31. bölüm · ORADA KALAN
.
Güneş henüz doğmamıştı. Gökyüzü karanlıkla aydınlık arasında ince bir çizgide duruyordu. Gecenin siyahı yavaşça açılıyor, yerini gri bir sessizliğe bırakıyordu. Şehir henüz uyanmamıştı. Sokaklar boştu. Uzaktan bir köpeğin havlaması duyuldu, sonra tekrar sessizlik çöktü. Duru gözlerini yavaşça açtı. Uyandığını hemen anlamadı. Bazen insan uyanır ama zihni hâlâ rüyaların içindedir. Birkaç saniye boyunca tavana baktı. Tanıdık tavandı. Tanıdık oda. Tanıdık sessizlik. Ama içinde küçük bir fark vardı. Geceki ağırlık yoktu. Derin bir nefes aldı. Göğsü yavaşça yükseldi, sonra indi. Sabahın ilk nefesi her zaman farklı olurdu. Sanki ciğerlerine sadece hava değil, yeni bir başlangıç doluyormuş gibi. Yatağın içinde doğruldu. Saçları omuzlarına dağılmıştı. Elini yüzüne götürdü, gözlerini ovuşturdu. Bir an için hiçbir şey düşünmedi. Bu nadir bir andı. Zihnin boş olduğu, geçmişin de geleceğin de konuşmadığı bir an. Uyumayı çok sever duru. Çünkü sadece uyuduğu zaman hiçbir şey düşünmez, huzurludur.
Sonra perdeye baktı. Güneş henüz görünmemişti ama ışık gelmeye başlamıştı. O ince sabah ışığı odayı yavaş yavaş dolduruyordu. Perdelerin kenarından sızan ışık, duvara ince çizgiler çiziyordu. Duru yataktan kalktı. Ayakları yere değdiğinde zeminin serinliğini hissetti. Bu küçük hisler insana yaşadığını hatırlatırdı. Halıya bastı, sonra kapıya doğru yürüdü. Salon hâlâ gece gibi sessizdi. Sehpanın üzerindeki telefon olduğu yerde duruyordu. Bir an durdu.Telefonuna bakmak için acele etmedi. Çünkü artık o küçük ekran hayatının merkezinde değildi. Yavaşça mutfağa geçti. Dolaptan bir bardak çıkardı. Musluğu açtı. Akan suyun sesi sabahın sessizliğinde çok net duyuluyordu. Bir bardak su içti. Soğuk su boğazından geçerken içindeki serinlik ona iyi geldi. Sonra sandalyesine oturdu. Mutfaktaki pencere sokağa bakıyordu. Sokak hâlâ boştu ama hayat yavaş yavaş hareketlenmeye başlıyordu. Bir apartmanın kapısı açıldı. Yaşlı bir adam elinde poşetle dışarı çıktı. Bir kadın balkonuna çamaşır astı.
Hayat devam ediyordu. Hiç kimse birinin kalbinde neyin bitip neyin başladığını bilmiyordu. Neler yaşadığını bilmiyordu. Duru bunu düşündü.
Dün gece Mert’in mesajını okuduğunda içi daralmamıştı. Bu onun için küçük ama önemli bir şeydi. Çünkü bir zamanlar o mesaj bütün gününü değiştirebilirdi.Şimdi ise sadece bir mesajdı. Ne fazla anlam yüklenmişti ne de tamamen yok sayılmıştı. Bir süre sonra sandalyesinden kalktı ve salona geçti. Telefonu eline aldı. Ekranı açtı. Mesaj hâlâ oradaydı. “Bugün seni düşündüm. Umarım iyisindir.” Duru bu cümleyi tekrar okudu.
Cümle kısa ama boşlukluydu. İçinde geçmiş vardı ama geleceğe dair bir şey yoktu. Parmağı bir an klavyenin üzerinde durdu. Yazabilir miydi?
Elbette yazabilirdi.“Ben de iyiyim. Teşekkür ederim. Sen nasılsın?” Bu üç kelimeyi yazmak zor değildi. Ama mesele kelimeler değildi.
Mesele, o kapıyı tekrar açıp açmamaktı. Duru telefonu kapattı. Cevap yazmadı. Ama bu kez içinde bir savaş da yoktu. Çünkü bazı kararlar bağırarak alınmazdı. Sadece sessizce verilirdi. Telefonu tekrar sehpanın üzerine bıraktı. Sonra pencerenin önüne geçti.Sabah biraz daha aydınlanmıştı. Gökyüzü açık griye dönüyordu. Ufukta hafif bir turunculuk belirmişti.
Güneş doğmak üzereydi. Duru pencereden dışarı baktı. Her sabah güneş doğuyordu. İnsanlar işe gidiyordu. Çocuklar okula hazırlanıyordu. Hayat aynı ritimde devam ediyordu. Ama insanın içinde bazen bambaşka şeyler olurdu. Bazı sabahlar insanın içinde bir şey bitmiş olurdu. Bazı sabahlar ise yeni bir şey başlardı. Duru hangisi olduğunu tam bilmiyordu. Ama bir şeyin değiştiğini hissediyordu. Artık bekleyen biri değildi.Eskiden hayatını hep bir “sonraya” göre kurardı. Bir gün her şey düzelecek diye beklerdi. Bir gün biri onu gerçekten anlayacak diye. Bir gün her şey tam olacak diye. Bir gün gerçekten sevilecek diye. Ama kimse sevemedi onu. Ne arkadaşları ne de etrafındaki insanlar.
Ama şimdi fark etmişti. Hayat “bir gün” gelene kadar beklenilecek bir şey değildi. Hayat bugün yaşanırdı. Birden içinden küçük bir gülümseme geçti. Bu gülümseme büyük bir mutluluk değildi. Ama gerçekti. Kendi kendine fısıldadı: “Ben iyiyim.” Bu cümleyi ilk kez gerçekten inanarak söylüyordu. Salonun içi artık sabah ışığıyla dolmaya başlamıştı. Kanepe, masa, kitaplık… her şey daha net görünüyordu. Gece her şeyi biraz gizlerdi. Sabah ise ortaya çıkarırdı. Duru bir an düşündü. Belki de insanın kalbi de böyleydi. Gece duygular karanlıkta büyürdü. Sabah ise insan onları daha net görürdü. O an anladı ki; bazı duygular gerçekten bitmişti. Ve bu kötü bir şey değildi. Biten her şey bir boşluk bırakırdı. Ama o boşluk bazen yeni bir hayatın yeriydi. Duru pencereyi açtı. Soğuk sabah havası içeri doldu. Derin bir nefes aldı. Şehir yavaş yavaş uyanıyordu.
Ve o sabah, Duru Kaya da kendi içinde yeni bir güne uyanıyordu.
