Sahte Kaza kitap kapağı

10. bölüm / 13

Sahte Kaza

9. BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Velmira .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 13Şu an: 9. BÖLÜM

İnsanların güvendiği kişilerin yanında kalması veya istediği zaman onların yanında bulunması büyük bir lükstü. Ben Mira’yı küçüklükten beri kardeş görmüştüm. Öz kardeş sıcaklığını hiçbir zaman yaşayamamıştım çünkü tek çocuktum. Ortaokuldaki sıra arkadaşım artık hayatımdaki en önemli kişilerden biri olmuştu. Bu yaşıma kadar bir sürü arkadaşlık edinmiştim ama “dost” diyebileceğim kişiler Mira ve haber ekibim olmuştu.
Hepsiyle abla-kardeş ilişkim vardı ve beni gerçekten sevdiklerini hissediyordum.
Ben de onları her zaman çok sevmiştim ve bunu hissettirmiştim. Sadece işte, fazla disiplinliydim. Seçtiğiniz arkadaşlıklar kardeş ilişkisine döndüyse her iki taraf da kötü niyet olmadığını anlıyordu.
Mira veya ekiptekilerin yanında yaşadığım durumu şakaya vurdurmuştum ve bu zor olmamıştı. Onlar da iyi olduğumu anladıklarında rahatlamışlardı.
Ama Kerem’in yanında öyle olmamıştı. Yıllarca eksik kalmış bir şeyim tamamlanmış gibi hissediyordum ve bu hissin kaybolmasını istemiyordum.
Belki onu çok önceden tanımıyordum ama sanki eskiden bir yerlerde karşılaşmış gibiydik.
Kafayı yiyor olabilirdim.
Beni vuran kişiyi ilk başta tanımamıştım ama benim bulunduğum yerden kaçarken kim olduğunu hatırlamıştım. Hatta bilinçaltıma işlemiş olmalı ki ameliyat esnasında uyutulurken kafamın içinde o an dönüp duruyordu.
“Siz sarmaş dolaş ne yapıyorsunuz?”
“Sana ne?”
“Bana ne mi?”
“Aynen.”
“Kocanım ya.”
Birbirimizi bir anda böyle benimsemek şaşırtıcıydı ama asıl garip olan, normal olan buymuş gibi geliyordu.
Kesinlikle normal değildi.
Ağzımı açmış tam ona gerçek kocam olmadığını hatırlatacaktım ki yanımdaki Kerem’in varlığını hatırlayarak sustum.
“Tamam kocacığım, hasta sağlığını korumak için burada bir kişinin kalması gerekiyor. O yüzden tepemin tasını attırma, çık git.”
“Kerem gitsin lan! Ben neden gidiyorum?”
Ben ona ters ters bakarken Kerem konuştu:
“Kız benim kalmamı istiyor, çık git.”
“Oğlum, benim karım benimle kalır. Sen kim ol—“
Bir anda lafını kesmişti ve gözlerinden bir duygu geçmişti. Tam anlamlandıramadım ama pişmanlık gibiydi. Neyin pişmanlığını duyuyordu ki?
“Niye kestin oğlum konuşmayı, devam etsene.”
Kerem’in konuşmasıyla daldığı düşüncelerden çıktı ve gözlerine aynı soğukluğu ekledi:
“Ne zaman konuşacağımı sana mı soracağım?”
Bu sefer araya ben girdim çünkü aklımda dönen düşünceler varken rahat olamıyordum:
“Mira’ya evli olduğumuzu ben söylemedim, sen mi söyledin?”
Aybars’ın konuşmasına izin vermeyerek konuşan Kerem oldu:
“Kız daha evlendiğini en yakın arkadaşına bile söylememiş, bu nasıl evlilik lan?”
“Evlenene kadar gizli tutmak istedik, olamaz mı? Aryel de Mira’ya söyleyemedi işte, olan bu.”
“Saçma! Düğün de yapmadınız. Hem ben Aryel’i alıp dağ evine götürdüğümde, siz de onu kurtarmaya geldiğinizde birbirinizi tanımıyordunuz.”
“Yani?”
“Lan bir iki haftada bir insan nasıl evlilik kararı alır?”
“Bizim gibi alıyorlar. Diğer konuya da gelince; Aryel hastaneden çıkınca düğün yapacağız ve sen de nikâh şahidim olacaksın.”
Ben hayretle ikisine bakarken Kerem olayı garipsememişti ve cevap verdi:
“Unut onu, git Efe’ye söyle, o olsun şahidin.”
“Yok, olmaz. Hatırlarsan sözümüz vardı; ben de senin şahidin olacaktım, sen de benim. Gerçi sen evde kaldın ama olsun, kısmetin her an açılabilir.”
“Evde falan kalmadım lan ben, otuz beş yaşındayım ben.”
Bu sefer Aybars’ın konuşmasına izin vermeyerek ben konuştum:
“Yani evde kaldın canım, resmen moruklaşmışsın.”
Aybars gülerken Kerem hızla bana döndü:
“Ciddi misin?”
“Evet” anlamında kafamı salladığım sırada Aybars konuştu:
“Herkes hemfikir bence, zorlama.”
“Nikâh şahidin olmayacağım,” diyerek ayağa kalkan Kerem’e bakarken iç çektim. Şahidi olacaktı ama Aybars bunu idrak edememiş olacaktı ki irileştirdiği gözlerle Kerem’e yaklaştı ve hızlı hızlı konuştu:
“Ya sana yaşlı diyen utansın! Ne yaşlısı be?”
“Cıvıma.”
“Şahidim olacak mısın?”
“Bunu düşüneceğim,” diyerek odadan çıktı.
Onun çıkışını gözleriyle takip eden Aybars, o çıktığında bana döndü:
“İyi misin?”
Yüzümdeki gülümsemeyi silerek ona baktım ve büyük bir soğuklukla cevapladım:
“Sana ne?”
“Senin için cidden endişelendim.”
Bir süre yüzüne baktım ve konuştum:
“Sen benim için endişelenmedin. Sen, eğer bana bir şey olursa vicdanınla nasıl başa çıkacağını düşündüğün için endişelendin.”
“Senin için endişelendim.”
“Kendini kandırmayı bırak ve bu iğrenç anlaşma bitene kadar benimle gereğinden fazla muhatap olma,” diyerek kolumdaki serumun izin verdiği ölçüde yatakta yan döndüm ve gözlerimi kapattım.
“Düz yatman yaran için daha iyi olur.”
“Daha demin dediklerimi bir daha tekrar ettirme, kes sesini.”
“Sağlığın için bu önemli.”
“İlk kez yaşayanlar için geçerli bir şey bu.”
Kahretsin.
Kahretsin.
Kahretsin.
Dilimi tutmalıydım ve açık vermemeliydim, of!
“Anlamadım, sen zaten ilk defa vurulmuyor musun?”
“Ya sana dedim ki sus, uyuyacağım.”
Bana doğru yaklaştığını hissediyordum. Umarım yanlış hissediyorumdur... Doğru hissediyormuşum.
Çenemi nazikçe tuttu ve konuştu:
“Aç gözlerini.”
“Bana emir verme.”
“Gözlerini açar mısın?”
“Hayır.”
Nefesini dışarıya verdiğinde yüzüme gelmişti. Büyük bir ihtimalle yatağın önüne çökmüş durumdaydı.
