Sahte Kaza kitap kapağı

13. bölüm / 13

Sahte Kaza

12. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Velmira .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 13Şu an: 12. Bölüm

SELAMMMM SELAMMMMM
NASILSINIZ
SOFT VE SEVECEN BİR BÖLÜMLE SİZLERLEYİMM
VELMİRA KEYİFLİ OKUMALAR DİLERRR
★★★
Aybars Demir'in açtırdığı özel hastane olan Pınar Hastanesi, her şeyiyle gelişmiş bir hastaneydi ve doktorlarıyla, hemşireleriyle sıcak bir ortamı vardı. Zeynep ve Elif, hastane içerisinde belli etmek istemeseler de iş dışında güçlü bir dostluk kurmuşlardı.
Zeynep doktor, kardiyologdu ve alanında en başarılı doktordu. Elif, hemşire ise ameliyat sırasında yardımının en çok geçtiği kişiydi. Normalde burada olmalarını gerektirecek bir samimiyetleri yoktu. Sadece birkaç korumanın sağlık sorunlarıyla yakından ve başarılı bir şekilde ilgilenmişlerdi.
Bu düğüne gelme sebepleri Emre'ydi. Elif'i arayarak gelip gelmeyeceğini sormuştu. O da yanında arkadaş getirdiğinde sorun olmayacaksa geleceğini belirtmişti.
Sorun olmadığını öğrendiği anda Zeynep'i aramıştı. O da onaylayınca hızla elbise almaya çıkmışlardı.
Zeynep, üstüne vişne renginde şık ve sade bir elbise seçmişti. Şalı ise tesettürün hakkını veren bir modeldi ve ona çok yakışmıştı. Hafif bir makyaj yapmış ve topuklu ayakkabılarla kombinini bitirmişti.
Elif de açık mavi bir elbise tercih etmişti. Onun şalı da mavinin tonlarındaydı ve çok yakışmıştı. Onun ayaklarındaki topukluların ise abartı bir topuğu yoktu.
Şu an ise ellerinde çantayla çıkışa ilerliyorlardı.
Kapıdan çıktıklarında yüzlerine gelen soğukla bir an irkildiler. Elif'in aklında düğün boyunca birbirlerine kaçamak bakış attığı Emre vardı. Ona âşık mıydı, emin değildi ama onu beğeniyordu.
"Zeyzey, Barlas gelecek mi?"
"Evet, canım."
"Ya hayatım, ben hiç gelmeyeyim, taksiyle gideyim."
"Saçmalama."
"Lütfen." Barlas, Zeynep'in nişanlısıydı ve bir ay sonra düğünleri vardı. Barlas, Karadeniz'in tanınan ailesinden bir iş adamıydı ve fazla efendiydi.
"Zorlamak istemiyorum ama sorun değil, gerçekten."
"Hayır, hayır. Biliyorum ama giderim ben taksiyle."
"Tamam, canım." Biraz daha havadan sudan konuştuktan sonra Barlas'ın arabası yolda gözüktü. Önlerinde durduğunda aşağı inip Zeyneplerin yanına geldi.
"Selam." Kızlar selamı aldığında Barlas elini Zeynep'in beline koydu. Namahreme dikkat eden bir ikiliydiler ama dinî nikâhları vardı.
"Gidelim mi?"
"Valla gençler, siz gidin. Ben taksiyle geçeceğim."
"Neden? Sorun olmazdı bize."
"Yok, enişte, sağ ol. Ben giderim."
"Sen bilirsin." Dedi samimiyetle. Zeynep'le Elif tekrar vedalaştıktan sonra arabaya bindiler ve uzaklaştılar. Elif de telefonunu çıkardı. Tam taksi aramak için açacaktı ki şarjının bittiğini fark etti.
"Hayır ya," diye sızlandığı sırada gelen tanıdık sesle daha da sinirlendi.
"Ne oldu, cadı?" Bir hışımla arkasını döndü.
"Sanane." Emre ellerini kaldırdı, teslim olur gibi.
"Sakin ol, canım. Sadece soru."
"Bana bak, sarı çocuk, seninle uğraşamam. Bas git yoluna."
Emre biraz daha yaklaştı Elif'e doğru ama aralarında biraz mesafe kala durdu.
"Kırıcısın. Bana ne olduğunu söylersen sorunu ortadan kaldırırım." Elif farkında değildi ama aklı hep bu adama kayıyordu. Hislerinin adını koyamıyordu ya da koymak istemiyordu ama ortada sözü geçmeyen fakat fark edilen duygular vardı.
Bunun farkındalığıyla omuzlarını düşürdü.
"Neden?"
"Ne neden?" Derin bir nefes alarak devam etti.
"Benimle neden ilgileniyorsun mesela? Neden bu düğüne çağırdın? Bu kadar samimiyetimiz yok ki."
Emre de derin bir nefes çekti içine ama burnuna gelen Elif'in kokusuyla aklı da dağıldı.
"Fark etmiyorsun."
"Neyi?"
"Bana nasıl baktığını."
"Nasıl bakıyorum ki?" Yorgun ama bir o kadar da huzurlu bir şekilde gülümsedi.
"Masum ve..." dedi ama devamını getiremedi. Getirmek için ağzını açtı ama yine kapattı. Yapamıyordu, dili varmıyordu.
"Ve," dedi Elif soru sorar gibi.
Emre artık olan olsun kafasına girerek bir anda konuştu. Belki pişman olacaktı ama değişikti işte. Hissettiği şeyleri ilk defa yaşıyordu. Heyecanlıydı ama çok düşünmüştü. Onu heves olarak görüp görmediğini kafasında haftalarca tartmıştı. Elif onun için asla heves değildi veya ulaşamadığı için hırslandığı bir mevzu da değildi.
Elif onun için ruhunun temizliğine inandığı nadir insanlardandı. Tek kelimesi bile huzur verirdi. Öyleydi o. Ona asla başka bir gözle bakmamıştı veya onun hakkında kötü tek bir düşüncesi bile yoktu.
O, onun kalbinde yer edinmek istiyordu ve ona bakan gözler resmen "Seni seviyorum." diye bağırıyordu.
"Ve seviyorum diye anla artık, cadı. Bence beni seviyorsun."
Bir umut vardı içinde. Evet, "Seni seviyorum." demesini bekleyen bir umut.
"Ben..." diye bir şeyler gevelerken Emre söze girdi.
"Bak, asla kendini kötü hissetmen için demedim. Lütfen yanlış anlama ama ben..." dedi. Yine cümlenin devamı gelmedi. Beklediği kadar kolay değildi. Efe'nin anlattığı kadar hiç kolay değildi. O herif gidip hemen söylemişti ve şu an mutluydular ama Emre gergindi.
"Sen..."
"Ben seni seviyorum."
Bir çırpıda söylediği şey ile birbirlerine baktılar. Elif şaşkındı ama Emre bir anda böyle bir şey söylediği için daha da şaşkındı.
