28. bölüm · ORADA KALAN

.

İlknur Özkaya

Akşam çökerken evin içi yavaşça karardı. Işığı açmadı Duru. Karanlık artık onu ürkütmüyordu. Eskiden karanlık, zihninin sesini yükseltirdi; şimdi ise o sesler susmayı öğrenmişti. Salonun ortasında durdu. Gün boyunca yürüdüğü yolları düşündü, oturduğu bankı, izlettiği çocuğu… Hepsi birer küçük sahneydi ama birleşince bir bütün oluşturuyordu. Hayatı, ilk kez parçalı değil, akışkan hissediyordu.
Koltukta oturdu, dizlerini karnına çekti. Kendine bu şekilde oturmayı eskiden yasaklardı. “Güçlü görünmeliyim” derdi. Güçlü görünmek, dağılmamayı öğrenmek sanırdı. Oysa şimdi fark ediyordu: İnsan bazen toparlanmak için önce büzülmeliydi. Belki bazen de toparlanabilmek için dağılmalıydı insan. Telefonu eline aldı. Bildirim yoktu. Bu da iyi geldi. Birilerinin onu hatırlamasına ihtiyacı yoktu şu an. Kendisi kendine yetiyordu. Parmaklarıyla ekranı kapattı, telefonu masaya bıraktı. Sessizlik, eksiklik değil; bir seçim gibiydi. Defterini tekrar açtı. Bu defa yazmak için değil, düşünmek için. Kalemi elinde çevirdi. Bir süredir aklını kurcalayan soruyu yazdı: “Ben neyi bekliyorum?” Cevap hemen gelmedi. Gelmesine de gerek yoktu. Bazı sorular, cevaplanmak için değil, insanın içini düzenlemek için sorulurdu. Bazen cevabı da olmazdı bazı soruların. Kalemi kapattı. Defteri açık bıraktı. Hayat da bazen böyleydi; kapanmayan bir cümle gibi.
Mutfaktan bir bardak su aldı. İçerken boğazından geçişini hissetti. Küçük şeylere dikkat etmeyi yeni öğreniyordu. Eskiden hızla yaşar, hiçbir şeyi tam fark etmezdi. Şimdi her şey daha yavaştı ama daha doluydu. Pencereyi araladı. Sokak lambaları yanmıştı. Işıklar, kaldırıma dağılmıştı. İnsanlar eve dönüyordu. Herkesin bir yeri vardı ama herkesin içi aynı değildi. Duru bunu düşündü ve ilk kez “bir yere ait olmamak” fikri onu ürkütmedi. Belki de ait olmak, bir mekân değil; bir hâldi. Annesini düşündü. Uzun zamandır ilk kez suçluluk duymadan. Onu olduğu gibi düşündü; eksikleriyle, sessizlikleriyle, yanlış zamanlamalarıyla. Kimse kimseye tam yetişemiyordu. Bazı insanlar, sevgiyi öğretmeden sevmeyi bekliyordu. Bu düşünce Duru’yu incitmedi. Sadece netleştirdi. Sonra kendisini düşündü. Geçmişte verdiği kararları. Gitmelerini, kalmalarını. Bir şeyleri fazla uzattığını, bir şeyleri hiç denemediğini. Ama kendine kızmadı. O an, elinden gelen buydu. İnsan, ancak bildiği kadar yaşardı. Ve ne yaparsa yapsın bazen bazı şeyler olmazdı. Defne’nin notu geldi aklına: “Kendin için güzel bir şey yap.” Bu güzel şeyin ne olması gerektiğini düşündü. Büyük bir şey olmak zorunda değildi. Hayatı değiştirecek bir karar değil. Sadece kendine ait bir an. Dolabından eski bir kazak çıkardı. Yumuşaktı. Üzerine giydi. Aynaya baktı. Göze çarpan bir hâli yoktu ama rahattı. Bu da yeterliydi.
Kitabını aldı, koltuğa uzandı. Okumaya başladı ama sayfalar ilerlemedi. Gözleri satırlarda gezdi ama aklı başka bir yerdeydi. Kitabı kapattı. Bazen okumak bile fazla gelirdi. Kendine bunu da izin verdi. Bir süre sonra Defne geldi. Kapının sesi sert değildi. Duru irkilmedi. Eskiden ani sesler onu gererdi. Şimdi sadece başını çevirdi.
“Yorgunum,” dedi Defne. “Belli,” dedi Duru. Sesinde sitem yoktu.
Defne ayakkabılarını çıkardı, yanına oturdu. Bir süre konuşmadılar. Bu sessizlik rahatsız edici değildi. İki insanın aynı odada, birbirinden bir şey talep etmeden durabilmesi… Duru bunun da bir yakınlık biçimi olduğunu düşündü. “İyi misin?” diye sordu Defne.
“İyiyim,” dedi Duru. Bu kez kelime içi boş değildi. Defne gülümsedi. “Fark ediyorum,” dedi. “Daha… yerindesin.” Duru cevap vermedi. Yerinde olmak… Evet, belki de tam buydu. Ne ileri atılmış ne geri çekilmişti. Olduğu yerdeydi. Gece ilerledi. Defne odasına geçti. Duru salonda kaldı. Işığı kapattı, kanepeye uzandı. Gözlerini kapattı ama uyumadı. Zihni sessizdi. Düşünceler, birbirine çarpmıyordu. O an fark etti:
Artık hayatı kontrol etmeye çalışmıyordu. Ve belki de bu yüzden, hayat ilk kez ona sert davranmıyordu. Duru Kaya o gece şunu hissetti:
Bazı kadınlar yeniden başlamaz.
Sadece kendilerine geri döner.
Ve bu dönüş, sessiz olur.
Ama kalıcıdır.