“Aryel.”
“Hmm.”
“Açar mısın gözlerini?”
Saçma bir itaat duygusuyla gözlerimi açtım ve direkt olarak yakışıklı çehresiyle karşılaştım.
“Ne var?” derken oldukça kibardım(!).
“Sen ilk kez vurulmadın mı?”
Aklıma hiç akıllıca yalanlar gelmiyordu ama...
“Hayır,” dediğimde kafasını sağa yatırdı.
“Nasıl?”
“Kavga eden insanları ayırırken vuruldum. Öyle büyütülecek bir şey değil.”
“Nedense hiç inanmadım.”
Çünkü gerçek bu değildi; kavgayı ayırırken olmamıştı, başlattığım kavganın sonucunda olmuştu. Yine de ben haklıydım.
“Neden?”
“Evden kaçışın da fazla profesyonelceydi.”
“Aslında değildi. Biraz mantığını kullanan herkes kaçardı oradan.”
“Aslında senin dediğin gibi değil. Çünkü tek derdi evden kaçmak olan biri sadece evden kaçmaya odaklanır.”
Derin bir nefes çekerek konuştum:
“Ama derdi evden ve evdekilerden kaçmak olan birinin benim yaptığım şeyi yapacağına eminim. İkisi arasında fark var.”
Aslında kaçarken uyguladığım taktik basit bir taktik değildi, farkındaydım; ama onun inanması için fazladan kelime oyunu yapmıştım ve inanmış gibi görünüyordu.
“Anladım,” dedi ve ayağa kalktı. Refakatçi koltuğuna oturdu.
“Biraz dinlen, iki saat sonra yemek yiyebilirsin. Zamanı gelince uyandırırım.”
Cevap vermeden gözlerimi kapattım ama içimden cevap vermek de geliyordu. Sessizce mırıldandım:
“Teşekkürler.”
Ya tamam demek varken neden teşekkür ettim ki? Cevap vermez diye düşünürken o da sessizce mırıldanmıştı:
“Rica ederim.”
Yüzümde oluşacak olan gülümsemeyi engelledim ve uykuya yenik düştüm.
Gözlerimi araladığımda havanın bayağı karardığını fark ettim. Odada sadece kırmızı loş ışık vardı. Aybars beni uyandırmamıştı ya da uyandıramamıştı çünkü şu an kendisi uyuyordu. Kanepe onun için fazla küçüktü ama o yayılarak uyumayı başarmıştı.
Hasta yatağında hafifçe yukarı kaydığımda yaram sızladı ama sesimi çıkarmadım. İlk defa vurulduğumda hastanede yatıyordum, diğerlerinde kendi yaramı kendim dikmiştim.
Koluma baktığımda serumu çıkardıklarını fark ettim, sadece bandı ve ucu duruyordu. Büyük bir ihtimalle bir daha takacaklardı. Yavaşça düzeldim ve ayaklarımı aşağı sarkıttım. Hastane terliklerini ayaklarıma geçirdim ve doğruldum; bir yandan da elimle yaramı tutuyordum. Mira’nın getirdiği poşette eşofman ve bol beyaz tişört vardı. Poşeti alarak odadaki banyoya gittim ve hastane kıyafetlerinden kurtuldum. Banyonun içinde olan dolabı açtığımda birkaç malzeme ile karşılaştım, yaramın yanında kalan kan kirlerini temizledim. Yavaşça kıyafetleri giydim ve tekrar odaya döndüm.
Yatağın üstünde duran çarşafı aldım ve Aybars’ın üstünü örttüm. Belki yapmamam gerekiyordu ama içimdeki “yap” diyen tarafa karşı gelememiştim.
“Aryel,” diye mırıldandı ama tok ve kısık bir sesle... Etkileyiciydi.
Ne diyorum ben ya?
“Efendim?”
Sesimi duyunca bulunduğu ortamın farkına varmış olmalı ki bir an ayağa fırladı.
“Sen neden ayaktasın?”
“Üstümü değiştirmiştim.”
Kafasını salladı ama bence hâlâ uyuyordu. Kafasını kalkarken düşürdüğü örtüye çevirdi ve tekrar bana baktı. Sonra tekrar örtüye baktı. Kafasını kaldırıp sanki bir şeyi anlayamıyormuş gibi tekrar bana baktı.
“Sen benim üstümü mü örttün?”
İki saattir anlamlandıramadığı şey buymuş demek ki. Gerçi ben de anlamlandıramıyordum ama ona cevap da vermem gerekiyordu.
“Uyuyordun, soğuk alma diye üstünü örttüm. Bunda bu kadar şaşırılacak ne var?”
“Yaptığın eylemde şaşırılacak bir şey yok ama bu eylemi bana karşı yapman şaşırılacak bir şey.”
Haklıydı.
“Abartma ve saçma saçma anlamlar yükleme.”
“Saçmalama istersen, ergen miyim ben üstümü örttüğün için anlam yükleyeyim?”
“Bilmem, şu an ortaokulda teneffüste uyuyan sevgilisinin üstüne ceket örten Merve gibi hissettiriyorsun.”
Cümlemi bitirdiğimde derin bir nefes almak zorunda kaldım çünkü çok hızlı konuşmuştum. O da bunu fark etmiş olmalı ki yüzünü buruşturdu.
“Kızım o nasıl cümleydi ya?”
“Bana bir daha o yüzünü buruşturursan yakışıklılığından eser kalmayacak.”
“Özür dilerim, bir anda yaptığım bir şeydi de...” dedi ama cümlesinin devamı var gibiydi. “Ne var?” anlamında kafamı salladım.
“Sen beni yakışıklı mı buluyorsun?”
“Sen harbi ergensin oğlum.”
“Ya ne alakası var? Bunları senden duymak çok gerici kızım.”
“Abart.”
Bir süre daha alık alık suratıma baktı, sonra aydınlanmış gibi bana yaklaştı. Eliyle sırtıma destek verdi.
“Yaralısın sen, yatsana. Ben yeni çarşaf getireceğim.”
“Gerek yok, hem ben taburcu olmalıyım.”
“Nedenmiş?”
“Kriz geçiririm.”
Ciddiydim, ben burada bir geceden fazla kalırsam kriz geçirirdim çünkü iyi şeyler hatırlatmıyordu.
“Saçmalama, yat şu yatağa.”
“Aybars, anlayamayacağın şeyler var. Bak, ben burada kalamam.”
“Aryel, seni bu halde eve götüremem. Burada kalman gerekiyor, hem ayakta fazla durmamalısın. Geç şu yatağa.”
Bana bir adım daha attığında geriye doğru adımladım.
“Hayır, olmaz, gitmeliyim.”
O da sakinlikle bana yaklaştı:
“Gideceğiz ama üç gün daha burada kalmalıyız.”
“Olmaz, anlamıyorsun! Gitmezsem kötüleşirim.”
“Psikolojik olarak böyle düşünüyorsun. Eve gidemeyiz, gel.”
Anlamıyordu. Saat 23.14 olmadan benim hastaneden çıkmam gerekiyordu. Kafamı kaldırıp duvardaki saate baktım ve saatin 23.12 olduğunu gördüm. Yaklaşıyordu... Hastane koridoru kan bulmak için koşuşturan hemşireler ile doluydu. Bulamamışlardı. Ölmüştü.