"Ne?"
"Ne, ne, cadı? Seviyorum işte."
Elif hemen güvenemezdi insanlara ama içinden onun sevgisinin gerçek olduğuna inanan bir taraf da yok değildi.
"Hevestir, sarı çocuk," dedi ve hızla arkasını dönüp gitmeye başladı fakat Emre bu cümleyi söyledikten sonra artık onu bırakamazdı.
Bir anda önüne geçti. Emre geri geri giderken Elif onun üstüne doğru yürüyordu.
"Hadi ama."
"Ne hadi?"
"Heves olmadığını biliyorsun." Kafasını iki yana salladı.
"Hayır, hiçbir şey bilmiyorum."
"Yoo, biliyorsun."
"Kes." Emre'nin keyfi yerine gelmişti. Eğer gerçekten istememiş olsaydı kesin belli ederdi.
"Biz nereye gidiyoruz?"
"Ben gidiyorum, sen geliyorsun."
"Ooo, heyecanlandırıyorsun beni." Elif mal mal ona baktı, sonra idrak edince:
"Gerizekâlı," diyerek nezih bir tepki verdi.
"Sağ ol, canım." Ters ters bakmakla yetinen Elif'e gülümseyerek bakan bir Emre vardı.
"Cidden nereye gidiyorsun?"
"Ne bileyim be, senden kaçacağız diye uzaklaştık, yakamdan düşmüyorsun." Bu açık sözlülüğe de gülmüştü Emre.
"Kız, neden kaçıyorsun? Gül gibi adamım."
"Ya gerçekten kes." Buna da gülmüştü.
"Her neyse," derken durdu. Emre'nin durmasıyla Elif de durdu. Yanlarına gelen siyah arabadan tanıdık koruma indi ve Emre'ye selam verdi. Aynı şekilde karşılık alınca saraya ilerlemeye başladı.
"Hadi gel."
"Nereye?"
"Evine, cadı." İlk defa binmiş olmayacaktı. Aryel'in vurulduğu zamanda hastaneden eve Emre götürmüştü çünkü arabası tamirdeydi. Bugün ise arabasını getirememe sebebi, acil bir durum olduğu için kuzenine vermesiydi.
"Giderim ben."
"Ya nereye gidiyorsun sen, yürüyerek mi gideceksin Beykoz'a kadar?" Haklıydı. En az dört saat falan yürümeliydi, o da en az.
"Ya bırak peşimi, Allah Allah. Ben giderim, sana ne? Hem yürüyerek gitmeyeceğim ki."
"Araban yine yok, cadı."
"Kardeşim, kendi arabamla gitmeyeceğim."
Emre, "kardeşim" kelimesine fazla odaklanmıştı çünkü kulaklarına kadar kızarmıştı.
"Kardeş falan değiliz biz kızım, ne kardeşi?"
"Ya bak—" diye bir şeyler anlatmaya başlayacakken Elif'e seslenen bir sesle ikisinin de odağı dağıldı.
"Elif."
Elif, hayatının gidişatında nasıl bir günah işledim ki şu an bunları yaşıyorum düşünceleriyle boğulurken adam bir kere daha seslendi.
"Elif, konuşalım mı?" Artık Emre de adama odaklanmış, fazla sinirli bir şekilde bakıyordu.
"Cadı, bu herif sana sesleniyor."
"Emin ol, ben de duyuyorum, sarı çocuk." Emre gözlerini adamdan ayırarak Elif'e baktı.
"Ya güzelim, neden cevap vermiyoruz o zaman?"
"Bana güzelim deme. Buradan bir çakarım, sen gidersin Beykoz'a kadar." Emre salak salak gülümsedi. Efe, Mira'ya hep güzelim dediği için şu an bunun etki bırakacağını falan düşünüyor olmalıydı. Sonuçta bu kelimeyi Elif'e kullanmak hep istediği bir şeydi.
"Konumuz bu mu? Adam hâlâ bize sesleniyor."
"Hayır, salak. Bize değil, bana sesleniyor."
"Aynı şey."
Elif, "Ya sabır," çekerek yan taraflarında bıkbıklayan adama döndü.
"Ne var be?" Bu kadar ani çıkışı iki adam da beklemiyordu.
"Konuşalım."
"Neyi?"
"Bizi." Bu kelime ile iki kişinin de kan beynine sıçramıştı. Elif hemen kafasını Emre'ye çevirdi. Emre de Elif'e çevirince aynı anda göz göze geldiler.
"Elif."
"Emre." Birbirlerine isimle hitap etmeleri her şey kadar şaşırtıcıydı.
"Ne diyor bu herif?"
"Bence akli dengesi yerinde değil, takmayalım. Hadi eve gidelim, hadi."
"Benim akli dengem yerinde. Elif, benden ayrılmanı kaldıramadım. Ne olur, bir kere daha deneyelim."
Elif alık alık Emre'ye bakarken Emre adama sinirli bir şekilde bakıyordu. Tekrar Elif'e döndü bakışları.
"Ayrılık diyor, bir daha deneyelim diyor." Artık adam da Emre'nin varlığını idrak edince ona döndü.
"Sen kimsin, birader?"
"Lan asıl sen kimsin?"
"Sevgilisi." Elif hemen araya girdi.
"Eski sevgili, yeni olmayan, geçmişte kalan. Emre, hadi gidelim ya." Emre kafasını histerik bir şekilde sağa yatırdı.
"Sevgili diyor, delireceğim."
"Sakin olmalıyız."
"Güzelim, herif sana sevgilim diyor."
"Ben de eski sevgili diyorum. Hangimizin sözü önemli?"
Emre için tabii ki Elif'in sözü önemliydi ama kıskanıyordu.
"Tabii ki senin." Adam yine araya girdi. Bu gidişle asfalt ve Emre arasında kaynayacaktı.
"Bizim geçmişimizi bir çırpıda atamazsın." Diyerek Elif'in kolunu tuttu. Hep böyle yapıyordu işte. Elif namahreme dikkat ediyordu ama bu adam saygı duymuyordu.
"Lan, senin o kolunu..." diyerek Elif'ten önce tepki veren Emre'ydi. Adamı bir anda çekti ve yüzüne yumruğu geçirdi.
"Lan, kız karşı cinsle temasa girmiyor. Sen hayırdır?"
Elif kolunu tutup geri çekmiyordu ama Emre'nin adını dile getirerek durması ile alakalı cümleler kuruyordu. En son Emre'nin onu dinlemediğine emin olduğunda usulca arabanın yolcu koltuğuna oturdu.
Bir süre sonra adamın iniltileri de kesildi ve yüzünü gizleyen kanlara başı sağa düştü. Emre, bir adamı arayarak buraya gelmesi ile alakalı bir şeyler söyledi. Daha sonra yan taraftaki çeşmeyle elindeki kanları yıkadı. Arabaya geçtiğinde Elif camdan dışarı bakıyordu.
