26. bölüm · ORADA KALAN

.

İlknur Özkaya

Akşam, beklenenden erken çöktü. Gökyüzü griye dönmeden önce kısa bir turunculuk gösterdi; sanki gün, gitmeden önce “buradaydım” demek istemişti. Duru bunu fark etti. Eskiden böyle anlar gözünden kaçardı. Şimdi kaçmıyordu. Bakıyordu. Evin içinde hafif bir akşam serinliği vardı. Pencereyi kapatmadı. Rüzgârın arada bir perdeyi hareketlendirmesi hoşuna gidiyordu. Bu havayı seviyordu. Evin nefes alması gibi geliyordu ona. İnsanlar gibi… Kapalı kaldıkça ağırlaşan, açıldıkça hafifleyen. Koltukta oturdu, dizlerini kendine çekti. Telefon masanın üzerindeydi. Ekranı kararmıştı ama varlığını hissettiriyordu. Mert’in mesajı hâlâ oradaydı. Açılmamış. Bekleyen. Bu bekleyiş, önceki bekleyişlere benzemiyordu. İçinde bir acele yoktu. Ne cevap verme zorunluluğu ne de kaçma isteği. Kendi kendine düşündü: “Bir mesaj bazen bir çağrı değildir. Bazen sadece bir varlık hatırlatmasıdır.”
Bu düşünce onu rahatlattı. Telefonu aldı. Mesajı açtı.Cümle kısa ama yükü ağırdı. Mert’in hep yaptığı gibi… Arada kalmış bir ifade. Ne tam gelen ne tam giden. Duru mesajı okudu, tekrar okudu. İçinde bir kıpırtı oldu ama bu, eski alışıldık dalgalanma değildi. Daha çok, bir şeyi yerli yerine koyarken hissedilen dikkatli bir hareket gibiydi. Cevap yazmadı hemen. Telefonu kapattı. Ayağa kalktı. Mutfağa gitti. Kendine hafif bir şeyler hazırladı. Yemek yerken fark etti: İştahtı. Bu da yeni sayılırdı. Hayata karşı iştah… Uzun zamandır unuttuğu bir duygu.
Yemekten sonra defteri tekrar açtı. Bu defter artık sadece düşüncelerin değil, kararların da defteri olmaya başlamıştı. Yeni bir sayfa açtı. Tarih attı. Tarih atmak ona anlamlı geliyordu. Günleri saymak için değil; yaşandığını kabul etmek için. Yazdı: “İnsan bazen birine cevap vermez. Bu bir susma değildir. Bu, kendini tamamlamaya çalışmaktır.” Kalemi bıraktı. Gözleri doldu ama ağlamadı. Ağlamak istemediğinden değil; gerek duymadığından. Her duygu gözyaşı istemezdi. Bazıları sadece kabul edilmek isterdi. Defne’yi düşündü. Onun sessiz varlığını. Sorular sormadan yanında oluşunu. İnsan, her şeyi konuşmak zorunda değildi. Bazı bağlar, sessizlikle güçlenirdi.
Saat ilerledikçe dışarıdaki sesler azaldı. Şehir yavaşladı. Duru da onunla birlikte yavaşladı. Koltuğa uzandı. Tavana baktı. Bu kez tavanda bir şey aramıyordu. Sadece bakıyordu. Mert’e cevap yazdı sonunda. Kısa ama netti: “Ben de düşünüyorum. Ama acele etmiyorum.”
Gönderdikten sonra telefonun ekranını kapattı. İçinde bir hafiflik oldu. Cümlesini tartmadan yazmıştı. Ne eksiltmişti ne fazla eklemişti. Olduğu gibiydi. Kendi kendine fısıldadı: “Ben artık yarım cümleler kurmuyorum.” Bu fark, gecenin içine sessizce yayıldı. Yatağa gitti. Işığı kapatmadan önce odasına baktı. Her şey yerli yerindeydi. Hayatı da yavaş yavaş öyle oluyordu. Tam değil. Ama dağınık da değil. Uykuya dalarken son düşündüğü şey şuydu: Bazı insanlar hayatımıza tekrar girer. Ama biz aynı yerden durmuyorsak, bu bir tekrar sayılmaz. Duru Kaya için bu gece, bir karar gecesi değildi. Ama kendini inkâr etmediği bir geceydi. Ve bu, şimdilik yeterliydi.
“Konuştuğumuz şeyler kafamdan çıkmıyor. Yazmak istemedim ama susmak da istemedim.”