Tik tak, tik tak...

Saat 23.14, ölüm saati. Kan bulunamadı, hasta kurtulamadı, bir can hayata veda etti.

“Hastayı kaybettik.” “Başınız sağ olsun.” “Hastayı kaybettik.” “Hastayı kaybettik.” Sesleri zihnimden atamıyordum. Kaybetmiştim... Kardeş bildiğim insanı kaybetmiştim. Abi diye bildiğim tek insanı, yargılamadan dinleyen tek insanı...

Benim yüzümden. Benim hırsım yüzünden.

“Aryel geri dönmen gerek, adam görüş hizamızdan çıktı!”

“Hayır, yıllardır o adamı arıyoruz, şimdi bulmuşken bırakamam!”

“Koşma artık, yakalayamayacaksın!” Yakalamıştım, etkisiz hâle de getirmiştim ama arkamda bıraktığım kardeşime yetişememiştim. Eğer hırsımı bir kenara bırakıp geri dönseydim, hastaneye daha hızlı yetiştirseydim belki kan kaybından ölmezdi. Ama ölmüştü.

(Aybars’ın Anlatımıyla)

Aryel kulaklarını elleriyle kapatmış, duvarın önünde diz çökmüştü ve bir şeyler sayıklıyordu. Onu ürkütmekten korkar gibi yavaşça yere oturdum ve dediği şeylere kulak kabarttım.
“Hastayı kaybettik, başınız sağ olsun...”
Aynı kelimeleri ardı ardına tekrarlıyordu.
Kahretsin! Sevdiği birini kaybetmişti ve büyük bir ihtimalle o olaydan sonra hastane travması kalmıştı. Onu daha erken buradan çıkarsaydım bunları yaşamayacaktı.
Elimi cam bir şeyin kırılmasından korkar gibi saçlarına uzattım ve hafifçe okşadım.
“Aryel, güzelim, bana bak.”
Ona “güzelim” demek güzel hissettiriyordu ama bunu duymayacağı zamanlar demek daha iyiydi. Seslenmem onun için hiçbir ifade etmedi. Ben de birkaç kez daha ona seslendim ama yine de beni duymadı. En sonunda kurduğum cümleyle sallanmayı bıraktı:
“Belleza, bana bak.”
Yavaşça kafasını kaldırdı ve kıpkırmızı olmuş gözlerle bana baktı. Ağlamamıştı ama gözleri kan çanağıydı. Saçını biraz daha okşadım, aynı zamanda da konuştum:
“Sakin ol, ben buradayım, tamam mı?”
Ona “güzellik” dediğimde gerçekten sakinleşmişti. Bu kelimeyi ona kullandığımda hoşuna gittiğini biliyordum.
“İyisin,” diyerek fısıldadım.
Hâlâ bana masum masum bakıyordu; sanki her zamanki Aryel değildi. Yavaşça ayağa kalktığımda tişörtümün ucundan tuttu, sanki gitmemi istemiyormuş gibi. Ama konuşmuyordu.
“Gitmeyeceğim,” dedim ve onu rahatlatmak için gülümsedim.
Bir süre gözleri gülümsememde kaldı. Ben de eğildim ve kucağıma alarak yatağa götürdüm. Onu oturturken bile tişörtümü bırakmamıştı.
“Yürüyebilecek misin? Kucağıma da alabilirim, dışarı çıkacağız şimdi.”
Sadece kafasını salladı. Kolundan tutarak ayağa kaldırdım, odadan beraber çıktık. Hâlâ tişörtümün ucunu tutuyordu.
“Elimi tutabilirsin.”
Kafasını olumsuz anlamda iki yana salladı. Belinden destek vererek danışmanın olduğu yere doğru ilerlettim.
“Çıkış yapacağız ama karımın kolundaki serum çıkmalı.”
“Aybars Bey, bu şekilde çıkışınızı yapamam.”
“Yaparsın.”
“Beni gerçekten zor durumda bırakırsınız.”
“Lan hastanenin sahibi benim, ne zor durumundan bahsediyorsun? Çağır bir tane hemşireyi, şu serumu çıkarsın!”
Tam ağzını açmış bir şey diyecekti ki gelen hemşire konuşmasını engelledi:
“Erkan sus. Aybars Bey, siz de şuraya oturun, ben çıkaracağım serumu.”
Gösterdiği yere Aryel’i oturttum ve hemşirenin gelmesini bekledim.
Biraz sonra hemşire geldi ve kolundaki serumu çıkardı. Ben de hemen Aryel’i kucağıma aldım ve çıkışa ilerlettim, yürürken zorlanıyordu.
Bana şaşkın şaşkın bakan kadına döndüm ve konuştum:
“Neden öyle bakıyorsun? Şu kollarını boynuma dola.”
Kollarını boynuma doladı ama hâlâ şaşkındı.
“Neden şaşırıyorsun? Karımı taşıyorum, ne var bunda?”
Dudaklarını öne doğru büzdü ve bu da gülümsememe sebep oldu.
★★★
Hastaneden çıkan Aybars ve Aryel’in arkasında kalan Elif Hemşire, hızla danışmadaki adama döndü.
“Sen kime kafa tuttuğunun farkında mısın?”
“Kim olursa olsun o şekilde çıkışını yapamazdı. Kadın daha yeni ameliyathaneden çıktı.”
Elif derin bir nefes alarak devam etti:
“Adam hastanenin sahibi ya!”
“Bilmiyordum, abartma. Çıkıp gittiler işte.”
Elif sabır çekerek arkasını döndü ve ilerlemeye başladı. Ta ki karşıdan gelen adamı görene kadar... Ellerinde yemek ve kıyafet poşetleri taşıyan adam, adeta savaştan çıkmış gibi bir hava veriyordu ve büyük ihtimalle zorlanıyordu. Gerçi zorlanmak için fazla iri bir cüsseye sahipti ama yine de zorlanıyor olabilirdi. Elif, içindeki yardım etme duygusuna karşı koyamayarak adama doğru yaklaştı ve yemek poşetlerinin hepsini aldı.
Bir süre gözlerini kırpıştırıp birbirlerine baktılar ve aynı anda konuştular:
“Sen?”
“Sen?”
Bir süre daha birbirlerine baktılar ama Elif dayanamadı.
“Ne işin var senin burada?”
