Şafakta Operasyon kitap kapağı

7. bölüm / 10

Şafakta Operasyon

6. BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Tutaste _25

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: 6. BÖLÜM

Bazen diyorum ki;
Ne olacak söyle gitsin.
Sonra diyorum;
Sus bitsin.
Cemal Süreya.

Yankı Kılıçarslan’ın anlatımı ile
Sorgudan çıkmıştım. Şerefsiz, konuşmamak için başta çok direnmişti. Sonrasında birkaç yumrukla dökülmüştü. Çok bir şey biliyor diyemezdim. Ne çıkacaksa, getirilen belgeler çıkacak gibiydi.
Sorgudan sonra, timimin yanına gittim. Her zaman ki gibi oturmuş goygoy yapıyorlardı:
“Lan geçen izin günü Ömer’e düşürdüğü kitabı vermişti ya hani bir kız. Abi nasıl baka kalmıştı kıza. Hortlak görmüş gibi” dedi Uğur.
Tim bir anda kahkahaya boğuldu.
“Abi, ilk defa birisi yere düşen bir eşyamı verdi gayet normaldi bakışlarım.”
“Aynen kardeşim. Kız hortlak görmüşsün gibi bakmandan korkup kaçtı”
Hala geldiğimi fark etmemişlerdi. “Tim toplan!” diyerek emir verdim
Emrimi duydukları gibi gülmeyi bırakmış, ip gibi karşımda dizilmişlerdi. “İyi dinlenin. Yakında yeni operasyon çıkabilir.”
Hep bir ağızdan: “Emredersiniz komutanım!”
Hayat bazen gerçekten çok garipti. Aileni kaybettin sanırken bir anda başka bir aile buluyordun. Aile sadece kan bağı değildi. Bunu en iyi anladığım zamanlardan geçmiştim.