"Ca—"
"Evimin yolunu biliyorsun zaten. Kusura bakma, bir daha yaşanmayacak bir şey zaten."
"Saçmalıyorsun." Elif bir hışımla ona döndü.
"Ben mi saçmalıyorum? Emre, adamı öldüresiye dövdün ya! Hem de bu kadar abartılacak bir konu olmadığı hâlde. Sana dur diyorum, beni duymuyorsun bile."
Emre bu haklılığa sesini çıkarmadı. Zaten Elif de fırsat vermedi, aynı hızla devam etti.
"Ya bu kadar kendini kaybedemezsin."
"Sana karşı kaybetmeyeceğimi biliyorsun." Elif cevap vermedi.
"Elif, tabii ki de sana zarar vermeyeceğim." Elif sessizliğini koruyarak kafasını cama yasladı.
"Bana inanmıyorsun."
"Ben kimseye inanmam."
"Bana da mı?" Derin bir nefes aldı Elif.
"Bu zamandan sonra sana da." Emre'nin eli çaresizce kucağına düştü.
"Yapma. Evet, kendimi kaybettim ama seni kıskandığım için."
"Sana dur dedim."
"O adam sana dokunduktan sonra hiçbir şeyi duymadım."
"Bir daha yapma." Emre bir umutla ona baktı.
"Kabul ettin yani?" Elif gözlerini yumdu.
"Yarına kadar düşüneceğim. Eve gitmek istiyorum."
Emre hemen arabayı çalıştırdı.
"Tamam, o zaman yarın hastaneye gidecek misin?"
"Hayır, izindeyim."
"Tamam, o zaman dokuzda aşağıda olacağım. Kahvaltı için çok iyi bir yer biliyorum."
"Saçmalama." Emre gülerek ona baktı.
"Geleceğim ve sen bunu biliyorsun."
İkisi de gülümsüyordu. Elif kabul edecekti ama sadece biraz düşünmesi gerekiyordu.

(Aryel'in anlatımı ile)

Gelinlikten kurtulmuş, beyaz krop ve siyah eşofman giymiştim. Mira da benim gibi bir takım giymişti ve ayaklarımıza topuklu sonrası spor ayakkabı seçmiştik.
Melis, Selin, Selim ve Emre'yi de çağırmıştık ama gelmek istemediklerini söylemişti. Birkaç kere üstelemiştim ama özür dileyerek başka bir zamana söz vermişlerdi.
Arda, Kerem, Efe, Aybars, ben ve Mira gidecektik. Hazırlandığımızda dışarı çıktık. Erkekler daha çıkmamıştı. Aşağıda ben Aybars'ın arabasına ilerledim. Mira da Efe'nin arabasına ilerledi. Onda Efe'nin arabasının anahtarı vardı. Direkt çıkardı ve bagaja çantasını, kıyafetlerini falan koydu.
Arkadaşımı, kardeşimi asla kötü anlamda kıskanmazdım. Sadece içim burkuldu. Ben âşık olmadığım bir adamla evlilik kuruyordum ama çevremdekiler aşk içerisinde ilişki kuruyorlardı. Mira'ya bakarken gözlerimin dolduğunu fark ettim. Bugün neden bu kadar duygusalım ya?
Mira bana yaklaştı, yüzümdeki ifadeye dikkat etmeyerek hemen sarıldı ve orada görüşürüz deyip yolcu koltuğuna geçti. Ben de gözlerim dolu dolu ona bakarken Aybarslar yanımıza geldi.
Bagajın arkasına geçip arabayı açmasını bekledim. O bagajı açtığında sol gözümden bir damla yaş düştü.
Hızla kıyafet poşetlerini bagaja koyduktan sonra indirip yolcu koltuğuna geçtim. Aybars diğerleri ile konuşurken hızla yolcu koltuğuna oturdum.
Aybars yanıma oturduğunda keyifliydi. Arabayı çalıştırıp yola çıktığımızda kafamı sağ tarafa çevirdiğim için göz pınarlarımdan akan yaşlar diğer gözüme yol alıyordu.
"Beni bekleseydin, poşetleri taşırdım."
Cevap vermedim. Taşıyacağını biliyordum zaten. Cevap vermeyince bana baktı. Cam yansımasından gördüğüm kadarıyla kaşları çatılmıştı.
"Aryel."
Yine ses vermedim. Verseydim sesli sesli ağlardım, biliyordum işte. Canım acısa ağlamam derdim ama canımı toprağın altına koyduktan sonra bir böceğin ölümüne bile ağlayabilirdim. Kendimi tutardım, onda sorun yoktu ama tutmak da istemeyen tarafım mevcuttu.
"Aryel, bana bakar mısın?"
Yine cevap alamadı. Issız bir yoldaydık. Bizimkilerden başka araba yoktu. Aybars sağa çekip dörtlüleri yaktı, hafifçe camı araladı. Kerem ve Efe'ye ilerlemeleri için işaret verip camı kapattı. Arda Kerem'le gidiyor olmalıydı.
"Bana bakar mısın?"
Ağzımı açmak içimden gelmiyordu. Hafif bir dokunuşla saçımı omzuma doğru itti. Pistte fazla terlediğimiz için duş almıştık ve saçlarım şu an nemliydiler.
"Aryel."
"Bir bak bana." Yine bakmadım. En son çenemden tutup kendine çevirdi.
"Bunu yapmamı istemediğini biliyorum. Özür dilerim ama bana bakmalıydın."
Bu adam hiç kimseden özür dilemezdi. Neden benden diliyordu ki?
"Neden ağlıyorsun?" Dedi ama sanki sesi acı çekiyordu.
"Nedenini söyle bana." Onaylamayan mırıltılar çıkardım.
"Hadi ama. Anlaşmalı evlilik yapmış olabiliriz ama bu düşman kesileceğimiz anlamına gelmez. Birbirimize yardım edebiliriz."
"Edemeyiz." İlk defa konuşma isteği gelmişti.
"Neden?"
"Çünkü yalandan ibaretiz."
"Olabiliriz mecburiyet ama arkadaş da olabiliriz." Derken arkadaş kelimesini değişik bir tonlamada söylemişti.
"Mira'da Efe'nin arabasının anahtarı var mesela ve mutlular. Yanlış anlama, hep mutlu olmalarını isterim ama onlar âşık olarak beraberler, birbirlerine güveniyorlar. Ben de istiyorum ama yok." Saçlarımı şefkatle okşuyordu.
"Benden ayrıldıktan sonra..." dedi sanki bir şeyler zordu onun için ama devam etti.
"Benden ayrıldıktan sonra hayatına devam edebilirsin. Ortalama altı ay benimlesin."
"Anla artık, senden boşandıktan sonra kimseyle evlenmeyeceğim veya ilişkiye girmeyeceğim."
"Neden?" Derin bir nefes alarak konuştum.