“Hastane kamuya açık bir alan değil mi?”
“İnsanlara açık bir alan; veteriner diğer sokakta kalıyor.”
“İlkokul düzeyindeki laf sokmalarını lütfen kendine sakla.”
“Ne kadar komiksin!”
“Teşekkür ederim.”
Bu saçma tesadüf ikisini de afallatmıştı. Elif içindeki vicdanı susturamayarak konuştu:
“Yaralanmadın, değil mi?”
Emre gülümseyerek baktı. Gören biri bunu alaycı bir gülümseme sanabilirdi ama karşısındaki kadının onu düşünme ihtimali bile onu gülümsetmeye yetiyordu.
“Yok be. Ben yaralansam poşetleri ben mi taşırım? Yengem yaralandı.”
“Geçmiş olsun. Onlara mı getirdin bu kadar poşeti?”
Emre elindeki poşetlere bakarak yüzünü buruşturdu:
“Maalesef.”
Elif gülerken konuştu:
“Anladım, oda numarası neydi? Götürelim.”
“Gerek yok ya, sen işine bak, ben götürürüm.”
Elif bir anda gülümsemeyi kesti ve sert bir tonla konuştu:
“Söylediğim şeyleri yapacağımı bence en iyi sen biliyorsun, sarı çocuk.”
Emre de bir an endişelendi ve hemen oda numarasını söyledi:
“Lütfen başıma bir iş açma cadı. Söylüyorum oda numarasını: Üç yüz altı.”
“O odanın çıkışını daha demin yaptık biz.”
“Nasıl ya? Daha durmaları gerekiyordu.”
“Evet, durmaları gerekiyordu ama Aybars Bey durmak istemediklerini söyledi.”
Emre’nin yüzü endişeyle kasıldı. “Öf abi ya...” diye sessizce mırıldandı ve karşısındaki kadına dönerek sordu:
“Peki sinirli miydi?”
“Yok be, ne siniri? Karısıyla gül gibi çıktılar. Gerçi Aryel Hanım konuşmuyordu ama mutluydu.”
“Bir de ‘anlaşma’ der. Öf abim öf, yakmış abayı...” Bunu da sessizce mırıldanmıştı ama aklına gelen şeyle yüzü tekrar buruştu. “Ya bana da deseymiş keşke. Bunları arabadan buraya çıkarmak ne kadar zor, biliyor mu bu ya?”
Elif yine kendinden beklenmeyen bir cesaretle konuştu:
“Tamam, yardım ederim sana.”
İkisi de bu cevabı beklemediği için birbirlerine şaşkın şaşkın baktılar.
“Bunu, beni duraktaki ablalara dövdüren cadı mı söylüyor?”
Elif yine yüz ifadesini değiştirerek:
“Şansını zorlama istersen.”
“Vicdan azabı mı çekiyorsun?”
“İyi be, yardım falan etmiyorum ben de!”
Arkasını dönüp ilerlemeye başladı ama elinde hâlâ Emre’den aldığı poşetler vardı.
“Kızım, kolunu tutup da durduramıyorum, dövdürürsün diye.”
“Bu sefer dövdürmem, döverim!”
“Bu cevheri sende görüyorum.”
“Ben de görüyorum.”
Hem konuşup hem ilerlerken Emre bir anda Elif’in önüne geçti ve durmasını sağladı.
“Yardım etmeyecek misin şimdi?”
“Sesini kesersen neden olmasın?”
“Tamam o zaman, ben seni şu koltukta bekleyeceğim. Geldiğinde gidelim.”
“Olur,” dedi ve elindeki poşetleri Emre’nin gösterdiği bekleme koltuklarına koydu.
Hemşire odasına giderken yüzünde saçma bir tebessüm vardı. İkisi de biliyordu ki Emre istese bu poşetleri arabasına kolayca götürebilirdi ama aralarındaki bu tatlı çekime karşı koymamış, ikisi de bir şeylerin farkında değilmiş gibi davranarak durumu sürdürmüşlerdi.
Elif, hemşire odasına girdiğinde hemen dolabına ilerledi. Önlüğünü çıkarıp günlük kıyafetlerini giydi. Aynanın önünde başındaki şalı düzeltirken aklında Emre vardı. Çantasını alıp odadan çıktığında kapıda kardiyolog olan Zeynep’i gördü.
“Merhaba hocam, nasılsınız?”
“İyiyim canım, sen nasılsın?”
“İyiyim ben de, çıkıyorum. Yarın görüşmek üzere.”
“Görüşürüz tatlım.”
Zeynep Doktor fazla pozitif biriydi; her şeye neşeyle yaklaşır, bulunduğu her ortama enerji saçardı.
Elif yüzündeki gülümsemeyle Emre’ye doğru ilerledi ve koltuğun başında durdu:
“Hadi gidelim.”
Emre gelen sesle kafasını kaldırdı ve Elif’e baktı. İri ve siyah gözleri çok güzel bakıyordu; dolgun dudakları ve hafif kemerli burnu onu adeta peri masalından fırlamış bir prenses yapıyordu.
“Gidelim bakalım.”
Elif yemek poşetlerini, Emre ise kıyafet poşetlerini alıp asansöre ilerlediler. Asansörün geniş olması şu an onlar için önemliydi çünkü ikisi de fazlasıyla heyecanlıydı.
İki gün önce Elif, arabası bozulduğu için otobüs durağına doğru ilerliyordu. Kaldırımda yürürken ceketinin cebinden düşen cüzdanını fark etmemişti. Arkasından gelen Emre ise düşen cüzdanı görüp ona seslenmiş ama kulaklıktan dolayı duymayan Elif, o an sadece içinden şarkının nakaratını tekrar etmekle meşguldü. Emre birkaç kez daha seslenmiş, duymayınca mecburen kolundan tutarak onu durdurmuştu. Buna anlık olarak şaşıran Elif çığlık atıp ondan uzaklaşmış, Emre’nin elinde kendi cüzdanını görünce daha da sinirlenip ona “Hırsız!” diye bağırmıştı. Bağrışına duraktaki teyzelerden birkaçı koşup gelmiş ve ellerindeki çantalarla Emre’yi evire çevire dövmüşlerdi.
“Sen de mi beni dövdürdüğün günü düşünüyorsun?”