***
2007 Rize
Sabah saatleriydi. Küçük Yankı her sabah yaptığı gibi salonda çıtını çıkartmadan oturuyordu. Annesinin vefatından sonra hiç kimse konuşturamamıştı onu. Normalde de içine kapanık bir çocuktu, şimdi iyice kapanmıştı.
Bir çocuk annesiz büyüyebilir miydi? Anne, demeden yaşayabilir miydi? Belki de büyüyebiliyordu. Yaşı küçükken ruhu büyüyebiliyordu. Anne diyememenin eksikliği ile büyüyordu. İçindeki o eksiklikle büyüyordu.
Küçük Yankı’nın babasından ve ablasından başka hiç kimsesi kalmamıştı. Annenin boşluğunu dolduramasa da sığındığı iki yer kalmıştı.
***
Ayça Ak’ın anlatımı ile
Kaan ile buluşacağım kafede oturuyordum. Erken gelmiştim nedensizce. Önümde duran çaya bakarken, ona ayrılmak istediği mi nasıl söyleyeceğimi düşünüyordum.
Arkamdan gelen tanıdık sesle bu düşüncelerden sıyrıldım. “Sevgilim, ne oldu?” dedi. Karşıma oturduğunda bakışlarımdan ciddi bir şey olduğunu anladım “Ciddi bir şey var galiba. Bakışlarından belli oluyor.”
Ellerimi masada birleştirdim. “Biliyorum senin için zor olacak ama ayrılalım Kaan.”
Dudaklarındaki gülümseme anında kaybolurken, “Yanlış bir şey mi yaptım? İlişkimiz iyi gidiyordu.”
Derin bir nefes aldım, “Seninle ilgili değil Kaan. Son bir yıldır sadece arkadaş olarak sevdiğimi fark ettim.”
Hafifçe gülümsedi, “Anladım…” dedi. İkimizde sessizleştik.
Sessizliği bozup ilk konuşan Kaan oldu, “O zaman kendine iyi bak Ayça.”
“Sende” diyebildim sadece arkasından
***
Eve döndüğümde annemler valizlerini topluyordu. Şaşırmıştım. “Nereye gidiyorsunuz?” dedim. “İki gün oldu daha geleli.”
Annem valizine son kıyafetinde koydu. “Çok kaldık. İşinden ettik senide kızım.” Dedi mahcup bir sesle.
“Ne işinden etmesi anne, zaten izinliyim. Öyle bir gün kalıp gidecek misiniz yani?”
“Olsun. Dolapta yemek var. Yersin. Camları da açma hem hava soğuk hem de daha yeni sildim toz olur her yer.” Dedi uyarıcı bir tonla.
Hayır, geleli bir gün olmuştu. Ne ara tozunu almıştı etrafın. Bazen gerçekten süper güçleri olduğuna inandırıyordu.
“Tamam” diyebildim sadece.
On dakika sonra valizlerini toplamışlardı. Havaalanına arabayla ben bırakacaktım. Arabaya bindik. Yol boyunca a klasik anne uyarılarını dinledikten sonra nihayet havaalanına ulaşmıştık.
Arabadan indiğimizde annemin valizlerini taşımasına yardım edecektim ama Alp iki valizi de çoktan almıştı. “Hadi abla kendine dikkat et. Görüşürüz” dedi olgun bir sesle.
“Hareketlere bak, hareketlere. Büyümüşte küçülmüş(!)” dedim alaycı bir sesle.
Bu tepkime tabii ki de karşılıksız kalmayacaktı. Canım kardeşim tek bir şeyle özetleyecek olsam keçi derdim. “Büyüdüm tabii ki on yedi yaşında adam oldum. Sen devam et dalga geçmeye”
Bu tartışmamızı durduran annem olmuştu: “Ayy yeter! Kaç yaşınıza geldiniz hala kavga ediyorsunuz. Hadi kızım görüşürüz” Alp’i kolundan itekledi. ”Yürü sende.”
Havaalanına ilerlerken arkalarından bir süre baktım. Arabaya binip evin yolunu tuttum.
Eve vardığımda evdeki sessizlik rahatsız edici gelmemişti. Aksine alıştığım bir şeydi. Pusudayken de bu sessizlik olurdu.
Salona doğru geçtim. Kendimi kanepeye bıraktım. Yapacak hiçbir şey bulamıyordum. Tam o sırada telefonum çaldı.
Binbaşı Kılıçarslan arıyor…
Telefonu açtım. “Buyurun komutanım, bir sorun mu var?”
“Ak, yakaladığınız kansız konuştu. Detayları telefonda konuşamayız. Karargaha gelmen gerek.”
“Emredersiniz komutanım.”
***
17.30
Yankı Kılıçarslan’ın anlatımı ile
Ayça geldiğinde tüm bilgileri eksiz bir şekilde geçtim.
“Bilgiler bunlar Ak. Hikmet Albay ile de konuştuk. Yarın saat 10.00’da brifing var.” Dedim.
“Anlaşıldı komutanım.”
Ayça’da bir şey farklıydı. Diğer askerlerde olmayan bir şey vardı ama çözemiyordum. Sanki içine gömdüğü bir şey vardı. Kimseye göstermediği. Fakat hissettirdiği. Gözlerinin karasına dikkatle bakıldığında görünüyordu yorgunluğu ve acısı.
