim sesimin normal çıkması için çabalarken. “Gelecek misin?”
Geleceğini biliyordum. Yalnızca ona trip atmak hoşuma gidiyordu.
“Ah, evet doğum günün.” Gülümsediğini sesinden anlayabiliyordum.
“Evet, doğum günüm. Yolda mısın?”
“Beliz bak, bugün için tüm planlarımı iptal etmiştim ama son dakika bir sorun çıktı. Erkek arkadaşım ailesiyle biraz tartıştı ve ben de apar topar onun yanına geldim. Bunun için…”
“Ne?” Dedim şaşkınlığımı gizleyemeyerek. Gizlemeye çalışmamıştım da. “Bana gelemeyeceğini mi söylüyorsun?”
“Üzgünüm.” Hayır, hiçte üzgün değildi.
“Peki, sorun değil.”
Onun yanıt vermesini beklemeden telefonu kapattım. Ellerim titriyor, gözlerin doluyordu. Kendime hâkim olamamaktan nefret ediyordum ama şu an daha çok nefret ettiğim şeyler vardı. Mesela en yakın olduğunu sandığım arkadaşım.
Nasıl olurdu da benim yerime birkaç gün sonra ayrılacağı erkek arkadaşının yanında olurdu? Üstelik bugün benim için özel bir gündü. Ve doğum günlerini ne kadar önemsediğimi biliyordu.
Biliyordu zaten, mesele onun senin kadar
önemsememesi.
İç sesime her ne kadar gıcık olsam da genellikle haklı oluyordu. Benim doğum günümü önemsememiş, gelemeyeceğini söylerken üzgün rolü bile yapmamıştı.
İnsanlara ihtiyacım vardı. Beni ve önemsediğim şeylerin önemsenmesine, yalnız kalmamaya ihtiyacım vardı. Ama buna ihtiyaç duydukça bundan uzaklaşıyordum. Sanki hayat, sahip olmayı en çok istediğim şeyleri benden uzak tutuyordu. Belki fazla tepki gösteriyordum. Belki de yaşadıklarım o kadar da önemsenecek şeyler değildi. Ama yine de bunlar beni üzüyordu ve elimden bir şey gelmiyordu. Üzülüyor, üzülüyor ve daha çok üzülüyordum. Birilerine, bir şeylere kırılmamaya çalıştıkta daha da hassaslaşıyordum. Sonundaysa her şey dağılıyordu.
“Mesele baban, değil mi?” Sera’nın yanıma geldiğini fark etmemiştim bile. Arka bahçeye açılan kapıya yaslanmış, beni izliyordu.
“Konuşmalarınızı duydum. Bana gelemeyeceğinden bahsetmemişti.”
“Gelemiyor değil, gelmiyor.”
Gözyaşlarımı silerken bir yandan da oturabileceğim bir yer arıyordum. Biraz ilerdeki banka doğru ilerlerken Sera’da benimle birlikte geliyordu.
Yanıma oturduğunda ellerimi tuttu. Bu, onun bana destek vermek istediği anlarda yaptığı şeydi.
“Baban neden gelemiyor?”
“Gelemiyor değil,” dedim yeniden. “Gelmiyor.”
Bir şeyi yapamamakla yapmamak arasında büyük bir fark vardı. İradeniz dışında yapamadığınız şeylerden sorumlu tutulmazdınız. Ama o şeyi bile isteye yapmadığınızda bu tamamen bilinçli bir tercih oluyordu.
Sizin için yapılmayan şeyler sizin o kişideki değerinizi belirliyordu. Sonra da yavaşça kendi değerinizi.
“Beliz, insanları kırmamaya çalışırken ne kadar kırıldığının farkında değil misin?”
Farkındaydım, her zaman.
“Duygularını içine atmaktan vazgeçmelisin,” diye devam etti. “Söylemek isteyipte söylemediğin her şey seni tüketiyor.”
“Biliyorum,” dedim titreyen sesimle. “Ama neden hislerimi önemsemeyecek insanların karşısında kırgınlıklarımı söyleyip küçük düşeyim?”
Sera abartılı bir şaşkınlıkla gözlerini belertti.
“Hislerini paylaşman seni küçük düşürmeyecek Beliz, aksine seni daha güçlü biri yapacak. Neden babanı arayıp ona sormak istediklerini sormuyorsun? Ona söylemek istediğin hiçbir şey yok mu?”
Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken “Çok fazla şey var,” dedim. “Söylemek istediğim çok fazla şey var ama nereden başlayacağımı bile bilmiyorum.”