“Haklıydım.”
“Doğru, haklıydın,” diyebildi sadece.
Asansör çıkış katına geldiğinde ikisi de indi.
“Sarı çocuk?” dedi Elif, soru sorar gibi. Emre de bunu garipsemeyip devam ettirdi:
“Cadı?”
Ona “cadı” deme sebebi, dolmuş geldiğinde kendisinin binip teyzeleri geride bırakmasıydı. Daha doğrusu onların da geleceğini düşünmüştü ama gelmemişlerdi. Elif’in bir suçu yoktu; hatta teyzeler bu sefer de Elif’in çok saygısız olduğunu düşünüp onun dedikodusunu Emre ile yapmışlardı. Yine de ikisi de birbirlerine taktıkları bu lakaplardan memnundu.
“Araban hastanenin önünde, değil mi?”
“Hayır, otoparkta.”
Elif şaşkınlıkla Emre’ye döndü:
“Ya terbiyemi bozmayayım diyorum ama geri zekalı, o zaman neden asansörle aşağı otoparka inmedik?”
“Ya ne bileyim ben?”
“Bilecektin!” diyerek hırsla asansörün düğmesine bastı. Asansör üst katlardan birinden çağrıldığı için bir süre beklemeleri gerekecekti
★★★
Aryel hastaneden çıktığımızdan beri konuşmuyordu. Bu durum beni endişelendirdiği için onu bir psikologla konuşturmak istemiştim. Aklıma ilk başta Mira gelse de yakın arkadaş oldukları için onunla konuşturmak istememiş, şirketteki psikoloğu eve çağırtmıştım. Şu an karşımızda oturuyordu. Aryel tişörtümün ucunu bırakmadığı için ben de onunla beraber gittiği yerlere gidiyordum.
Adam yaklaşık beş dakikadır Aryel’i incelemekten başka bir şey yapmamıştı. Artık konuşması için uyaracakken konuşmaya başladı.
"Aryel Hanım, şu an herhangi bir duygu hissediyor musunuz?"
Bu adam psikolog falan değildi. Aryel konuşmadığı için onu çağırmıştım; bu adam soru soruyordu. Cevap verse seni çağırır mıyım sence moruk?
Bunları dışımdan söylemeyi ne kadar çok istesem de adam daha oturmadan benim hiç konuşmamam gerektiğini söylemişti. Yurt dışı diplomasına güvenerek susacaktım.
Bir süre daha Aryel’i inceledi ama Aryel sadece yere odaklanmıştı.
"Aryel Hanım, bana bakar mısınız?"
Bakmazdı çünkü sadece ben konuşunca tepki veriyordu. Ama bu adam bana "Konuşma," dediği için susmam gerekiyordu.
"Aryel Hanım, konuşmasanız bile bana bakmanızı istiyorum."
Aryel yine tepki vermedi. Ben ona seslendiğimde bakıyordu ama konuşmuyordu, bu adama ise hiç bakmıyordu.
"Aryel Hanım, bana bakın!"
Geri zekâlı adam! Bu üslupla Aryel’in bakma hevesi varsa bile baktırmazdı çünkü ona emir vermemeniz gerekiyordu.
"Bellezza, bana bakar mısın?"
Aryel kafasını kaldırıp bana baktığında psikolog olan adam konuştu:
"Aybars Bey, size konuş..."
Lafını yarım bıraktıran şey, bana bakan Aryel’i görmüş olmasıydı.
"E, hanımefendi tepki verebiliyor ama sadece güvenebileceği ve zarar vermeyeceğine inandığı kişilere veriyor olmalı."
Oysaki ona gerçekleri söylemeyerek en büyük zararı ben vermiştim.
"Of! Zaten seni konuşmadığı için çağırdık, tepki verebildiğini ben de biliyorum."
"Konuşmaması büyük bir ihtimalle geçmişte yaşadığı bir travmayı hatırlatan bir yerde uzun bir süre bulunmuş olmasından ya da onu hatırlatan biri ile vakit geçirmiş olabilir. Sizce hangisi?"
"Travması olan bir yerde kaldığı doğru. Fark edemediğim için de biraz uzun süre kaldı ama kriz geçirdiği an hemen müdahale edip normale döndürdüm ve oradan çıkardım."
Bir süre sustu, sonra gözlerini bana çevirerek konuştu:
"Oradan çıkararak iyi yapmışsınız ama keşke daha erken olsaydı çünkü konuşma ihtimali artabilirdi."
Tekrar sustu ve Aryel’i incelemeye kaldığı yerden devam etti. Ben de kafamı Aryel’e çevirdiğimde hâlâ bana baktığını fark ettim. Yüzüne gelen tutamları kulağının arkasına ittim. Hafif koyu olan mavilikleri çok masum bakıyordu.
"Aybars Bey, diyebileceğim veya yapabileceğim hiçbir şey yok çünkü travma sebebini bilmiyoruz. Aryel Hanım da konuşamadığı için bilemeyeceğiz. Ama eğer özel psikoloğu varsa ona bir sorun derim, illaki bilir."
"Tamam, siz çıkabilirsiniz," diyerek kapıyı gösterdim.
O da ayağa kalktı ve bilgisayar çantasını alarak kapıya yöneldi. Ben de ayağa kalkıp onu uğurlamak için kapıya gidecektim ki Aryel tişörtümü çekiştirerek ona bakmamı sağladı.
"Gelecektim, ne oldu?"
Kafasını iki yana salladı ve eliyle bir şeyler anlatmaya çalıştı.
"Güzelim, hiçbir şey anlamıyorum ki... İşaret dili biliyorsan onunla konuşabiliriz."
Resmen gözleri ışıldadı ve bu da onun işaret dili bildiğini gösteriyordu. Hemen elleriyle işaretler yapmaya başladı. Tam o sırada dış kapının açılıp kapanma sesi geldi. Büyük bir ihtimalle adam çıkmıştı. Ben de kafamı Aryel’in anlatmaya çalıştığı şeye verdim:
"O adam koltuğun altına bir şey sakladı, gördüm. İyi biri değil, o ve ikiye bir gözü telefonundaydı. Birinden haber bekliyor olabilir.