"Evliliği hayatın mührü olarak görüyorum. Yani sevgili gibi değil, sanki kader bağı gibi bir şekilde seninle bağlandık gibi. Duygu olmasına gerek yok. Senden boşandıktan sonra biriyle ilişkiye girersem seni ararım. Biliyorum, öyle hissediyorum işte." Saçlarımı hâlâ okşuyordu.
"Anlıyorum seni, hem de çok iyi anlıyorum ama şu an bunlar için ağlama. Ne olur anı yaşa, olmaz mı?"
Kafamı onaylar bir şekilde salladım. Gözyaşlarını sildim ve gülümsemeye çalıştım.
"Kocam, onlara yetişmelisin."
"Şüphen var mı, karım? Ciddi soruyorum."
"Belki birazcık."
"Aşk olsun," Dedi yalancı bir alınmayla. Daha sonra hızla gaza bastı. Bir an sendelensem de Aybars elini önüme uzatarak dengemi salladı.
"Dikkatli ol, hızlı süreceğim."
"Tamam," dediğim sırada kemerime tutunmak yerine çıkardım.
"Ne yapıyorsun?"
"Anı yaşıyorum."
dedim ve elimi bir düğmeye götürdüm. Bastığımda arabanın üstü açıldı. Hemen ayağa kalktım ve kollarımı kaldırdım.
"Aryel, hızlanacağım, in."
"Hayır," dediğimde bir eli bacaklarıma sarıldı. Ani temasla içim bir hoş oldu ama çaktırmadım.
"Hızlanacağım, dikkat et."
"Hızlan artık." Dediğimde bir kolu hâlâ bacaklarımdaydı, diğer eli direksiyondaydı. Bacakları hafif aralık ve sırtı rahatça gerideydi. Bir kolu beni tutmasına rağmen tek elle direksiyonu güzel kontrol ediyordu.
Ve şu an ibre en hızlı noktadaydı. Sarsılmıyorduk. Şaka gibi, çok iyi etkilendim. Şu an şaka maka etkilendim ya, böyle kriterler ile gelme bana, be adam!
Daha demin ağlayan ben değilmişim gibi şu an deli gibi kahkaha atıyordum. Galiba reglim yaklaşıyordu. Bu kadar ani duygu değişimleri normal değil.
Kerem ve Efe'nin arabası göründü. İkisi de yan yana, normal hızda gidiyorlardı. Aralarındaki boşluktan ani bir hızla geçtik. Kafamı arkaya çevirip onlara baktım. Aybars hızı biraz düşürmüştü. Kerem de arabasının üstünü açtığında Arda mutlulukla bana bakıyordu. Kerem ise sinirli bir şekilde hem araba sürüyor hem de bana ve Aybars'a bakıyordu.
"Ne yapıyorsun kızım? Bu hızda ayağa kalkılır mı?"
"Kocam tutuyor."
"Başlatma kocana, in aşağı. Doğru düzgün otur." Kafamı olumsuz anlamda iki yana salladım. Efe'nin arabasına baktığımda onun da üst tarafı açılmıştı.
"Aryel, dikkat et." Mira, endişeyle karışık mutluluk ile bana seslenirken sadece kafamı salladım. Dengemi koruyarak düzgünce oturdum ama kemerimi takmadım.
"Kemer."
"Takmayacağım."
"Takmalısın."
"Hayır." Arabanın üstü hâlâ açıktı ve gidene kadar kapatmak istemiyordum. Aybars biraz daha hızını artırmıştı çünkü Kerem'in arabası bizi geçmişti. Biraz sonra üçümüzün de arabası yan yana gelince Aybars, Kerem ve Efe aynı anda
"YARIŞ!" diye bağırmaya başladılar. Çocuk gibiydiler yani. Üç tane mafyaya nasıl çocuk gibi benzetme yaptığımı ben de bilmiyorum.
Ki bence bunlar mafya değildi. Bu kadar pozitif mafyalar olamazdı yani. Mafyaların soğuk nevale falan olmaları gerekiyordu.
Gerçi ilk başlarda Aybars soğuk nevalelik yapmıştı ama artık o da sıcak hissettiriyordu.
Tövbe tövbe, hissettirmiyordu.
Hissettiriyordu.
"Yarış yapacağız ve benim bunu yenmem lazım. Lütfen kemerini takar mısın?"
"Kemer takmak istemiyorum."
"Neden?"
"Sevmiyorum."
"Arabaya ilk geldiğimizde vardı." Sesli bir oflamadan sonra devam ettim.
"Ya, araba dıt dıt ötüyordu, sinirlendim, taktım. Şimdi takmayacağım." O da artık takmayacağımı anlamış olmalı ki susup önüne döndü ve bir anda hızlandı. Aynı zamanda da üç arabadan korna sesi yükseldi. Arabada hızı hep sevmişimdir.
Bir an dengemi bulamayıp öne sendelendim ama Aybars'ın tek kolu, yani benim iki kolumdan daha kalın olan tek kolu, önüme uzandı ve daha fazla ileri sendelenmeme engel oldu. Daha sonra da elini çekmedi.
Gerçekten profesyonelce araba kullanıyordu. Bir eli direksiyondaydı, bir eli de önümde duruyordu ve ben ayakta olduğumda ki gibi sırtı rahatça arkasına yaslıydı. Bir şey daha var: Biz en öndeydik ve dikiz aynasından görülen Efe ve Kerem'in arabaları karınca gibi görünüyordu.
Önümüzde dönmemiz gereken bir viraj vardı ama Aybars hızını hâlâ azaltmamıştı.
"Aybars."
"Hmm."
"Viraj." Yine onaylayan mırıltılar çıkardı. Ne demek istediğimi anlamış ama uygulamamıştı. Virajı dönmemiz gerektiği yerde yine pozisyonunu bozmadan ustaca virajı döndü ama ben bir an şarampole yuvarlanacağımızı hissettiğim için koalanın ağaç gövdesine sarıldığı gibi Aybars'ın koluna sarılıyordum.
Galiba şu an bırakmam gerekiyor.
Bırakmalıyım.
Bıraktım.
Lunaparkın önüne geldiğimizde arabayı yan kaydırarak durdurdu. Hemen aşağı inip kapıyı kapattım. Buradaki lunapark gerçekten çok büyüktü ve çok büyüleyiciydi. Aybars arabayı düzgünce park edip üstünü kapattı ve aşağı indi. Onun da üzerinde beyaz tişört ve siyah eşofman vardı.
Şimdi fark ettiğim bir detay var: Bizim Aybars'la kombinlerimiz aynı. Efe ve Mira'nın kombinleri aynı. Onların da çıkışta fark ettiğim kadarıyla siyah tişört ve lacivert eşofman olması olmalı. Bir şey daha var: Arda ve Kerem'in de kombinleri aynı.
