33. bölüm · ORADA KALAN

.

İlknur Özkaya

Duru perdeyi açık bıraktı. Odaya dolan sabah ışığı artık eskisi gibi rahatsız etmiyordu onu. Bir zamanlar güneşi bile ağır bulduğu günler olmuştu. İnsan bazen iyi hissetmediğinde en güzel şeylere bile tahammül edemiyordu. Şimdi ise o ışık, odanın içindeki dağınıklığı daha görünür kılsa da huzursuz etmiyordu. Çünkü toparlanmak önce insanın içinden başlıyordu. Masaya geri oturdu. Defter hâlâ açıktı. Yazdığı cümleye tekrar baktı.
“Evet. Ama yine de kendine dönebilir.” Parmaklarını mürekkebin kuruyan izinde gezdirdi. Bazı cümleler insanın içinde uzun süre yankılanıyordu. Belki başkası okusa sıradan bulurdu ama insan kendi içinden çıkan bir cümleyi en çok kendisi anlardı. Telefon tekrar titreşti. Bu kez gelen mesaj yakın arkadaşı Elif’tendi. Bugün dışarı çıkıyor musun? Sana uğrayabilirim.” Duru kısa süre düşündü. Eskiden olsa bahane bulurdu. “Başım ağrıyor.” “Canım istemiyor.” “Başka zaman olur.” Çünkü mutsuzluk insanı yalnızlaştırıyordu. Önce yavaşça insanlardan uzaklaştırıyor, sonra yalnızlığa alıştırıyordu. Ve en kötüsü, bir süre sonra insan gerçekten kimseyle görüşmek istemediğini sanıyordu. Ama Duru son zamanlarda bunun da değiştiğini fark ediyordu. İçindeki o ağır sis tamamen kalkmamıştı belki ama artık nefes alacak kadar aralanıyordu. İnsanlara olan güveni sevgisi tabi ki hâlâ aynıydı. Biraz da olsa bazen şans vermek istiyordu. “Elbette, gel.” diye yazdı. Mesajı gönderdikten sonra dolabı açtı. Günlerdir giymediği açık renk hırkasını aldı. Kumaşı hâlâ deterjan kokuyordu. Aynada kendine bakarken bir an durdu. İnsan bazen yeniden başlamayı büyük değişimler sanıyordu. oysa bazen yalnızca saçını toplamak, perdeyi açmak ya da bir arkadaşına “gel” diyebilmekti yeniden başlamak. Mutfağa geçti. Çaydanlık hâlâ sıcaktı. Kendine ikinci bir bardak koydu. Bu kez içine biraz daha az şeker attı. Küçük alışkanlıklar bile değişiyordu zamanla. Salondan annesinin sesi geldi. “Duru, hazır mısın?” “Birazdan!” Annesi kapının önünde göründü. Üzerinde ev haliyle giydiği eski hırkası vardı. Saçlarını aceleyle toplamıştı. Yorgun görünüyordu ama gözleri sıcaktı. “İyi görünüyorsun bugün.” dedi annesi. Duru önce ne diyeceğini bilemedi. Çünkü uzun zamandır kimse ona böyle bir şey söylememişti. “Bilmiyorum…” dedi hafifçe. Annesi gülümsedi. “Ben biliyorum.” Bazı insanlar insanı uzun uzun konuşmadan da anlayabiliyordu. Anne sevgisi biraz buna benziyordu belki de. Sessiz ama hep orada duran bir şey. Kahvaltıya birlikte gittiler. Sokak artık tamamen uyanmıştı. Fırının önünde sıra vardı. Kaldırımlar ıslaktı; belediye yeni yıkamış olmalıydı. Hava hâlâ serindi ama güneş yavaş yavaş ısıtmaya başlamıştı. Duru yürürken etrafına baktı. Bir kadın çocuğunun montunu düzeltiyordu. Bir adam telefonla tartışarak yürüyordu. Bir sokak kedisi simitçinin önünde bekliyordu. Hayat herkes için aynı anda devam ediyordu.