Anlattığı şey ile hızla ayağa kalktım ama Aryel’in tişörtümü tuttuğunu unuttuğum için bir an dengemi kaybettim. O da benimle birlikte ayağa kalktığı için ikimiz de sendelenip dengede durmayı başardık. Hemen koltuğun altına eğildim. O sırada Aryel de benim telefonumu almış, birine bir şeyler yazıyordu. Yaptığı şeye odaklanmadan koltuğun altına baktım ve elime gelen cihazı aldım. Ses kayıt cihazı...
Kahretsin!
Telefonumu masanın üzerine bıraktığını görünce hemen elime aldım. Dışarıdaki korumalara haber vermek için davranmıştım ama Aryel’in çoktan mesaj attığını gördüm bu kızın normal bir hayatı olmamıştı, bu kesindi. Ama işin içinde farklı şeyler de vardı çünkü bu durumdayken bile kendini tamamen bırakmayışı ve en küçük detaylara dahi takılması artık haberci ruhundan çıkmıştı. Birkaç kez daha bu kadar iyi olduğu konuları yakalamıştım ama haberci olduğu için üzerinde durmamıştım. Bundan sonra duracaktım.
"Sen çok zeki bir kadın olduğunu biliyorsun, değil mi?" dediğimde gülümseyerek başını olumlu anlamda salladı. Hiçbir zaman mütevazı olmamıştı. Ben de bu haline güldüm.
Koruma şefinin kapıyı hışımla açıp içeri getirdiği adama döndüm.
"Vay, vay, vay! Demek benim şirketimde çalışıp benim paramı yiyip bana ihanet etmek, öyle mi?"
Bana korku dolu gözlerle bakan adamı umursamadan Aryel’e döndüm:
"Ben gitsem olur mu?"
Kafasını olumlu anlamda aşağı yukarı sallayınca bir an şaşırdım çünkü hastaneden çıktığımızdan beri tişörtümü bırakmıyordu ve beni tek başıma bir yere göndermiyordu. Başının üstüne bir tane öpücük bıraktım ama düşünerek yaptığım bir şey değildi ve tekrarı olmaz gibi geliyordu. Çünkü Aryel’in travmasının yenmesini sağlarsak büyük bir ihtimalle yine gözlerime aynı soğuklukla bakacaktı. Çünkü kendi fark etmese de başkalarına bakarken gözlerinde o sıcak ifade oluyordu ama bana baktığında harelere soğukluk ekleniyordu. Bakışları piknikte değişmişti ve öyle devam etmişti. O piknikte ne öğrendiğini de öğrenmeliydim çünkü olaylar saçma bir şekilde bir anda büyümeye başlamıştı.
Koruma şefine kafamla adamı çıkarması için işaret verdim. O adamı çıkarırken ben de kapıya ilerledim ama beni bırakacağını düşündüğüm Aryel de benimle birlikte geldi. Ben durdum, o da durdu. Büyük bir karmaşanın içindeydim. Şu an herkese kök söktüren ben, bir tane kadınla başa çıkamıyordum ve davranışlarım değişiyordu. Ben normalde bu değildim ve bir kadın beni bu kadar değiştirmemeliydi. Kahretsin, buna engel olmak istediğime emin değildim.
"Ama sadece ben gidebilirim oraya."
Kafamı ona çevirdiğimde bana ters gözlerle bakıyordu. Kendimi beş yaşındaki bir çocuğun dadısı gibi hissetmem normal değildi.
"Sen oraya normal bir şekilde gelebilirdin ama travmanın sebebini bilmeden seni oraya götürmem imkânsız."
Kafasını olumlu salladı ve arkasını dönerek gitti. Ama tek sorun, giderken beni de çekiştirmesiydi. Şu an beni bırakması gerekiyordu, çekiştirmesi değil. Hem bu kadın daha yeni vurulmuştu, bu kadar dinç olması fazla saçmaydı.
"Ama benim gitmem lazım," dediğimde tek eliyle kendini gösterdi.
"Hayır, sen gelemezsin."
O adama yapabileceğimiz şeylerin bir sınırı yoktu ve Aryel’in bu durumda olanları görmesini istemiyordum. Tam ağzımı açmış bununla ilgili bir şeyler diyecektim ki kapı şiddetle açıldı ve ben ne olduğunu anlamadan Kerem içeri girdi.
"Aryel nasıl?"
Bu ikisinin bu kadar samimi olması ürkütücüydü. Fazla yakın bir ilişkileri vardı ve sanki bir şeyleri hissediyorlardı. İkisinin ellerinde aynı yara izi vardı ve büyük bir ihtimalle daha fark etmemişlerdi. Çünkü fark etmiş olsalardı Kerem anlardı; 12 yaşında bir çocuk artık bir şeyleri kavrayacak akla sahipti.
Aryel’in gözleri Kerem’in sesini duymasıyla ışıldadı ve tişörtümün ucunu bıraktı. Galiba bana ayrılan sürenin sonuna gelmiştik. Aryel kafasını Kerem’den çekip bana döndürdüğünde gözlerine yine aynı soğukluk gelmişti. Masum masum bakarken ve bana sanki onun için değerli biriymişim gibi bakarken aslında daha iyiydi, kalbim biraz hafiflemişti. Ama artık aynı Aryel’di. Hastaneden çıktığımızdan beri ağzını açmayan ve beni bırakmayan kadın bir anda mod değiştirmiş ve konuşmaya başlamıştı.
"Sen neden benim bu kadar dibimdesin ya?" diye fısıldadı. Büyük bir ihtimalle Kerem’in duymasını istememişti. Vereceğim bir cevap yoktu ama bence o da bir cevap beklemiyordu çünkü hızla ayağa kalktı ve Kerem’in yanına gitti.
"Hoş geldin, iyiyim ben."
Kerem rahatlamış bir nefes vererek Aryel’e sarıldı.