Bu farkındalıkla kahkaha atmak istesem de deli diye adlandırılmamak için sadece gülümsedim. Daha diğerlerinin arabası görünmemişti ve büyük bir ihtimalle birincinin Aybars olduğunu anladıklarında yavaşlamışlardı. Aybars lunaparkın karşısında kalan duvara yaslanmıştı. Ben de yanına gittim ama onu omzundan tutup duvara yaslanmasını engellemek için
"Ne oldu?"
"Üstün beyaz, duvar kirli. Yaslanma öyle her yere," dedim ve sırtını çırptım.
"Bir şey olmaz."
"Seni eve almam." Bir an kahkaha atacak gibi oldu. Hatta burnundan garip bir ses çıktı ama aklına ne geldiyse yüz ifadesi iğrenir bir hâl aldı.
"Sus, zaten eve çok fazla kişi girdi. Bunu atlatamayacağım." Bu sefer sesli bir kahkaha atan bendim. Elimi omzuna dostça iki kere vurdum.
"Sakin ol."
"Olamıyorum." Bir tane daha kahkaha attığımda diğerleri de gelmişti. Arabaları ardı ardına park ettiler ve indiler. Kerem ve Efe hariç diğer ikisi gülüyordu.
"A, yarışı kaybeden ekip de buradaymış." Aybars'ın cümlesiyle ikimiz de kahkaha atmaya başladık. Artık sadece ikimiz gülüyorduk.
"Kesin sesinizi." Kerem'i umursamadan daha çok güldük ve lunapark girişine ilerledik. Bir saniye, burada simülasyon hatası var. Üç tane mafyayı lunaparka sokamayız. Bu fazlasıyla gülünç bir şey ya.
Onca saat oynadıktan sonra ayaklarım artık bedenimi taşımaya karşı geliyormuş gibi yürümeyi kesiyorlardı. Yine o zamanlardan birindeydim ve bu sefer cidden yere çakılacaktım ama Aybars elini belime attı ve dengemi sağladı. Lunaparka girene kadar da elini çekmedi. Gerçi girince de çekmedi ama olsun, sonuçta düşmemi istemediği için.
"E, gençlik, önce neye biniyoruz?" Herkes lunaparkın önüne geldiğinde o malum soru Mira'dan geldi. Bir sürü alet vardı ve ben hangisine öncelik vereceğimi bilmiyordum.
"Kerem genç değil ki," demeyi tercih ettim bu yüzden komik bir şakaydı ama Kerem gülmedi. Kerem hariç herkes güldü ama sonuçta gülen insanlar vardı.
"Ufaklık, seni bu düğün bozdu."
"Ya, saçmalama. Sadece yerinde şakaları seviyorum, tatlım." Artık o da gülümsüyordu.
"Karım doğruları söylüyor."
"Kes lan."
"Sen kes lan, yaşlısın işte." Kerem tekme attı ama Aybars benimle beraber yana kaydığı için boşa atmış oldu.
“Yaşlandıkça hedef kaçırmaya başlamışsın.” Bu sefer Aybars’ın zorbalamasıyla kahkaha attık ama bana gülümsediği gibi Aybars’a gülümsemedi.
“Kocam, bu adam seni öldürecek gibi bakıyor.”
“Fark ettim.” İkimiz de arkaya doğru yavaş yavaş adımlamaya başladık. Biraz daha ilerleyecekken koşan birine çarptık ve onun sendelenmesine sebep olduk fakat fazla profesyonelce yere düşmeden dengesini tekrar sağladı. Kafasını kaldırdığında benimle göz göze geldi. Gözleri fazla nefretle bakıyordu, gerçekten saf nefret duyuyor gibiydi. Bence insanlara... Bu nefreti insanlığa duyuyordu. Kerem,
“Gözleri çok tanıdık,” deyince kafasını eğdi ve bir şeyler mırıldandı. Yüzünde sadece gözlerini açıkta bırakan bir maske vardı ve bu yüzden sesi boğuk çıkmıştı. Bunun üzerine bir de kapüşonlusu vardı. Bu adam yerine ben daraldım.
Arkasını dönüp ilerlemeye başladı. Bu adamda bir şeyler vardı. Tam adımlarını hızlandırıp uzaklaşmaya başladı, ben de peşinden gitmek için adımlayacaktım ki Aybars belimi daha sıkı tuttu.
“Nereye?”
“O adamda bir şeyler vardı.”
“O adamda bir şeyler yoktu.”
“Vardı.” Tam o da bana itiraz edecekti ki Kerem konuştu.
“Bence de var. Gözleri Aybars’ın gözlerine benziyordu, bunu fark etmemiş olamazsın.” Aybars benim arkamda değil mi ya, bu ne diyor?
“Aybars kim ya?”
“Aybars Tuna Şahin.”
“O kim?”
“Ya benim planlarımı baltalayan adam.” Kerem büyük bir hüzünle konuşmuştu.
“Senin ne gibi bir planın vardı?” Kerem bana tereddütle baktı.
“Kızmayacaksan söyleyeceğim.”
“Ne yaptın lan?” Sevimli olduğunu düşündüğünü düşündüğüm bir gülüşle bana bakıyordu.
“Şimdi ben seni bulup şu yanındaki herifi oyalaman için gönderecektim. O seninle oyalanırken ben Aybars Tuna’yı halledip onu yenecektim ama siz mal gibi evlendiniz. Bu sefer ben oyalandım. Aybars Tuna benim işimi baltaladı. Korkunç bir herif.”
“Tek bir soru sorsam?”
“Tabii.”
“Ulan gerizekâlı, sen yenemeyeceğin şeylere niye giriyorsun? Bir de kim bu Tuna?” Aybars bana bakarak konuştu.
“Aybars Tuna Şahin yeraltında çok güçlü bir isim ve onun üstü yok. Bu salak Kerem ve ben de onu bir iş toplantısında işini baltalamak istemiştik ama herif zeki. Bu da kendi kazdığı kuyuya benimle düştü.” Kerem otuz iki diş sırıtarak,
“Anca beraber, kanca beraber, canım.” Dedi. Sinir bozucu herif.
Elimle Aybars’ın kolunu dürterken bir yandan da arka arka giderek onu çekiştiriyordum.
“Kocam, bu sana yürüyor. Gel, gidelim.” İkimiz de bir anda arkamızı döndük ve büyük bir aurayla gondola ilerledik. Arkadan Mass Otoyolda Polizei şarkısı çalmalıydı, resmen rollendim. Yalnız, üç tane mafya, iki tane MİT saha ajanı, bir tane psikolog gondola ilerliyorduk. Çok saçmaydı ama ben bu ortama saçma demek yerine auralı demiştim. Bende de sorun var.
Kendime saha ajanı demeyeli uzun zaman olmuştu. Sanki ben oraya ait değilmişim gibi hissettiriyordu ama oraya aittim işte. Kalbim çok istiyordu tekrar vatanım için bir şeyler yapmak.
