24. bölüm · ORADA KALAN

.

İlknur Özkaya

ertesi gün duru yine her zamanki gibi kalkıp ellerini ve yüzünü yıkadı. Bugün evde durmak istemiyordu. Hazırlandı ve dışarıya çıktı. Yolda giderken fırında bir poğaça almıştı. Parkta oturdu, poğaçasını yedikten sonra alışveriş yapmak için kalktı. Eve döndüğünde akşam olmuştu. Gece, Duru’nun üzerine ağır ağır çöktü. Işıkları kapatmadı. Salonun loşluğu, ona karanlıktan daha güvenli geliyordu. Bazı geceler insan, tamamen karanlıkta kalmak istemezdi; ama aydınlık da fazla gelirdi. Bu ara hâl, Duru’nun ruh hâline yakışıyordu.
Koltukta otururken ayaklarını altına aldı. Ellerini dizlerinin üzerine koydu. Parmaklarının arasındaki küçük boşluğu fark etti. Eskiden, böyle anlarda ellerini sıkardı. Kendini tutar gibi. Şimdi tutmuyordu. Bu fark, küçük ama önemliydi. Zihni durmuyordu ama dağınık da değildi. Düşünceler, ilk kez birbirini itmeden ilerliyordu. Mert’in yüzü gözlerinin önüne geldi. Kapının önünde duruşu. Gözlerindeki kararsızlık. Sanki söylemek istedikleriyle söyleyebildikleri arasında sıkışmıştı. Duru bunu tanıyordu. Çünkü bir zamanlar kendisi de öyleydi. Ayağa kalktı. Evde yavaşça dolaşmaya başladı. Sanki eşyalarla vedalaşır gibi değil; daha çok onları yeniden tanımak ister gibi. Sehpanın kenarındaki küçük çizik, yıllar önce Defne’yle gülerken çarptıkları gündendi. Duvarın yanındaki saat, hâlâ biraz geri kalıyordu ama kimse ayarlamıyordu. Çünkü kimse tam zamanı bilmek istemiyordu.
Mutfakta durdu. Buzdolabının kapağını açtı, sonra kapattı. Aç olmadığını fark etti. Bu da yeniydi. Eskiden, duygularını açlıkla karıştırırdı. Şimdi bedeninin sinyallerini daha net ayırt edebiliyordu. Masaya oturdu. Defterini açtı. Bu defter, uzun zamandır onunla birlikteydi ama çok az doldurulmuştu. İlk sayfaları karalamalarla doluydu. Yarım cümleler. Üzeri çizilmiş kelimeler. Hep bir şey söylemeye çalışmış ama tam cesaret edememişti. Kalemi eline aldı. Uzun süre hiçbir şey yazmadı. Kalemin ucu sayfaya değdi ama iz bırakmadı. Sonra yazdı: “Bazı insanlar hayatımıza girer ve biz değişiriz. Bazıları çıkar ve yine değişiriz. Bazen bazı şeylerle yüzleşmemiz gerekir, bazı şeyleri olduğu gibi kabul etmemiz gerekir belki. Ama asıl değişim, kimse yokken olur.”Durdu. Okudu. Üzerini çizmedi. Bu kez cümle yerini bulmuştu. Derin bir nefes aldı. Göğsünde hafif bir sıkışma vardı ama bu panik değildi. Bu, bir şeyin açılma hissiydi. İnsan bazen genişlerken bile acı hissederdi. Telefonu masadaydı. Almadı. Almak istemedi. Sessizlikle baş başa kalmak, artık bir korku değildi. Sessizlik, ona kendini anlatıyordu. Bir an için şunu düşündü: Eğer Mert bu hâlini daha önce görseydi, her şey farklı olur muydu? Sonra bu düşünceyi bıraktı. “Eğer”lerle yaşamak, artık ona ait değildi. Pencereye gitti. Camı açtı. Serin hava içeri doldu. Şehir, geceye teslim olmuştu ama hâlâ canlıydı. Uzak bir balkonda biri sigara içiyordu. Bir pencerede televizyon açıktı. Hayat, herkes için başka bir yerden devam ediyordu. Duru, ilk kez şunu hissetti: Başkalarının hayatının akması, kendi hayatının durduğu anlamına gelmiyordu.Bu düşünce, içini beklenmedik bir rahatlıkla doldurdu. Yatağa uzandığında uykusu hemen gelmedi. Ama bu kez uykusuzluk bir mücadele değildi. Gözlerini tavana dikti. Zihninde tek bir cümle dolaşıyordu:
Orada kalan, bazen acı değildir.
Bazen sadece eksik tamamlanmış bir cesarettir.
Ve Duru Kaya, bu cesareti artık dışarıda aramıyordu.