"Bu beni ikinci korkutuşun ufaklık, bir daha olmasın."
"Sakin ol ya, sadece bazı istenmeyen olayları hatırladım; o da kriz geçirttirdi."
"Sana travmanın tetikleyen şeylerin yanında durmaman gerektiğinden kimse bahsetmedi mi?" Sarılmaları bittiğinde Aryel bana baktı ama kısa süren bir bakıştı; tekrar gülümseyerek Kerem'e döndü.
"Aslında biliyordum ama bazı nedenlerden dolayı orada kalmak zorunda kaldım ama şu an iyiyim." Aslında Kerem gelene kadar bu kadar enerjik değildi ve konuşmuyordu ama Kerem geldiğinde kız bir anda değişmişti. Bunlar ciddi ciddi hissediyor bir şeyleri.
"İyi, bir daha zorunda kalma." Aryel gülerken konuştu, hatta resmen şakıdı.
"Emin ol bir daha buna izin vermeyeceğim." İkisinde güldü. En son Aryel, Kerem'i içeri çekiştirdi ve çaprazımda kalan koltuğa oturdular. Onların oturmasıyla ben kalktım.
"Her neyse, siz takılın; benim gitmem gerek."
"Nereye gidiyorsun kocacığım?" dedi ama son kelimenin üstüne fazla basmıştı ve tehditkâr bir duygu sezmiştim.
"İşim var karıcığım." Dedim, bende aynı tonamayla ama bu sadece Kerem'in yüzünü buruşturmasına neden olmuştu.
"Önümde salak saçma kelimeler kullanmayın."
"Neyi saçma oğlum, bunun karım değil mi?"
"Karın olması ergence tabirler kullanman gerektirmez."
"Önce Aryel söyledi; ona neden bir şey demiyorsun?" Kerem Aryel'e döndü.
"O diyebilir, vardır bir bildiği. Sen deyince çok kötü oluyor." Onlara bakarken hayretler içindeydim, bu kadar hızlı alışmamaları gerekiyordu.
"Sizinle cidden uğraşamayacağım, gidiyorum." Tam arkamı dönmüş gidiyordum ki Aryel'in söylediği sözlerle yerime çakıldım. Bu gereksiz cümleyi Kerem'in yanında kurmasına ne gerek vardı?
"Seren'in yanına mı gideceksin, seni çağırmıştı." Kahretsin, ciddi kahretsin.
"Lan sen evli barklı adamsın, hâlâ Seren ile konuşuyor musun?" Tekrar yüzlerimi onlara çevirdim.
"İkinizde çok fazla saçmaladınız, Seren ile konuşmayı kestiğimi sende biliyorsun Kerem."
"Bilemem artık, kızın içine işlemiş; diyor ki seni çağırmıştı. Yuh artık!" Aryel bana hissiz gözlerle bakıyordu ama bu konuyu masaya yatırdığı için fazla memnundu.
"Düşmanlarıma ceza vermeye gidiyorum, oldu mu?" Aryel bir anda kahkaha attı. Bu kızın psikolojik olarak gerçekten destek alması gerekiyordu.
"Senin bu ceza verme aşkın beni öldürüyor."
"Cidden sizin bu saçma teorilerinizle uğraşamayacağım, hadi görüşürüz." Dedim ve bu sefer dediklerini umursamayarak kapıya ulaştım. Sungur'a mesaj attım, kapıyı açıp hızla arabama ilerledim. Psikoloğun icabına Sungur bakacaktı ama bu zevki yalnız yaşamayacaktı.
(Aryel'i anlatımı ile)
Bugün yaşadığım kriz nedeniyle bir süre konuşmamıştım ve bazı kişilere tepki verememiştim. Aslında bu isteyerek yaptığım bir şey değildi; bilinçaltım kime güvenmek istiyorsa ona karşı tepki verebiliyordum ve bu kişi Aybars'tı. Kahretsin, bu kişinin Aybars olmaması gerekiyordu.
Konuşamadığım veya tepki veremediğim süre zarfında bana asla bir mecburiyet gibi yaklaşmamış ve en özeliymişim gibi hissettirmişti; ben bunu sevmiştim. Her insanda olduğu gibi benim de hayatımın dönüm noktası olmuştu. Mesela bir çocuğun lisede ilk aşkını bulması onun dönüm noktası olabilirdi veya bir yetişkinin yuva kurması dönüm noktası olabilirdi.
Ve bu dönüm noktalarına ayrılık ve ölüm de dahildi.
Benim dönüm noktam, hırsım yüzünden kaybettiğim silah arkadaşımdı.
Benim dönüm noktam, abim bildiğim adamı sırf bir şerefsiz yüzünden kaybettiğim gündü.
Ölüm saati: 23.14
"Hastayı kaybettik" sözleri hâlâ kulaklarımda çınlıyordu.
Vicdanım o kadar sızlıyordu ki; onun gülemeyeceği dünyada eğlenirken veya artık yiyemeyeceği yemekleri yerken resmen vicdanım ağlıyordu. Ama bunu hiçbir zaman hiçbir yerde belli etmemiştim. Bu yaşadığım olayı, geçirdiğim travmaları sadece Mira biliyordu. Kerem geldiğinde konuşmam veya Aybars konuştuğunda bir tek ona tepki vermem aslında onlara güvendiğim anlamına geliyordu. Cihan'ı kardeşimi, abi bildiğim kişiyi ve en önemlisi bu vatan için sırt sırta silah tuttuğum kişiyi kaybetmiştim.
Haber merkezine geçiş yapmadan önce devlete bağlı olan bir istihbarat timindeydim ve Cihan ile orada tanışmış ve dostluğumuzu ilerletmiştim. Taki bir suçlunun peşinden giderken onu arkamda bırakana dek... Evet, suçluları temizlemek bizim görevimizdi ve bu vatan için canını ortaya koyardın ama herkes sana dur derken sırf hırs için kardeşini kaybetmek büyük bir vicdan azabıydı.