MİT’teki psikoloğum, görevlere bu kafayla girersem hiç bir başarı elde edemeyeceğimi söylemişti ve haklıydı. Bu durumda geçici süreliğine çıkmış ve dikkat çekmemek için sanki görevdeymiş gibi haber merkezine geçmiştim. Arda ise gerçekten görev için haber merkezindeydi.
Ve şu an istediğim takdirde mesleğime geri dönme imkânım vardı ve ben dönmek istiyordum. Artık kaybettiğim canı hatırladığımda acı, kendini intikama bırakıyordu.
Yapacaktım, geri dönecektim ama şu an sadece anı yaşamak istiyordum. Gerçi aklımı o kapüşonlu adam karıştırıyordu ama olsun.
“Önce gondol o zaman, gençler ve Kerem.” Bu seferki zorbalama Efe’den gelmişti. Kahkaha atarken Kerem gözlerini bana çevirdi.
“Susun be, Kerem’in nesi yaşlı?” Sanki teselli vermek istemiş gibi yanına adımlayıp omzunu sıvazladım.
“Sadece hayatta fazla tecrübe edindi diyebiliriz.” Buna da kahkahalarla gülerken Kerem gülmüyordu. Yine Aybars’ın yanına geçtim, o da sanki normal bir döngüdeymiş gibi elini belime attı. Kafamı kaldırdım ve kimsenin duymayacağı şekilde fısıldadım:
“Artık düşmüyorum, tutmana gerek yok.”
“İnsanlara karşı inandırıcı olsun diye biz daha yeni evliyiz. Askerlik arkadaşım gibi mi davranayım sana?” O da aynı benim gibi fısıldamıştı ama kurduğu cümle o an fazla komik geldiği için kahkaha atmıştım. Bugün neden her şeye kahkaha atıyorum ya?
“Toplum içinde fısır fısır konuşup kahkaha atılmaz, ayıp.” Kerem konuştuğunda yüzümdeki gülümsemeyi bozmadan ona baktım.
“Tabii ki de özür dileriz. Bundan sonra büyüklerimizi dinleyeceğiz.” Bu sefer Aybars kahkaha attığında sadece gülümsemiştim. Herkes yüzündeki gülümsemeyle gondola ilerlerken sanki biri beni izliyormuş gibi geldiği için kafamı yana çevirdim ve kapüşonlu adamı gördüm. Uzaktaydı ama doğruca buraya baktığı belliydi. Bu ne istiyordu ya?
Aybars belimdeki baskısını acıtmayacak kadar arttırırken gözlerimi ondan ayırdım ve yüzüme tekrar aynı gülümsemeyi yerleştirdim.
Jetonları alıp gondol sırasına geçtik. Gondol durup içindekiler sevinç çığlıklarıyla aşağı inerken biz yeni biniyorduk. En köşede dört kişilik yer vardı. Mira en köşeyi sevmediği için onlar iki koltuk altımızda kalmışlardı ama biz dördümüz, yani Aybars, Kerem, Arda ve ben, en köşeye oturduk. İlk ben oturdum, yanıma Aybars, onun yanına da diğer ikisi oturdu. Kemerlerimiz bağlandığında gondolun üstünden kırmızı bir duman çıktı ve çalışmaya başladı.
Kollarımı kaldırıp çığlık atarken çok eğleniyordum. Kafamı Aybars’a çevirdiğimde rahat bir şekilde otururken bana bakıyordu, gülümseyerek bakıyordu.
Yalnız bir sorun vardı.
Hatta büyük bir sorun vardı.
Kerem’in yüzü bembeyazdı, gerçekten beyazdı ve ağzını sıkı sıkı kapatıyordu. Şey, bu ne anlama geliyor? Ay, kusacak!
“AYBARS, KEREM KUSACAK! AY, AYBARS, BİR ŞEY YAP! ÜSTÜNE KUSMASIN! VALLA KUSMUKLU KOCASI VAR DİYE ADIM ÇIKAR!” Bağırırken Aybars’a döndüm. Büyük bir tiksintiyle Kerem’e bakıyordu.
“Lan, bu cidden bir şeyler yapacak. Mira’yı çağırın.”
“Mira ne alaka ya?”
“Mira doktor değil mi, kızım?”
“Psikolog o. Hem normal doktor olsa bile gelen kusmuk şeyini nasıl geri götürsün?” Aybars irkilerek yüzünü buruşturdu.
“Deme şu kelimeyi. Hem ben ne bileyim, hipnoz etsin.”
“Beynin yok diye yorumladım.” dedim fazla üzüntülü bir tonda. Allah’ım, kocamın beyni yok.
“Ya Aryel, buna bir şeyler oluyor.”
“Kusacak, gerizekâlı.” Yine yüzünü şiddetli bir şekilde buruşturdu.
“Deme şu kelimeyi.”
“Kusmayımı?”
“Aryel.” dedi ama sesi acı çekiyor gibi geliyordu. Ne oldu bunlara ya?
“Sen de mi kusacaksın?” Aybars yine dönüşmeye yakın yüz hareketleri yaptı.
“Deme şu kelimeyi ya.”
“A, sen kusmuk kelimesini diyorsun.”
“Aryel.” Dedi ama sanki ağlayacaktı. Ay, ağlamaz, değil mi?
“Efendim?”
“Ya aklımı kaçıracağım, yemin ederim. Ben neden buradayım şu an ya?” Tam konuşacakken gondol durmaya başladı. Yavaşladıktan sonra tok bir sesle durdu. Kemerimi çözüp hemen aşağı indim çünkü kusmuk görmek istemiyordum.
Arda ve Aybars Kerem’i çıkarmaya çalışıyorlardı. Efe ve Mira ise gülerek üçüne bakıyorlardı. Gülünecek ne var ya? En son Kerem’i getirip banka oturttuklarında herkes rahat bir nefes verdi.
Yandaki büfe gibi yerden ayran getirip ağzına tıkayan Arda’ydı. Şu an oyuncak diye ağlayan çocuğuna zorla yemek yediren anne gibi duruyordu.
Kerem bir süre sonra rahatladı. Yüzü falan kendi rengine döndü. Yeter.
“Abi, korkuyorsan neden biniyorsun?” Kerem kafasını hızla konuşan Efe’ye çevirdi.
“Sesinizi kesin. Bu konu hakkında konuşmayacağım.” Hızla ayağa kalktı. Onun kalkmasıyla biz de kalktık ve diğer aletlere yöneldik.
★★★
Bir sürü alete binmiştik, hatta neredeyse hepsine binmiştik. Şimdi geriye son bir alet kalmıştı: ‘Çift Yolculuğu’. Yaşasın!
“Hadi Çift Yolculuğu’na binelim.”
“Çift Yolculuğu’na mı?” Mira’yla aynı anda olumlu anlamda kafa salladık ve oraya ilerlemeye başladık. Erkekler de arkamızdan geliyorlardı. İkişer hâlde koltuklar vardı ve oturan kişiler ister istemez fazla yakın oluyorlardı. Bundan dolayı Çift Yolculuğu diye adlandırılıyordu.