“Akşamüstü kışlanın arkasındaki banktayım. Konuşmak istersen beklerim, Ayça.”
Gülümsedim. Onu arkamda bırakıp yürürken bana baktığını göremesem de hissediyordum.
Kışlanın arkasında ki alan sigara için kullanılıyordu. Ama kimse olmadığında kafa dinlemek için de güzel bir yerdi.
***
Akşamüstü bankta oturmuştum. Onu bekliyordum. Geleceğini biliyordum çünkü. Kışlanın arkasında kimse kalmamıştı. En güzel yanı da buydu zaten. Güneş batıyordu, gökyüzü turuncunun ve kırmızının en yumuşak rengindeydi.
Ne ara bu kadar detaya baktığımı fark etmemiştim. Eskiden bu kadar dikkat etmezdim, şimdi ne değişmişti? Ne fark etmişti önce ki zamanlardan?
“Binbaşım,” diyen tanıdık sesle omzuma dokunan eli hissetmem bir olmuştu. O gelmişti, nedensizce gülümsedim. Gerçekten değişmeye başlamıştım. Bir şeyler oluyordu bana.
Yanıma oturdu. Ben ona bakarken o sadece ufka bakıyordu. Yüzüne vuran hafif güneş ışığı yüz hatlarını yumuşatmıştı. Akşam güneşi güzele vurur derlerdi inanmamıştım. Kimse bana inandıramazdı. Ama o… o herkesten farklıydı.
Yüzüne vuran güneş ışığıyla alnına düşen birkaç saç tutamı parlıyordu. Kimse konuşup o sessizliği bozmuyordu. İçimdeki konuşma isteğini zorla bastırıyordum, sonuçta onun konuşması için buradaydık.
Ama dayanamadım. İçim deki küçük Yankı durmadan konuşmam için zorluyordu. “Anlatmayacak mısın Ayça?”
Ufka diktiği gözleri benim gözlerimi buldu. Yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade vardı. Yorgunluk denilmeyecek kadar uzak, hasret denilecek kadar yakın. “Komutanım-“
Cümlesini böldüm: “Rütbede değiliz. Buraya geldiğimizde sadece Yankı ve Ayça’yız. Ne binbaşı var ne yüzbaşı sadece iki insan.”
Gülümsedi. “Hm. Konuşulacak bir hayatım yok.” Dedi. Dudaklarında ki tebessüm silinmiyordu. Ona gülümsemek yakışıyordu.
“Herkesin anlatacak bir şeyi vardır. En çokta anlatacak bir şeyim yok, diyenlerin,” dedim. “Çekinmeden anlatabilirsin, aramız da kalacak bir konuşma. Merak etme.”
Derin bir nefes verdi. “İnsanların hayatına büyük tesiri olan birini kaybetmesi hissini anlar mısın? Ölen birinin sesini unutmayı?” yutkundu. “Ben unuttum. Ben hayatıma en büyük tesiri bırakan kişinin sesini unuttum. Yavaş yavaş yüzü de gitmeye başladı aklımdan. Abimi, her şeyiyle hayatımda izi olan o insanı unutmaya başladım.” Gözleri dolmuştu. Sanki ayıp bir şeymiş gibi yüzünü saklamaya çalıştı.
Anlayabiliyordum onu. “Utanılacak bir şey yok,” dedim sırtımı bankın arkasına yaslarken. “Namın Fırtına. Fırtınalarda ağlar, evet. Ama bundan önce sende bir insansın. Senin de duyguların var. Ağlamak utanılacak bir şey değil. Bırak kendini.”
Dolu gözleri bana döndü, gözlerime baktı. Sanki derinliklerime inip beni çözmek istercesine. “Sanki hiç derdin yok gibi davranıyorsun. Kimseyle çok konuşmuyorken şu an konuşup uzun cümleler kuruyorsun.” Kaşlarını çattı. “Sen anlat. Seni ne bu kadar içine kapanık yaptı.”
Güldüm. “Öyle mükemmel, dört dörtlük bir çocukluk geçirdim diyemem.” Derin bir nefes aldım. Ağlamayacaktım. İstesem de ağlayamazdım. Utandığımdan değil, gerçek anlamda artık ağlayamayacak kadar boş olduğumdandı. “Beş yaşında annemi kaybettim. Zaten o günden sonra da kimseyle uzun uzun konuşamadım. Sadece kısa cevaplardı tek konuşmam.”
Bakışları yumuşadı. Uzunca yüzüme baktı. Sanki neye ihtiyacım olduğunu anlamaya çalışır gibi.
“izin verir misin?” dedi.
Başımı onaylarcasına salladım. Yaklaştı, kollarını bana sardı. İlk başta sadece donup kaldım. Bana sarıldığında sanki bir anlığına her şey durmuştu. Tüm sesler susmuş tüm düşünceler yok olmuştu. Sakinleştirici bir kokusu vardı. Lavanta ve beyaz sabun…
Geri çekildiğinde, “izninle.” Diyerek uzaklaştı. Bende sadece arkasından baktım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.