Hastane koridorunda yere çömelmiş, abi bildiğim adamın çıkmasını beklerken bana öldüğü haberini getirmişlerdi. Acıydı, fazla acıydı.
O günden sonra hastanelerde o saate kadar kalamamıştım ve karargâha gidememiştim. Gittiğim her an titremeye başlıyordum ve bir süre konuşamıyordum. Bu sürede tek destekçim Mira olmuştu. İstihbarattaki başkanımız sayesinde bölümünü okumuş olduğum haber merkezine giriş yapabilmiştim ve bu seferde buradaki ekibim geçmişimi bilerek ve bana yardım ederek bu süreci atlatamam yardım etmişti. Şu an ise hiç kimse bu konuyu yanımda açmazdı.
Şimdi ise tekrar eski halime dönmüş ve karşımda oturan Kerem ile vakit geçirmeye çalışmıştım ve bunu başardığımı düşünüyordum; çünkü şu an dışarıdaki adamlardan istediğimiz kart ve kutu oyunlarını oynuyorduk.
Aklım ise aslında Kerem gelmeden Aybars'ın saçlarımı öptüğü andaydı. Büyük bir ihtimalle kriz anını geçirdikten sonra o anları unutacağımı falan düşünüyordu ama hayır, hatırlıyordum. Hatta hastanede tepki vermemiş olsam bile güzelim dediğini, hayal meyal hatırlıyorum. Bunu bir kere yüzüme karşıda söylemişti ve o sırada ceza almam için bir şeyler zırvalıyordu.
Dinlememiştim.
Yüzüme karşı bir kaç kere daha balleza demişliği vardı ve güzel hissettiriyordu. Ve şu an o psikolog adama bir şeyler yapacağını biliyordum. Seren denen kadını ortaya atma amacım bir şeyleri bildiğimi bilmesiydi. Korumalara mesaj atarken gördüğüm bir bildirimdi ve kaydedilmemiş bir numaraydı.
İçeriği ise evli bir adama atılmaması gereken bir türdendi ama evli olduğumuzu bildiğinden emin değildim; çünkü olaylar fazla hızlı yaşanmıştı ve kimseye duyurmamıştık. Vurulduktan sonra bu kadar dinç olmamı oda beklemiyordu. Büyük bir ihtimalle ama pek umurumda değildi.
Bir sorun daha vardı galiba; biz düğün yapacaktık ve ben benim olmayan her düğünde oynayabilirdim ama evlilik ve düğün yapmak benlik şeyler değildi. Galiba yapacaktım o beyaz şeyi üstüme giyecektim.
Gelinlik, kahretsin o şey çok beyaz.
"Of sıkıldım ben." diyerek elimdeki kartları ortaya attım. Oynadığımız oyun o kadar saçmaydı ki gram akıllı bir yanı yoktu. Kendi elimize gelen kâğıtlara bakıp ne olduklarını anlamaya çalıştığımız ve bundan puan kazandığımız bir şeydi ve biz iki saattir elimizdeki kartlarda ne olduğunu çözememiştik.
"Bizim gerizekalılığımıza yorumluyorum." Bunu söyleyen Kerem'e ters ters baktım.
"Kendi adına konuşur musun lütfen? Ben geri zekalı olamayacak kadar zekalıyım."
"Değilsin ufaklık."
"Kes lan moruk, ne geri zekalılığımı gördün de konuşuyorsun?"
"Ya bir kere yani en bariz hatırladığım benim evimdeyken Efe'ye enişte demiştin ve ben buna iki saat gülmüştüm ama bak sen benim hiç bir geri zekalılığı öne süremezsin; çünkü yok."
"Kocam geldiğinde ona soracağım, o biliyordur."
"Kızım yok diyorum."
"Ben de vardır diyorum." Sesli bir ya sabır çekti, tam ağzımı açmış selamette dilemesini söyleyecektim ki ne diyeceğimi anlayarak bana baktı ve selamette diledi.
"Yok."
"Var."
"Yok."
"Var."
"Yok kızım, yok." Sadece ters ters bakmakla yetindim ve bir anda çığlık atıp konuştum.
"KEREM FROZEN İZLEYELİM Mİ, NOLUR?" Artık gerçekten deli olduğumu bildiği için üstüme gelmedi ve o da benim sevincime ortak oldu
"Benden sonra izlediysen seni boğarım, en son üçüncü bölümde kalmıştık."
"Ya ben sensiz izler miyim hiç? Ama koca bebek yok mu?" Resmen karşımda otuz iki diş sırıttı ve;
"Dışarıda." Dedi. Ben ellerimi çırpıp heyecanlanırken o suratını astı ve konuştu.
"Heveslenme ufaklık, senin kocan olacak o mal herif ben ve diğer arkadaşları hariç bir tek koruma şefini içeri alır; yani anlayacağın koca bebeğimiz gelemiyecek."
"Nedenmiş o?"
"Çünkü Aybars evine başka kimseyi almıyor."
Ona bezmiş bir şekilde baktım.
"Ya bu ev benim de sayılır, o kimmiş?"
"O 'kimmiş' diye bahsettiğin kişi kocan yalnız."
"E, yani?"
"Alacaksın yani içeri."
"Koca bebek olmadan bu filmi hayatta izlemem." Bana mutlu olmuş bir şekilde baktı.
"Sen harbi manyak birisin, seviyorum seni."
"Ay şapşik, ben de seni seviyorum ama koca bebeği çağırmadan mısır patlatalım. Çünkü o günkü gibi her dakika başı 'Film mısırsız mı izlenir?' demesini çekemem."
"Al benden de o kadar," dedi ve ayağa kalkarken beni de çekti.
Elimizde mısır kaseleri, üç silahşor olarak Frozen'ın dördüncü bölümüne geçmiştik.
Galiba mutluydum, galiba değil mutluydum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

11okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.