Oranın tam önüne geldiğimizde Mira yanağıma öpücük kondurarak Efe’nin yanına geçti. Aybars da benim yanıma geldiğinde geriye çift olarak Kerem ve Arda kaldı. Şu an üstlerindeki kombinle Çift Yolculuğu alanının önünde fazla komik duruyorlardı.
“Bir saniye, herkes sevgilisi ve kocasıyla buraya binecek ama ben bu sarı veletle mi buraya bineceğim?”
“Canım, ikinizin de sevgilisi olmadığına göre…”
“Aryel’cim, saçmalama canım.”
“Kerem’cim, bineceksin onunla.” Sesim fazla tehditkâr çıkmış olmalı ki bir an gözlerinden değişik bir ifade geçti.
“Binme-”
“Anlamadım, bir şey mi dedin?”
“Yok, estağfurullah.” dedi ve Arda’yı tutarak koltuklara çekiştirdi.
“Abla, benim ne suçum vardı?”
“Arda, sus.”
“Tamam.” dedi ve ikisi aynı anda koltuklara oturdular. Fazla yakındılar ve kombinleriyle komik duruyorlardı. Hemen telefonumu çıkardım ve fotoğraflarını çektim. Kemerlerini takmaya gelen kız her an kahkaha atacakmış gibi duruyordu.
Saçları sapsarıydı ve belinin aşağısına kadar uzanıyordu. Büyük bir ihtimalle üniversite öğrencisiydi çünkü burada çalışan üniversite öğrencileri vardı ve o da onlara benziyordu. Fazla güzel bir kızdı ve şu an Arda’yla shipliyordum.
Biz de oturduğumuzda güler yüzle bizim kemerlerimizi de bağladı ve çok yakıştığımızı söyledi. Çok tatlıydı ya. Arda’yla sevgili olmalı, çok iyi bir görümce olacağım.
Bir şey daha var, bu da önemli bir etken. Biz şu an neredeyse Aybars’la burun burunaydık. Keşke buna binmek istemeseydik ya.
En son herkesin kemerleri bağlandıktan sonra kız yanımızdan ayrıldı. Ben de tekrar önüme döndüğümde Aybars'la burun buruna geldik ama o bunu çok umursuyor gibi değildi, yani ben de pek umursuyor gibi değildim de neyse.
Metalik bir ses birazdan başlayacağımızı ve sıkı tutunmamız gerektiğini söyledi ve ardından hızla raylarda ilerlemeye başladık. Ama fazla hızlıydı. Ben Aybars'ın kolunu tutup kafamı göğsüne gömdüm. Ay, neden? Ama kalkmak istemiyordum, o zaman kalkmamalıydım. O da bir kolunu omzuma attı ve bana sarılmış oldu. Ay, adamla bayağı bayağı sarılıyoruz. Hem ne var ki? İnsan arkadaşlarıyla sarılabilir. Bu çok normal bir şey değil mi? Galiba bizim durumumuzda değil çünkü biz evliyiz.
Of, düşünmek istemiyorum. Sonuçta altı ay sonra birbirimizin yüzünü bile göremeyeceğiz ama sanki ona çekiliyordum. Bir şey beni ona bağlıyordu ve bunu elimdeki yüzüğe yoruyordum. Sonuçta kocam ama biz arkadaş olabiliriz, diyorduk. Bir sürü saçma denklem vardı ama ben sanki üzerinde durmam gereken şeyleri umursamıyordum.
Ya da belki umursamak istemiyordum. Kafam çok karışıktı. Ona mecburiyetten âşık olmak istemiyordum. Aslında onun adına aşk da diyemezdim ama ne bileyim işte, bir yanım gerçekten beni sevmesini istiyor gibiydi. Arkadaşça değil ama.
Ne düşündüğümü düşündüğüm zamanlar olmuştu ve ben yine oradaydım. Onun yerinde başka biri olsaydı da aynı şeyleri hisseder miydim diye soruyorum kendime ama cevap bir hiçlikten ibaret oluyor.
Onu gerçekten sevmek de tehlikeli olurdu. Evet, şu ana kadar bana ben yokken yaşadığı hayatı hiç göstermemişti ama hayatı vardı ve bu hayatın karanlık bir hayattan oluştuğu belliydi.
Yine başladığımız yerde durduğumuzda kafamı kaldırdım. Hâlâ sarılı bir şekilde duruyorduk ama rahatsız değildik. Sarışın kız kemerlerimizi açtı ve geri gitti. Hemen aşağı inip Aybars'ı bekledim. O da geldiğinde herkes ortada buluşmuş oldu.
"Buradan dondurmacıya mı gitsek?" Telefonumu çıkarıp Efe'ye gösterdim. Saat gecenin ikisiydi, hatta biraz geçmişti bile.
"Saat bayağı geç oldu. Onu sonra yaparız, hem Melisgil de gelir." Efe, gülümseyerek dediğimi onayladı.
"Hadi evlere dağılalım o zaman." Çıkışa ilerledik ama ben çok sıkışmıştım. Çıkışın yanındaki lavaboları görünce rahatladım.
"Siz ilerleyin, ben bir tuvalete girip geleyim."
"Yok, bekleriz. Yani ben beklerim." Aybars'ın konuşmasıyla diğerleri de durdu ve beni bekleyeceklerini söyledi. Hatta Mira gelebileceğini de söyledi ama bu tür yerlerde midesinin bulandığını bildiğimden reddettim ve hızla tuvalete girdim.
İçeride loş kırmızı ışık vardı ve gayet temizdi. Hemen boş bir kabine girip işimi hallettim. Çıktığımda aynanın önünde biri vardı ve yüzünü yere eğmişti ama bir kadın vücuduna benzemiyordu. Ama burası kadınlar tuvaletiydi. Elimi yıkarken aynadan bakıp konuştum.
"Burası kadınlar tuvaleti, yalnız."
Yavaş yavaş kafasını kaldırınca kafama dank etti. Bu, çarptığımız kapüşonlu adamdı. İyi de burada ne işi vardı?
"Sen."
"Ben." Hâlâ aynadan bakarak konuşuyorduk.
"Yaptığın şeyin karşılıksız kalacağını mı sandın, Aryel Sezer?" Bir süre durdu ama geri devam etti. "Pardon, Aryel Demir."
Bir işler döndüğünü anladığımda çaktırmadan yüzüğümdeki ses kayıt cihazını açtım.
"Kimsin?" Ben de bir süre sustum ama onun gibi tekrar devam ettim.