Ve insan kendi acısına gömülünce bunu unutuyordu bazen. Hayat duruyor sanır ama hayat devam eder, durmaz. Küçük bir kahvaltı salonuna girdiler. Cam kenarına oturdular. İçeride hafif bir çay ve sıcak ekmek kokusu vardı. Annesi menüye bakarken Duru dışarıyı izliyordu. “Ne düşünüyorsun?” diye sordu annesi. Duru bir an sustu. “Eskiden her şey hiç düzelmeyecek sanıyordum.” dedi sonra. Annesi dikkatle dinledi. “Şimdi?” “Şimdi… geçiyor galiba. Tam değil ama… hafifliyor.”
Annesi başını salladı. “Acılar tamamen geçmez kızım.” dedi yumuşak bir sesle. “İnsan sadece onlarla yaşamayı öğrenir, alışır.” Bu cümle Duru’nun içine sessizce oturdu. Garson çayları getirdi. İnce belli bardaktan yükselen buhar kısa süreliğine camı buğulandırdı. Duru o an fark etti. Uzun zamandır ilk kez bir anın içinde gerçekten bulunuyordu. Ne geçmişi düşünüyor ne de geleceği. Sadece oradaydı. Çayın sıcaklığı, sokaktan geçen insanların sesi, annesinin masadaki elleri… Hepsi gerçekti. Ve insan bazen iyileştiğini tam da böyle anlardı. Artık zihni sürekli başka yerlere kaçmıyorsa…
Kahvaltı bitince annesi markete uğrayacağını söyledi. “Sen eve geç istersen.” dedi. Duru başını salladı. “Sahilde biraz yürürüm.” Aslında plansız söyledi bunu. Ama söyleyince iyi geldi. Yürümek istiyordu. Kendi düşüncelerini duymadan, sadece yürümek.
Sahile vardığında hava biraz daha açmıştı. Deniz sakin görünüyordu. Küçük dalgalar kıyıya hafifçe vuruyordu. Bankların çoğu doluydu. Yaşlı bir adam gazete okuyordu. Bir çift sessizce oturuyordu. Kulaklıklı gençler yürüyordu yanından. Duru boş bir banka oturdu. Rüzgâr saçlarını hafifçe dağıttı. Telefonunu cebinden çıkarıp saate baktı. Sonra ekranı kapattı. Eskiden sürekli Mert’ten mesaj gelir mi diye kontrol ederdi. Şimdi ilk kez buna ihtiyaç duymadı. Bu küçük bir şey gibi görünüyordu belki ama değildi. Çünkü insan bazen en büyük savaşı kendi alışkanlıklarına karşı veriyordu. Bir süre denizi izledi. Sonra yan bankta oturan küçük kız dikkatini çekti. Elinde kırmızı bir balon vardı. Balonu sıkıca tutuyordu sanki bırakırsa kaybolacakmış gibi. Bir an sonra balon elinden kaçtı. Küçük kız panikle ayağa kalktı. Balon gökyüzüne doğru yükselmeye başladı.
Duru istemsizce balona baktı. Kız ağlayacak gibi oldu ama annesi eğilip ona bir şey söyledi. Küçük kız birkaç saniye sonra yeniden gülümsedi.
Sonra birlikte yürüyüp gittiler. Duru gözlerini gökyüzüne kaldırdı. Bazı şeyler gerçekten tutulamıyordu. Ne kadar sıkı sarılsan da, bırakmak istemesende. Bazı insanlar, bazı hisler, bazı zamanlar… İnsan bunu kabul edince büyüyordu belki de. Cebindeki telefon yeniden titreşti. Bu kez bilinmeyen bir numaraydı. Kısa süre tereddüt etti. Sonra açtı. “Duru?” Ses tanıdıktı. Kalbi kısa bir an duraksadı. Mert’ti. Rüzgâr bir anda daha soğuk geldi sanki. Duru konuşmadı birkaç saniye. Karşı taraftan hafif bir nefes sesi geldi. “Nasılsın?” diye sordu Mert. İnsan bazen tek bir soruya cevap veremiyordu. Çünkü “iyiyim” dese eksik kalıyordu. “Kötüyüm” dese artık tam doğru olmuyordu. Duru denize baktı. Sonra sakin bir sesle konuştu. “Daha iyiyim.” Ve ilk kez bu cümleyi söylerken gerçekten inanıyordu.