27. bölüm · ORADA KALAN
.
Gece, Duru’nun uykusunu bölmedi ama onu derinleştirdi. Uyuduğunu sanıyordu; oysa zihni hâlâ uyanıktı. Rüyalar net değildi, görüntüler keskin değildi. Daha çok duygular dolaşıyordu içinde. Bir ses vardı ama kime ait olduğunu bilmiyordu. Bir his vardı ama adını koymuyordu. Sabah olduğunda, alarm çalmadan birkaç dakika önce gözlerini açtı. Bu da yeniydi. Hayat, ilk kez onu uyandırmıyordu; o hayata yetişiyordu.
Perdeden sızan ışık soluktu. Güneş, kendini hemen göstermemişti. Duru yatakta doğrulmadan önce bir süre olduğu yerde kaldı. Nefesini dinledi. Göğsünün iniş çıkışını fark etti. Kalbi sakindi. Hızlanmıyordu. Kaçmaya hazır değildi. Bu hâl, ona uzun zamandır yabancıydı.
Ayağa kalktı. Yerdeki soğukluğu ayaklarında hissetti. Bu his hoşuna gitti. Gerçekti. Banyoya gitti, yüzünü yıkadı. Aynada kendine baktığında ilk fark ettiği şey gözleri oldu. Yorgun değillerdi. Belki biraz düşünceli ama bitkin değil. Aynadaki kadına yabancılık hissetmedi. Onu tanıyordu. Hatta biraz da seviyordu.Mutfağa geçti. Kahve koydu. Suyun kaynamasını beklerken pencerenin önüne durdu. Sokak henüz uyanıyordu. Bir kadın köpeğini gezdiriyordu. Bir adam hızlı adımlarla yürüyordu. Hayat, herkes için başka bir tempoda ilerliyordu. Duru bunu izlerken ilk kez kendi temposunu başkalarıyla kıyaslamadı. Yavaş olması, geride olduğu anlamına gelmiyordu. Sadece farklıydı.
Kahvesini alıp masaya oturdu. Defterini açtı. Dünkü sayfayı okudu. Yazdıklarını yadırgamadı. Eskiden okuduğunda utanırdı; fazla açık bulurdu, fazla savunmasız. Şimdi savunmasızlığın bir zayıflık olmadığını biliyordu. Kendini saklamamak, kendini kaybetmek demek değildi.
Telefonu titreşti. Mert’ten bir mesajdı.
“Anlıyorum. Acele etmiyorum ben de. Sadece… konuşabildiğimiz için iyi hissettim.”
Duru mesajı okudu. İçinde ani bir sevinç yükselmedi. Bu da önemliydi. Duyguları artık onu sürüklemiyordu; eşlik ediyordu. Cevap yazdı:
“Ben de.” Sadece iki kelime. Ama arkasında net bir duruş vardı. Ne fazlası ne eksiği. Defteri kapattı. Bugün için planı yoktu ama bu plansızlık bir boşluk değildi. Daha çok bir alan gibiydi. Duru hazırlanıp dışarı çıktı. Hava serindi ama rahatsız edici değildi. Yürümeye başladı. Nereye gittiğini bilmeden ama yönsüz de olmadan. Bir süre sonra bir parkta durdu. Banka oturdu. Çantasından kitabını çıkardı ama okumadı. Etrafı izledi. Bir çocuk bisiklet sürmeyi öğreniyordu. Düşüyor, kalkıyor, tekrar deniyordu. Kimse ona “yapamıyorsun” demiyordu. Sadece bekliyorlardı. Duru bunu izlerken boğazında bir düğüm hissetti. Kendine hiç bu kadar sabır tanımamıştı. Kendi kendine düşündü: “Belki de büyümek, düşmemek değil. Düştüğünde kendine bağırmamaktır.” Bu düşünce içini yumuşattı. Parktan ayrıldı. Yolda yürürken Mert’i düşündü ama bu kez geçmişteki hâliyle değil; şimdiki duruşuyla. Onu idealize etmedi. Kusurlarını da taşıyarak düşündü. İnsanları olduğu gibi görmek, onları hayatında tutmak zorunda olmak demek değildi. Sadece gerçeği kabul etmekti.
Eve döndüğünde Defne yoktu. Masanın üzerinde küçük bir not vardı: “Akşam geç geleceğim. Kendin için güzel bir şey yap.”Duru gülümsedi. Notu cebine koydu. Kendisi için güzel bir şey… Uzun zamandır bunu düşünmemişti. Duşa girdi, müzik açtı. Suyun altında gözlerini kapattı. Zihni sakinleşti. Geçmiş cümleler bağırmıyordu artık. Anılar fısıltı hâlindeydi.
Duştan sonra pencerenin önüne geçti. Saçları hâlâ nemliyken dışarı baktı. Gökyüzü açılmıştı. Bulutlar dağılmıştı. İçinden geçen duygu netti ama abartılı değildi. Duru Kaya o gün şunu fark etti: Hayat bazen büyük değişimlerle değil, küçük kabullenişlerle yön değiştirirdi.
Bu bir başlangıç değildi belki. Ama bu kez, yanlış yerden devam etmiyordu.
Ve bu, hikâyenin asıl kırıldığı yerdi.
