25. bölüm · ORADA KALAN

.

İlknur Özkaya

Sabah, Duru’nun gözlerini açtığında hemen gelmedi. Uyanıklık ile uyku arasındaki o belirsiz aralıkta bir süre kaldı. Ne tamamen rüyadaydı ne de güne ait. Bu aralıkta kalmayı sevdiğini fark etti. Çünkü burada, hiçbir şey kesin değildi; ama hiçbir şey de tehditkâr değildi.
Tavana bakarken, gece düşündüklerini hatırladı. Cesaret kelimesi hâlâ zihninin bir köşesinde duruyordu. Eskiden cesaret onun için yüksek sesli bir şeydi. Konuşmak, yüzleşmek, gitmek… Şimdi anlıyordu ki asıl cesaret bazen kalmaktı. Sessizce, kendinden kaçmadan. Yatağın kenarına oturdu. Ayaklarını yere bastığında soğukluğu hissetti. Bu his onu bugüne çekti. Banyoya gitti, yüzünü yıkadı. Aynadaki yansımasına baktı. Göz altlarında hafif bir yorgunluk vardı ama bakışları eskisi gibi dağınık değildi. Kendini ilk kez bu kadar net görüyordu. Kusurlarıyla birlikte. Saklamadan. Mutfakta su ısıttı. Çayın demlenmesini beklerken pencerenin önünde durdu. Sabah, geceye göre daha dürüst gelirdi ona. Gece, insanı sarar; sabah ise olduğu hâliyle gösterirdi. Sokakta erken kalkanlar vardı. Bir kadın hızlı adımlarla yürüyordu. Bir adam telefonla konuşuyordu. Hayat, yine aceleciydi. Ama Duru acele etmiyordu. Bu da yeniydi. Çayı bardağa doldurdu. İlk yudumu alırken, içinin ısındığını hissetti. Küçük şeylerin farkına varmak, büyük farklar yaratıyordu. Bu düşünceyle masaya oturdu. Defteri hâlâ dünkü sayfada açıktı. Yazdığı cümlelere tekrar baktı. Üzerinden zaman geçmemişti ama cümleler eskimemişti. Bu, doğru yerde yazıldıklarının işaretiydi.
Kalemi eline aldı. Bu kez beklemedi. Yazmak, düşünmekten önce geliyordu artık. “İnsan bazen kendini toparladığını sanır. Oysa sadece durmayı öğrenmiştir. Ve durmak, her zaman geriye düşmek değildir.” Yazdıktan sonra kalemi bıraktı. İçinde hafif bir titreme oldu. Yazdıkları onu korkutmuyordu ama ciddileştiriyordu. Çünkü bu satırlar, bir başkasına değil, doğrudan kendineydi. Telefonu titreşti. Ekrana baktı. Mert’ten bir mesaj vardı. Açmadı. Mesajın varlığı bile bir şey ifade ediyordu ama içeriği henüz önemli değildi. Önce kendini bitirmek istiyordu. Yarım bırakmadan. Defne’nin sesi aklından geçti. “Kendini kaybetmedin,” demişti. Bu cümle, Duru’nun içinde yankılandı. Kendini kaybetmemek… Uzun yıllar bunu başaramamıştı. İnsanları anlamaya çalışırken kendini silikleştirmişti. Şimdi ilk kez, anlayarak ama eksilmeden durabiliyordu.
Hazırlanıp dışarı çıktı. Hava serindi ama rahatsız edici değildi. Montunu sıkıca kapatmadı. Biraz üşümek, canlı hissettiriyordu. Yürürken adımlarını saymadı. Gideceği yer belli değildi. Sadece yürüdü. Bazen insanın bir hedefe değil, bir yön hissine ihtiyacı olurdu. Parkın içinden geçti. Banklardan birine oturdu. Çevresindeki sesleri dinledi. Kuşlar, uzaktan gelen araba sesleri, rüzgârın yapraklarla konuşması… Hepsi birbirine karışıyordu ama karmaşa yaratmıyordu. Hayat da böyleydi belki. Her şey aynı anda olurdu; ama insan hangisine kulak vereceğini seçebilirdi.
Mert’i düşündü. Onunla ilgili duyguları artık net değildi ama bulanık da değildi. Bu belirsizlik, eskisi gibi canını acıtmıyordu. Çünkü bu kez belirsiz olan, karşısındaki değil; kendi sınırlarıydı. Ve sınırlar, zamanla netleşirdi. Kendi kendine fısıldadı: “Ben artık bir cevap değilim.” Bu cümle onu şaşırttı. Çünkü yıllarca birilerinin sorularına cevap olmuştu. Şimdi ilk kez bir soru olmaya cesaret ediyordu. Soru olmak, açık kalmaktı. Kapanmamak. Eve dönerken içini garip bir sakinlik kapladı. Her şey çözülmemişti. Hiçbir şey tamamlanmamıştı. Ama ilk kez yarım kalmak onu korkutmuyordu. Çünkü bu yarım hâl, bir eksiklik değil; bir süreçti. Kapıyı açtığında ev ona yabancı gelmedi. Aksine, daha önce hiç olmadığı kadar tanıdıktı. Ayakkabılarını çıkardı, montunu astı. Salonun ortasında durdu. Derin bir nefes aldı. Ve o an anladı: Hayat, bazen büyük kararlarla değil, küçük kabullenişlerle değişirdi. Duru Kaya için bu sabah, bir başlangıç değildi. Ama artık kaçmadığı bir devamdı.