“Seni en çok üzen şey her neyse ondan başla.”
Cesaret verircesine ellerimi sıktı. Onun yanımda olması bana her zaman güç vermişti. Çünkü eğer arkadaşınız gerçekten arkadaşınızsa, sizi her şeyi yapabilirmişsiniz gibi hissettirirdi. En zor şeyleri bile.
“Pekâlâ,” dedim derin bir nefes alarak. “Arayacağım.”
Telefon ilk çalışında açılmıştı.
“Alo, baba?”
Birkaç saniye sessizlik olmuştu, ardından da kapı kapanma sesini duydum.
“Kızım, ben de seni arayacaktım. Doğum gününü kutluyorum. En yakın zamanda yanına…”
Odanın kapısı açıldı ve sonrasındaysa duyduğum sözlerle asıl sarsıntıyı yaşadım.
“Tekme attı,” diye bağırdı bir kadın. “Tekmelerini hissediyorum.” Gözyaşlarıyla karışık bir sevinçti sesinden anladığım kadarıyla.
Ve telefon kapandı. Telefon. Yüzüme. Kapandı.
Bu kez ağlamıyor, sadece Sera’ya bakıyordum. Az önce yaşadığım şeyi idrak etmeye çalışıyor, bir yandan da bunu gerçekten yaşayıp yaşamadığımı anlamaya çalışıyordum. Ama Sera’nın şok olmuş ifadesine bakılırsa bu son derece gerçekti. Mutluluk gözyaşlarıyla bebeğinin tekmelediğini müjdeliyordu kadın. Babamın hep yaptığı gibi birkaç hafta takılıp hayatından çıkaracağı herhangi bir kadın olmalıydı o. Her zaman öyle olmuştu. Ama şimdi o kadın hamileydi.
Babamın yalnızca sevgilisinin olduğunu biliyordum, baba olacağını öğrenmek daha büyük bir süprizdi.
“İnanamıyorum.”
Söyleyebildiğim tek kelime bu olmuştu. Babamın yeniden baba olması karşısında nasıl bir tepki verebilirdim ki? Ne diyebilirdim? Arayıp tebrik ettiğimi mi söylemeliydim?
“İnanamıyorum,” dedim sessizce. “Bu olanlara inanamıyorum.”
Sesim giderek bir fısıltıya dönüşüyordu. Sanki uzaktan, çok uzaklardan geliyordu. Bana ait olmayan bir ses gibiydi.
Sera yalnızca elimi sıkmaya devam ediyordu. Onun teması haricinde hissettiğim bir şey yoktu. Acı dışında.
Oturduğum yerden kalktım. Ağır çekimdeymiş gibi hissediyordum. Sera’nın boğuk gelen seslerini arkamda bırakarak mekândan çıktım. Dakikalarca, belki de bir saatten fazla yürüdüm. Nereye gittiğimi bilmeden yürümeye devam ediyordum. Ta ki bir ağacı görene kadar. Havanın henüz kararmamasına rağmen simsiyah bir gecenin içinden fırlamış gibi duran bir ağaçtı. Biraz uzaktaydı ve ne agacı olduğunu kavramak ilk bakışta zordu. Adımlarımı yavaşlatarak ağaca yaklaştıkça görüntüm netleşti. Kayın ağacı. Bu ağaç devasaydı, farklı bir gezegenden buraya gelmiş gibi görünüyordu. Buraya ait durmuyordu.
Ağacın kalın gövdesinin arkasında fark ettiğim bir hareketlilik olmuştu. Siyah bir süliet… Sakin hareketlerle üstündeki çimleri temizleyen genç bir çocuk. Elleriyle saçlarını karıştırdığında saçlarından birkaç tane yaprak düşmüştü. Yapraklar zarifçe havada süzülürken çocuk bana döndü. Dikkatimi çeken ilk şey zümrüt yeşili gözleriydi.
“Gördüğüm en görkemli şey,” dedi ağacı işaret ederek. “Yanlışlıkla bu dünyaya düşmüş bir masalın parçasıymış ve sanki…”
Birkaç saniyeliğine duraksadı, doğru tanımı bulmaya çalışıyor gibiydi. Arkasına dönüp kısa bir anlığına ağaca baktı, bakışlarımız yeniden buluştuğundaysa gözlerinde tuhaf bir parıltı vardı.
“Sanki buraya ait değilmiş gibi.”
Bölüm etkileşimi