"Pardon, kimin köpeğisin?" Aynadan hâlâ göz teması kurarken bir anda Aybars diye bağıracaktım ama çıkardığı şırıngayı hızla omzuma sapladı ve benim sesim çıkmadı. Elinden kurtulup şırıngayı çıkardım. Hafif bir sızı oldu ama çok sürmedi. Daha sonra vücudumu bir titreme aldı. Ağzımı açıp konuşacaktım ki dilimin uyuştuğunu hissettim. Bağıramıyordum, bağırmayı geçtim, konuşamıyordum bile. Kimdi bu?
"Sana acı çektireceğim ve sen sesini çıkaramayacaksın. Ne acı, değil mi?" dediğinde gülümsedim ve saçımı bileğimdeki tokayla topuz yaptım. Elimi "gel" anlamında adama doğru salladım.
"Geliyorum, geliyorum," dedi ve yavaşça bana doğru yaklaştı. Yüzüme yumruk atmaya çalıştı ama elini tutup ters çevirdim. Kırılma sesi geldiğinde dizimi kaldırıp bacak arasına tekme attım. O inlerken ben kapıya ilerledim ama bileğimden tutup duvara yasladı.
"Gidemeyeceksin," dediğinde boğazıma dayanan bıçağı hissettim. Hadi ama, sadece biraz şans gerekiyordu.
"Korktun mu?" Yüzüme tekrar aynı gülümsemeyi ekledim ve kafa attım. Bu da boğazımın hafif kesilmesine neden oldu.
"Fazla profesyonelce." Aynen anlamında kafa salladım çünkü konuşamıyordum. Konuşsam aslında daha fazla deli ederdim ama umursamadım. Boğazımdan aşağı kanlar akıyordu ve beyaz tişörtümün yakası artık kırmızıydı. Ben düşüncelerle boğuşurken karın boşluğuma yumruk attı. Keşke daha dikkatli olsaydım ama aynı şekilde karşılık verdim. Bir süre dövüştük ama en son bıçağını tekrar çıkaracağını anladığımda aynayı kırmak için sabunluk aradı gözlerim ama sabunluk yoktu. Elimi yumruk yaparak aynaya geçirdim. Bunun da acısını önemsemedim. Ayna paramparça olduğunda büyük bir parça elime aldım. Artık Aybars ve diğerleri gelmeliydi. Bu kadar uzun süre burada kalmayacağımı bilmeleri gerekiyordu.
"Ne oldu, kurtarıcıların gelmedi mi?" dedi sinir bozucu bir şekilde. Ben ayna parçasını tutarken o bıçağını çıkardı. Yani bıçak da kelebek veya kavgalarda kullanılan bir bıçak değil, bildiğin babaannemin Kurban Bayramı'nda et doğramak için kullandığı kalın bıçaklardan. Tamam, bu daha korkunç, kabul ama gülesim geliyor.
Daha demin güldüğüm bıçağı karnımda hissetmek her şey kadar ani oldu. Ciddi ciddi karnımdaydı. Bunu nasıl engelleyecektim ya? Aynı hızla karnımdan bıçağı çıkardığında gözüm karardı ve sendelendim. Kendimi hemen toparladım ya da toparlamaya çalıştım. Daha önce de bıçaklanmıştım, görevde falan, ama hiçbiri et bıçağıyla olmamıştı. Her şeyin bir ilki vardır, dedikleri cümle bu olmalı.
Elimdeki ayna parçasıyla hırsla yüzünü çizdim ama maskeden pek etki etmedi.
Bu sefer de karnına sapladım ve bu gerçekten etki etmiş olmalı ki bir an gözlerini kapattı. Yani ekmek bıçağı mı? Ayna parçasını tabii ki de ekmek bıçağı... Şu an acayip yere boylayacak gibi hissediyorum. Üstüme geldi ve yüzüme yumruk atmak için elini kaldırdı. Aslında ayakta bile durmamam gerekiyordu. Gözümün karardığını bilmemeliydi. Bu seferki yumruğu da engelledim. Yüzüme karşı hassasiyetim vardı. Bu güzelliği Allah yaratmış, on cerrah toplasan hiçbiri yapamaz. Geri çekilip ben ona yumruk attım. Bu da şaşırmasına neden oldu çünkü bıçak yarası küçümsenecek bir yerde değildi. Bir sonraki yumruğu karnımaydı ve tahmin edin nereye... Evet, sevgili kayınbabamın vurduğu yere. Arkaya doğru sendelendim ve kapıya ilerledim. Tam açacakken beni tuttu ve ikinci bıçağı biraz öncekinin hemen yanına geçirdi. Onu çekti ve aynı hızla yanına geçirdi. Artık karşı koyacak hâlim yoktu. Dilim tutulmamış olsaydı ses bile çıkaramazdım. Aynı şeyi beş defa tekrarladı. Yani bu da altı tane bıçak yarasına eşitti. Artık ayakta durmamı sağlayan şey, beni duvar ile arasında tutmasıydı. Yedinci darbeyi rahmime geçirecekti ki zor bela kendimi aşağı kaydırdım ve biraz daha yukarı gelmesini sağladım.
Acı fazlaydı. Gözümden yaş gelmiyordu ama fazla acı vardı. Gözüm artık tamamen karardı ve dizlerimin üstüne sertçe düştüm. Adam bir şeyler dedi ama duymadım. En son gözümü hafif araladığımda çıkıyor olduğunu gördüm. Üstüm artık kıpkırmızıydı. Yerler gibi canım acıyordu. Dayanamıyordum artık. Birilerinin gelmesini istiyordum.
Sahaya dönmek istiyordum. Tekrar MİT'te görev başkanı olmak istiyordum. Neden böyle oldu ki? Ya bir daha giremezsem ya da bir daha gözümü açmazsam? İstediğim şeyleri neden yapamıyordum ki ben?
Kapı şiddetle açıldı. Yani göremedim çünkü gözüm kendiliğinden kapanıyordu. Biri hiddetle bir şey söylüyordu. En son yanıma çöktüğünü hissettim ve kafam birinin ellerinin arasındaydı. Kokusundan anladığım kadarıyla Aybars'tı. Tabii ki kan kokusu fazla baskındı. Kesik kesik cümleler duyuyordum. Bir ara Aybars "Güzelim," diyerek benim tepki vermemi bekliyordu. Gülümseyebilseydim gülümserdim çünkü sadece böyle anlarda "güzelim" vb. kelimeler kullanıyordu. Sanki normalde onu duymamı istemiyor gibiydi.
Acımın izin verdiği kadar konuşmaya çalıştım.
"Babaannem," dedim ama devamı gelmedi. Babaannemi korkutmasın istiyordum. Anlardı inşallah. Bir de bu durumlarda en çok korkan Arda ve Mira olurdu.
"Arda," diyebildim ama onun da devamı gelmedi. Seslerden anladığım kadarıyla herkes bana sesleniyordu ve biri ambulans çağırmaları gerektiğini söylüyordu. Ondan sonrası bende büyük bir karanlıktı. Kolum yavaşça yere düştü ve bilincim tamamen beni terk etti.

NASILDIIIIIII

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

10okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.